17 Ağustos 2019 - Cumartesi

Amerika Seyahatnamesi

Yıllardır yurt dışında geçirdiğim süre bu kadar uzun olmamıştı. Tam tamına yirmi altı gün. Temel amaç tatil yapmak değildi. Yeğenimiz evleniyordu. Onun düğün törenine katılmak ana hedefimizdi. Böyle olunca tatili de birleştirelim dedik. Bir de yol uzun olunca gittiğimize değsin bari dedik.

_

Chicago’ya başlayan günler gene Chicago O’hare havaalanında son buldu. Bu seyahatin en güzel tarafı oteller yerine kiraladığımız evlerde kalmaktı. Önce Chicago’da geçen dokuz gün. Arkasından Boston’da beş gün. Tekrar Chicago’ya dönüş ve dört gün daha. Son olarak da Janesville’de altı gün. Yani bu seyahati dört perdelik bir tiyatro gibi görmek mümkün.

Açılış

Gidiş İzmir – Münih – Düsseldorf – Chicago, dönüş de Chicago – Münih – İzmir olarak planlanmıştı. İlk uçağın kalkışına göre sabah saat altı sularında Zafer’lerin bizi aldığı minibüs ile alçaktan uçarak havaalanına geldik. Aklımda olan soru, Münih – Düsseldorf uçağı kalkışı arasında bir saat on beş dakika olması nedeniyle aktarılabilecek miydik? Gerçi Düsseldorf – Chicago kalkış arasında da 45 dakika vardı ve durum daha da vahimdi. Hani biz yetişsek bile valizleri bu aktarmalarda yetiştirebileceklerinden pek ümitli değildim. Üstüne üstlük bir de Düsseldorf uçağı on dakika geç kalkmaz mı. Ben ortamı ısıtmaya ufak ufak “Biz yetişsek bile valizler arkadan gelir mi gelir, ya da Chicago uçağına yetişemezsek bir gece Düsseldorf’da ağırlanırız” diye söylenmeye başladım. Almanların dakikliği aklımdan tamamen çıkmış. Hiçbir aksaklık olmadan bütün transferleri yaptık ve Chicago’da valizlerimizde bizimleydi.

Birinci perde

Merkeze yakın olsun diye kaldığımız evi “Old Chicago” olarak adlandırılan mevkiinin iki sokak berisinde tutmuştuk. Da, her güzelin olan bir kusuru bunda da varmış. Chicago’ya özgün yükseltilmiş tren yolları evin bahçesinden geçiyordu. Tabii biz bunu evi tutup ödemeyi yapıp tam adresi aldığımızda öğrendik. İyimserliğimiz (aslında ödenecek iptal bedeli) nedeniyle “Yok canım, Google haritada göründüğü kadar da yakın değildir herhalde” söylemiyle tipik Türk davranışı “Hele bir görelim bakalım” mantığında kaldık. Yakınmış. Hem de çok. Bahçeden geçiyormuş. Böylece “Kimball” hattının tüm sefer saatleri hakkında bilgi sahibi olduk. Ancak daha sonra bu hattı kullanırken neredeyse evin odasından geçecekmiş gibi binaları görünce de halimize şükretmesini de bildik. Türk kafası işte. Allahtan tren sabah bir ile beş arasında çalışmıyordu. Bu da züğürt tesellisi.

Kahvaltıya taze ekmek almak görevini ben bana atamıştım. Sabah erkenden yapılan yürüyüş ve etrafı izleme, elimde küçük bir fotoğraf makinası ile bana iyi geliyordu. Haziran’ın ikinci yarısı olmasına rağmen hava serin. Öğleden sonraları da genellikle yağmurlu. Islanmamak elde değil. Ekmeği aldıktan sonra marketin içinde işe gidenlere hizmet veren kafe köşesinden alınan kapuçino bu işin keyifli zamanı.

Old Town’nun (eski Chicago) ana caddesi sayılan Wells Street on dört ve on beş Haziran düzenlenen bir festivale ev sahipliği ediyor. Wells Street Art Festival. Eskiden 5th Aveneu olan sokağın adının direkt tercümesi her ne kadar “Kuyular” olsa da Fort Dearbon savaşında hayatını kaybeden Yüzbaşı William Wells anısına verilmiş. Fort Dearbon (Dearbon kalesi) Chicago River ile Michigan gölünün birleştiği yerde imiş. İlk olarak 1812 de sadece ve sadece on beş dakika süren savaş milis [1] kuvvetlerin hükümet ordusuna karşı zaferi ile sonuçlanıyor. Kale savaştan sonra yerle bir edilmiş. Daha sonra da 1871 yangını kaleyi halletmiş. İşte caddenin adı bu savaşta ölen William Wells’den geliyor.

Genelde satış standları kurulup değişik hediyelik eşya satılan, bazı standlarda da yemek ve içki sunulan bir etkinlik. Wells Streetin North Avenue ile kesiştiği kavşaktan başlayıp Walter Playton College’a kadar uzanıyor. Yan yollar tamamen kapatılmış vaziyette ve sadece bu yol üzerinde açıkta içki tüketimine izin var. Polis tarafından kurulan barikatı bir adım geçtin mi içki yasak!..

