Usta fotografçı İbrahim Göğer’le tanışıklığımız, 1990’ın ilk yarısında AFSAD’da (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) rastlantısal karşılaşmalarla başlar. O dönem dernek sayısı azdı ve dernek ortamı pek kalabalık değildi. Cep telefonlarının olmadığı, filmli fotograf makinelerinin kullanıldığı, Siyah-Beyaz fotograf baskısında ustalığın çok kıymetli olduğu, dia (pozitif film) ile kusursuz fotograf yapabilmenin önemsendiği, dernek ortamında dayanışmanın hâlâ göz dolduracak şekilde yaşandığı, derneğin fakir ama dernek üyelerinin gönüllerinin zengin olduğu, şimdikinden epeyce farklı bir evreydi.
Sayın Göğer’in, kime ait olduğunu bilmeden, bir fotografımız için, “şiir gibi fotograf” dediklerini hatırlıyoruz. Göğer AFSAD’ın kuruluşundan kısa süre sonra dernek üyesi olmuş, bilahare fotoğrafçılığı meslek seçip tanıtım-reklam fotoğrafçılığı alanında Ankara’da iş hayatına atılmış bir profesyonel. AFSAD’la güçlü bir gönül bağı kurmuş olmalı ki bazı tarihlerde dernek yönetiminde yer almış, hatta başkanlık görevini de üstlenmiş bir insan. O yüzden Ankara’daki amatör fotograf ortamında İbrahim Göğer ustayı hemen herkes tanır, bilir.
Şimdilerde fazla itibar edilmeyen usta-çırak ilişkisi, bilgi ve deneyim paylaşma, dayanışma, yol yordam gösterme, kolektif çaba gibi yaklaşımlar o zamanlar değerliydi. Bu yaklaşımı içselleştirmiş insanlardan biri olan İbrahim Göğer de başka üyeler gibi derneğin önemli etkinliklerinde sorumluluk üstlenirdi. Bilgisini ve deneyimlerini paylaşır, yapılacak etkinliklerde yol gösterir, yardımcı olurdu. Belleğimizde sisli bir yeri var, tarihi tam olarak hatırlayamıyoruz, 90’ların ortalarında olsa gerek, dernekte Danışma Kurulu Üyeliği’yle onurlandırıldığımız zaman, aynı kurulda İbrahim Göğer usta da bulunduğu için, o zamana dek daha ziyade uzaktan görüp selamlaştığımız ustayı yakından tanıma olanağı bulduk. Fakat ondan evvel, kısa bir sohbete vesile olan küçük bir anı daha var belleğimizde. Amerika’da sergilemek üzere bendenizden Kültür Bakanlığı fotograf istemişti. Fotografları takdim ettik, sonra unuttuk, ta ki adresimize bir katalog gelinceye dek. O günün koşullarında bu kadar iyi katalog baskısı inanılmazdı. Amerika’da yapılmıştı katalog ve o katalogda sayın Göğer’in de fotoğrafları vardı. Söz konusu sergi Amerika’nın çeşitli yerlerinde uzunca bir zaman dolaşmıştı. Sergide fotografı bulunanlar, sanıyoruz, kendinden başka kimin bulunduğunu katalogda görmüştü. Katalog vesile oldu, Göğer’le aramızda kısa bir diyalog gerçekleşti. Nadir karşılaşmalar, kısa diyaloglar, AFSAD Danışma Kurulu Üyeliği döneminde saatler süren toplantılara kadar devam etmişti.
Göğer usta AFSAD’ın en eskilerindendir, dolayısıyla en deneyimli simalarından biridir.
“Fotoğraf Ustaları” isimli çalışmayı yaparken sayın Göğer’le de söyleşi/röportaj yaptık ve söz konusu seri kitapların 3.cildine aldık. Yaşam öyküsünü, fotograf serüvenini, duygu ve düşünce dünyasını, fotografa ve sanata dair söylemini röportajımız sırasında ilk ağızdan işitince, kendileriyle ilgili bilgimiz arttı ve böylece tanışıklığımız bir nebze daha ilerlemiş/gelişmiş oldu.
