“Fotoğraflar yemin etmesini bilmez!
Onlar, daima gerçeği ve yalnızca gerçeği söyler…”
– Behiç Günalan
Usta fotografçı, deneyimli gazeteci sayın Behiç Günalan’ın “Göçün Orta Yeri Hüzün” isimli albümü bizi can evimizden vurdu desek abartmış olmayız. 1989 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç edenlerin Kapı Kule Sınır Kapısı’ndan girişlerini konu alan fotograflar, yükü hüzün olan görüntülerden oluşuyor. Albümde gördüklerimiz, çok büyük bir dramın fotograflarıdır. Büyük travma, büyük trajedi; ne dersek diyelim, hakikaten çok büyük bir hüzün duruyor göçün orta yerinde.
Yerinden yurdundan edilen insanların yaşadığı derin ve kalıcı hüzün fotograf vasıtasıyla ölümsüz kılınmış. Öyle bir hüzün ki en duygusuz insanın bile içine işler bu hal ve onun gözlerinden akan yaşla somutlanır kanaatimizce.
Bu çok kıymetli albüm 2014 yılında yapılmış. Yani göçten, görüntülerin kaydedilmesinden tam 25 yıl sonra albüm basılabilmiş. Çok geç olduğu için üzülmeli mi, yoksa geç bile olsa yapılabilmiş olmasına sevinmeli mi bilemiyoruz. En nihayet albüm haline getirilerek ölümsüzleşmiş olması fotograf camiası açısından son derece kıymetlidir. Böyle albümler sadece kültür-sanat ortamıyla ilgili değildir, ulusal ve uluslararası bağı bulunan bir insanlık dramının ilgili olduğu daha pek çok alan vardır. Evrensel İnsan Haklarını, Uluslararası Hukuku, Sosyolojiyi, Psikolojiyi, Politikayı, İdeolojileri, Siyasi Arenayı, Tarihi ve ve daha nice alanı ilgilendirir göç olgusu.


Anadolu coğrafyası bin yıllar boyu en fazla göç alan toprakların bulunduğu bir coğrafyadır. Batı’dan Doğu’yu, Doğu’dan Batı’ya göçün geçiş güzergâhı ve konaklama yeri konumundadır güzel ülkemiz. Son yıllarda sınır komşularımızda yaşanan vahim olayların ardından bir kez daha Doğu’dan Batı’ya yoğun bir göç dalgası yaşadık ve binbir acı yüklü bu olguyu neredeyse artık kanıksadık. Sadece biz değil, dünya kanıksadı. Ender bir olay olmaktan çıktı, sıradan bir mesele haline geldi.
Olumlu ya da olumsuz, iyi ya da kötü herhangi bir şey çok uzun sürdüğünde, insan evladının algısı tabiatı gereği kanıksamaya, sıradanlaştırmaya meyleder. Göç, günümüzde artık sıradan bir olgu haline gelmeye yüz tuttu. Çok yazık. Oysa göç, büyük bir meselenin varlığının sonucudur. O mesele iç savaştır veya dış savaştır, kuraklıktır ya da tersidir, hayatı tehdit eden başka doğa olaylarıdır, kıtlıktır, yoksulluktur vs. Yaşadığımız zamanda, yani 21.Yy’ın ilk çeyreğinde göçler öylesine yoğun ve uzun zamana yayılı şekilde yaşandı ki neredeyse göçe neden olan problemli halleri göremez ve düşünemez olduk.
Günalan ustanın albümünde yer alan görüntüler adeta iliklerimize işledi ve göçün gerisinde bulunan problemli hali, diğer bir ifadeyle göçe yol açan kötülüğü hatırlattı bize. Usta fotografçı bu çok kıymetli albümün sunum metnine “Fotoğraflar Yemin Etmesini Bilmez” başlığını atmış. Fotograflarındaki güç kadar kaleme aldığı metindeki gücü de okuyucuya hissettiren Behiç Günalan ustanın sözünü ettiğimiz sunuş metninden bazı bölümleri paylaşmakta yarar olduğu kanaatindeyiz.