Festival sonu pazartesi sabahı Wells sokağından ekmek aldığım markete yakın beyaz bir duvarın önünde üzerine deniz mavisi bir kirli palto çekmiş büzülerek uyuklayan evsizi gördüm. Elim makinaya gitti ancak fotoğrafını çekmedim. Çekemedim. Çekmekten vazgeçtim. Bu sefer ekmek yerine Amerika’nın meşhur “Bagel [2]” lerinden aldım. O an evsizin aç olduğu ve ona da bir bagel almamın iyi olacağını düşündüm. Ve aldım. Arkasından kendime kahve alırken bir şekersiz kapuçino da ona aldım. Dönüşte yanında durdum, eğildim ve seslendim;

  • Hey man, I have a bagel for you!..

Şöyle hafifçe kafasını sesin geldiği yöne doğru kaldırıp benden yana olan gözünü araladı, diğer gözü hala kapalı

  • I don’t like bagel.

Kala kaldım. Adam geceyi sokakta geçirmiş. Sabahın serinliği ve yağan yağmurun ıslaklığı “bagel sevmem” diyor. İçimden fesuphanallah çekip,

  • OK. I put here anyway. What do you think about coffee?

Gene açık tek gözünü bana dikerek

  • What kind?
  • Capuccino.
  • With sugar?
  • No without sugar.
  • Ok. Fine.

Elini uzattı ve kahveyi verdim. Yani dök kahveyi başından aşağı. Adamın boku donmuş, kahveyi sorguluyor o haliyle. Yani kazara şekerli desem içmeyecek. Ya da başka bir cins kahveye evet demeyecek. “Teşekkür etti mi?” diye sorsanıza. Etmedi tabii ki. Ben de şaşkınlık içinde eve doğru yürümeye devam ettim. Yolda kahvemden her yudum alışta adamın tavrı sinema şeridi gibi gözlerimin önünden akıyor ve sesi kulağımda çınlıyordu. “Neden?” sorusuna kısa bir tahlilden sonra kendime göre anlamlı bir cevap buldum. Bunlar adamın değerleriydi. Ve adam hangi koşulda olursa olsun değerlerinden ödün vermeye yanaşmıyordu. Amerikan toplumu bu muydu? Kesinlikle evet. Sokakta rastlayabileceğim kötü bir koşulda birey olmanın çok önemli bir dersini almıştım. Gülümsedim ve adama sessizce teşekkürlerimi gönderdim.

Downtown’da hemen hemen her köşenin homelessler (evsiz) tarafından tutulmuş olması ilginç. Kalabalığın onlara ilgi göstermemesi ise daha da ilginç. Ellerinde tuttukları kâğıt bardaklardaki üç beş cent de –sıklıkla gördüğüm için biliyorum- turistlerin verdikleri. Benim gibi bagel ve kahve verecek kadar abartan da var mıdır bilmiyorum. İki kişi (bir kız bir erkek) olarak da gördüklerim var. Ellerinde “Please help” pankartı öylesine oturuyorlar. Bildiğim kadarıyla devletin ya da belediyelerin sığınma evleri var. Ama bu insanlar neden gitmez bilmiyorum. Belki de o mekânlarda kendi gibi olanlarla bir arada uzun süre bulunmak istemiyorlar. Bu noktada aklıma çok güzel bir HSP (Homeless Saving Project) geldi. Buna göre büyük gıda firmaları, McDonalds, Burgerking, Subway, Coca Cola, Pepsi Cola – daha gördüğüm bir sürü var ancak bildiğiniz için sadece bu isimleri veriyorum) bu insanları reklam amacıyla kullanabilir. Nasıl mı? Gene oturdukları yerde kendi reklam giysileri ve malzemeleri ile donatıp belli bir ücret ödeyebilirler. Tamam, şimdi bu proje draft. Üzerinde çalışmak gerek. Özellikle belediyeler yaptırımcı olabilir. Chicago belediye başkanına yazayım diyorum.