Asıl mesleği tanıtım-reklam fotografı olan İbrahim Göğer, profesyonelliğine rağmen amatör dernek ortamından hiç kopmadığı gibi, fotograf marifetiyle sanat kaygısını, yaptığı kişisel sergi ve gösterilerle ortaya koymuştur.
Şimdi sayın Göğer’in farklı tarihlerde yaptığı sergilere dair kaleme aldığı açıklayıcı metinlere birlikte göz atalım.
“Ben Kimim?
Durağan olmayan gerçekliklerle kendine yabancılaşan günümüz insanı için kimliklerin imajinal olarak tanımlanması dışında bir yol kalmıyor. İster istemez üstlenilen akışkan kimlikler, kimlikleri bulanıklaştırıyor; gizliyor, ulaşılamaz kılıyor ve giderek başkalaştırıyor. Yeni dünyanın kimlikleri, kendilerinden öte bir yerlerde, kimliklerin kurgulanmış hallerinden ibaret. Hep şimdiki zamanda yaşayan, imajinal kimliklere o kadar alışıyoruz ki artık hangisinin gerçek olduğunu biz bile bilemiyoruz.
Enformasyon sürekli olarak bir gerçeklikten, diğer bir gerçekliğe atlarken, kendimize yabancılaşıyoruz. ‘Sahte kendilik’ olarak yorumlanan ‘yabancılaşma’, ‘irade’ kavramının devreye girmesiyle ‘zorunlu yeni gerçeklikler’in inşasına zemin hazırlıyor. Anlam arayışı da, kişinin gerçek kendiliğinin dışavurumunun arayışı haline dönüşüyor. ‘Ben kimim?’ sorusu da durağan olmayan, gerçeklik karşısında ‘şimdiki zamanı’ kabul ederken, sorulabilecek en güçlü sorulardan biri gibi duruyor…

Kendine yabancılaşan imajinal kimlikleri, stereotip yapı üzerine kurdum. İşlerin hepsinde en arka planda, tek bir kadının portresi yer alıyor. Üç boyutlu çalışmada, photoshop ve benzeri görüntü düzenleme programlarında kullandığımız layerlarının (katmanların) gerçeklerini yaptım. En arkada yer alan aynı kişinin fotoğrafının ön kısmına, her birine farklı materyaller ekledim. Kiminde onun feminenliğine dair, dantel. Kiminde ulaşımı temsilen, iletişim telleri ekledim ama teller görüntüye ulaşmayı daha zorlaştırdı. Portreyi dikey olarak parçaladım. Farklı açılardan, değişik göründüler. O bir kadındı, (Kuzuların Sessizliği) demir ağa, kelebek ekledim. Ya da o günümüz kişisiydi, kendisini aynalı gözlükler ardında saklayan…
Böylelikle kimlikleri, fotoğrafı çektikten sonra yeniden oluşturdum.”
“Bunu Ben Yaptım!
Evren, dünya, dünya tarihi, insanlık, insanlık tarihi. Kimiz biz, nereden geldik? Dünyaya egemen olduk ama sincap da soruyor mu bu soruları kendisine? Yoksa o biliyor mu, bilmediklerimizi? Başlangıçtan beri yol aldık, acılar ve eziyetlerle beraberinde. Yolculuk bu şekilde mi sürecek? Yolun ve yolculuğun bedeli acılar mı?”


“Buruşuk
Bizi diğerinden farkı kılan anılarımız, geçmişimiz. Bugünkü ben, geçmişimle benim, sen de geçmişinle sensin. Anılar belki birçoğu buruşmuş, yırtık pırtık, silinmiş belki bir kısmı, atılmış bir kenara. Ama onlar belirliyor bugüne bakışını. Seni. Yitip de kaybolmamışsa bugünkü seni oluşturuyorlar, ondan böyle görünüyor bana bugün…”
“CFC Clorafloracarbon
CFC Clorafloracarbon sergisi 1989 yılında Eşber Karayalçın ve Nilhan Saygon’la birlikte, aynı tema üzerine üç farklı disiplinde (resim, heykel ve fotoğraf) yapıldı. Sergide çevre ve çevre kirliliği sorununa, toplumun yetersiz tepkisi konu edilmişti. Sergi aynı yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde Ankara’da Güvenpark’ta tekrarlandı.