“Yıllardan 1989… Aylardan Mayıs… Gazeteciydim… Edirne Kapıkule Karayolu Sınır Kapısı’na komşumuz Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan Müslüman Bulgaristan Türkleri, 3-5 kişilik küçük kafileler halinde Türkiye’ye gelmeye başlamışlardı. … Onların, büyük bir zorunlu göç ateşinin ilk kıvılcımları oldukları ancak birkaç gün sonra anlaşılabilecekti. …2.Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki en büyük zorunlu göç dalgasının öncüleri olacaklardı. Göç treninin vagonları tıka basa doluydu! Pencereleri salkım saçaktı. İnsanlar istiflenmiş gibiydi; hepsi endişeli, ürkek, çekingen, donuk, sessiz ve taş kesilmişlerdi. … Kapı Kule Sınır Kapısı’nın beton zemininde bu hüzünlü sessizliği bozmamak için adeta parmak uçlarımızda yürüyorduk. … Onların hikâyeleri onlarca romanın ya da filmin senaryosunun konusu olabilirdi. Kuş kafesine sıkı sıkı tutunan çocuklardan, battaniyelere sarılı yatalak yaşlı insanlara kadar, binlerce insan manzarasının sergilendiği açık hava galerisindeydik sanki ve aralarında dolaşıyorduk. Göçün trajedi ve travmasını 340.000 kişilik insan seliyle birlikte 2,5 ay yaşayarak, kare kare çektiğim fotoğrafların gelecekte tarihe tanıklık eden belgeler olacağı hiç aklıma gelmemişti. … Bu tarihi olayın üstünden çeyrek yüzyıl geçti. O yıl doğan çocuklar, bu gün 25 yaşına geldiler. O günün küçük kız ve erkek çocukları, bugün ana-baba oldular. Bu göçün trajedi ve dramını yaşayan pek çok kişi de bu gün hayatta değillerdir. … Tüm bu yaşanmışlıklar ile yaşananlar ve yaşanacak olanların endişesi, bana güzel yurdumun daha bir kutsal varlığım ve asla vazgeçilmezim olduğunu öğretti. Fotoğraflar yemin etmesini bilmez! Onlar, daima gerçeği ve yalnızca gerçeği söyler…”
Dijital ortamda yer alan fotografların, diğer görsel materyalin ve çeşitli metinlerin hiç bir geleceği olmadığını, kalıcılık için günümüzde hâlâ kitap/albüm yapmanın zorunluluk olduğunu, sorun şayet kâğıt üretiminde ağaca yaslanmak ise ki bizce de bu çok ciddi bir sorundur, kâğıt hammaddesinin farklı bir materyal olması için bilimsel ve teknik çalışmaların yapılmasını, ormanlara dokunmaksızın yeni bir hammadde kaynağının üretilmesini, kaleme aldığımız bazı metinlerde altını çizmek suretiyle dillendirdik. Yaşadığımız zamanın bilimsel ve teknik seviyesini göz önüne aldığımızda yeni bir kâğıt hammaddesi kaynağının devreye alınmasının katiyen zor olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.





Şayet fotoğraflarımızı, kaleme aldığımız metinleri kitaplaştıramazsak, albüm haline getiremezsek gelecek on yıllara kalmalarını sağlamak mümkün olmayabilir. Bu kaygıyla, fotografçı dostlara tekrar hatırlatmakta yarar görüyoruz; kayda değer, anlamlı, nitelikli olduğunu düşündükleri portfolyolarını kitap/albüm haline getirmeliler. Bütün koşulları zorlayarak, her türlü konfordan vazgeçerek son derece değerli fotografik çalışmalarını kitap/albüm yapan fotografçı dostlar var. Onların tavrına, yapıp etmelerine bakmakta yarar olduğu kanaatindeyiz.
Behiç Günalan ustanın can alıcı çalışması Göçün Orta Yeri Hüzün, iyi ki albüm haline getirilmiş. Büyük bir göç hikâyesinin, bir insanlık dramının, trajedisinin, büyük bir travmanın fotografik belgeleri bu gün olduğu gibi gelecekte de insan evladını sarsacak ve düşündürecektir. Bu bir hafıza kaydıdır, unutmaya engel olur. Böyle olayların, olguların her daim belleklerde izi bulunmalı ki insanlık kendini sorgulasın, kötülükten vazgeçme eğilimine girsin.