Vakit geçirmeden şu iki katlı üstü açık gezi arabalarıyla şehir turu alalım dedik. Arabaya binerken elimize yağmurluk tutuşturdular. Havaya baktım. Adam şaşırmış galiba dedim. Sen misin diyen. Araba yürüdü. On beş dakika. Nasıl bir yağmur indirdi anlatamam. Yağmurlukları giyinceye kadar zaten nasibimizi aldığımızı sanıyorduk. Yağmur oturduğumuz koltuktan şortun içine de girmeye başlayınca ilk durakta inelim de yağmur durunca devam ederiz dedik. Nasılsa biletlerimiz gün boyunca geçerli. Kendimizi apar topar bir kahvehaneye attık. Üzerinde beyaz naylon yağmurluk olan dört kişi öğle yemeği için civardaki iş yerlerinden gelmiş insanların arasında. Tam filmlik. Ama kimse dönüp bakmıyor bile. Yani insanın varlığından şüphe etmemesi işten değil. Girişteki aynaya baktım. Evet, kendimi görebiliyorum. Bir oh çektim. Demek ki varım. Bekle de dinsin yağmur. Tura devam ettik. Chicago merkezindeki binaların bilgilerini almak bizim gibi Çatalhöyük’de Hitit’lerin ya da Efes de İyon medeniyetinin sokaklarında ya da Fethiye kaya mezarlarında gezinmişlere hiç cazip gelmiyor. İşte, dinlenmiş oluyorsun ve caddeleri yukarıdan görüyorsun. Tur başladığı noktada bitti. Millenium Park’ın köşesi. Bu bizim de işimize geliyor. Akşam saat 18.30 da halka açık klasik müzik konseri var. Biraz fıskiyelerde oynayan çocukların fotoğrafını çekerek vakit geçirdikten sonra konser için yerimizi aldık. Başlamaya yirmi dakika var. Da yağmur konserden önce başladı. Biz hazırlıklı olarak yağmurluklarımızı çektik. Baktım herkes bir şekilde yağmurluk ya da şemsiyeli. Bu arada bizim yağmurluk üzerinde tur şirketinin reklamı diğer yağmurlukların üzerinde Millenium Park reklamı var. Tam kırk beş dakika yağmur altında Chicago ahalisiyle sebatla bekledik. Durur mu? Kesinlikle hayır. Durur gibi yapıp bir şimşek bir gök gürültüsü arkasından rüzgâr destekli kovadan boşalmış gibi. Anlatmakla olmuyor. Yaşamak gerek. Bizim buradaki sağanak yağmur dediğimiz durum bu yağmurun yanında çiseleme kalıyor. Öyle bir şey işte. Yerli halk artık terk etmeye başladığında konser iptal anonsu yapıldı. Konser alanının hemen yanında kurulu olan çardakların altında yapılan şarap tanıtımına attık kendimizi. Yağmur altında bir kadeh kırmızı şarap ve biraz kuru yemiş iyi geldi.

“Windy city”. Chicago’ya yönetiminin verdiği lakap. Ancak durup durup da nereden geldiği belli olmayan yağmurla – şaka demiyorum- iki kez donuma kadar ıslanınca benden başka kimsenin kalmadığı sağanak yağmur altında yolun ortasına çıktım. Olan birkaç araba da durdu. Water tower’a yüzümü çevirip ellerimi kaldırdım ve bağırmaya başladım;

  • Ne windy’si be ne windy’si. Düpe düz rainy city, rainy city.

Kenara çekilip halime gülmeye başladım. Benim gibi ıslanmayı dert etmemiş bir kız da bana bakıp kahkahalarını koy verdi.  İşin güzel tarafı kirlenmiyorsun. Sadece ıslanıyorsun. Kaldırımlardaki ağaçların altına zıplaya zıplaya yürümeye devam ettim bir süre. Ama bir şey fark etmiyordu. Yiğitlik bende kalsın deyip çıktım açığa “Dağ başını duman almış” söyleyerek yürüdüm. Sanki korunacakmış gibi dükkânların kısa saçakları altına girdiğim bir anda önünde durduğum dükkânın penceresinden elindeki sandviçine ısırık atan gençle bakışıp gülümseştik. Eve kadar yola devam. Durmak yok. Islanmak kötü bir şey değildir. Böle biline…

Hem Chicago hem de Boston Çin mahallelerinden fotoğraf serisi çıkarma niyetim daha gitmeden önce vardı. Bunun için internetten Çin mahalleleri hakkından bulabildiğim bilgileri okumuş ve notlar almıştım. Kırmızı hatta 95th/Dan Ryan yönüne doğru gidip Cermak Chinatown durağında ineceksin. Hepsi hepsi bu. Biz zaten merkeze kahverengi hat ile geliyoruz. Ortak noktada kırmızıya geçip devam ettik mi sorun olmayacak. Biz de öyle yaptık. İndiğimizde tam karşımız düşen kapıya bakıp “Hah işte burası” dedikten sonra küçük izole edilmiş bir alan içinde genelde Çin lokantaları olan bir yere geldik. Yani sağında solunda iki katlı dükkanlar. Bende hayal kırıklığı had safhada. Filmlerde de görüyoruz ya. Beklentim birkaç numara büyük geldi. Yapacak bir şey yok. Bir aşağı bir yukarı gittikten sonra bari yemek yiyelim deyip en fazla müşterisi olan lokantaya girdik. Doğru seçim. Ama tek kare fotoğraf yok. Aklımdaki soru “Acaba Boston da böyle mi?”. Yemekten sonra birazda mahalle arasına dalalım dedim. Girdiğimiz yöne doğru arka kapı sayılabilecek noktadan çıkış yapıp elimdeki navigasyona bakarak yakındaki parkı (Ping Tom Memorial Park) işaret ettim. Oraya doğru yürüdük. Sokaklar sessiz ve sakin. İn ve cin bile top oynamıyor. Park Chicago nehrinin güney kolunun kenarında. İskeleyi görünce tekne seferi olduğuna kanaat getirerek tarife tablosunu bulup baktım. Bingo. Tarifeye göre on dakika içinde bir tekne buradan merkeze gidecek. Harika. Down Town’ı özellikle de Willis Tower’ı karşımıza alarak keyifli bir dönüş yaptık. Union Station’da tekne değiştirip ücret ödemeden Trump International’a kadar gidebilirmişiz. Geçmiş olsun. Bizde nehir kenarında yürüyerek gideriz. Nitekim öyle de yaptık. Yağmur yağmıyordu.