Yapmış olduğum korkuluğu modellerle birlikte fotoğrafladım. Korkuluğu pasif direnişin, sözde kalan yetersiz tepkinin sembolü olarak kullandım. Korkuluğun beraberinde fotoğraflananlar, toplumun farklı kesimlerini ve onların davranış biçimlerini temsilen yer alıyordu.
Sergide 10 adet, analog, 70×90 cm siyah-beyaz baskı fotoğraf yer aldı. Birkaç fotoğrafı baskı sonrasında elle renklendirdim.”



“Gıyabında
Gıyabında sergisi 1997 yılında Eşber Karayalçın ve Nilhan Saygon’la birlikte aynı tema üzerine üç farklı disiplinde (resim, heykel ve fotoğraf) Ankara’da yapıldı. Aynı yıl sadece fotoğraflar, Eskişehir ve İstanbul’da da sergilendi.
80’ler sonrasındaki değişim gizlenemiyordu. Serginin teması toplumsal değişimin, bireysel deformasyonu biçiminde özetlenebilir. Her şey ve herkes değişirken, değişim zorunluluğundan, kaçarak gizlenmek de neredeyse imkansızdı. Nereye evrileceği bilinmezken, değişim fırtınası gücünü giderek artırıyordu. Çoklu kimlikler kavramı henüz dilimize yerleşmemişti ama çoklu kimliklerimizle ahbap olmuştuk. Masklar birini gizlerken diğerini görünür kılar. Masklar gizlenmiş olan asılların yerlerini aldı ama hangisi asıldı, gizlenmek istenen mi, görünür olan mı?
Sergide 50×60 cm boyutlarında analog, siyah beyaz baskı yer aldı. Fotoğraflar yine benim tarafımdan yapılan maskların, modellerle birlikte stüdyoda fotoğraflanması biçiminde yapıldı. Maskların yapımında modellerin kolaylıkla taşıyabilecekleri, onların hareketlerini kısıtlamayacak, hafif malzemeler kullandım.”
“.mınakşab termE
HAYIR!
Bizde de oldu patlamalar, ölümler. Hepsinin ortak yanı, orada bulunma şanssızlığının yanı sıra, nedenini tam olarak bilemedikleri halde ölümle tanışmalarıydı. (HAYIR!) hiçbiri tesadüf değildi, biri ya da birilerinin karanlık planları sonucu sokağa saçıldılar. Kendileri gibi parçalandı, bilinmeyen isimleri. Zaten kim olduklarının da bir önemi yoktu.
Ankara Gar suikastı anısına…
Can havliyle Afrika’dan çıkılan göç yolculuklarına, tecavüzlere, kadın cinayetlerinde yaşamını yitirenlerine selam olsun.
Burgulu demirden yapılan platform üzerinde bulunan fotoğrafların hiçbiri benim değil. Fotoğraflara internetten ulaştım. Fotoğraflar arkalı önlü ya da transparan yüzeylere baskılı. Fotoğrafların beraberinde, kırmızı zemin üzerindeki harfler, platformda dağınık olarak yer aldı. Harfler bulmaca gibi çözülünce, işin ismine ulaşılabilir. Zeminde patlama tarihlerinin yanı sıra, yine dağınık biçimde, zemine saçılmış harfler yer almaktadır. Tıpkı etrafa saçılanların isimleri gibi, zaten isimlerin de bir önemi yoktu.”





“Polaroid Kadınlar
Daha önce diapozitif filmle yaptığım fotoğrafların, özel bir düzenek yardımıyla polaroid malzemeye pozlanması ve polaroid malzemenin normal gelişimi beklenmeksizin, boyanın başka bir yüzeye aktarılması biçiminde yapılmıştır. Bu teknikle görüntü farklı bir yüzeye aktarılırken, deforme olmakta ve resimsel etkiler oluşmaktadır. Özel bir vernikle kaplanan baskılar dış etkilere karşı korunaklı hale getirilmiştir.
Henüz sergilenmemiş olan POLAROID KADINLAR orijinallerin yanı sıra, reprodüksiyonlarından çıkış alınarak daha büyük boyutlarıyla birlikte sergilenmesi planlanmaktadır. Bu çalışmada polaroid malzemeyle yapılan, emisyon transferleri de bulunmaktadır.