Sayın Günalan son derece deneyimli, birikimli, donanımlı bir usta. Gazeteciliği meslek olarak seçtiği ve fotografa da daha sıkı gönül verdiği yıl 1973’dür. Bize erişen yazılı-basılı kaynaklardan aldığımız bilgiye göre 1995 yılında “Fotoğraflar Yaşlanmaz” adlı ilk kişisel sergisini açan usta Almanya, Macaristan ve Bulgaristan da dahil çeşitli yerlerde 7 (yedi) kişisel sergi açtı. Güçlü sosyal bağların oluşmasına ve yardımlaşmaya, dayanışmaya ne denli önem verdiğini, Trakya Gazeteciler Derneği’nin kurucuları arasında yer almasından ve Başkanlığını yapmış olmasından, Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği çatısı altında amatör fotograf ortamına verdiği emekten anlıyoruz. Bununla birlikte Edirne Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de eğitim sürecine dahil olarak, fotograf ortamına ciddi katkılar sunmuştur Günalan usta.















Verimli ve etkin kullanılması halinde amatör fotograf ortamının çok önemli olduğunu her vesile ile dillendiririz. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de kültür-sanat ortamında amatör çabaların son derece etkili olduğunu, amatörlerin kimi zaman profesyonel kulvarın önüne geçebilecek etkinliklere imza atabildiğini, amatör ortamın varsayılandan daha yüksek bir potansiyel barındırdığını kabul etmek zorundayız.
Başlangıçta hemen herkes amatördür. Ciddiye alınmış amatör çabalar, disiplinle ve yoğun tempoyla sahiplenme hali insanları profesyonel kulvara iter. Altyapısının önemli bir bölümünü amatör ortamda inşa etmiş, amatör ortamda epeyce yol aldıktan sonra profesyonel kulvara geçmiş çok sayıda fotograf ustası bulunduğu gibi, kültür-sanatın diğer alanlarında da benzer bir durum söz konusudur. Heykelde, resimde, tiyatroda, müzikte, sinemada, edebiyatta ve diğer alanlarda durum üç aşağı beş yukarı böyle tezahür eder. O yüzden amatör kulvarı ciddiye almak zorundayız.
Memleket fotografisinin yüz akı olan, son derece nitelikli albümlere, kitaplara imza atmış epeyce amatör insan var. İsimlerini saymayı, herhangi bir dostu şu dakika unutabileceğimiz ihtimali nedeniyle doğru bulmayız. Ancak biliyoruz ki fotograf ortamıyla haşır neşir olan hemen herkes ifade etmeye çalıştığımız şeye tanıktır, dolayısıyla bize hak verecektir. Şimdiye dek 40’ı aşkın kitapta imzası bulunan biz de iflah olmaz bir amatörüz. “Foto İntelijansiya” isimli kitabımızı inceleyen dostlar, söz konusu kitapta büyük işlere imza atmış amatör fotografçı dostları daha yakından tanımışlardır. Şimdi ikincisini hazırlıyoruz. Şayet herhangi bir aksilik olmaz da ikinci kitabın basımını sağlayabilirsek, onda da epey sayıda amatör fotografçının nitelikli çabalarına yer verildiği görülecektir.
Behiç Günalan ustanın amatör çabalara ne denli değer verdiğini, Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği çatısı altında gerçekleştirdiği atölyelerden anlıyoruz. Gazeteci kökenli olması, fotoğrafta çok ciddi birikimi bulunması, belgesel fotografın en has örneklerini (bilhassa Zorunlu Göç meselesinde) vermesi, ustayı Belgesel Fotografın duayenlerinden biri seviyesine çıkartmıştır. Her ne yapılırsa yapılsın bir kaydının bulunması, belge değeri olan materyalin muhafaza edilmesi yolundaki bilinç sayın Günalan’ın dernek çatısı altında gerçekleştirdiği atölyelerin sonuçlarını kitaba/albüme dönüştürmesine neden olmuş, her çalışmayı kalıcı hale getirme çabasını görünür kılmıştır.