Chinatown birinci raundu böyle bitti. İkinci raunda tek başıma çıktım. Bizimkiler yeğenin üniversitesini (Purdue) gezmeye gittiklerinde ben yan çizdim. Önce Downtown sonra “Şu Chinatown’u bir kere daha tavaf edeyim” düşüncesiyle kırmızı hat. Bu sefer direkt karşıya geçmek yerine sola doğru yürüdüm. Ve işte. Geniş cadde üzerinde sadece Çince yazıların olduğu dükkânlar ve kaldırımda Çinlilerin gezdiği gerçek Chinatown. Yani göbek atmaya başlasam yeriydi. Caddeyi ve ara sokakları kaç defa boydan boya yürüdüm saymadım. Aslında saydım da söylemeyeyim. Öyle oldu ki artık dükkân sahipleriyle selamlaşıp konuşmaya başladım. Sokakların birisinde (West 23th St) evin önünde oynayan Çinli çocuklarla bir muhabbet koyduk ki deme gitsin. Onlar Çince-İngilizce ben İngilizce-Türkçe. Bu arada “oynayan” dan sokak oyunu anlamı çıkarmayın. Birisinin elinde tablet, diğerinin elinde akıllı telefon, ötekinde miras kaldığı belli olan bir dizüstü bilgisayar. Poz verdiler ben çektim. Sonra da birlikte makinenin ekranından fotoğraflara yorumlar yapıp güldük. Güzeldi. West Alexander Street köşesinde sebze satan kadını fotoğraflamak beni bayağı uğraştırdı. Yüzünü kapadı. Laf attı. Yanına gelen adama –herhalde- şikâyet etti. Ama azimle taşı çatlattık. Pui Tak Christian School’un yanındaki küçük meydanda meditasyon yapanları fotoğraflarken yanıma elinde meditasyon tanıtım pankartı taşıyan kadın geldi. O anlattı ben dinledim. Çince. İngilizce de meditasyonun faydasını ve muhakkak gelmem gerektiğini söyledi. “Gelirim” dedim. Hemen elime bir kart tutuşturdu. Hala bekliyor mudur acaba?

Dünya tarihindeki büyük yangınlar listesinde 1871’in 8 Ekim günü başlayan Chicago yangını ilk sıralardadır. Üç yüz kişi ölmüş, yüz bin kişi evsiz kalmış. On dokuzuncu yüzyılın felaketi diye tanımlanır. Yüz otuz yedi De Koven Street de O’Leary’in ahırında başlayan yangın kısa süre içinde yaklaşık dokuz kilometre karelik alanı etkisi altına almış. Bunda evlerin ahşap olması en önemli etken olsa da çıktığı noktada sokak sakinlerinin yangını söndürmek için yeteri kadar çaba sarf etmemesinin yangının hızla yayılmasında etkisi olduğu söylenir. O tarihteki yetersiz itfaiye teşkilatı yangını söndürmekte bir hayli zorlanmış. Tahmin edin bakalım yangının yayılmasında ve söndürülmesinde ne etkin olmuş. Rüzgâr yaymış ve yağmur söndürmüş. Şimdi haksız mıyım “rainy city” diye bağırmakta. Başlarına bela olan rüzgârı baş tacı yapıp kurtarıcı yağmuru es geçiyorlar. Ne akıl yani.

Bu yangından ders alındığını görmek mümkün. Hatta bence Chicago yönetimi ve halkı paranoya halinde. Neden olmasınlar ki. Hala evler ahşap. Tren istasyonlarının platformları bile ahşap. Varın siz düşünün artık. Gün içinde itfaiye araçları vızır vızır bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. Üstüne üstlük eğer dokuz yüz on bir aranırsa ambulansla birlikte itfaiyede gidiyor. Yani her mahallede bir itfaiye merkezi var dersem bırakın doğru olmayı az bile söylemiş olurum. Bu merkezlerin kapıları sürekli açık. Ve itfaiyeciler de araçların yanına ya da önüne attıkları sandalyelerde sohbetteler. Birkaç değişik merkezde fotoğraf çektiğimde hep doğal halleriyle bakıp gülümsüyorlardı. Ancak ne yazık ki bir kere bile olsun çıkış yaptıkları ana denk gelmedim. Aslından oturup da beklemedim. İlginç olurdu herhalde. Örneğin Boston’da bu kadar yaygın itfaiye merkezi gözüme çarpmadı. Bilginiz olsun, Water Tower da downtown ortasında 1871 büyük yangınından beri gelen su deposudur.

Kadınlar Amerika’da ne yapar? Bu sorunun tek doğru cevabı var. Alışveriş. Bu alışveriş dönemi benim fotoğraf makinem ile etrafı daha iyi gözlemlediğin anlar. Buluşma saati belirlenip saatler eşitlendikten sonra ben sokaklara dalarım. Zaten downton’nun hemen iki sokak ötesinde doku değişiyor. Hiç değilse Old Chicago evlerini fotoğraflarım diyerek gözüm evlerde yürüyorum. Dikkatimi çeken en önemli şey daha önce geldiğimde (ki bu yirmi üç sene önce oluyor) evlerin önündeki küçük bahçelere asılı “Burada beş dakikadan fazla durursanız polis çağrılacaktır” tabelaları yerini elektronik ve uzaktan izlemeli güvenlik sistemlerine bırakmış. Ben böylece bir evin önüne takılı kalmışken ince bir ses,

  • What a beatiful house?

