Dünyanın en büyüğünde görüntü algılayıcısı tasarlamak: Yalçın Balcıoğlu

-

Bugün konuğumuz dünyanın en büyük görüntü algılayıcısı firması olan Sony'nin Oslo-Norveç ofisinde yönetici-tasarımcı olarak çalışan Yalçın Balcıoğlu. Aşağıdaki sohbetimizde Yalçın'ın kısa hayat hikayesi, yaptığı iş, araçlardaki görüntü algılayıcıları, görüntü sorunları gibi konulardan bahsettik.

Arthenos’ta arada görüntü algılayıcılarından bahsediyoruz (örneğin burada) ama aranızda görüntü algılayıcısı tasarlayan var mı?

Yurtdışında yaşayan “meşhur değil ama başarılı” Türklerle söyleşilerimize devam ediyoruz. Önceki sohbetlerimize buradan bakabilirsiniz.

Yazı biraz uzun ama aynı zamanda dolu dolu. Birkaç seferde okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca olabildiğince Türkçe’ye çevirmeye çalışsak da arada yabancı sözcükler de kullanıldı, mazur görün.

E: Ertan, Y: Yalçın

Doğma büyüme İzmir’li

E: Bugün Arthenos’un misafirisin Yalçın. Nerede doğdun? Kimlerdensin 🙂

Y: İzmir’de büyüdüm ama aslında Almanya’da doğdum. Babam Almanya’da doktorluk yapıyormuş. 1980lerin başında 70lerin sonunda gitmişler. Babam doktor annem matematik öğretmeni. Gitmek istemese de gitmişler. Üniversiteyi zar zor bitirmiş (öğrenci olayları yüzünden). Sonra hapishanede doktor olmuş. Başına gelmeyen kalmamış. Mahkumlar sürekli tehdit etmişler falan. Sonra demiş bu böyle gitmez, arkadaşlarına beni bir şekil alın Almanya’ya demiş. Gitmiş işte 10 sene kalmışlar orada, biz orada doğmuşuz. Sonra Türkiye’ye dönmüşüz. İzmir’de büyüdük.

E: İzmir’in neresinde?

Y: Biz Göztepe tarafındayız. Şimdi hala o taraflarda oturuyorlar hatta. Üniversiteye kadar İzmir’de çok güzel vakit geçirdim genel olarak. O zamanlar İzmir çok güzeldi. Lise hayatımız da ortaokul hayatımız da çok güzel geçti Bornova Anadolu Lisesi’nde… Oradaki arkadaşlıklarım hâlâ en iyi arkadaşlıklarım diyebilirim. Sonra tabi üniversite sınavına hazırlık vardı. Çok yarış vardı öğrenciler arasında, üniversite sınavında klasik. İzmir’de ayrıca bir yarış vardı. Anadolu Lisesi sınavlarına hazırlık vardı falan. Sen de aynı nesildensin, bilirsin. Çok yarış atı gibi büyüyen jenerasyon. İzmir’de de tabii çok başarılı öğrenciler vardı, çok rekabetçi. Bayağı iyi aslında. Bu rekabetin içinde büyüdüm.

E: İzmir’in kızları güzel mi?

Y: Kızları güzel ama İzmir’in kızları biraz biliyorsun eli maşalıdır.

E: Mutfakta iyiler yani ☺

Y: Türkiye’nin geri kalanından farklı. Hepsinin biraz feminist damarı vardır. İzmir o yönden güzel bir şey aslında yani. Daha modern bir yer bence Türkiye’nin geri kalanına göre. Sonrasında işte bu yarış atı gibi büyüdük ettik, ben Türkiye 95. oldum Boğaziçi Elektrik Elektroniği yazdım. Aslında ilk başta Endüstri Mühendisliği, Bilgisayar Mühendisliği, doktorluk falan kafam karışıktı. Sonrasında Elektronik Mühendisliğini seçtim bir şekilde. Boğaziçi 2002 girişliyim. Bir tatil olsun diye hazırlık okudum. İngilizcem iyi olduğu halde.

E: Ben de öyle yaptım.

Y: Bir tatil yapayım dedim. Çok da iyi oldu aslında. O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi’nde çok güzeldi. Böyle öğrenci aktiviteleri falan. İşte yıllar önceki dönemde. Evet bu Boğaziçi olayları olmamıştı, kayyum olayları falan. Okul kültürü çok güzeldi o zamanlar. Öğrenci kulüpleri çok aktifti. Biz böyle sürekli konserler düzenliyorduk. Çok eğlenceliydi.

E: Kardeşlerin var mı?

Y: Ablam var, benden 2 yaş büyük. Çok kafadır, birlikte güzel eğlendik büyürken. Ablam şimdi eşiyle çalışıyor. Eskiden Akbank’ta çalışıyordu. Turkcell’de falan çalıştı. 3 çocuğu olduğu için de tabi biraz daha iyi oluyor böyle. Esnek çalışma saatleri.

E: Baban emekli mi?

Y: Babam emekli oldu yeni. 71 yaşına kadar çalıştı.

E: Ne doktoru?

Y: Anestezi doktoru ve yoğun bakım doktoru. Travma doktoru. Ege Üniversitesi’nde profesör olmuştu babam. 71 yaşına kadar çalıştı emekli oldu şimdi. 68 yaşından sonra özele geçmek zorundasın ya, özelde çalışma ortamına ayak uyduramadı çünkü patronların kar amacıyla insan hayatını tehlikeye attığını söylüyor. O nedenle hastane yönetimiyle tartıştı, 2-3 sene sonra emekli oldu. Annem de emekli oldu, şimdi keyiflerine bakıyorlar.

Eğitim

E: Boğaziçi Elektronik’e 95. olarak girdin. Sonra?

Y: Sonra yine çok yarışmacı bir ortam. Bu sefer herkes daha da agresif ve becerikli. Düşün yani, bölüme sonuncu giren adam Türkiye ikiyüzüncüsü.

E: Ben şeyi hatırlıyorum, fizik dersinde hoca tahtada bir şeyler anlatıyor. İkinci ay mıydı neydi. Ben böyle kopmuştum iyice. Fizik 102’ydi galiba. Arkadan elektronikten bir oğlan el kaldırıp hocayı düzeltti, “hocam şurada yanlış yapmışsınız” falan diye. Demiştim “yanlış okula mı girdim, ne yaptım ben?” demiştim.

Y: Mesela bizim Sefa diye bir arkadaş vardı. Adam fizik olimpiyatları birincisi zaten. Ek puan almış Türkiye birincisi olmuş ek puanla, ama ek puan almasa da adam Türkiye birincisi. Yani ek puansız da birinci. Öyle tipler vardı sınıfta. Tabi şimdi öyle tiplerin hepsi Amerika’dalar. Amerikalılar o adamları seçmeyi çok iyi biliyor. Sınıfta 50 kişi var diyelim. O ilk ondakileri direk zaten toplarlar.

“Düşün yani, bölüme sonuncu giren adam Türkiye ikiyüzüncüsü.”

E: Yani sen o kadar eğitiyorsun çocuğu.

Y: Evet çok acı bir şey ülke için tabii. Ülkenin o insanlara yaptığı bütün yatırımın kaymağını başka bir ülke yemiş oluyor. Hazır eğitimli insan alıyorlar. Yani tatsız bir durum ama işte herkes kendini düşündüğü için böyle olması normal. Yani onları da suçlayamam, ben de kendimi düşünürüm o yüzden herkes için okey bence. 

E: Sadece ekonomik değil, kendine değer verilmediğini hissedersen o ortamdan ayrılmak istersin. Bak doktorlara, resmen can korkusundan kaçıyorlar. Şaka değil bu, ölmemek için yurtdışına giden doktor var.

Y: Evet. Sonra üniversitede ben kulüplerde çok aktiftim. Konserler, kariyer günleri düzenliyordum. Mesela okula Cem Yılmaz’ı getirdim falan. Teoman’ı getirdik Rumeli Hisarı’nda konser yaptık. Sezen Aksu konseri yaptık 6.000 kişi geldi. Kenan Doğulu konseri yaptık.

E: Rumeli Hisarı’nda mıydı onlar da?

Y: Yok onlar güney otoparkta. Çok eğlenceliydi çok çok güzel aktiviteler yaptık.

E: Şimdi Rumeli Hisarı’nda yapılamıyor konserler galiba.

Y: Evet bizim o yaptığım Teoman konseri oradaki son konserdi. 2002 yılında. Sonra bir daha konser yapılmadı. Aslında yani o siyasi bir şey değil, o zaman başka bir şeyden dolayı yasaklamışlardı zaten yapmayı, tam hatırlamıyorum ne olduğunu. Neyse ben bir yandan işte ders çalışmaya çalışıyorum bir yandan okulun tadını çıkarmaya çalışıyorum. İkisini bir arada bir şekilde götürmeyi becerdim sonuçta. Çok eğlenceye kaptırıp kendini 9 senede mezun olan arkadaşlar da var.

E: Çok mutlular onlar ama ☺

Y: Evet onlar çok mutlu ☺ Neyse ben normal bir şekilde bitirdim üniversiteyi. Ondan sonra dördüncü sınıfta Arizona’ya 6 aylığına gittim (exchange student olarak). University of Tucson’da. O güzel bir tecrübeydi. Ondan sonra hatta master başvurularında yaptım Amerika’ya. Yüksek lisansa kabul aldım, Ohio Üniversitesi’ne gittim. Yine elektronik okumaya devam etmeye. Şu anki eşim Bahar da geldi hatta, o da orada MBA gibi bir şey yaptı. Ondan sonra yüksek lisansı bitirdim ve doktoraya başladım. Amerika’da benim hocam sürekli finansal problemler yaratıyordu. “3 ay sonra bursun kesilebilir” gibi sürekli bir belirsizlik olduğunu söylüyordu bana. Bu beni biraz gerdi, ben de sonuçta 4 sene daha doktora yapacağım orada. Ya son bir senesinde “artık ben sana burs bulamıyorum derse? Biraz riskli geldi bana ve eşim de Türkiye’ye dönmek istiyordu zaten. O yüzden biz döndük Türkiye’ye.

E: Doktorayı bitirmeden yani. Sonra?

İş hayatına giriş

Y: Sonra Ericsson’da işe başladım. O zaman Ericsson’un Türkiye’de çip tasarım ofisi vardı. ST Microelectronics. Ondan önce de Alcatel Microelectronics’ti. Bu şirket Türkiye’deki ilk çip tasarım furyasını başlatan.