Bu yaklaşım çok önemlidir, anlamlıdır, kıymetlidir. Sonraki zamanlara kalacak olan her basılı materyal, esas itibariyle yaşadığımız çağda ne yaptığımızı veya yapabildiğimizi, ne yapmadığımızı veya yapamadığımızı, seviyemizin ne olduğunu, bizi engelleyen veya yönlendiren koşulları anlatan birer belgedir. Usta fotografçı sayın Günalan bu bilinçle atölyesine katılan insanları bilgilendirmekte ve maddi fedakârlıkta bulunarak zaman ayırıp emek verdikleri çalışmayı basılı hale getirmek suretiyle onları aynı zamanda motive etmektedir.
Şimdi atölye çalışmalarından basılı hale getirilmiş kıymetli materyale göz atalım.
Ustanın, 2013 yılında basılan “Fotoğraflı-yorum” isimli albüm için kaleme aldığı sunuş metnini paylaşalım:
“Sanat, estetik endişeler taşıyan bir biçim oluşturma eylemidir. İnsanın bir anlatım yolu ve biçimi olan fotoğraf da sanattır. Estetik kaygı taşımayabilirsiniz, yaratıcı gücünüzle beslenen bir irade yerine; karşınıza çıkanı çekmekle yetinen, rastgeleci bir görüntü avcısı fotoğrafçı da olabilirsiniz. Yeteneğiniz sınırları ve tercihleriniz, fotoğrafın sanatını yapmaya yetmeyebilir, fotoğraflarınız sanat eseri de olmayabilir; ama o; buna rağmen, bal gibi de sanattır. Fotoğrafçıyı sanatçı, fotoğrafı eser yapacak olan, kişilerin ben merkezli söylemleri değil, zamanın gelecekte varacağı yargı, söyleyeceği sözdür. Fotoğraf, sadece hayatı kopyalayan, derinliksiz bir düzlemden çok, en az yedinci sanat sinema kadar, onu anlayan ve anlatan, gören ve gösteren, yorumlayan ve yorumlatan, sorgulayan ve eleştiren, üstelik hayal eden bir anlatım yolu ve biçimidir. Sanatın diğer bütün dallarında olduğu gibi, o da; gramersiz evrensel bir dildir…”
Ustanın, 2015 yılında basılan “Sokakta Fotoğrafçılık” isimli albüm için kaleme aldığı sunuş metninden bazı bölümleri paylaşalım:
“Sokaklar… Her kültürün, her toplumsal, bireysel tutum ve davranışın, her sosyal kimliğin, her insani durumun cömertçe sergilendiği yaşam alanlarıdır. Sokaklar… Toplumun hayat damarlarıdır… … Sokaklar… sokaklar… Fotoğrafçılar için soyut ve somut varlıklarla donanmış ve bezenmiş tüm zamanların görsel hazinesidir… Sokaklar… sokaklar… sokaklar… Çalışan boş gezen, genç yaşlı, kadın erkek, gülen ağlayan, üzülen, sevinen, varsıl, yoksul, vedalaşan, kavuşan, öpüşen, kucaklaşan insanların mekanıdır. …”
Ustanın, 2016 yılında basılan “Hayatın Renkleri” isimli albüm için kaleme aldığı sunuş metninden bazı bölümleri paylaşalım:
“Evrende tüm maddi varlıklar durmaksızın değişiyor; her şey yeni bir türe, yeni bir biçime ve hacme dönüşüyor. Var olanlar, uzun süreçler sonunda yok olurken, yok olanlar da, doğanın binlerce yıllık sabrıyla derin mağaralarda su damlalarının sarkıt ve dikitlere dönüşmesi gibi başka yapılarda, başka biçimlerde var olmaya başlıyorlar… Değişim… Değişim… Değişim… Dönüşüm… Dönüşüm… Dönüşüm… Oysa renkler kadim zamanlardan beri vardı; tüm zamanlarda hiç değişmeden de var oldular. … Hayatımızı böylesine cömertçe kuşatan renklerin, sadece siyah beyaz olduğunu, bir düşünsenize… … Hayali bile ne kadar ürkünç, ne kadar korkutucu… …”