Sese döndüm. Bir altmış boylarında zayıf beyaz saçlı kadın anlamadığımı düşünerek tekrar etti.

  • What a beatiful house.

İlk söylediği soru gibi olmasına rağmen bu sefer ses tonu konuşma vurgulamasıydı.

  • Yes, sure. I misty remember many years ago there were more houses like this in Old Chicago. Now, many of them replaced to tower.
  • Yes, you are right. Unfortunetly still going on.

Bu arada gezdirdiği kendisi gibi ufak tefek beyaz köpek evin küçük bahçesinin demir parmaklıklarının arasından geçmeye çalışıyordu. O da tasmasını çekerek engelledi ve devam etti,

  • When did you come before?
  • Twenty three years ago.

Dudaklarını büzdü ve başını aşağı yukarı uzun zaman ifadesiyle salladı. Ben anlamıştım ancak o söylemeden edemedi,

  • It’s a long time ago.
  • Yeah (neden bu Amerikan aksanıyla evet dedim bilmiyorum. Ukalalık mı?)

Karşılıklı iyi günler dileklerimizle konuşmamızı sonlandırdık. Sepet koluna herkes yoluna misali. Vurgulamadan geçemeyeceğim. Bir konu üzerine bir araya geldiğinizde insanlar sıcak ve yakın. İlgi gösteriyorlar. Ancak her şey o anda kalıyor. O anın devamı yok. Kendi aralarında da böyleler mi bilmiyorum.

Michigan Aveneu, göl kenarında devam eden ve oldukça uzun bir yola adını veren cadde. Yolun Millenium Parktan East Rosevelt roadla kesiştiği yere kadar olan kısmında gölle arasında parklar yer alıyor. Binaların olduğu tarafta ise neredeyse her binanı kapısında bir üniversite adı var. Nasılsa artık. Bu yönde caddenin isminin başına “South” geliyor. Hilton Chicago da hemen Grand Park’ın karşısında. Meşhur “Kaçak” filminin toplantı sahnesiyle başlayıp çatısında kavga sahnesi ile devam eden finalinin çekildiği oteldir. Dr Kimble (Harrison Ford) ile komiser Gerard’ın (Tommy Lee Jones) polisin arabasında komiserin kelepçeleri çözmesiyle sonlanır. İyi bir otel reklamıydı. Ben de 1991’de Chicago Electronis Fair’e geldiğimde (yani tam yirmi üç sene sonra ayni yerlerde dolaşmak! Biraz tuhaf geldi bana) burada kalmıştım. Beş gece. Otele kayıt yaparken kredi kartımından slip çekmeleri ve benim “I will pay cash” çığırmama kulak asmayıp “Sorry, we don’t accept cash” demelerinin şaşkınlığı ve kredi kartı sahibi olmanın mutluluğuyla odama çıkmıştım. İlk Old Chicago yürüyüşlerimin de başlangıç noktasıdır bu otel. Anısı büyüktür yani sizin anlayacağız. Kapıdaki bellboy değişmiş. Şaka şaka… Michigan Aveneu’nun nehri geçen köprüden diğer tarafı da “North” dur. Trump Tower da hemen bu köprünün solunda kalır. Ve bu tarafta hatırı sayılı markaların dükkânları yer alır. North Michigan Ave. Dik kesen sokaklara gizlenmiş butikler ve kafeler vardır. Bu yolu tavaf etmemek demek Chicago’ya gitmemek demektir. Benden söylemesi. John Hancock Tower’a gelmeden çaprazında Historical Water Tower kısa boyuyla Bunun hemen yanında ağaçları örttüğü küçük bir meydanın önünde yer alır. Oradan geçerken bu meydanda hükümetin dış politikaları –özellikle Ortadoğu- protesto eden bir gösteri vardı. Katıldım tabii ki. Elinde megafon olan adam bildirisini okurken bir TV kanalı çekim yapıyordu. Hepsi hepsi üç polis vardı. Bu kulenin karşısından klasik atlı araba kiralayabilir ve caddelerde kısa turlar atabilirsiniz. Yani bildiğimiz faytonlar çalışır. Aynen Büyükada’da, Kordon’da ya da Viyana’da olduğu gibi. Ve hepsi beyazdır. Filmlerin Chicago sahnelerinde sık kullanılan bir temadır. Orada olduğum süre içinde benim gözüme çarpmadı. Hayal meyal ilk geldiğimde gördüğümü anımsadım. Yoksa filmlerden mi aklımda kalmıştı? Bilemedim. Ancak benim ev-ekmek yolu üzerindeki ara sokakta dört at ve iki faytonun yer aldığı bir bahçeli küçük ev vardı. Olur mu olur. Bir Chicago yangını da buradan çıkar mı acaba? Allah Chicago’yu korusun.