E: Ne zamandı bu?

Y: 2009’da girdim. 2000lerin başlarından Alcatel’le başlayan böyle bir furya var. Alcatel, ST Microelectronics, Ericsson. Buralardan dağılan insanlarla Türkiye’de bu iş biraz büyümeye başladı ondan sonra

E: O dönemlerde çok destek veriliyordu bu yatırımı yapan firmalara galiba…

Y: Tabi bu teknokentlerde vergi avantajı var biliyorsun. Teknokentte birincisi şirket kendisi de az vergi veriyor (kurumlar vergisi), bir de çalışanlar gelir vergisi ödemiyor. Tabi yabancı şirketler için avantajlı bir şey olduğundan o şirketler gelip ofis kuruyorlar. İyi yanı ne oluyor, ülkede bu konuda (profesyonel hayatta) eğitilmiş bir insan kitlesi oluşur. Okulda biz bu işi öğreniyoruz, çip tasarımı, ama piyasaya çıktığında o pek işe yaramıyor gerçekten. İş yerinde öğreniyorsun işi. Ben hani kendimi akıllı olarak iddia eden bir insan olmama rağmen işin ilk 2 senesinde öğrendim işi. Üniversitede öğrendiklerin çok teorik kalıyor veya ticari hayata uygulanamayacak kadar basit kalıyor.

E: Doktoraya devam ettin mi sonra?

Y: Türkiye’de çalışmaya başladım, ondan sonra doktoraya kaydoldum. Ericsson’da çalışırken doktorayı 6 senede yaptım. Boğaziçi Üniversitesi’nde. Her gün derse gidiyorum, akşam da işte ekstra çalışıp doktorayı o şekilde bitirdim.

“Üniversitede öğrendiklerin çok teorik kalıyor veya ticari hayata uygulanamayacak kadar basit kalıyor.”

E: Peki Bahar’la nerede tanıştınız?

Y: Bahar’la biz liseden arkadaşız. Önümde oturuyordu.

E: Saçını çekiyor muydun ☺

Y: Çekmişimdir belki ☺ Sonra biz üniversitede çıkmaya başladık sonra. 10 sene çıktık. Sonra 2012’de evlendik. Şimdi 12 senedir evliyiz. 21 senedir birlikteyiz. İş yerinde Ericsson’da çalışırken, yeni işe girdiğimiz için, maaşlar çok düşük falan. O yüzden ben iş bakmaya başladım. Maxim Mikroelektronik’e geçtim. Çok daha iyi şartlar sağlıyorlardı yani. Yeni mezunluktan çıkıp gerçekten adam yerine konulacak bir mühendis gibi bir maaş aldım oradan. O yüzden.

E: Tabii, kaç 2-3 senelik mühendis misin?

Y: 2 senelik tecrübemiz var. Ve iyi de yapmışım. Ericsson kapandı, Türkiye’deki ofisi kapattılar. İyi oldu yani bir yandan da zaten başka bir iş bakmak zorunda kalacaktım. Maxim’e geçince arabanın içerisindeki kablolu video devrelerini yapmaya başladık.

E: Kaç yılında?

Y: 2010 sonlarına doğru geçtim Maksim’e? Sonra 10 sene orada çalıştım. Orada doktorayı da bitirdim. İstanbul Maslak’taydı. Maslak Teknokent’te çalışmak çok güzel. Yeri çok güzel. Sosyal yaşamın olduğu yerlere çok yakın iş yeri olarak. Aynı zamanda Boğaziçi’ne kolayca gidip gelebiliyorsun. İstanbul Boğazı’na kolayca gidip gelebiliyorsun. Çok güzel bir yer. Orada çok başarılı insanlarla çalıştım. Çok iyi şeyler öğreten insanlarla çalıştım. Kıdemli mühendisler vardı, onlardan çok şey öğrendim. Yani biraz daha böyle usta-çırak ilişkisi gibi. Ve bu gerçek hayatta, ticari yaşamda işe yarayan şeylerin hepsini Maksim’deki kıdemli mühendisinden öğrendim. Onlar ayrıca çok elit mühendislerdi. O adamlar sayesinde kendimi iyi geliştirme fırsatı buldum. Adamların hepsi hani MİT’e (Amerika’nın en iyi üniversitelerinden biri) gidecek kalitede insanlar.

E: Hepsi Türk mü?

Y: Evet hepsi Türk. Bana esas işleri öğreten Levent diye birisi vardı mesela. O şu anda Facebook’ta çalışıyor. Çok başarılı bir adamdı.

E: Benim de ilk mentorumun adı Levent’ti.

Y: Bu adam hayatımda gördüğüm en zeki insan olabilir. Ve mühendis olarak daha da zeki. Hani sadece zeki değil adam pratik de. İş konusunda inanılmaz başarılıydı.

E: Ne mezunu?

Y: Bilkent Elektrik Elektronik. Bilkent’in ilk burslularından. Daha doğrusu ilk açıldığı sene girmiş. İlk burslu öğrencilerden çok başarılı bir adamdı. Orada çalışmayı etrafımda böyle kaliteli insanlar olduğu için seviyordum.

Biraz teknoloji

Y: Çok iyi işler yaptık orada. Çok başarılı bir ürün grubu yaptık ve şirketi zengin ettik. Kendimiz de tabii iyi para kazandık ama şu anda dünya çapında çok başarılı bir şirket. Pazarı domine etmiş bir teknolojiyi kazandırdık şirkete. Hatta o şirket sadece neredeyse o teknoloji yüzünden çok daha büyük bir şirket tarafından satın alındı.

E: Ne bu teknoloji? 

Y: GSL teknolojisi. Bu arabaların içerisindeki video iletişim ağ sistemi. İşte biz yaptık. O ofisteki insanlarla ve Amerika’dan da biraz destek alarak.

E: Bu ne demek?

Y: Lüks arabalarda 18 tane kamera olabiliyor. Şu anda en ucuz arabalarda bir tane kamera oluyor. Geri vites kamerası. Bu kameralarındaki görüntülerin merkez bilgisayara ve grafik işleme tesisine taşınması lazım. Anakart arabanın vites kolunun altında gibi düşün ama kameralar arabanın 4 bir yerine dağılmış. Bazı kameraların 10m kablosu olabiliyor grafik kartına gelene kadar… Böyle oradan oraya oradan oraya dolaşıyorlar.

“Lüks arabalarda 18 tane kamera olabiliyor.”

E: Sinyal kaybı olur tahminimce.

Y: Tabi olur. Bizim yaptığımız ürünlerle 15 metreye kadar garanti veriyorduk. Hatta 4 tane kabloyu birbirine bağlasan bile toplam 15 m garantisi veriyorduk. İşte tabii çok yüksek çözünürlüklü kameraları taşıdığımız için ve çok ucuz bir kabloyla taşıdığımız için. Bu ürün başarılı oldu mesela.

E: HDMI kablosuyla da taşıyamaz mısın?

Y: Hem çok daha pahalı hem HDMI alıcısı vericisi çok daha pahalı. Kablosu da çok daha pahalı ve kablosu çok ağır. Öyle yüzlerce kablo var arabada. O zaman Mercedes’e çalışıyorduk. Öyle 60-70 tane kablo var, hepsini birbirine bağlandıklarında neredeyse bir 70 kilo falan ediyor.

E: Bir de arabada yer kalmayacak o kablolar yüzünden.

Y: Evet. Arabayı tabii yapanlar onu istemez tabi. Bir de çok çok daha ucuz yani bizim sistem. HDMI gibi bir şeyler yapsan en az 10 katına mal olur. O kadar fark var. Arada fiyat farkı o yüzden. Bu şirketler böyle özel tasarlanmış, optimize edilmiş ürünleri alıyorlar. Bunlara Application-Spesific Standard Product (ASSP) deniyor. Biz terzi gibi çalışıyoruz. Bu adamlara gidiyoruz diyoruz. Bütün Avrupalı Amerikalı, Japon, Kore hepsi. Çin mesela. Gidiyoruz, hepsiyle konuşuyoruz. Biz yeni bir çip yapmak istiyoruz. Sana yapalım. Ne isterse. Adamlardan bütün isteklerini topluyoruz. Onların isteklerine göre optimize edilmiş ucuz bir şey yapıyoruz ve tabii ki milyonlarca araba ürettikleri için. Şirketler bunu istiyorlar. Bir kuruş bile onlara çok büyük para kazandırıyor. Aynı şekilde mesela kamera yapıyoruz. Şu anda kamera yok mu? Var ama 2000 $. Biz onu 2000 Dolar’a arabaya mı koyabiliriz? 18 tane koyamazsın tabii ki. Terzi gibi ucuza çok güzel ucuz çözümler yapıyoruz müşterilerimize.

E: Ortak ya da beraber çalıştığınız başka firmalar var mıydı?

Y: Biz Maxim’de Amerikalılarla çalışıyorduk. Amerikalılardan öğrendiğim en önemli şey risk iştahı (risk appetite) ve ne kadar yatırım yapabildikleri. Şöyle çalışıyor: Biz bir şey yapalım da yarım yamalak da olsa önce bir yapalım, sonra yavaş yavaş düzeltiriz. Sadece yapalım. Bir şekilde başlayarak, ilk başta yarım yamalak çalışsa da. En önce sen yap. Hatalarını seri üretime girene kadar toparlıyorsun.

E: Böyle bir şey proje yönetim sistemi var. Agile’a benziyor hafiften.

Y: 5 yıl sürüyor seri üretime girmesi bir ürünün. O 5 yıl içerisinde ilk numunelerden sonra 5 yılın var ürünü tamir etmek için, ve tam her şeyini güzel kaliteli hale getirmen için.

E: Waterfall denen geleneksel proje yönetimi yöntemiyle yaparsan, baştan bir kapsam (scope) belirliyorsun ve sonraki süreçlerde o kapsamı pek değiştirmemeye çalışıyorsun. Yazılım sektöründen doğan “Agile” yönteminde kapsam daha esnek ve olabildiğince çabuk ürün çıkarmaya çalışıyorsun (Alfa 1, Beta 2 versiyonları vs..). Sonuçta tüketicinin isteklerine daha uygun ve daha tam bir ürün ortaya çıkıyor.

Y: Aynen öyle Amerikalılardan öğrendiğim bu. Adamlar önce uçaktan atlıyorlar, sonra paraşütün var mı diye bakıyorlar.