Polaroid bilindiği gibi hızlı biçimde sonuç alınabilen, baskıya dönüştürülebilen bir malzemedir. Genellikle kısa süreler için kullanılır, diğer fotoğrafik malzemelere göre zamana dayanıklılığı son derece kısadır. Baskılar kısa bir süre sonra renklerini kaybederek yok olacaktır.
Baskının farklı bir yüzeye aktarımı sırasında oluşan resimsel (romantik) etki, kadınlara yakıştı. Aktarım sırasında oluşan deformasyon, o anları (temasları) daha özel kılıyordu. Malzemenin zamana karşı dayanıksızlığını önlemeyebilir, hatta daha da kısaltabilirdim. Ama anlar, anılar ve anlamlar hemen siliniversin diye değil, anı olarak kalsın diye yaşanır.”

“Red
Dünya yeni bir kavramla tanışmıştı. Küreselleşmenin aslında kapitalizmin yeni bir evresi olduğunun, geniş kitleler tarafından da anlaşılması için henüz zaman erkendi. Tüm dünyanın küresel bir pazar alanı olarak, aynı tip yaşam tarz ve algısının amaçlandığı globalleşme, sonuç olarak ticaretin küreselleşmesini sağladı.
Red, reddetmek: Bilinçli bir tercih olarak kabul etmemek. Küreselleşme olgusuna bir tavır olarak, değişmeme çabası. Aynılaştırmaya pasif, alternatif bir öneri geliştirmeksizin, örgütsüz, kişisel direniş. Dayatılan değişime, metalaştırılan değerlere karşı, kendi değerlerini koruma uğraşı ya da kendi değerlerini yeniden oluşturma sırasında ki zorlu uğraş.
Analog fotoğraflarla 21 adet siyah beyaz baskının bulunduğu sergi, 2002 yılında Ankara’da Türk-Amerikan Derneğinde, 2003 yılında İzmir’de Sabancı Kültür Merkezinde ve 2015’de Troya Festivali-Çanakkale’de sergilendi.”
“Unut Gitsin
Ne çabuk unutturuluyor toplu ölümler, katliamlar, kadın cinayetleri, göç yolunda kaybolan canlar. Depremleri, tren kazalarını, doğal diye adlandırılan felaketleri… Acıları unuttuğumuz gibi sevinçleri de unutuveriyoruz. Belleği olmayan bir toplum muyuz?
Unutmak, unutabilmek güzel şey! Ya hiç unutamasaydık? Sürekli geçmişin acılarıyla yaşamak zorunda olsaydık. Çekilmez olurdu hayat. Neleri unutmadık ki?
Ama hemen unutuvermek, acıların sıklıkla tekrarlanmasına neden olmuyor mu? Yaşanmalı elbet sevinçler, paylaşılırken acılar… Sadece acılarla yaşanmaz ama unutarak yok saymak da olmaz ki. O zaman bellek olmaz ki.
Basın, medya, mecraların tümü var güçleriyle, hep güzeli gösterme çabasıyla, acıları unutmamıza yardımcı oluyorlar. Gündem hızla değişiyor. Ne kadar sürüyor acıları paylaşmak? Ne kadar sürmeli yas?
Unutmak ve amaçlı olarak unutturulmak üzere interaktif çalışmada, bir menfezin ön yüzeyine hoş bir kadın fotoğrafını baskıladım. Menfezin panelleri kaldırıldığında ise hüzünlü bir portre sizi karşılamaktadır. Menfezin mekanizmasını bozdum. Elinizi çektiğinizde, görüntü baştaki hoş fotoğrafa hızla geri dönmektedir. Menfez üzerinde yer yer silinmiş isimlerin yer aldığı bir zemin üzerindedir. Zemindeki isimleri okumaya çalışırsanız, Deniz Gezmiş’ten, Berkin Elvan’a, Uğur Mumcu’dan, Cumartesi annelerine, Suruç’dan, 80’lere, oradan Ankara Garı’na birçok unuttuğumuz ya da unutturulmaya çalışılan tanıdıkla karşılaşırsınız.”











Görüyoruz ki sayın Göğer kendisini ve başka bireyleri, mensubu olduğu toplumu ve başka toplumları, doğayı doğrudan ilgilendiren, zora sokan, yoran bir dizi negatif meseleye dair zihinsel etkinlik içinde. Ancak sadece düşünme, sorgulama ve sonuç çıkartma hali içinde kalmayıp, bunları sanatın, fotografın konusu yapmak suretiyle pratiğe dönüştürme, görsel materyal aracılığıyla paylaşma, fotografın diliyle anlatma kaygısı taşıyor. Bu kaygıların sonucu olarak, dikkate değer sayıda nitelikli sergi vasıtasıyla kişisel yaklaşımını, sanatsal tavrını, duruşunu, fotograf alanındaki yetkinliğini ortaya koymuş usta fotografçı İbrahim Göğer.
Yeni insanlık evresine doğru hızlı şekilde yol alırken ortaya çıkan muğlak atmosfer, küresel sistem paradigmasının dayatmaları, büyük kentlerin, metropollerin, megapollerin bireyi cendereye sokan, yalnızlaştıran, kendisine, topluma ve doğaya yabancılaştıran etkisi üzerine düşünüp nedenlerini sorgulamak bir sanat insanının adeta istem dışı, zorunlu halidir. Sıradan bir fotografçının değil, sanat insanının istem dışı, zorunlu düşünme alanıdır. Filozofların, bilim insanlarının, sanat insanlarının sorgulamadan, düşünmeden ve sonuç çıkartmaya çalışmadan geçen zamanları yoktur. Onların aylak zamanları da, sözde aylak zamandır, çünkü sorgulama ve düşünme eyleminden vazgeçemezler. Bu hal takıntıdan farksızdır düşünürlerde, bilim ve sanat insanlarında. Daldıkları derya onları yutmuştur bir kez, o deryadan çıkamazlar ömürlerinin sonuna kadar.
Yalnızlaşma, yabancılaşma sancılarını derinden hissetmiş, içselleştirmiş ve üzerine düşünmüş İbrahim Göğer. Varlığı, varoluşu düşünmüş. İnsan neden var? Diğer canlılar, üzerinde yaşadığımız gezegen, topyekûn evren neden var? Bütün bu oluşum, oluşumun parçası olarak canlılık, canlıların bin yıllardır yaşadığı sancı ne için var? Şimdiye dek yaşanan sancılar ebediyen yaşanacak mı, yaşanacaksa hangi nedenle? Sadece düşünürlerin sorgulama alanı değildir bu gibi zihinsel etkinlikler, bilim insanlarının da, sanatçıların da boyun bağıdır ve o bağ sürekli sıkar, gün geçtikçe daha fazla sıkar.
Usta fotografçı sayın Göğer böyle bir sorgulamaya ve düşünme eylemine zorlayan, mecbur kılan kravatı takmıştır bir kez, bir daha çıkartamaz. Göğer ustanın düşünme alanında sadece soyut kavramlar, tahayyül sınırlarını zorlayan problemler yoktur, günlük yaşamın problemli halleri, bireyi ve toplumu ilgilendiren meseleler de vardır. Hayatın karanlık yüzünü de düşünür ve fotografa konu olarak seçer. Sosyo-ekonomik meseleler, psiko-sosyal haller, kültürel kodlar ister istemez O’nun düşünme alanına girer. İnsan hallerini, toplumsal halleri, olayları ve olguları ele alır, olabilecekleri ve neden, nasıl olacakları, karanlıkta kalanı görmeye çalışır.
Hayatı anlama, kavrama, anlamlandırma derdindedir Göğer. Sanat bağlamında yapıp etmelerinde bunu açıkça görüyoruz. Fotograflarda söylem belirgin kılınırken, fotograf marifetiyle ortaya konan söylem ile söz marifetiyle yapılan açıklama tam anlamıyla örtüşür.
Kimi çalışmasında yer alan fotografları teknik bakımdan nasıl eylediğini, nasıl sergilediğini, kimlerle birlikte hangi amaç için yola çıktığını, sergilerin nerelerde gerçekleştiğini anlatır. Kimi çalışmasında kendisini ve/ya toplumu derinden etkileyen, yaralayan, iz bırakan olayları ve olguları hangi saikle ele aldığını, örneğin unutmak-hatırlamak gibi belleğe ilişkin önemli bir meselenin psikolojik ve sosyolojik boyutlarını, olumlu-olumsuz yönlerini hangi sebeple irdelediğini söyler. Topyekûn insanlığı, doğayı, dünyayı ilgilendiren önemli ortak meselelerin yanında, güçlü-zayıf ilişkisine, egemen güç olmaktan küresel hegemonik güç olmaya giden süreçlere dikkat çeker. Küresel ölçekte tektipleştirmenin kapıda olduğunu, böyle bir vaziyetin kabul edilemezliğini dillendirir. Sanat ortamında yapılacakların özünde pasif direnme biçimine tekabül ettiğini bilir, ancak bunun da muhakkak surette yapılması gerektiğinin altını çizer.
Sanat insanı söylemini bazen doğrudan dillendirse de, çoğunlukla dolaylı şekilde ifade eder. Sanatın dili ekseri dolaylı ama yüksek etki için güçlü bir anlatım tekniği geliştirilmesine ihtiyaç duyar. Sanatçı yapıp etmelerini ortaya koyar, yani sözünü dillendirir; izleyici O’nu anlamaya, kavramaya çalışır, önem atfeder; eleştirmen, sanat insanının yapıp etmelerini derinlemesine ele alarak hayatla, sanatla, düşünme alanıyla bağını kurar, ölçer, biçer ve değer atfeder. Onun yüklediği değer bir yandan izleyici tarafından atfedilen önemi daha yüksek veya daha aşağı bir seviyeye taşırken, diğer yandan sanat piyasasına, koleksiyonerlere yol gösterir. Eleştirmen, sıradan bir izleyiciden farklı olarak, bazen sanat insanının söylemini can evinden yakalayıp ifşa eder, olduğu gibi açığa vurur, bazen de sanatçının eksik bıraktığı yeri tamamlar, hatta kimi zaman sanatçının söylemek istediğinin ötesine geçerek yeni şeyler söyler.
İbrahim Göğer’in çalışmalarında kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bir sanat insanının eserleri var. Bu eserleri izleyenler ne düşündü, ne söyledi, bilemeyiz tabii ki. Eser, hak ettiği kadar izleyiciyle buluştu mu, onu da bilemeyiz. Ancak fotograf alanından eleştirmen sorunu yaşadığımız için olsa gerek, bu ve benzeri başka çalışmalara dair kalem oynatan yok. Onlarca, yüzlerce eleştirmen olmaz zaten. Böyle şeylere kafa yoracak, sanat yapıtı üzerine söz söyleyecek insan sayısı doğası gereği sınırlı olur. İşin aslı şu ki, sınırlı sayıda kalem erbabı var fotograf ortamında. Ama yazmazlar, yazmıyorlar. Bu, çok önemli handikaplarımızdan biridir. Diğer yandan yazılsa da kıymeti yok, çünkü memlekette fotograf satın alacak koleksiyoner sorunu var. Koleksiyonerler fotografla ilgilenmiyorlar ne yazık ki. Sanatçı, küratör, galeri, eleştirmen, koleksiyoner birbirini tetikleme gücü olan, birbiriyle etkileşim halinde olması icap eden faktörler. Böyle bir bağ maalesef henüz tam olarak oluşturulabilmiş değil.
Önemli bir soru: Bu çalışmaların kitapları/albümleri yapıldı mı?
Böyle çalışmalar muhakkak kitaplaştırılmalı/ albüm haline getirilmeli. Her fırsatta bunu söyledik, bir kez daha yineliyoruz. Sonraki kuşaklara bırakılabilecek en önemli miras, onların kültür-sanat hayatına katkı verecek sanat eserleridir. Fotografik yapıtların miras olarak sonraki kuşaklara intikali için kalıcı hale getirilmeleri elzemdir. Kalıcılık da hâlâ büyük ölçüde kitap/albüm yapılmayı zorunlu kılar.
Saygıyla,
İLİŞKİLİ İÇERİKLER
E-POSTA ABONELİĞİ
Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.