Yirmi üç sene önce hem gündüz hem de gece olmak üzere Hancock Tower’a çıkmıştım. Bu sefer de Willis Tower’a çıktık. Benim bildiğim bu kulenin adı “Sears Tower” dı. 1969’da “Sears Roebuck and Company” tarafında inşası başlatılmış ve 1973’de bitmiş. Dünyanın en büyük iş yerlerinden birisi. Yaklaşım 350.000 çalışan (verdikleri kitapçığın yalancısıyım. Saymadım tabii ki) var. İnşaatında 12.000 işçi çalışmış. 1988’de Willis Group Holding’ e satılmış ama ismi ayni kalmış. Dolayısıyla benim ilk gelişimde isminin hala “Sears Tower” olması normal. 2009 yılında ise yeniden elden geçmiş. Harcanan para çok para. Multi milyon dolar diye yuvarlıyorlar. Bütün Chicago ayaklarının altında. Şaka yapmıyorum. Sonradan ilave edilmiş camdan iki balkona çıktığında Chicago ayaklarının altında. Eğer cam yeni silinmişse uçuyormuşsun hissini veriyor. Tabii yükseklik korkun yoksa. Seyir yerine çıkmak için ciddi para ödüyorsun. Adamlar inşaat maliyetini etrafı seyrettireceğiz diye yavaş yavaş topluyorlar. Bir de seyir yerinde elle çalıştırılan baskı makinesi var. İki adet yirmi beş cent ve bir adet bir cent atıyorsun. Bir tane şekil seçip kolu çevirdiğinde bir centi elips yapıp figürü üzerine basıyor. Ben bile iki tane yaptım. Hele gençlerin hepsi hatıra diye yapıyor. İşte tavşanın suyunun suyu bu olsa gerek. 

Chicago’da araba başa bela. Park ücretleri Yunanistan kadar olmasa da (Selanik’de geceliğine € 22 ödemiştim de içime oturmuştu. Üstelik kiralık arabaydı) en ucuzu dokuz USD’dan başlıyor. Downtown da inanılmaz sayıda kapalı park yerleri var. Ancak şehrin sokakları da belediye tarafından park için satılıyor. Eğer özel park çıkartmanız yoksa hem ceza ödüyorsunuz hem de aracınız çekiliyor. Yani siz siz olun Chicago’da tatil için ev tutacaksanız ve aracınız olacaksa “Free parking” muhakkak olsun. Şimdi buraya nerden geldik. Doğal olarak orada yaşayan yeğenimiz de bizimle kaldı ve arabası vardı. Ev sahibine park işini sorduğumda evin arkasında demiryolunun altında bir alanı gösterip bırakabileceğimizi ancak gecelik on üç USD ödememiz gerektiğini ve bu ödemeyi de kendisine yapabileceğimizi söyledi. Kabul etmemek gibi bir şansımız yok. Zaten bir gece önce kapalı parka kırk üç dolar ödemişiz. Ucuz geldi. Aslında adamın söyleminden vereceğimiz bu paranın kendisinde kalacağı izlemini almadım değil. Ama yapacak bir şey yok. Son gün bana mail atmış ve şöyle diyordu, “Also please remember to leave parking money J”. Ben de “Ok” deyip on gün için yetmiş doları masa üstüne bıraktım. Eksik meksik diye aramamasından anladım ki cebe gitti. Sevgili David, evden çıkınca da web sayfasına yorum yapmamı rica etmiş. Hangi birini yazayım. Trenin yakınlığını mı, evin daha temiz olabileceğini mi yoksa park olayını mı? Kırmadım çocuğu, gene de kibarca bir şeyler yazdım.

Boston seyahati yaklaşınca valizler dert oldu. Dört kişi yüzde sekseni dolu dört valizle (bir kabin içi çanta, fotoğraf makinası çantası, bir sırt çantası ve iki adet de kadınları normal çantaları da var) gelmişken beş gün için Boston’a beş valiz gitmek olmayacaktı. Hani David’e “Dönünce almak üzere bırakalım” desek kesin park ücreti isteyecek. Ben de dönüşte kalacağımız evin sahibi Carla’yı aradım. Kısa hoş sohbetten sonra baklayı ağzımdan çıkardım;

  • Carla, could you have a favor for us?
  • Yes of course.
  • You know, we stay your condo when we back from Boston and We don’t want to carry all luggages to Boston. So, shall we leave to you before our trip?
  • Yes, no problem.

Nasıl bir rahatlama bende bilemezsiniz. Seyahatten bir gün önce valizleri yeğenin arabasına atıp Carla’nın evine gittik. Kahverengi hattın son durağına (Kimball) yakın bir yerde. North Kimball Ave. Üzerinde. Önceden gördüğüm de iyi oldu.


[1] Orijinal metinde “indians” diye geçiyor. Kızılderiler olabilir. Emin olmadığım için “milis” diye yazdım.

[2] Bizim gevreğe benzer Amerikan ekmeği.

İkinci perde açılıyor

Grup halinde seyahat etmek bana göre değil. Bir yöne gitmek için karar verildiğinde her kafadan ses çıkmaya başlıyor. Ve deneyimlerime göre çoğunlukla da yanlış tarafa gidilirken en iyi durumda zaman kaybı. Dört kişi ve iki valiz –küçükleri saymıyorum- Sedgwick’de kahverengi hatta bindik. Benim hesabıma göre LaSalle/Van Buren de inip mavi hatta geçeceğiz ve O’hare’ye gideceğiz. Toplam bir saat on dakikalık yol.