E: Kervan yolda düzülür diyelim ☺

Y: Ve bu başarılı olmayı sağlıyor.

Yurtdışına (gene) çıkış

E: Yurtdışına çıkmak nereden aklına geldi?

Y: Sonra korona dönemi geldi. Ülkedeki siyasi zorluklar, aynı zamanda çocuk olmasının getirdiği ekstra stres derken ben biraz daraldım. 2020’de dedim ben o zaman çalıştığım şirketle Amerika’ya gideyim. Önce bir kendi şirketimde Amerika’ya gitmeye çalıştım. Orada biraz oldu olmadı oldu olmadı. Sürüncemede kaldı olay. Dedim sonra başka fırsatları deneyelim. Norveç’ten önce çok daha güzel başka fırsatlar da denk geldi. Aslında hem Amerika’da hem Almanya’da hem İngiltere’de, onları biraz teptim. Neden teptim? O zamanlar Türkiye’den ayrılmaya daha hazır değilmişim demek ki. Daha önce de 2016-17 civarlarında çok güzel teklifler gelmişti. Apple’dan, Intel’den teklif aldım. Qualcomm’dan teklif aldım. Çok güzel pozisyonlar için teklifler almıştım ama demek ki ayrılmaya hazır olduğumuz zaman buna denk geldik. Bu işte şöyle güzel oldu, biraz terfi ederek Norveç’e gelmiş oldum hem de. Yaptığım iş çok değişmedi. Yine araba kameraları üzerinde çalışıyorum. Bu sefer sadece kamerayı yapıyorum. Eskiden onun aktarma devrelerini yapıyordum.

E: Sonraki aşamada artık bütün arabayı tasarlayacaksın ☺ Peki Norveç’e gelişin nasıl oldu?

Norveç’in batısında dağlar denize paralel uzandığından…

Y: Ben zaten burada çalışan kameracı takımı tanıyordum. Birlikte iş yapıyorduk zaten; Audi’ye Mercedes’e, Porsche’ye ve Volkswagen’e ortak sistemler tasarlıyorduk. O yüzden ben buradakileri tanıyordum. Ve bu grubun burada iyi işler yaptığını biliyordum. Öğrendim ki bu grup hep birlikte Sony ofisine geçip burada Sony ofisini kuruyorlarmış. Eskiden Omnivision’da çalışıyorlardı. Ben de dedim yeni ofis, yeni fırsatlar, güzel bir ülke. Değerlendirelim dedik. Ve buraya korona sırasında gelmeye kalkıştık. İstifa ettim, sınırlar kapandı, sonra gelemedik buraya. Hatta biletimi aldım, hemen sonra sınırlar kapandı, gelemedim Norveç’e… 3-4 ay sancılı dönem. Özel izin aldık, geldik buraya.

E: O dönemde kimse gelemiyordu evet.

“Hatta biletimi aldım, hemen sonra sınırlar kapandı, gelemedim Norveç’e…”

Y: Oturum iznin ve vizen çıksa bile gelemiyordun. Bir şekilde halloldu her şey ve geldik buraya. Sonra buraya geldikten sonra sen ilk tanıştığım insansın. Bir tek buraya gelmeden önce 1 kişiyle Instagram’da biraz yazıştım. O biraz yol göstermişti bana. Ondan sonra Norveç’e geldiğimde ilk seninle tanıştım ve en çok da senden yardım aldım. Teşekkür ederim.

E: Rica ederim. Beni sizler var ettiniz ☺

Y: Ertan sağ olsun. Norveç’teki her şeyi öğretti bana.

E: Boğaziçi Whatsapp grubundan tanıştık hatta.

Y: Burada bir şekilde düzenimizi kurduk. Şimdi 2 sene oldu. 2 senede neler yaptık? Biraz dil kursu, biraz sosyal entegrasyon kursu, ehliyet var.

E: Bahar iş buldu değil mi?

Y: Evet o da iş buldu. Çocuk anaokuluna alıştı, Norveççe öğrendi. Biz işlerimize alıştık. Her şeyimizi nasıl yapacağımızı öğrendik. Bütün bürokratik işleri öğrendik.

E: Aslında daha dün gibi aklımda geldiğin gün.

Y: İlk 8 ay falan özellikle çok zor geçmişti. Bir de ben bir hata yaptım: Her şeyi bir anda yapmaya çalıştım aslında. Mesela niye hem ehliyeti alıyorsun, hem dil kursuna gidiyorsun, bir yandan işe alışmaya çalışıyorsun, hem sosyal kursa gidiyorsun. Önce bir ehliyeti al. Kaçmıyor diğerleri. Sonra dil kursuna gidersin. Sırayla biraz yapmak lazımdı belki. Ben o yüzden ilk aylarda çok zorlandım. Şimdi evimizi de aldık. Her şeyimizi oturttuk, arabamıza aldık. Şu an biraz daha rahatladık. İşe de biraz daha alıştık. Biraz bu zor geçen 2 sene bizi yordu ama şu an hem çocuk da büyüdüğü için daha rahat. Küçük çocukla gelmiştik sonuçta buraya, o da biraz zordu. Türkiye’de bakıcı var, aile var, yardımcı olabilecek insanlar var. Burada biraz daha kendi başınasın, her şey kendi yapman gerekiyor.

E: Burada da bakıcı var ama maaşının yarısını ona vermen lazım.

Norveç’te bir çocuk bakıcısı isterseniz ciddi kazancınız olmalı

Norveç’de çalışmak

E: Norveç’teki iş hayatına gelelim biraz.

Y: Son dönemde terfi aldım. Şimdi burada kamera tasarımı yapan bir grubun başındayım. 20 tane mühendisle birlikte çalışıyorum. Ofiste de toplam 35 mühendis var zaten. Bu çok rekabetçi global bir sektör. Diğer ülkelerde Norveç gibi yaşam standartlarına dikkat edilmediği için çalışanları çok daha fazla çalışmaya zorlayabiliyorlar. Tabi kötü bir şey sonuçta hayat standartlarının Norveç’teki gibi olması istenir herkes için. Ama sonuç olarak rekabet açısından avantajlı oluyorlar diğer ülkeler. Biz burada tabi rekabet açısından zorlanmamak için yaptığımız işleri otomatize etmeye çalışıyoruz. Daha az adamla daha çok iş nasıl yapabiliriz? Ekstra mesai yapmadan nasıl yapabiliriz diye bayağı kafa yoruyoruz.

E: Ben de maliyetlerin nasıl etkilediğini örnek vereyim. Tünel kazısı yaparken mesela, Türk firmalarında aynı anda 8-10 kişi oluyor kazı sırasında. Norveç’te 3 kişi, bazen daha da az oluyor. Çünkü adam pahalı. Bir de nüfus 5.5 buçuk milyon. İyi planlayıp gerekli ekipmanı kullanırsan 3 kişi de aynı işi yapıyor.

Y: Aynen öyle, mecburiyetten optimizasyon yapıyorsun bir de. İnsan kaynağı eksikliğinden de optimizasyon yapıyorsun. Çalışanlara bu kadar değer verilmesinin sebebi de bu. Mühendis gittiğinde yerine birini bulmak çok zor. Yurt dışından getirmek gerekiyor. Onu tekrar yetiştirmek çok zor. Şirket için çok büyük bir kayıp. Yenisini yetiştirmek çok büyük bir yatırım. O yüzden çalışanlara çok değer veriyoruz. Mutlu tutmaya çalışıyoruz, elimizde tutabilmek için. Yani hem insanları hem işini yapacak, hem de insanları mutlu edeceğim. Tabii hem iş yaptırıp hem mutlu tutmak çok zor bir şey. Hele bu kadar beklentilerin yüksek olduğu bir yerde çok zor. Norveç’te çalışanların beklentileri diğer ülkelere göre çok daha yüksek.

E: Amerika’da çalışmış mıydın?

Y: Evet çalıştım. Orada parayla her şey. Adam seni kırbaçlar ama karşılığını da verir. Sen de karşılığını aldığın için kırbaçlanmaya razı olursun. O sistem öyle bir sistem. Kimi insanlar da bunu seviyorlar. Atıyorum, 45’ine kadar öyle çalışıp sonra belki emekli olmak istiyorsun. Burada sistem öyle değil. Çok para kazanma veya çok az para kazanma diye bir şey yok. Biliyorsun herkes benzer paralar kazanıyor 3 aşağı 5 yukarı, artı eksi %20-30 fark eder. O yüzden kimse biz de çalışanlarımızı mutlu tutmaya çalışıyoruz. İş ve sosyal hayat dengesine önem veriyoruz. Amerika’daki veya Japonya’daki gibi bir çalışma kültürünün burada yürümeyeceği kesin. Biz burada rekabetten kopmamak için yaptığımız işleri otomatize etmeye çalışıyoruz, ekstra mesai yapmadan işleri nasıl götürürüz diye bayağı kafa yoruyoruz.

“Çalışanlara bu kadar değer verilmesinin sebebi de bu. Mühendis gittiğinde yerine birini bulmak çok zor. Yurt dışından getirmek gerekiyor.”

E: Çalışan için iyi bir şey.

Y: Evet. Sadece global rekabet açısından zor, başarılı olmak için biraz uğraşmak lazım. Aslında şimdi sen bu kafada olmasan bile sana da yarıyor o tabi ben o kafada değilim. Ben tam Amerikan kafasındayım. Beni bu kafaya gelmeye mecbur kıldılar. Çünkü bu ülkenin kültürünü ben değiştiremem. Bu şekilde şimdilik idare etmeye çalışıyorum. 

E: Peki sen tam olarak ne iş yapıyorsun şu anda?

Y: Yöneticiyim ama aynı zamanda mühendislik yapmaya da devam ediyorum. %10 bilişim, CAD, simülatörlerle uğraşıyorum. %20-25 insan kaynakları diyelim. Çalışanların mutlu tutulması, herkesin kariyer işlerinin takip edilmesi, maaşlar, primler, hedeflerin yazılması, yeni çalışanlar bulunması, istifa edenin engellenmesi ☺

E: Pasaportunu alın gidemesin ☺ 

Y: Aynen, her türlü rüşvet teklif edip cebren ve hileyle nasıl istifa eden adam geri döndürülür ☺ %25 işim bu. Biraz tabi çalışanların eğitilmesi ve onların işte daha iyi mühendis olmaları için uğraşıyorum. Sürekli hani usta gibi böyle hani onlara iş öğretmeye çalışıyorum? Geri kalan vaktim olursa da %25 kendim mühendis olarak çalışıyorum.

Görüntü algılayıcıları

E: Tam olarak yaptığın işi anlatır mısın?

Y: Dijital tasarım mühendisi olarak çalışıyordum ama artık analog tasarım, yazılım ve üretim işleriyle de ilgili. Biz devre tasarımı yapıyoruz. Bu devre tasarımı kameranın daha çok görüntü işleme parçaları gibi düşünebilirsin veya işleyen veya yazılımı koşan bölüm. Orası dijital tasarım. O bölümde neler yapıyoruz? İşte görüntünün yakalandıktan sonra çeşitli işlemlerden geçirilmesi. Bu işlemler neler olabilir? HDR yapma olabilir, veya siyah seviyesinin düzeltilmesi, beyaz seviyesinin düzeltilmesi, hatalı piksellerin ayıklanması, lensten dolayı olan problemleri düzeltilmesi, farklı gürültü kaynaklarının yok edilmesi. Aynı zamanda bu görüntünün çıkıştan verilmesi. Ondan sonra bunların hepsinin yapıldığı yazılımı koşan işlemcinin yapılması.

E: Sony fotoğraf makinelerinde Bionz denen bir sistem var, onun gibi mi? Çünkü algılayıcı tek başına yapmıyor bu işleri, aslında onun arkasında çalışan ciddi sistemler var.

Y: Şimdi biraz ona gelelim. Şimdi kamera dediğin şeyde ne var? Bir lens var, algılayıcı var, bu algılayıcının arkasında işlemci (CPU) var, bir de tabii hafıza kartı falan var. Biz sadece algılayıcı yapıyoruz. Ve arabalarda sadece lensle algılayıcı var, hafıza kartı ve ayrı CPU yok. Çünkü vites kutusunun altında duran kocaman bir grafik kartı gibi bir şey var (ana modül) ve o 18 kamerayı birden işliyor. Yani her kamera için ayrı bir grafik kartı yok. Bu şekilde biz algılayıcı üzerinde ne kadar çok işlem yaparsak aslında o grafik kartının işine geliyor. Çünkü o 18 tane kamerayı işleyecek. DSLR kameradaki gibi SOC’den (SOC = System on Chip) 18 tane koyamazsın arabaya, çok pahalı olur. O yüzden biz algılayıcının üzerinde bir DSLR kameraya kıyasla daha fazla işlem yapıyoruz. Çünkü o profesyonel kameralarda zaten ayrı bir SOC var. Algılayıcı profesyonel kameralarda çok işlem yapmaz, büyük işlemleri SOC yapar. Biz biraz daha fazla işlem yapmaya çalışıyoruz. Hem daha fazla para kazanmak için ne kadar “added value” koyarsan o kadar çok para kazanırsın. Hem de sistemi rahatlatmak için. Şimdi tabii işte bunun üstünde algılayıcının yazılımı var, veya grafik kartının da yazılımı var ama onu biz yapmıyoruz.

“…biz algılayıcı üzerinde ne kadar çok işlem yaparsak aslında o grafik kartının işine geliyor. Çünkü o 18 tane kamerayı işleyecek”

E: Onu kim yapıyor?

Y: nVidia gibi şirketler yapıyor ve SOC üzerinde otonom sürüş algoritmaları, “object detection” algoritmaları koşuyor. Biz sadece görüntü işleme yapıyoruz. Mümkün olduğunca güzel bir şekilde SOC’ye veriyoruz ki onlar o algoritmaları daha kolay koşabilsinler. Ve bu sistemler dünyadaki bütün arabalarda kullanılıyor şu anda. Sony’nin araba pazarında %25 pazar payı var. Bütün kamera pazarında da %50 pazar payı var. Sony, OmniVision, Samsung vs.. gibi firmalar var sektörde. Sony cep telefonu pazarında çok iyi olduğu için toplam algılayıcı pazarına baktığında pazar payı çok yüksek.

Arabalardaki algılayıcılar

E: Neden kompakt kameralardaki görüntü algılayıcılarını alıp arabaya takmıyoruz?

Y: Şimdi birincisi burada çok değişik bir şey var: Fiziksel boyut çok önemli bir şey. Önce lens seçiliyor. Lensi seçerken birinci yaptığın şey algılayıcı neyi çekecek diye bakmak. Araba firması bize önce çekiş açısını veriyor, örneğin “bana 170 derece ve 300 metre görebilen bir lens lazım”. Bu senin lensinin “field of view” (görüş açısı) değerini belirliyor, ayrıca görüş mesafesi de ne kadar kaliteli bir lens olacağını belirliyor. Yüksek çözünürlükle destekleyen lens alman lazım, o da pahalı lens oluyor. Önce bunlar seçiliyor. Araba üreticisi bize diyor ki ben şu 18 kamerayı koyacağım arabaya. Her birinin özellikleri bu. Mesela geri vites kamerası, yana bakan kamera, bu öne bakan kamera vs.. Öne bakan kameradan 3 tane var. Biri ileriye bakıyor. Biri yakına bakıyor, biri sağa sola bakıyor falan böyle çeşit çeşit.

E: Sen o zaman hepsini teker teker tasarlıyorsun.

Y: Evet biz bütün o 18 kameranın her birini ayrı kamera tasarlıyoruz. Biri 1 megapiksel biri 3 megapiksel, biri 8 megapiksel, biri 18 megapiksel, biri 50 megapiksel.

E: Bunlar gerçek rakamlar mı? 50MP falan?

Y: Evet gerçek rakamlar. Mesela, 300 m ötede bir arabanın fren yapıp yapmadığını, fren lambasının yanıp yanmadığını görmek istiyorsan 18 megapiksel kamera lazım, 70 derece açılı lens lazım. Kaliteli bir lens lazım. Bunları belirledikten sonra şimdi lensin çapına geldi. Küçük lensle de 70 derece yapabilirsin, büyük lensle de 70 derece yapabilirsin. Ama neden bazen büyük lens kullanıyoruz? Bu mesela çok ilginç bir soru. Algılayıcının boyu da buna bağlanıyor. Tamamen algılayıcının duyarlılığıyla alakalı bişey bu. ISO 400, 800, 200 falan denen şey işte buna bağlı. Atıyorum, 10 milisaniyelik (1/100 perde hızı) enstantane alacaksın. Orada işte küçük lens işine yaramıyor çünkü küçük lens gerekli fotonları toplayamıyor. Daha büyük bir lens alıyorsun ki, yaprağını genişletmek. Defteri var ya evet. Evet diyagramını genişletecek. Daha büyük bir lens alacaksın ki diyaframı geniş olsun (daha çok ışık alabilsin).

E: Ufak algılayıcıda ISO 1600, 3200 istemezsin.

“Atıyorum, 10 milisaniyelik (1/100 perde hızı) enstantane alacaksın. Orada işte küçük lens işine yaramıyor çünkü küçük lens gerekli fotonları toplayamıyor.”

Y: Evet, ISO’yu düşük tutmak için bazen geniş diyaframlı lens kullanman gerekiyor. Her şey maliyet değil mi? Birinci amacımız maliyeti düşürmek. Plastik lensi istiyoruz bu yüzden olabildiğince ve küçük lens istiyoruz. Evet bunları yaptığında ne oluyor? Otomatikman duyarlılık düşüyor. Neden? Çünkü lens küçükse arkasındaki algılayıcı büyük olamaz. Sipariş veren firma diyor ki, gece karanlıkta işte 1 lux ışık seviyesinde yaya yolundan geçen yayayı tanımlayabilecek bir algoritma yaptım. Bu durumda şu kadarlık bir sinyal seviyesinin oluşması gerekiyor, atıyorum o koşullarda bana 10 tane foton yakalaman lazım gibi bir şey. Onun da belli bir dijital koda dönüşmesi lazım. Şirket onu söylüyor, ve biz ne yapıyoruz. Yaparken de lens ve algılayıcıyı ne kadar küçültebiliriz diye bakıyoruz.

Lensi büyütürsen, arkasındaki algılayıcıyı da büyütürsen bunu çok kolay yapabilirsin ama fiyat artar. Kapladığı yer de artar. Sonuçta arabaya koca koca lensler koyamazsın. 18 tane küçük küçük böyle parmak ucu kadar lensler koyuyoruz. Şimdi bunu sağlayabilmek için, ve kaliteli bir görüntü yakalamak için kaliteli piksellerin olması lazım. Işık lensten geçtikten sonra, ve mikro lensten geçtikten sonra fotonun mümkün olduğunca kayıpsız geçmesi gerekiyor. Sonra CFA’dan da kayıpsız geçmesi gerekiyor (Colour Filter Array). Sonra arkasındaki silikon o fotonu elektriğe çevirecek, onun da çok büyük bir randımanlı yapılması lazım. Önce buna bakılıyor. Buna “quantum efficiency” deniyor. Optical efficiency artı quantum efficiency.

E: Biraz fazla yabancı terim oldu ama okuyucular idare etsin biraz.

Y: Gelen 100 tane fotonun mesela 80 tanesini elektrik sinyalini çevirdiğini garantilemek lazım. Ve böylece hem lensi hem algılayıcıyı küçültebiliyorsun. Daha güzel, küçük pikseller yapabilirsen bunu yapabilirsin. Cep telefonlarında böyle şeyleri umursamıyorlar. Onlar sadece küçültmeye bakıyor, Önce küçült diyorlar, sonra kalitesini artırmaya çalışıyorlar ama biz kaliteyi düşüremeyiz. Bu duyarlılığı (sensitivity) yakalamamız lazım. Mesela 2.1 mikronluk piksel yaparsak bunun kaç foton yakalayabilmesi lazım, kaç foton yakaladığında satüre olması lazım (doyması lazım), ve fotonu yakalama randımanı ne olması lazım? Bu tarz optimizasyon yapıldıkça, algılayıcı daha da kaliteli hale geldikçe algılayıcıyı küçültebiliyorsun. Algılayıcı küçüldükçe lensi küçültürsün, ve böylece sistem ucuzlamış olur.

Arabada öncelikler

E: Standart fotoğraf makinelerinde algılayıcıların belli öncelikleri var. Duyarlı olsun, dinamik aralığı çok olsun, hızlı olsun vs..  Araba algılayıcılarında neye dikkat ediyorsunuz?

Y: Şimdi bizim için birincisi yüksek sıcaklıkta çalışabilmesi lazım. 125 derecede çalışacak, gürültü olmayacak. Araba çölde ön camın arkasında resmen pişiyor. Veya -40 derecede çalışacak. – 40 + 125 arasında çalışmaz hiçbir şey. Normal ürünlerin hiçbiri çalışmaz. Biz bu üründe neredeyse askeri standartları sağlıyoruz. Birincisi bu. İkincisi karanlık performansı. Sonuçta dediğim gibi karanlıkta karşıdan karşıya geçen yayayı tanımlamaya çalışıyor şirketler. Kompakt kameralarda bu o kadar önemli bir şey değil. Enstantane de aynı değil. Araba 70 km hızla giderken sen 50 ms (1/20 saniye) enstantane hızıyla iş yapamazsın, herşey bulanık çıkar.

E: Minimum standardı var mı bunun?

Y: 11ms altına düşmüyoruz biz (yaklaşık 1/100 saniye enstantane). Ve 1/100 çekeceğim ama karanlıkta da o yayayı görecek. Algılayıcının ciddi duyarlı olması lazım. Bu mesela otomotive özel bir şey. Onun dışında bir şey daha var, tünellere girip çıkarken özellikle. İskandinav ülkeleri gibi güneşin aşağıda ama parlak olduğu yerlerde algılayıcının tünele girerken tünel içindeki aracı da tanıması lazım. HDR bu yüzden var. Yolda geliyorsun, tünele gireceksin. Çok aydınlık güneş var, güneş kameraya geliyor direk. Bir yandan kameranın ortasında direk güneş var, bir yandan da aynı görüntünün içinde tünel girişi var. Gözle bile zor görürsün ama kameranın onu görmezi lazım.

E: Fotoğraf makinelerindeki HDR ile farkı ne?

Y: Şimdi herkes HDR yapıyor ama atıyorum önce 10 ms, sonra 100ms, sonra 1ms çekim yapıyor ve bunları birleştirip HDR yapıyor. Buna kademeli (staggered) HDR deniyor. Bizim öyle lüksümüz yok çünkü araba 80 km hızla gidiyor. Ardarda 3 görüntü alırsan herşey bulanık çıkar.

E: Evet.

Y: Yukarıda anlattığım güneş-tünel sahnesinde 120db dinamik aralık lazım. Bu durumda güneşi de tüneli de görürsün. Bu durumu yakalıyoruz işte. Biz diğer kameralar bunu yapamadığı için başarılı olduk. Peki nasıl yapıyorsunuz şimdi bunu? Biz 4 fotoğrafı aynı anda çekiyoruz. Proje içinde farklı dönüştürme taktikleriyle veya pikselin köşesine bir tane de küçük piksel koyarak falan, farklı taktikler yapıp aynı anda dört tane fotoğraf çekiyoruz.

E: Aynı anda mı yoksa çok hızlı ardarda mı?

Y: Yok, aynı anda 4 fotoğraf. 4 fotoğraf birbiriyle birebir aynı, sadece aralarında ışık farkı var. O yüzden onları üst üst oturttuğunda mükemmel bir HDR görüntü elde edebiliyorsun, 100 km hızla giderken bile

E: Şimdi bu elimdeki uyduruk telefonda 48 megapiksellik algılayıcı var, bana verdiği fotoğraf 12.

“Biz 4 fotoğrafı aynı anda çekiyoruz, sadece aralarında ışık farkı var. Onları üst üst oturttuğunda mükemmel bir HDR görüntü elde edebiliyorsun, 100 km/saat hızla giderken bile”

Y: Evet, tahminen binning (bindirme) yapıyor. Bindirme, ışığa duyarlılıkla (sensitivity) ile alakalı bir şey. Samsung’un Isocell teknolojisi de öyle. 108 megapiksel diyor. 108 megapiksel çekersin tabi ama gündüz çekersin. Işık biraz düşerse o modu kullanamazsın. O zaman yan yana pikselleri bir araya getiriyorlar (2×2 veya 3×3), sana mesela 12MP veriyor. O pikseller bir tane büyük piksel gibi davranıyor. Bizim HDR böyle çalışmıyor ama. Bizimki aynı anda 4 fotoğraf çekiyor, piksel birleştirme yok bizim algılayıcılarda.

E: Aynı anda 4 fotoğraf nasıl çekiliyor?

Y: Farklı yöntemleri var elbet. Örneğin büyük pikselin köşesinde “split piksel” denen ufak bir piksel daha var. Bir büyük piksel var, yanında da bir tane küçük piksel var. O 2 pikseli önce ikisinin de enstantanesini alıyor, ondan sonra o fotonları bir kapasitöre dolduruyor elektriğe çevirip. Ondan sonra o kapasitörü dijitale çevireceksin ya, onu yaparken kapasitörü başka bir kapasitöre aktarıp dijitale çevirirsen başka fotoğraf oluyor, ve her iki piksele de bunu yaparsan 4 fotoğraf alıyorsun. Kapasitör paylaştırılması yaparak dijitale çevirdiğinde sanki farklı bir enstantaneyle fotoğrafı yakalamış gibi oluyor, ve 4 ayrı enstantaneyle fotoğraf çekmiş gibi 4 fotoğrafı aynı anda yakalıyoruz. Bunları üst üste bitirdiğin hiç motion artifact olmayan bir fotoğraf elde etmiş oluyoruz.

E: Çok enteresan hakikaten. Ve bunu 1/100’de yapıyorsun.

Y: Evet. Bir şey daha var önemli. Bu LED flicker mitigation (titreme azaltması) denen bir şey var. Bu işte hız tabelaları falan LED ya. O lambalar aslında sürekli yanmıyor. Bir yanıyor bir yanmıyor, ama bunu çok hızlı yaptıkları için insan gözüyle baktığında onu görmüyorsun. O hep yanıyormuş gibi gözüküyor. Şimdi fotoğraf makinesiyle onu çektiğinde bazen yanıyor, bazen yanmıyor, bazen yanıyor, bazen yanmıyor. Şimdi bunu da engellememiz gerekiyor çünkü otonom sürüş algoritması o hız limitini oradan görecek ve ona göre arabanın hızını ayarlayacak. O yüzden bu yaptığımız ürünlerin bir de bu LED flicker mitigation özelliği var. 4 fotoğraf çekiyoruz dedik ya, o fotoğraftan da azından birinin LED’i görmesini sağlayacak kadar uzun süre enstantane aldığını garantiliyorsun. Diğer üçü yakalayamadıysa bile “diğer üçünü boşver, o yakalayan anı ön plana çıkar” gibi bir şey yapıyorsun ve böylece ne olmuş oluyor? O lambalar hiçbir zaman flicker yapmamış oluyor.

E: Hocam böyle arkası bulanık, bokehli falan fotoğraf da çekebiliyor muyuz ☺

Y: Onun için geniş diyafram, büyük algılayıcı lazım ☺ Bizde f1.4, f1.6 gibi diyaframlar kullanıyoruz ama onda da algılayıcı bokeh için yeterli değil tabi.

Ne kadar küçük, o kadar iyi

E: Şimdi fotoğraf makinelerinde bir inç algılayıcı yaygın artık. Telefonlarda da büyük algılayıcılar görmeye başladık. Eşimin telefonunda 2/3” algılayıcı var ki bu algılayıcı boyutu bir aralar Fujifilm XS1 gibi iyi makinelerde kullanılıyordu. Benim 48 MP kamerası olan telefonumla onunkini yan yana koyunca onun fotoğrafları çok ciddi derecede daha iyi çıkıyor. Arabalarda bir inç algılayıcı kullanmak mantıklı mı?

Yukarıda soldaki 1 inç, sağdaki 1/2.3 inç algılayıcı. Sağdakinin alanı soldakinin yaklaşık dörtte biri (dolayısıyla bir inç algılayıcı sağdakinden 4 kat daha fazla ışık alabiliyor – gerçek rakam 4.4 kat), ama bir inç algılayıcının hem kendisi hem de gerekli lensi ufak algılayıcıya göre çok daha fazla hacim kaplıyor.

Y: Şöyle. Arabada mümkün olduğunca biz algılayıcıyı aslında küçültmeye çalışıyoruz. Önemli olan istenen performansı daha küçük algılayıcıyla yakalamak. Araba üreticileri de daha küçük lens istiyorlar. Eğer algılayıcıyı küçültebilirsen aynı performansı verecek şekilde, lensi de küçültebilirsin ve bu kamera modülünün ve kameranın genel olarak küçülmesi demek. O da tabii ki arabada daha küçük bir yer kaplaması demek. Bu da esas istenen şey. O yüzden aslında biz küçültmeye çalışıyoruz.

E: Bu modüllerin mesela maliyeti nedir? Ortalama bir şey söyleyebiliyor musun?

Y: Evet söyleyebilirim. Yani o halka açık bilgi zaten. Genelde benim bildiğim modül 30$ civarı falan. Araba üreticisine satış fiyatı bu tabi, aslında maliyeti çok daha düşüktür ama biz sadece algılayıcıyı satıyoruz. Modülü satmıyoruz. Modülü mesela Bosch, Continental veya Valeo gibi şirketler hazırlıyor. Algılayıcıyı bir tane küçük PCB’nin üzerine koyup yanına güç modülünü (power supply) ağ devresini lens ısıtıcısını koyup satıyorlar.

E: Lens ısıtıcısı mı?

Y: Sonuçta bazı lensler dışarıda duruyor. Direk dışarıda duran lenslere lens ısıtıcısı konması gerekiyor. Eğer modül camın içindeyse, o zaman o ısıtıcıtı koymana gerek yok. O yüzden mümkün olduğunca bütün modülleri arabanın içine, camın arkasından dışarıya bakacak şekilde koymak iyi aslında.

E: Şimdi düşünüyorum mesela Sony’nin ortalama 1 inç algılayıcılı makinelerinin fiyatı 500 Dolar civarında (aslında daha da pahalı). 30 40 dolardan bahsediyorsun sen.

Y: Fotoğraf makineleri yakalanan fotoğrafı işleyip onu sıkıştırıp kaydediyor belleğe. Orada ekstra devreler var. Bizim bu kamera modülü dediğimiz şey sadece veriyi aktarıyor, kaydetme özelliği yok. Kaydetme özelliği koymak istesek bir tane CPU koyman lazım, onu JPEG veya MPEG4 gibi formatlara sıkıştırman lazım, oradan da karta yazması lazım. O yüzden fotoğraf makinesi başka. Bizim yaptığımız kamera algılayıcısı. Fotoğraf makinesinin içindeki bir parça sadece.

E: Ben şeyi düşünürdüm mesela, atıyorum Rolls Royce veya Mercedes’in pahalı modellerinde daha büyük algılayıcı kullanmalılar artık. Ama maliyet ve kar marjı hep ön planda.

Servet verdiğin arabada ufacık algılayıcı yerine 35mm algılayıcı olsa? Tabii ki algılayıcı büyüdükçe bazı sorunlar da olacak…

Y: Önemli olan aynı performansı yakalamak ya da gerekli performansı yakalamak işte gerek evet, gerekli gerekli performansı yakaladıktan sonra amaç küçültmek.

E: Gürültüye geçelim mi?

Y: Araç algılayıcılarında hangi sıcaklıkta ne kadar gürültü oluşuyor sorusu önemli. Onun dışında genel olarak çalışırken gürültü sinyal oranı ne? Bir deterministic noise var, bir de random noise var. Random noise’u (rastgele gürültü) engelleyemezsin ama “deterministic noise”u azaltabilirsin. Yatay ve dikey üretim hatalarından dolayı oluşan noise.

“Fotonları düşen yağmur damlaları gibi düşünebilirsin”

E: “Shot noise” tam olarak ne?

Y: Fotonları düşen yağmur damlaları gibi düşünebilirsin. Yağmur damlaları rastgele aralıklarla düşerler. Böyle mesela bir saniyede 100 tane damla düşeceği garantidir ama onlar aynı aralıklarla düşmezler ve düştükleri yerler de belli değildir. Farklı aralıklarla düşer. O farklı aralıklarla düşmesinden dolayı oluşan noise shot noise. Bu şuna sebep oluyor: Yan yana 2-3 tane piksel düşün. Hepsine uzun süre baktığında aynı sayıda elektron düşecek üstlerine. Ama kısa sırada kısa süreli bir capture yaptığında farklı fotonlar, uzun süreli capture yaptığında farklı aralıklarla fotonlar düştüğü için. Aynı ışık bile olsa farklı sayıda foton yakalıyorlar.

Farklı algılayıcılar

E: Bir de gece görüş algılayıcıları var bazı arabalarda. Siz onları üretiyor musunuz?

Y: Onların değişik çeşitleri var. Infrared (kızılötesi), termal, LIDAR, Radar. Bunların hepsi gece kullanılabilen şeyler. Normalde termal kamera tabii ki en iyisi ama termal kameralar çok pahalı olduğu için şu anda çok kullanılmıyorlar. İnfrared – kızılötesi ve termal kamera birbirine benzer şeyler. Kızılötesi dediğin, dalga boyu olarak insanın gözünün görebileceğinin hemen ötesinde yakın dalga boyunu görüyor. 1 tane lamba takıyorsun, görünmeyen bir lamba. İnfrared lamba. O aydınlatırken sen infrared fotoğraf çekiyorsun ama aslında insan gözüne gözükmeyen olaylar bunlar. O kameranın çalışması için bu aydınlatma işlemi yapılması gerekiyor.

E: Ucuz ev kameralarında da var bu tip algılayıcılar.

Y: Evet. Böyle hani lamba gibi bir şey olur, aslında çalışmıyor gözükür onlar.

E: Kameraya yaklaştıkça yüzün parlak çıkar, arkası karanlık çıkar vs.. IR ışığın şiddeti arttığı için.

Y: Yakın infrared deniyor böyle sistemlere. Bir de termal kamera var. Termal kamera farklı. O çok daha uzun dalga boyu, long wave infrared ile çalışıyor. Lambaya gerek olmaz onda. Yani insanın vücudunun salgıladığı radyasyonu yakalayarak çalışır. Ondan termal kamera. Bu askeri olan termal kameralar artık arabalarda da kullanılıyor ama dediğim gibi onlar biraz daha pahalı olduğu için şu anda daha yaygınlaşamadılar. Gece yayalara çarpmamak için, algoritmaların çalışması için çok önemli. O tarz bir kamerayla normal kamerayı birleştirip ikisini birden işlersen çok faydalı. Gece yayalara çarpmamak için yaklaşık 3 saniye önce uyarı veriyor ve 3 saniye önce frene basmanı sağlıyor. Çok büyük avantaj.

E: Sen bu tip algılayıcılarla uğraşıyor musun?

Y: Bizim ofis sadece normal görüş kameraları tasarlıyor. IR algılayıcılar uğraşan ofislerimiz de var. Termal algılayıcısı pek bilmiyorum ama Sony dünyanın en büyük algılayıcı üreticisi, tahminen öyle ürünlerimiz de vardır.

E: 1 inç algılayıcının avantajı nedir peki? Otomotiv endüstrisinde kullanmıyoruz ama kullanılsaydı avantajı ne olurdu?

Y: Bizim amacımız aslında aynı fotoğrafı daha kısa, enstantane ile çekmek değil mi? Eski fotoğraf makineleri diyaframı açıp kapatırdı. Bu yeni fotoğraf makinalarında o mekanik perde yok ama elektronik perde var. Biz onu işte ayarlıyoruz. Mesela bir milisaniye mi, 10 milisaniye mi? Pozlamayı en az sürede yapmak için algılayıcıyı büyük yapman lazım, ondan sonra lensi de büyütmen gerek. Algılayıcıyı bir inç yaparsan bu sana lensi de büyütme opsiyonu veriyor. Lensi de büyütünce karanlıkta mesela daha çok ışık toplayıp algılayıcının üzerine yansıtabiliyorsun. Ufak algılayıcıyla 3 milisaniyede çekebileceğim bir fotoğrafı daha büyük algılayıcıyla bir milisaniyede çekme opsiyonu sağlıyor. Motion blur olmaması için önemli.

Görüntüyü etkileyen sorunlar

E: Görüntüyü etkileyen bazı sorunlar oluyor. Örneğin köşe kararması, mesela renk bozulması. Bunlardan bahsedelim mi biraz?

Y: Burada bir sürü terim var, bazıları birbirinin aynısı aslında ve bazı insanlar bazı terimleri karıştırıyor birbirleriyle. Benim de bazen kafam karışıyor, o yüzden önce tanımlamasını yapalım. Flare, artık herkes biliyor. Flare çeşitleri var.

E: “Flare”in Türkçesi yansıma mı diyelim?

Y: İstenmeyen yansıma diyelim. Işık öyle bir açıyla geliyor ki, düşün algılayıcının tam ucuna geliyor. Yani algılayıcı bir kare diyelim, ışık geldi, tam paketi ile algılayıcının ucunun olduğu yere geldi. Paketin plastikleri var ve onların yansıma yapmayan plastik olması gerekiyor. Bazı şirketlerde çok güzel materyal kullanılmayabilir. Orada o plastiklerden oluşan yansıma olur. Yani dışarıdan gelen ışık plastiklerden yansıyarak algılayıcıya düşer.

E: Bazen ışık kaynağı kadrajda olmasa bile yansıma etkisi görüyorsun.

Y: Bunu engellemek için algılayıcı dışındaki her şeyi yansımayan plastiklerden yapmak gerekiyor, veya oraya biz black mask (kara maske – kahraman adı gibi ☺ ) diye bir şey koyuyoruz. Algılayıcıya gelen bütün yansımaları engelleyecek şekilde böyle siyah bir maske koyuyoruz. Etrafına nereden birşey yansırsa yansısın da o siyah maske onu engelliyor. Tabii bunların hepsi masraf seri üretimde bunların her birine tek tek karar veriliyor. Mesela siyah maske, atıyorum, bir Euro cent ekleyecek maliyete veya yansımayan plastik yapmak yarım Euro cent ekleyecek maliyete. Bunların hepsinin tek tek maliyet hesabı yapılıyor. Ama tabii önemli olan kabul edilebilir bir kalite bulmak, aynı zamanda fiyatı düşürmek. Yani çoğu şirket aslında en kalitelisini nasıl yapacağını biliyor ama maliyeti düşük tutmak istedikleri için bazen yapmıyorlar. Diğer bir yöntem de paketi büyük tutup algılayıcıyı paketten uzak tutmak. Algılayıcını paketinin içinde bir tane silikon var. O silikonun etrafında küçük bir boşluk var. Boşluğun devamında da plastik çeper var.

E: Paket nedir tam olarak? Algılayıcıyla beraber algılayıcının içinde bulunduğu hazne mi?

Y: Evet. Onun 4 kenarında plastik var ortasında da silikon algılayıcı var. O silikonla paket birbirlerine ne kadar yakın olursa bu yansıma olayı o kadar artar. Eğer istersen paketi biraz büyütürsün, silikonu ortasında daha küçük kalır.

E: O zaman da modül büyüyor tabi.

Mesela siyah maske, atıyorum, bir Euro cent ekleyecek maliyete veya yansımayan plastik yapmak yarım Euro cent ekleyecek maliyete. Bunların hepsinin tek tek maliyet hesabı yapılıyor

Y: Evet onu da çok istemiyoruz. En küçük paket olması lazım. Bu bir yansıma (flare) çeşidi. Bunun dışında bir tane daha flare çeşidi var. O da şöyle, paketin en üstünde bir tane cam var. Yani lens değil ama algılayıcının üstünde silikon tozlanmasın diye bir tane cam var. O cam aynı zamanda infrared kesme filtresi

E: IR cut filter dedikleri o mu?

Y: Evet o. Işık geliyor, o filtreden geçiyor, sonra algılayıcıdan yansıyor. O yansıyan ışığın bir kısmı filtreden gene geri yansıyıp algılayıcıya düşüyor. Şimdi buna da IR cut filter flare deniyor. Bundan dolayı da böyle kırmızımsı, böyle çiçek yaprakları gibi bir yansıma görürsün.

E: Sony’nin ilk A7 versiyonunda vardı bu sorun. A7 II’de bunu düzelttiler ama.

Y: Evet olabilir, onun da sebebi işte dediğim gibi IR filtresine çarpıyor, oradan geri yansıyor. 1-2 tane daha yansıma çeşidi var da esas önemli olanlar bunlar.

E: Renk bozulmalarına geçelim mi?

Y: Tamam. Mesela piksellerde split piksel diye bir şey var. Bu pattern şöyle bir şey mesela. Burası işte yeşil burası kırmızı gibi düşünelim, şöyle bir şey olabiliyor. Buradan ışık geldi, şuradan yansıdı. Aslında yeşil yakalanması gerekirken, şu deep trench isolation full trench isolation olmadigi icin coupling oldu. Full trench olsaydı bu aşağı kadar olacaktı ve coupling olmazdi. Bazı proseslerde burası tamamen kapatılmadığı için aşağı yansıma yapıyor ve silikonun dibinden yansıyıp geri yukarıya gidiyor ve şurada kırmızı olarak capture ediliyor. Yeşil olması gereken şey kırmızı olarak capture ediliyor. Yani ne olmuş oldu? Yeşil color filtresinden geçen foton bir şekilde kaçtı gitti, kırmızı foton olarak yakalandı. Evet bu blooming mesela, buna split piksel blooming deniyor. Onun dışında bir de şöyle bir şey olabilir. Mesela bir foton iki piksel arasındaki duvardan direkt geçmeyi becerirse,  ki bu çok zor, buna cross-talk deniyor. 2 pikselin arasındaki duvarı düşün. Bir şekilde çok yüksek enerjili bir elektron bir şekilde bu duvarı geçmeyi becerdi. Buna cross talk deniyor.

E: LAN kablolarında da var galiba crosstalk denen şeyden.

Y: O elektriksel crosstalk. Örneğin 8 telli bir LAN kablosunda 2 tel arasındaki coupling’e de crosstalk deniyor.

E: Chromatic aberration nedir?

Y: O daha çok lensle ilgili. Şimdi lense ışık geldiğinde her renk belli bir açıyla kırınıma uğruyor. Lensin kalitesiyle alakalı. Kırılırken her dalga boyu farklı kırılıyor. Aynı açıyla geliyor ışık ama kırmızı, yeşil, mavi farklı açılarla kırılıp geçtiler lensten. Lens ne kadar kaliteliyse bütün ışık renkleri aynı açıyla kırılır. Lens ucuzlaştıkça bu açılma artar ve ne olacak bunun sonunda? Üç renk algılayıcıda aynı yere düşmesi lazım, ama farklı yere düşecekleri için sen renklerde bir bozulma göreceksin. Buna kromatik/renksel bozulma (chromatic aberration) deniyor.

E: Fotoğrafta netlik de kayboluyor CA olunca.

Y: Aynen. Mesela diğer bir çeşidi şöyle: Diyelim lensin yan duvarına, yani lensin tüpünün yan duvarına vurdu ışık. Buradan normalde yansıma yapmaması lazım ama yapabilir. Oradan da yansıma yaparken üçü farklı açıyla yansıma yapar ve bu da bir CA oluşur. Aslında tabii normal olarak bu lensin yan tüp duvarından yansıma kesinlikle yapmaması lazım. Lensi öyle tasarlamak lazım.

E: Bir de şu var: Işık lensten geliyor, algılayıcıya düşüp yansıyor ama lensten geri yansıyıp gene algılayıcıya düşüyor. IR cut filter’dan geri yansıdığı gibi.

Y: O da bir yansıma çeşidi aslında ama lensten de geri yansırken 3 renk farklı şekilde yansıyabilir. O da CA’ya sebep olabilir. Daha çok kırmızılar bu yansımayı yaptığı için sen bu fileleri kırmızı olarak görüyorsun. Yani kısaca CA’nın sebebi aynı yere düşmesi gereken renklerin başka yerlere düşmesi demek.

E: Evet.

Y: Benzer olarak purple fringing (mor saçaklanması) denen şey var, o da bayağı yakın bir konsept buna. Onda da şöyle oluyor. Mesela bir tane direk düşün. Genelde öyle çerçevenin kenarlarına oluyor. Diyelim bir tane sokak lambası var. Mesela bir binanın kenarı, veya bir elektrik direğinin kenarı. Şimdi böyle bir düz, uzun bir çizgi görüyorsun aslında. Orda genelde bunu yakalarken kenarlarda morluklar görürsün, işte ona purple fringing deniyor. Bizim bu sorunu yok eden bir prosesimiz var. Bu kenarları buluyor ve sadece kenarlara bir renk düzeltmesi uyguluyor.

E: Moru mu yok ediyor?

Y: Moru diğer renklerle dengeliyor gibi bir şey.

E: Bazı lenslerde renk sorunlarının %99’unu apokromatik lens elemanlarıyla düzeltiyorlar. Öyle özel lensler var. Mesela Voigtlander’ın “Apo-Lanthar” isimli lensleri böyle.

Y: Belki onlar her ışık dalga boyunun her zaman aynı şekilde kırılacağını garanti ediyor. Lens tasarımı çok kompleks bir şey. Bir de bu sorunlar diyafram en açıkken daha çok oluyor.

E: Bir de lensin ortalarında bu sorunlar genelde az olur, kenarlar köşeler daha büyük sorun.

Y: Evet, ve daha ucuz lenslerde daha çok oluyor. Bir de lens elemanları arasında ışığın yansıması derdi var. Örneğin ilk ve ikinci lens elemanları arasındaki yansıma. Kaliteli lens olunca yaptırmaz.

E: Bu sorunları engellemek için bazı firmalar kaplama kullanıyorlar. Yani lens elemanlarını farklı teknolojilerle kaplıyorlar.

Y: Buna glare deniyor.

E: Köşe kararması nasıl oluyor?

Y: Tamamen geçirgenlik ile alakalı bir şey. Biliyorsun lensi. Orta en kalitelidir. Lensin ortasından mesela %90 dokuzu geçiyor diyelim ışığın. Bu kenarlara gittikçe yavaş yavaş azalır. Lensin en dışına doğru yaklaştıkça atıyorum. Bu %85 geçirir. Ortadan köşelere kenarlara gittikçe ışık geçirgenliği azalır. 

E: Bazı lenslerde 4 durağa kadar çıkıyor köşe kararması.

Y: Olabilir. Biz bunu düzeltmek için kararma profilini çıkarıp onun tersi kadar aydınlatma uyguluyoruz. Örneğin orta bölgede pozlama 1’se kenarlara 1.2 uyguluyoruz vs..

E: Peki algılayıcı ısınırsa performansı değişiyor mu?

Y: Tabi. Mesela dark/black shading calibration diye birşey var. Algılayıcı üretildikten sonra belli yerleri daha fazla ısındığı için o ısınan yerlerde tam siyah değil ama gri alıyorsun. Üretildikten sonra o bölgeleri belirleyip o bölgelerin siyahlaşmasını sağlıyoruz (yazılımla).

E: Algılayıcının belli bölgeleri daha fazla ısınınca o bölgelerde tam siyah alamıyorsun yani. Enteresan.

Hobiler

E: Hobin var mı?

Y: Şimdi gerçekten hani böyle severek yaptığım bir tek yelken var. Çok hevesliyim, yeteri kadar vakit ayıramam da bayağı seviyorum.

E: İddialı mısın?

Y: Gerçekten iddialıyım, çok severim. İzlemeyi de seviyorum, kendim yapmayı da çok seviyorum. Bazen İstanbul’da çok dalga oluyordu, hatta fırtına gibi oluyordu. O zaman biraz korkmuştum çünkü yanlış bir hareket yaparsan tekneyi devirebilirsin. Küçük teknelerde daha çok eğleniyoruz. Burada da biraz yelken yapıyorum.

E: İstanbul’la Oslo’da yelken yapmanın farkı var mı?

Y: İstanbul’da yelken yapmak biraz daha zor. Orada daha çok dalga oluyor. Oslo’da çok az dalga oluyor.

E: İstanbul yiğidin harman olduğu yer ☺

Y: Özellikle burada küçük teknelerle çok eğlenceli, az dalga olduğu için. Ama tekne trafiği açısından baktığında burada da çok tekne trafiği var. İstanbul’da da var tabii. İstanbul’da buradaki kadar saygılı değiller gerçi, burada tekne sahipleri genelde kuralları biliyor ve uyguluyorlar.

E: Başka?

Y: Çok hobi denemez de, biraz basket oynarım, biraz kayak yaparım, biraz koş falan tarzında. Yürüyüşe gidiyoruz mesela arada, seviyorum Oslo’da yürümeyi. Onun dışında teknoloji. Teknolojiyle ilgili her şey hobimdir. Mesela evde FPGA var. Böyle ufak ev projeleri yapmayı severim. Mesela FPG de bir tane CPU yapmıştım kendime.

E: Kendine işlemci mi yaptın? Biz de marketten parça alıp işlemci yapabiliyor muyuz?

Y: Parça parça alabiliyorsun. Eskiden daha çok vaktim vardı, daha çok yapıyordum ama şimdi işteki yaptığım yetiyor. Artık çok hobi elektronik projesi yapmıyorum.

E: Terzi kendi söküğünü dikemez.

Y: İşyerindeki tempo enerjimi aldığı için… Onun dışında teknolojiyle genel olarak ilgili olmayı severim. Hani bilgisayarda her şeyi bir şekilde hallederim ederim. Her şeyin bir çözümünü bulurum genelde. Hiçbir problemimi çözmeden bırakmam. Şirketteki insanların problemlerini de çözmeden bırakmam. Çok seviyorum. Sadece bilgisayarın kendisinde değil, yazılımlarda falan da. Mesela bir takım arkadaşım bir simülasyon yapıyor, bir şeyi çalıştıramıyor. Ona yardım ederim. Problem çözmeyi seviyorum genel olarak.

E: Bu aralar hangi diziyi seyrediyorsun?

Y: Hannibal izliyorum. Kan gövdeyi götürüyor, biraz iddialı böyle. Birisinin tavsiyesi üzerine izledim de. Bayağı fazlaymış kan. Onun dışında Boys diye bir dizi var mesela. Breaking Bad’i çok sevmiştim, sonra Wire.

E: Türk dizisi?

Y: Behzat Ç diyeyim, onun dışında pek aram yok Türk dizileriyle.

E: Filmlerde?

Y: Joker’i çok severim. Gerçekten çok etkileyici bir film. Sonra Inception çok etkileyiciydi. Sonra Hayat Güzeldir. Goodfellas çok iyiydi. Genel olarak da Al Pacino’yu severim. Scarface mesela. Onun dışında başka, sosyalleşmeyi severim, arkadaşlarla buluşmayı severim, bisiklete binmeyi, yeni yerler keşfetmeyi severim, gezmeyi severim. Dışarıda yemek yemeyi seviyorum. Dışarıda yemeklere tabii hobiden sayılmaz belki ama…

E: Bence o da hobi aslında. Hobi ne demek ki zaten? Arkadaşlarınla dışarı çıkmak da hobi olarak değerlendirilmeli bence. Yapmaktan zevk aldığın aktiviteye hobi diyorum ben.

Y: Olabilir, yani hobi bence illa kitap okumak değil. Japonlara soruyorum, içki ve kumar diyor adam. Ve adam CV’sine yazıyor bunu. Bu biraz kültürel bir şey. Orada böyle şeyler anormal değil. Yani biz burada, Avrupalılar bile çok yargılayıcılar. Avrupa’da Türkiye’de kumar oynamak garip karşılanır ama Japonya’da değil. Japonya’da mesela pavyona gitmek de yaygın ve adam onu da CV’sine yazar.

E: Kültürel bir şey tabi.

Y: Dinden de geliyor. Hrıstiyanlık, Musevilik, İslam’da bunlar günah ama onların dininde değil. Adam ateist bile olsa dinden gelen kültürden dolayı bunları garip karşılamıyor.

E: Japonlar bazı yönlerden çok tutucu ama nedense bu konuda değiller demek ki.

Y: Evet.

Yapay Zeka

E: Teknolojiyle çok ilgilisin. Yapay zeka (YZ) hakkında ne düşünüyorsun?

Y: Ben çok pratik bir insanım. Ben sonuç görmek isteyen bir insanım. Sonuç gördüğüm yerler var çok. Böyle spesifik aplikasyonlarda çok iyi sonuç veriyor. Aslında şu ana kadar gördüğüm en iyi yer optimizasyon. YZ ile çok iyi optimizasyon yapabiliyorsun. Özellikle çok boyutlu optimizasyon yapmak.

E: Örnek?

Y: Mesela bir tane araba lastiği yapacaksın. Araba lastiği, diyelim, 8 tane farklı maddeyi farklı yüzdelerle karıştırarak yapılıyor. Normalde bunu yapmanın yöntemi, o 8 maddenin % kaç konulacağını veya kaçar gram konulacağını sonsuz denemeyle de yapabilirsin ama pratikte imkansız. Modellediğinde de düzgün modellemek zor. Diyelim 15 20 tane deneme yapıyorsun veya atıyorum. 100 tane deneme yapıyorsun, farklı parametrelerle farklı oranlarla. Onların sonuçlarını bu arkadaşa veriyorsun ve senin istediğin sonucu soruyorsun. YZ sana çok iyi çıkarıyor, girişteki 8 yüzdenin neler olması gerektiğini. Ve çok hızlı öğreniyor. Bunlar eskiden de yapılabilen şeylerdi ama binlerce deneme yapman gerekirdi. Yapamadığın için binlerce deneme, hiçbir zaman tam optimize edemiyordum. Çok boyutlu optimizasyon deniyor buna. Bu dediğim 8 parametreli optimizasyon. Böyle optimizasyonları çok hızlı yapmanı sağlıyor. Öyle bir avantajı var ve bu tarz şeylerdeki her yere bunu uygulayabilirsin. Mesela bizim şirkette de bu tarz şeylerde uygulanıyor şu anda.

E: Şirket içi bir şey mi? YZ dediğin şey için veri tarlaları (data farms) yapılıyor dev gibi.

Y: YZcilere göre benim dediğim şey basit bir şey. Ama çok pratik, pragmatik, sonuç odaklı ve işe yarayan bir şey. Bunu yapmak çok zor bir şey değil. Öyle çok büyük sunuculara falan da gerek yok. Mesela bir tane bardak fabrikam var. Her bardağın fotoğrafını çekiyorsun, 300-500 bardaktan sonra sana çok güzel kalite kontrol yapar (300-500 bardağın hangisinde sorun olduğunu öğrettikten sonra. Bu tarz şeyler bence güzel seviyorum. Hoşuma da gidiyor. Kendim yapmasam da ve bilmesem de nasıl yapıldığını. Ondan sonrası işte ChatGPT tarzı şeyler. Generatif olanlar öyle ya. Sen biliyorsun işte.

E: Resim yaratıyor mesela, ya da “şu konuda sunum hazırla” diyorsun, adam sana sunum içeriği veriyor. Ya da “Orhan Veli tarzında şiir yaz” diyorsun, yazıyor. Örneğin:

Şehir sabahın sessizliğinde uyanır,
Sokaklar rüzgâra sırlarını fısıldar.
Kediler gölgelerde seğirir, gözleri parlar,
Aşıklar isimlerini çiğ taneli camlara kazır.

Boğaz, zamansız bir ezgiyle mırıldanır,
Gemiler uzak ufuklara doğru yelken açar.
Bu eski dansın içinde, hayat ve rüyaların,
İstanbul’un kucaklayışında huzur bulurum.

Şair: Microsoft Copilot

Y: Milyonlarca çeşidi var artık. O tarz şeylerle ilgili benim problemim şu: Ben bana bir şey dediğinde cevap olarak, %100 garanti sonuç istiyorum. Yani amacım onun sonucunu alıp doğru mudur değil midir diye bakmak olmamalı. ChatGPT’de her zaman bir şeyler çıkma ihtimali var. Onun sonucunu profesyonel amaçlı, ticari amaçlı kullanamazsın şu anda kolay kolay.

E: Birine sorsan da yanlış cevap verebilir ama.

Y: Burada önemli olan sorumluluk alabilir mi alamaz mı. Aynı otonom sürüş gibi. Araba kaza yaptığında kim sorumlu? Hemen şoför diyorlar. Ben sorumlu olacaksam o zaman gerek yok ki. Legal olarak sorumluluk karşı tarafta olmalı. Bir YZ’ye diyeceğim ki bana şöyle bir kod yaz. O kodu verecekse onun çalışma garantisini vermesi ve sorumluluğunu alması lazım. Bunu yaptığı zaman değerli bir şey olur.

E: Paralı da olsa olur diyorsun.

Y: Tabi, sorumluluk alacaksa paralı olacak.

E: Bir insana kod yazdırsan da tonla hata çıkıyor.

Y: Evet. Belki başka bir YZ’ye de o kodu düzelttirmek lazım.

E: Hazır kodu düzeltmek, yazdığın kodu düzeltmekten çok daha zor.

Y: Sonuçta, sorumluluğunu almadığı sürece YZ oyuncaktan öteye geçmiyor.

E: Peki korkuyor musun mesela? Bütün ülkeler, birleşmiş milletler, bazı teknoloji liderleri YZ’nin tehlikelerini de görelim diyorlar.

Y: Şu an dronelardan ve robotlardan korkuyorum doğrusu. Çünkü Libya savaşında bile kullanıldı yani. 4-5 sene önce falan oluyor herhalde. Bugün hayal bile edemiyorum şu anki durumu. O zaman da bunu teknolojik olarak yaptırabilecek bir sürü şirket vardı ama yaptırmıyorlardı en azından özel operasyonlar dışında.

E: Etik konular önemli tabi.

Y: YZ böyle droneları yönetirse korunmana imkan yok. Korunamazsın yani. Kafayı yerse bittin.

E: Terminatör’ü seyretmeyen seyretsin, özellikle ikinciyi.

Y: Evet.

E: Korunmak için Isaac Asimov’un 3 kuralı gibi kurallar koymak gerekli belki de. İnsanlara zarar vermemeyle ilgili 3 kural.

Isaac Asimov’un 3 robot yasası:

  1. Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
  2. Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
  3. Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumak zorundadır.

Y: Pratikte zor bence. Uymak istemeyen uymaz. Biri uymazsa diğerleri geride kalmamak için onlar da uymaz. Hayalden öteye geçemiyor şu an. Paris Anlaşması imzalıyorsun, Çinli diyor ki ben uymam, bitti işte o zaman. Herkes kendi çıkarına bakıyor. Çok kaotik bir durum aslında. Herkes ya gücünü arttırmaya ya da gücünü korumaya çalışıyor. O yüzden tabii adamın elinde böyle bir teknoloji varsa kullanır.

E: Çok teşekkürler Yalçın. Bize konuk olduğun için Arthenos ekibi adına çok teşekkür ediyorum.

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

Paris bir şenliktir…

Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve benim biletim Air France olunca Paris’te aktarma yapmak gerekiyordu. Güzel yanı firma bir gece Paris’te misafir ediyor. Yani onlarında öyle zırt pırt Uzakdoğu’ya uçuşları henüz yokmuş. Bir gece ne olacak ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer deyip gözlerimi hiç kapatmamaya karar vermiştim.

Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde belge olarak kabul görmüştür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işler karışmış, fotoğraf ve gerçeklik arasındaki ilişki sorgulanır hale gelmiştir. Artık bugün bu ilişki tamamen kurgulanabilir düzeydedir.

Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve yurtdışına giden doktorlardan bahsediyor. Buna bir de gençlerin üniversite sınavlarında tıp seçmemesini ekleyin. Bu yeteri kadar karamsar bir tasvir oldu.

Kumun fotoğrafçası

Bir Patara var: Uçsuz bucaksız kumsalıyla nefis bir Akdeniz plajı. Yaz aylarında herkesin masmavi sularında serinlediği, kıyısında kumların tepeler oluşturduğu uzun sahil. Eskiden, filmlerdeki çöl sahneleri burada çekilirmiş.

E-POSTA ABONELİĞİ

Ertan Öztürk
Ertan Öztürk
X tarihinde doğdum Y tarihinde öleceğim. Bu iki an arasında insanlara bildiklerimi aktarmak istiyorum. Şu anda Norveç’te yaşıyorum. Yedisi uzun süreli olmak üzere 12 ülkede çalıştım. Proje yönetimi, nicel (quantitative) risk analizi, iş planı, maliyet analizi, projede iş takibi (ilerlemesi), fotoğraf, bisiklet, Uzay Yolu 😊 gibi konularda bildiğim kadarıyla yardımcı olabilirim; konuyu bilmesem bile beraber araştırıp öğreniriz. Olabildiğince düzgün yazmaya çalışırsanız iyi anlaşırız.

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

2 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Yasar Aykac
Yasar Aykac
Makale Puanlama :
     

Çok ilginç ve fotoğraf teknolojisi yönünden de ayrıca bilgilendirici bir sohbet olmuş, teşekkürler ve sevgiler.

MANŞET

POPÜLER İÇERİKLER