Ustanın, 2017 yılında basılan “İnsan Halleri” isimli albüm için kaleme aldığı sunuş metninden bazı bölümleri paylaşalım:
“Hangimiz, içimizde biriktirdiğimiz özlemleri, çoğu zaman bir hafta, bir ay, bir yıl, daha da kötüsü, bazen sonsuza kadar, ertelemek zorunda kalmadık ki, kalmıyoruz ki… Bazen alıp başınızı uzaklaşın… Evinizden, sokağınızdan, şehrinizden… Körleştiğiniz, sağırlaştığınız her şeyden… Prangalı bir mahkûmun, uzaklara gidememek çaresizliğinden kurtulup, kırın zincirlerinizi metropol kalabalıklarından kaçın… … Ötelere… Ötekilere… … Alın fotoğraf makinenizi kaybolun bir yerlerde… Başka iklimlerin yağmurlarında ıslanın… Bazı sabahlar başka coğrafyanın şafağına uyanın… Hayatınıza başkaları girsin… Başka biriyle tanışın… Yoldan çıkın!.. Yoldan çıkmaktan korkmayın!.. …Çünkü siz fotoğrafçısınız!..”
Paylaştığımız sunuş metinlerde görüleceği üzere, sayın Behiç Günalan’ın gerçekleştirdiği atölyelerde ciddi anlamda hem sanat kaygısı, hem de belgesel fotografinin hakkını teslim etme kaygısı var. Bu gün veya gelecekte bir gün araştırma yapan, fotografın veya hayata dair başka alanların teorik düzlemiyle iştigal eden birinin değerlendirme ve yorumuna muhatap olma potansiyeli taşıdığı için çok ciddi belge değeri olan atölye albümleri için ustayı ve katılımcı dostları tebrik ediyoruz. Çok kıymetli bir materyal oluşturmuşlar.
Fotografçı dostların söz konusu fotoğraflarla yarışmalara katılmaları, ödül ve unvan elde etmeleri gibi meselelerle ilgilenmediğimizi belirtelim ki bir atölye çalışmasının sonuçlarının albüme dönüştürülmesi meselesini ciddiye alıp önemsediğimiz hususu gözden kaçmasın. Yapılan çalışmanın niteliği meselesi, yani her albümün içinde yer alan fotografların çeşitli boyutlarda ele alınıp değerlendirilmesi, yorumu değil bizim bu metin kapsamında yaptığımız. O, başka bir şey. Biz burada sadece atölye çalışmalarının albüm haline getirilmesinin önemi ve değeri üzerinde duruyoruz. Neresinden baksanız bu albümlerin son derece kıymetli olduğu aşikâr. Hem hal-i pür melalimizi açıklaması bakımından, hem de ciddiye alınıp basılı materyale dönüştürülmesine dair çabaların değeri bakımından çok kıymetlidir.








Albümler salt kendi başlarına zaten çok ciddi, kıymetli birer belgedir. Böyle belgeler olmadığında, kim, neye dair yorum ve değerlendirme yapacaktır? Her yıl memleket sathında onlarca, belki yüzlerce atölye yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Kaç tanesinin albümü var? Varsa bile yüzde bire tekabül eder, daha fazla değil. Sırf bu nedenle bile Günalan usta ve atölyesine katılan fotografçı dostlar tebrik edilmeyi ziyadesiyle hak ediyorlar.
Kuşkusuz her atölyeden, katılımcı dostlar pek çok bilgiyle ve deneyimle donanarak çıktılar. İyi bir usta ile çıkılan yolda, olgun bir atölye ortamında farklı ölçülerde de olsa her birey kazançlı çıkar. Behiç Günalan ustanın atölyelerinde bunu berrak şekilde gözlemliyoruz. Ne sayesinde? Tabii ki şu anda elimizin altında bulunan atölye albümleri sayesinde.
Usta, tekrar eden atölyeler yapmamış, yaptığı her yeni atölye öncekinden farklı olmuş. Bizim de atölyelerimizde, her ne kadar albüm yapma mahareti gösterememiş olsak da, yaptığımız tam olarak bu oldu her zaman. Her defasında farklı bir konuda, yeni bir atölye. Bizce bu çok kıymetlidir. Kırkıncı kez aynı konuda atölye yapmak her nedense benimseyemediğimiz bir yaklaşım oldu. Belki öylesi daha iyidir, daha etkindir, daha verimlidir, bilemiyoruz. Fakat öyle bir atölyenin daha ziyade söz konusu alanda bir temel bilgilendirme atölyesi nazariyesi ve pratiği içerdiği konusunda endişelerimiz var. Bir basamak sonrası yoksa, eşik atlatma kaygısı taşımıyorsa doğal olarak ilgili alanın temel eğitim seviyesi denebilecek bir konumda kalır. Ne yazık ki amatör fotograf ortamındaki atölyelerin genel tezahürü bu yönde.
Altını çizerek belirtelim, herhangi bir ustanın sürekli aynı konuda atölye yapmasına itirazımız yok. Yapsınlar. Ona da ilgi ve ihtiyaç var. Biz kendi adımıza sürekli kendini tekrar eden atölye yapmayı uygun bulmadığımız için, geride bıraktığımız onca zaman boyunca yaptığımız her atölye öncekinden farklı ve olabildiğince bir basamak daha yukarıda olsun istedik ve öyle davrandık. Sayın Günalan’ın yaptığı atölyelerin her biri diğerinden farklı olduğu için bize daha sıcak geldi, daha anlamlı bulduk.
Behiç Günalan ustanın 2025 yılı itibariyle yaklaşık 52 yıla tekabül eden fotografik deneyimi, elbette ki şahsi arşivinde ve vaktiyle çalıştığı gazetelerin arşivlerinde bulunuyordur. Devasa bir arşive tarayıp, onun üzerine söz söyleyebilme yeteneği öyle zannediyoruz ki şimdilerde sadece Yapay Zekâ’dadır. Biz doğal olarak albümlere ve erişebildiğimiz fotograflara bakarak bir şeyler söyleyebiliriz. Temennimiz, ustanın, arşivinden yeni albümler yapmasıdır. O vakit dilimiz döndüğünce, zihnimiz elverdiğince söz konusu albümler üzerine yeni metinler kaleme almaktan mutluluk duyarız.
Bununla birlikte ustanın bizi çok etkileyen, hatta çarpan (cansız ‘tors’ mankenlerin arasında bir çocuk) fotografından yola çıkarak bize iletilen portfolyosu hakkında naçizane görüşlerimizi paylaşmak isteriz. Genel itibariyle belgesel fotografın usta işi örnekleri söz konusu. İnsan-mekân bağı, içeriğin ruhuna uygun kontrast ve tonlama, diğer geleneksel fotografik ögeler, özetle plastik değerler tabii ki yerli yerinde. Meselenin bu boyutuyla özü itibariyle fazla ilgilenmediğimizi, dolayısıyla bir şey söylemekten pek haz etmediğimizi bir kenara kaydederek, içeriği esas aldığımızı, daha ziyade içeriğe baktığımızı ifade edelim.
Sayın Günalan’ın Göç fotografları belleğimizden hiç silinmeyecek nitelikte. Ustayı tanımlayan, O’nu ifade eden fotograf söz konusu olduğunda arşiv taramaya gerek yok, göç fotograflarını alın ve onlar üzerinden ustayı anlatın. Bu fotograflar toplamda bir ağıt, hüzünlü bir türkü bendenizin nazarında. Büyük anlatı işte tam olarak böyle fotograflarda gün yüzüne çıkıyor, alenileşiyor.
Onlar, ‘Büyük Anlatı’ fotografları.
Onlardan gayrısına baktığımızda da, açık yüreklilikle söyleyelim; Behiç Günalan’ın cansız ‘tors’ mankenlerin arasında çocuk fotografı kitap kapağı olmayı, afişlerde kullanılmayı, büyük sergilerde yer almayı ziyadesiyle hak ediyor. Bunun gibi başka fotoğraflarının arşivde bulunduğuna da hiç kuşku yok. Bütün fotograflar güzel, hepsinde her şey yerli yerinde. Fakat sözünü ettiğimiz fotoğrafta muazzam bir yaratıcılık ve ona bağlı çok ciddi etkileme gücü var. Umarız bu kalibredeki diğer fotografları da gün yüzüne çıkartır ve hepimizi heyecanlandırır, gözlerimizde şimşek çaktırmaya devam eder.
Usta bir fotografçı kaç adet fotografıyla hatırlanır? Örneğin Ansel Adams, Henri-Cartier Bresson, Andre Kertesz, Man Ray, Sebastiao Salgado, Ara Güler, …ve diğerleri. Hangisinden kaç fotograf var belleğimizde? Aynı şey ressamlar, yontucular, müzisyenler, edebiyatçılar için geçerli değil mi? Hangi büyük sanatçıdan kaç eser var belleğimizde?
Dolayısıyla, şayet bir ustanın sadece birkaç fotografı (hatta tek fotografı) belleğimizde kayıtlı ise, yani belleğimizden silinmiyorsa, o usta fotograf tarihinde yerini almıştır yahut almaya adaydır diyebiliriz. Fotograf ortamına yıllarca emek vermiş bütün ustaların belleklere kazınmış bir fotografı, portfolyosu bulunsun isteriz. Maatteessüf öyle olmuyor, olmayacak da. Çoğumuz bu dünyaya hiç gelmemiş, fotografa yıllarımızı hiç vermemiş gibi göçüp gideceğiz ve kısa sürede unutulacağız.





Okuyup araştırmak, bilgi ile donanmak, deneyim kazanmak, beceri elde etmek, büyük bir birikime ve olgunluğa sahip olmak, olmazsa olmaz şeydir. Peşinen bunu kulaklara küpe yapmak gerek. İlk ve en belirleyici koşul bu. Birey bu niteliklere haiz değilse, niteliği yüksek herhangi bir şey yapabilmesi olası değildir. Sonrasının zorluk derecesi de hayli yüksektir. Kolay olsa, herkes sanatçı, edebiyatçı, şair, âlim olurdu.
Sanatçılar, edebiyatçılar, şairler unutulmayacak eserlere imza attıkları için ölümsüzleşirler. Yaratıcı kabiliyeti yüksek, çalışkan, sabırlı, özverili, cesur bilim-sanat insanları unutulmayacak buluşlara ve/ya eserlere imza attıkları için hâlâ isimleri yaşıyor, bizden sonra da yaşamaya devam edecek.
Kendimizi sanat üzerinden inşa edebilecek bilgiye, donanıma, birikime, olgunluğa sahip olduktan sonraki evrede rehberimiz yaratıcılık, çalışkanlık, sabır, özveri ve cesaret olursa kalıcı büyük eserlere imza atabilir, düşlerimiz gerçekleştirebiliriz.
Aramızda ölümsüz eserler verecek potansiyele sahip fotografçılar, sanat insanları bulunduğuna hiç kuşku yok. Yeter ki tarih boyu büyük eser vermiş insanlar gibi olgunlaşalım, yaratıcı kabiliyetimizin sınırlarını zorlayalım, onlar gibi durmaksızın çalışalım, Yunus Emre sabrı gösterelim, yüksek özveride bulunalım ve yeterince cesur olalım.
Sözün burasında tekrar usta fotografçı sayın Günalan ’a dönelim. Usta, oldukça faal. İyi hazırlanmış, sağlam sunum ve söyleşilerde görüyor ve elbette ki takdir ediyor, ayakta alkışlıyoruz. Yakın zamanda yayın hayatına başlayan “Zaman-Sız” dergisinin yayın kurulunda yer alması ve dergi için çeşitli metinler kaleme alması da cabası.
Tam da böyle olmalı, zamana ve koşullara inat çalışıp üretmeli.
Saygıyla,
İLİŞKİLİ İÇERİKLER
E-POSTA ABONELİĞİ
Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.