  • Niye orada ineceğiz?

Burada bir açıklama yapmam gerekiyor. Trenler hareket halindeyken bazı duraklarda durmayacağız diye anons yapıyor. Diğer bir nokta da vagonların merkezinden ihtiyaca göre diğer hatlara tren sağlanıyor. Normalde kahverengi hat “loop”. Yani downtown’a gidip geri dönüş yaparak tekrar Kimball’a geliyor.

  • Çünkü mavi hatla kesişen ilk istasyon burası.
  • Ama burada inersek haritada diğer hatta geçmek için epey yol yürümek gerektiği görülüyor. Clark/Lake’de inelim.
  • Tamam, peki. (Ama içim içimi yiyor.)

LaSalle’yi geçtik. Bir sonraki istasyon Harold Washinton Library’yi de geçtik ve tren loopdan çıktığını fark ettim. Bizimkiler henüz farkında değiller. “Niye?” diye trenin gittiği son durak adına hızla baktım. Midway Airport. Tren Kimball’dan turuncu hatta ilave olarak çıkmış. Önce Midway’a gidecek sonra da Midway-Loop arasında dönüp duracak. Aynen kahverengi hat gibi.

  • Yanlış yöndeyiz diye höykürdüm.

Anlamamış ifadeyle bana baktılar.

  • Hemen ilk durakta inip dönmemiz gerek

Bunu fark ettiğimde loop’a en yakın istasyon Roosevelt’i geçmiştik. Herkesin alı al moru mor. Beni ateş basmış. Halsted’de indik. Dönüş treni beş dakika sonra. Tekrar loop’a Clark/Lake istasyonuna. Tren değiştir. O’hare kırkbeş dakikalık yol. Uçağı kaçırma ihtimalimiz giderek artıyor. Bir taraftan saat tutuyorum diğer taraftan uçak firmasını arayıp ne yapabileceğimi konuşmaya çalışıyorum. Bu arada tam yolu yarılamışken bir anons;

  • Train will express from the next station to O’hare.

Ve tabelası değişip “Express” yazıyor. Vagonda sadece biz kalıyoruz. Treni kapattık. Teşekkürler CTA. Ancak bu tam olarak uçağa yetişeceğiz anlamına gelmiyor. Sadece üç beş dakika kazandık.

Telefon elimde ama karşımda hep sesli yanıt. O tuşa bas, bu tuşa bas. Üstelik uçağın hangi terminalden kalktığını da bilmiyoruz. Telefonu kapayıp internetten terminali buldum. Trenden kendimizi attık ve terminale koşar adım yürüyoruz. Uçağın kalkmasına kırk dakika var. Check-in deskine geldiğimizde uçağın kalkmasına otuz iki dakika var. Görevliye pasaportları uzatıp,

  • Boston, flight number 1xxx
  • You have two minute left for check in
  • Ok, please proceed.

Boarding kartlar elimizde güvenlik kontrolü derken uçağa giriş kapısının önündeyiz.

  • Niye acele ettik ki. Kahve içecek zamanımız bile var.

Ama kimsenin şaka kaldıracak hali yok. Ve uçaktayız. Rahat bir yolculuk. İki saat on beş dakika. Yani İzmir – Münih kadar yol. Saat bile değişiyor. Bir saat ileri gittik ülke içinde. Bir de ben bu yolu araba kiralayıp geze geze gitmeyi planlamaya çalışmıştım. Bin yüz mil. İyi ki bana uymamışlar. Düğünü bile kaçırabilirdik.

Yeni içeriklerden haberdar olmak istiyorsanız hemen abone olabilirsiniz.

Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

avatar
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bana bildir
Önder Köktürk
Ziyaretçi
Önder Köktürk

gitmiş kadar oldum Okyar bey. Chicago en sevdiğim eyalettir USA ‘da, New York tan sonra. teşekkürler paylaşımınız için. (DSC0722.jpg nin bir benzeri de bende var 🙂 )

Sebahattin Demir
Yönetici

Bir Okyar Atilla klasiği!..
Güzel yazı, ben de gezmiş kadar oldum.
Güzel fotoğraflar. emeklerine sağlık.
Sevgiler.

Vildan
Ziyaretçi
Vildan

Unuttuğumuz ayrıntılar ..Çokk guzel bir yazi olmus..Teşekkürler!

Baris Sen
Ziyaretçi
Baris Sen

Ancak bu kadar guzel ve akici anlatilabilirdi. Tsklr.

Atila Ozyegen
Ziyaretçi
Atila Ozyegen

Uzun ama güzel bir yazı olmuş elinize sağlık. Düğün fotoğrafları çok güzel. Bir de Amerikadaki evsizlerin önemli kısmının evsizlikten çok yalnızlıktan sokakta yaşadığını düşünüyorum. O yüzden kendilerine sunulan olanakları kullanmıyor olabilirler.

Mehmet
Ziyaretçi
Mehmet

Harika olmuş okyar kalemine klavyene sağlık

Sema biricikoglu
Ziyaretçi
Sema biricikoglu

Çok güzel anlatmışsıniz ve fotoğraflar gercekten cok hoş..ellerinize sağlık

Olcay Atilla Atacan
Ziyaretçi
Olcay Atilla Atacan

Yazıların ve anılarınla bizleri de gezdiriyorsun Abiciğim. Nice güzel yazılarına sevgiler🙏😘😘

Öner BÜYÜKYILDIZ
Ziyaretçi
Öner BÜYÜKYILDIZ

Yazıyı okumaya dün başladım, ikinci kısmı akşam okudum, üç ve dördü bugün. Hani sevdiğiniz bir yiyeceği hemen yiyip bitirmezsiniz, yavaş yavaş yer tadını çıkarırsınız ya, hatta yarısını saklarsınız sonraya. Benimki de o hesap. Hem güldüm hem okudum. Harika bir anlatım, harika fotoğraflar. Bir gün yolum Amerika’ya düşerse artık bir yol haritam var. Belki bir gün kendi kartvizitimi sizinkinin yanına iliştiririm, kim bilir 🙂
Okurken de kısa notlar aldım ilk başlarda, yapacağım yorumda şunu yazayım bunu yazayım diye, derken baktım benim yorum da uzunluk olarak sizinkinden aşağı kalmayacak sonra bıraktım. Düşünsenize; yorum 1. kısım, yorum 2. kısım, yorum 3. kısım… 🙂
Evsize değineceğim sadece, bu iyiliği Türkiye’de yapsanız adam sizin yedi sülalenize dua eder: Allah razı olsun, Allah tuttuğunu altın etsin, Allah seni sevdiklerine bağışlasın, Allah evlat günü göresin, Allah, Allah Allah … 🙂
Seviyorum ülkemi ve insanlarımı, başka ülkede yaşayamam. Yaşarsam da arabamı yasak yere park ederim 😉

Emeklerinize sağlık Okyar bey, teşekkür ederiz.

Selam ve saygılarımla.

Egemen
Ziyaretçi
Egemen

Yazı konusunun öğelerinden biri olarak ben de yorum yazayım dedim. Çok güzel bir yazı olmuş, bu O’hare – Midway kısmını daha önce duymamıştım 😀

Bir de ABD için yoksulluk/evsizlik üzerine ilginç bir söz var (tabii bütün genellemeler gibi bu da yanlıştır ama gene bir bakış açısı olarak faydalı): yoksulların bir kısmı kendilerini yoksul gibi değilde geçici olarak mahçup olmuş milyonerler olarak görüyorlar. Siz belki de bu tanıma giren birine denk geldiniz.

Yeni yazıları dört göz ile bekliyoruz.

Okyar Atilla
Ziyaretçi
Okyar Atilla

Sevgili yeğenim yorum için çok teşekkürler. Bu geziye temel olan başrollerdeki “esas oğlan” sensin. Sevgili eşin “Kelly”de prensesimiz.

Fulden ELVERİR
Ziyaretçi

Okyar Bey Merhabalar,

Paylaşımınız için çok teşekkür ederiz. Ben yazınızı biraz daha geç okuyabildim malasef. Ama inanın hem çektiğiniz fotoğraflar sayesinde hem de açıklamalarınızla Amerika’ya gitmiş kadar olduk. Çok zevkli bir yazı olmuş.
Emeğinize sağlık.

Okyar Atilla
Ziyaretçi
Okyar Atilla

Sevgili Fulden,
Sağlık sorunum nedeniyle sosyal medyadan uzak kaldım. Yorumun için çok teşekkürler. Beğendiğine sevindim.
Görüşmek dileğiyle.

Bu makaleyi paylaş

Okyar Atilla
Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

ÖZEL MAKALE

Cebimdeki Fotoğraflar

Cebimdeki Fotoğraflar
Tüm sanat dallarının ve bu dalların akımlarının sırtını felsefeye dayamış bir şekilde insanlara/insanlığa farkındalık yaratmak için uğraş verdiğimiz alanlar olduğunu göz önünde tutarsak hangi teknolojiyi kullanırsak kullanalım sanatın esas amacı değişmeyecektir. Unutmamamız gereken bir şey de fotoğrafı sanat yapan fotoğrafçıdır.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Lens kalibrasyonu nedir, nasıl yapılır

Back-Front Focus Problemi Nedir, Nasıl Anlaşılır, Lens Kalibrasyonu Nasıl Yapılır?

Eğer Lens kalibrasyonu nedir, nasıl yapılır merak ediyorsanız, bu yazımda ayrıntılı açıklamaları ve örnekleriyle AF Sistemi (otofokus) hassas ayar yöntemlerini bulacaksınız.

POPÜLER İÇERİKLER

Kamera Çözünürlüğü ve Doğru Bilinen Yanlışlar

Kamera Çözünürlüğü ve Doğru Bilinen Yanlışlar

Dijital kameralar hayatımıza girdiğinden beri megapiksel yarışı devam ederken, son birkaç yıldır özellikle kamera çözünürlüğü alanında büyük bir artış yaşandı, 41 Megapiksel kameralı telefonlardan...
Pozlama Ölçüm Modları

Pozlama Ölçüm Modları

Arthenos | Diyafram nedir, fotoğrafta diyafram ayarları nasıl yapılır, alan derinliği nedir, ISO nedir, perde hızı nedir, doğru pozlama nedir

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları