Sulhun zorlu yolu: 101’inci yılında Lozan Muahedesinin Mütalaası

Lafı lastik gibi çekmenin lüzumu yoktur. Sevr’den kambur olup sırtımıza binmiş Lozan muahedesine konu olan meselelerin elli yıldan bu yana gelen günümüzdeki durumlarına bakarak yorumlar yapmak, bundan sonra okuyucuya kalmıştır. Büyük önder, Atatürk’ün Lozan muahedesi hakkındaki düşüncesi yazının manşetinde yer almaktadır. Atatürk’ün tereddüt götürmez ileri görüşlülüğü ile ifadesine katılmamanın mümkünatı yoktur.

Lozan Barış Antlaşması’nın ihtiva ettiği esasları, diğer barış teklifleriyle daha fazla mukayeseye mahal olmadığı fikrindeyim. Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla ikmal edilmiş zannedilmiş, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte örneği bulunmayan bir siyasi zafer eseridir.

Mustafa Kemal Atatürk, 24 Temmuz 1923

Lozan Antlaşması, 19 Mayıs 1919 da başlayan meşakkatli yolculuğun nefes almamızı sağlayan uluslararası en önemli başarısıdır. Bu yolculuğun her adımı atalarımızın kanları ve acıları ile atılmıştır. Lozan antlaşması süreci 30 Ağustos 1922 Başkumandanlık meydan muharebesi ile başlayan ve 9 Eylül 1922 de İzmir de soluklanılan zaman dilimi ile hız kazanır.

Lozan öncesinde 2 nci ordunun Çanakkale’ye, 1 nci ordunun Kocaeli üzerinden İstanbul’a yönelmesi (bu emir 13 Eylül 1922 de Garp cepheleri komutanı İsmet Paşa tarafından verilmiştir) İngiltere tarafından dayatılan İstanbul ve boğazlara “tarafsız bölge” çarpıtması adı altında, itilaf devletlerine (İngiltere, Fransa, İtalya) kendi kontrolünde kalması için gösterdikleri gayretlerini sürdüremeyecekleri gösterilmişti. Buna Mustafa Kemal Paşa tarafından Trakya’nın Türk devletine bırakılma talebi de eklenince itilaf devletlerinin siyasileri ve askerleri dar bir coğrafyada kısılıp kalacağı belli olmuştu. Orduların harekâtı sürecinde Mustafa Kemal Paşa İngilizlere verdiği çatışmaya girmeyecekleri garantisi İngiliz hükümeti ile siyasi ilişkiler kurabilecekleri mesajları da İngilizleri çok rahatlatmamaktaydı. Ordularımızın sürdürdüğü yürüyüşte tüfeklerini sırtlarına asmış olmaları verilen sözün bir göstergesiydi. Askerlerimizle İngilizler arasındaki mesafe birbirlerine şaka yapacak kadar yakındı. Bu stratejik harekât, görüşmeleri 3 Ekim 1922 de başlayıp 11 Ekim 1922 de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanır.

Müttefik devletlerin ayak diremeleri hatta Trakya’yı garb -ı Trakya ve şark-ı Trakya gibi bir bölmeye çalışmasına rağmen İsmet Paşa ve heyeti müttefiklere taleplerini kabul ettirirler. Bu toplantılara Yunan heyeti katılmaz ve Mudanya körfezindeki gemilerinde bekler. İngiliz murahhası General Harrigton Yunanlıların imzalamasının önemli olmadığını mütarekenameye harfiyen riayet edeceklerini belirtir. Tabii bu davranış aslında Yunanlıların bir maşa gibi kullanıldığının göstergesidir.

Parantez açarak iki konuya dikkat çekelim; Meriç sınır olarak değerlendirilmiştir. Her zaman nehirler iki ülke arasında doğal sınır olma özelliğine sahiptir. Bu yönden bakınca günümüzde hem Trakya’da hem de Doğu Anadolu’da benzer projelere “acaba?” diyerek tedbirli yaklaşmakta fayda var.

Mütarekenin en temel konusu Yunanistan’ın Trakya’dan çekilerek bölgenin 30 gün içinde teslim edilmesiydi. Diğer maddelerini tek tek burada ele almak lüzumsuz bir iş olacaktır. Vurgulamaya çalıştığımız mütareke devletleri ile beklenti olan sulh konferansına karar verilmesini hızlandırmasıdır. Ancak bu konferans talebi de karşı taraftan gelmeliydi. Beklenen davet 13 Ekim 1922 günü gerçekleşti.

Sulh Konferansı Türk Murahhas Heyeti

Sulh konferansı yapılacağı belli olduğunda sıra heyet belirlemeye gelmiştir. Otuz sekiz kişilik heyetin müzakerecileri Hariciye Nazırı İsmet Paşa (İnönü), Sağlık Nazırı Doktor Rıza Nur Bey ve Maliye Nazırı Hasan Saka Bey ve maiyetlerindeki mütehassıslardır (yani danışmanlar). 

Bu heyet burada yazıldığı kadar kolay ve hızlıca teşkil edilmemiştir. Meclis’ deki muhalif gruba (ikinci grup, ki bunları sert muhalefeti sürekli olacaktır) rağmen TBMM’nin onayı ile oluşturulur.

Ancak mütareke devletlerinin kendilerine göre politika olarak gördükleri ahlaksız oyunlarının süreceği hali hazırda İstanbul’da mevcudiyeti olan Tevfik Paşa hükümetini de konferansa davet etmeleriyle belli olmuştu. Zaman bu oyunların kurucusunun konferansın yöneticisi pozisyonunda olan İngiltere olduğunu gösterecekti.

İki kutuplu bir müzakere ortamından kendi menfaatlerine uygun kararları daha kolay aldırabileceklerinin umudu içindeydiler. Ne de olsa İstanbul hala mütareke devletlerinin destekçisi durumundaydı. Ancak bu talep kolayca olmasa da Ankara Hükümeti tarafından ustalıkla bertaraf edildi. Önemli bir engel atlatılmıştı.

Lozan’daki sürpriz

Heyet, kendilerine bildirilen konferans başlangıç tarihine (13 Kasım 1922 olarak tebliğ edilmişti) uygun olarak 4 Kasım 1922 de Ankara’dan hareket etti. İki günlük İstanbul konaklama sürecinde İsmet Paşa İngiliz komiseri General Harrigton ile görüşmüştür.

Türk murahhas heyetinden başka hiçbir heyetin gelmediğini görüp İsviçre ve İngiltere’de seçim olacağı gibi gerçekçi olmayan bir nedenle konferans başlangıç tarihinin 20 Kasım 1922 tarihine ertelendiği öğrenilir. 

Parantez açalım; bu durumun General Harrigton tarafından bilinmemesine imkân yoktur. Ancak bu bilgiyi İsmet Paşa’ya yaptıkları görüşmede kasıtlı olarak saklamıştır. İsmet Paşa hatıratında bunu sadece ima etse de kesin böyledir. Bu durumu “kasıtlı geciktirme” diye tanımlayabiliriz. Sanki bir zanlı sorgu odasında bekletilerek umutsuzluk ve moral çöküntüsü yaşayarak çabucak itirafta bulunsun davranışı uygulanmaktadır. Bunun da taleplerinin kolayca kabul edileceğini destekleyen bir strateji olduğunu düşündükleri bellidir. Yani dolaylı olarak Türkler 19 Mayıs 1919 da başlayan kurtuluş savaşı ile suç işlemiş bir zanlı gibi görülmektedir. İsmet Paşa’nın bunu anladığı aşikardır.   

İsmet Paşa vakit geçirmeden Fransız hükümetinin daveti üzerine Paris’e giderek sulh konferansından beklentilerini gayri resmi olarak görüşmeye başlar. Paris’ de bulunduğu birkaç gün içinde oraya gelen İngiliz baş müzakerecisi, Yunan hayranı Lord Curzon ile de samimi bir ortamda görüşerek beklentilerini açık bir dille kısaca aktardığında karşısında sinirden deliye dönen bir İngiliz görecektir. Bir ara Musollini de kısa bir görüme fırsatı yakalar.

Sulh Konferansı Açılıyor

Konferans için Venedik gibi başka birkaç şehir de gündeme gelmiş olsa da tarafsız gibi görünen İsviçre’nin Lozan kenti seçilmiştir. Heyetlere açılışı İsviçre cumhurbaşkanın yapacağı ve arkasından Lord Curzon’un konuşması olacağı bildirildiğinde İsmet Paşa “madem öyle ben de konuşacağım” diyerek talebini iletir. Bunun gereksiz olduğu konusunda İsmet Paşa ikna edilmeye çalışılır. Ancak yapılmak istenen Türk murahhas heyeti üzerinde tahakküm kurmayı amaçlamaktadır. İsmet Paşa bu oyuna gelmez ve çok iğneleyici olmayan nutkunu okur.

Bu süreçte beklenmeyen bir olay da Venizelos’un da konuşmak istemesidir. İsmet Paşa “o konuşursa cevap hakkımı kullanarak ben tekrar konuşurum” diyerek her konuşmacı için cevap hakkını kullanma niyetini ortaya koyar. Bu müttefik devletlerin beklemediği bir davranıştır. Şaşkındırlar.

Parantez; Bu da Türk murahhas heyetini yıldırmak için bir taktiktir. Ancak İsmet Paşa bu taktiklere anında karşılık vererek etkisiz kılmayı becerir.

Tabii bu süreçler okuduğunuz kadar kısa ve çabuk olmamaktadır. Burada sadece dikkat çekici noktalara parmak basılmaktadır.

Önce Sınırlar

Konferansın ilk gündem maddesi Trakya sınırının görüşülmesidir. Bu da nispeten Mudanya mütarekesinde ele alındığı için Türk delegelerinin niyetinin ne olduğu tahmin ediliyordu. Buradan başlayarak kolayca çözülen bir maddede Türk heyetine bir zafer kazanmış algısı oluşturulmaya çalışılması muhtemeldir.

Bu görüşmede en olumsuz durum garp-i Trakya denilen coğrafyanın Balkan harbi sununda Bulgaristan’a terk edilmiş olmasının (bu ittihat ve terakki hükümetinin Bulgaristan ile yaptığı gizli bir antlaşmadır. İttihatçıların beklentisi birinci cihan harbini Almanya kazanınca bu antlaşmanın düşeceği ve bu toprakların geri alınacağı şeklindeydi. Bu süreçte İsmet Paşa genelkurmay harekât şube müdürüydü. Enver Paşa’ya bunun sakıncalarını anlatmış olmasına rağmen dikkate alınmamıştı) masaya konulmasıdır. Lord Curzon ve Venizelos burada yaşayan çoğunluğun Rum olduğu ve burayı Bulgaristan’dan istiyoruz demektedirler. Bu durum İsmet Paşa’nın elini kolunu bağlayacak doğru olan bir konudur. Buna karşılık İsmet Paşa şu teklifi sunacaktır: “bu yörede plesibit yapalım. Eğer dediğiniz gibi bu coğrafyada Rum çoğunluktaysa zaten Yunanistan’a bağlanmak isteyecekleridir”.

Aslında yörede Türklerin çok olduğu aşikardır. Sonucun Türkler lehine çıkma ihtimali yüksektir. Bu teklife şiddetle karşı çıkarlar. Bunlara rağmen ve sınır olarak Edirne, Karaağaç olarak Meriç nehrini kabul edecektir. Bu hudut misak-i milli için düşünülen coğrafyadır. İstenen çok iyi bir stratejik müzakere ile müttefiklere kabul ettirilmiştir.

Boğazlar meselesi

Sulh konferansı yapılacağı kesinleştiğinde İsmet Paşa Rusya’nın da bu konferansa müdahil olması gerektiğini öne sürmüş ve kabul ettirmişti.

Her gündem maddesinde olduğu gibi Lord Curzon “evvela Türklerin nokta -i nazarını öğrenelim” diyerek başlamıştı. İsmet Paşa ise suya sabuna dokunmayan yüzeysel bir konuşmayla boğazlar hakkındaki niyetlerini geçiştirdi. Lord Curzon İsmet Paşa’nın üzerine gitmeye devam ederken devreye Rusya müzakerecisi Çiçerin girdi ve; boğazların Türk devleti kontrolünde olması ve savaş gemilerine kapalı olması gerektiğini ortaya koyan Türkleri destekleyici bir beyanatta bulundu.

Tabii bu İngiltere’nin boğazlar “beynelmilel” adı altında kontrol altına alma politikalarına uymuyordu. Romen ve Bulgar sözcüler de İngiltere destekli konuştular. Ayrıca müttefikler sulh da bile boğazların harp gemilerine açık olmasını istiyorlar.

Parantez; NATO adı altında ABD’nin doğuya doğru genişleme politikası ile Ukrayna’nın NATO’ya girmesinin temelinde NATO ülkelerinin ortak askeri tatbikat yapıyor olmaları var. Böylece ABD bugüne kadar girmediği Karadeniz’e Ukrayna sayesinde girme hakkını elde etmeye çalışıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açması ne kadar kabul edilemez ise ABD’nin bu savaşı başlatan güç olduğu göz ardı edilmemelidir. Benzer durum İsveç ve Finlandiya ile söz konusudur. Yani ikinci cihan harbinden bu yana ABD-Rusya çekişmesi devam edip dünyanın içine etmektedir. Atatürk dünyanın geleceğini görmüştü.

Lozan sulh konferansında boğazlar meselesi sonuçlanmış gibi olsa da asıl ve detaylı olarak boğazlar meselesi 20 Temmuz 1936 da imzalanan Montrö Boğazlar antlaşması ile çözüme kavuşturulmuş olup Türk hükümetinin talepleri esas olarak kabul görmüştür. Rusya – Ukrayna savaşının hızlıca dünya savaşına dönüşmemesinin bir noktası da Montrö antlaşması gereği Karadeniz’e girmek isteyen NATO’ya bağlı ülkelerin harp gemilerinin hükümetimiz tarafından engellenmesidir.

Bir kere daha vurgulamak gerekir: İngiltere boğazlar ve İstanbul için “tarafsız bölge” kapsamını benimseyip ısrar ederek müttefiklerinden de destek istiyordu. Muhtemelen zaman içinde bu coğrafyada daha etkili olacağını düşünüyordu. Çabaları bu yönü işaret etmektedir.

Boğazlar zaten tarihçilerimiz tarafından başlı başına ele alınan bir konudur. Lozan’da Türk heyeti bu konuda çok çaba sarf etmiştir.

Ekalliyet meselesi

Hem Trakya hem de boğazlar meselelerinin istediği gibi hitam etmemesi Lord Curzon’u köpürtmüştü. Ekalliyet meselesinin görüşüleceği bir gün öncesi gece yarısı Türk murahhas heyeti katibine bildirildi. Kâtip İsmet Paşa uyuduğu için bu bilgiyi sabah tebliğ ettiğinde müzakereye az bir vakit kalmıştı. Kâtip cezalandırıldı.

Azınlıklar, Osmanlıdan başlamak üzere adım adım baş ağrısı haline getirilmiş bir meseledir. İmparatorluk döneminde Türklerle iç içe yaşam sürdüren gayrı müslimler zaman içinde kendi devletlerini kurmak için isyan eder hale getirildiler.

İşte Lozan’da ilk talep İsmet Paşa’yı ziyaret eden eski Osmanlı hariciye nazırı Noradunkyan Efendi ve yanındaki Paşalyan Efendi’den (İsmet Paşa hatıratında sadece adını veriyor) geldi. İsmet Paşa şöyle anlatır:

……. Nihayet Paşalyan Efendi’nin sözlerini, Noradunkyan Efendi bağladı: Biz Ermeni yurdu isteriz, dedi. Nasıl şey o Ermeni yurdu diye sordum. Türkiye’nin bir yerini ayıracaksınız, tarzında izah etti.

Sordum:

“Nerede istiyorsunuz? Doğuda mı, güneyde mi, batıda mı, nerededir?”

Ben öğrenmek istiyordum, yani şimdiye kadar söyledikleri isimlerden birini mi söyleyecekler diye. Noradunkyan Efendi şöyle dedi:

“Nerede olursa olsun, Ermeni yurdu olarak bize bir yer verin. Biz orada toplanalım, orada yaşayalım.”

İsmet Paşa’nın mülayim tavrı ziyaretçilerin tehdit edici söylemlerini yüksek sesle dile getirmelerine varınca Paşa kapıyı gösterir. Ancak konu burada kapanmayacaktır. Bir Ermeni cemiyetinin hukukunu savunan İsviçre derneğinin başındaki yaşlı bir profesör İsmet Paşa’dan görüşme talep eder, talep kabul edilir ve karşılıklı otururlar. En sonunda İsmet Paşa şu sözlerle profesörü kapının önüne koyar:

…… Sabrım tükendi. Kendisine sert bir ifade ile şunları söyledim:

“Profesör Efendi” dedim, “haksız bir şey istiyorsunuz. Sizin istediğiniz Türkiye’nin insanları arasında ahengin kurulması değil, bunun bozulmasıdır. Zihniyetiniz vatandaşlar arasında ahenk olmamasını isteyen bir istikamettedir. Fena bir yoldasınız. Muvaffak olamazsınız. Bana memleketin bölünmesini teklif ediyorsunuz. Biz memleketimizi parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan Harbi boyunca uğraştıktan sonra dört sene daha uğraşmışızdır. Sizin cemiyetinizin yapacağı mücadele, bizim yendiğimiz devletler ve güçlükler yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Çok az gelirsiniz.”

Yetti mi diye düşünüyorsunuz. Hayır. Doktor Rıza Nur Bey’in olduğu komisyon bir Ermeni heyetini dinlemek üzere davet edildiğini açıklar. Rıza Nur itiraz edip toplantıyı terk eder. Rıza Nur Bey Türkiye’ye dönmek ister. Konu İsmet Paşa’ya gelir. İsmet Paşa “iyi yapmışsın ama müzakerelere devam etmen gerekir” diyerek ikna eder.

İsmet Paşa konuya son noktayı koyar:

“Bütün devletlerin kendi memleketlerinde ekalliyetlere tanıdığı haklan biz de aynen kabul edeceğiz, fakat istisnai bir kayıt kabul etmeyeceğiz. Herhangi bir murakabeye razı değiliz. Cemiyeti Akvam’ın murakabesine de razı değiliz. Cihan Harbi sonunda yapılmış muahedelerin ekalliyetler hakkında koyduğu bütün hükümleri kabul edeceğiz.”

Parantez; bu ana kadar olan müzakerelerde İsmet Paşa’nın ortaya koyduğu davranışları, hayatını savaşlarda geçirmiş bir askerin bu tecrübesini kurt politikacılar karşısındaki dehası olarak ifade etmek doğru olacaktır.

Kapitülasyonlar Meselesi

Kanuni Sultan Süleyman döneminde yabancılara verilmeye başlanan imtiyazlar Osmanlı borç batağına gömüldükçe ardı arkası gelmeyecek şekilde sürmeye devam etmişti. Birinci cihan harbi sonunda, 10 Ağustos 1920 de imzalanan Sevr antlaşması ile (madde 260-268) “1914 yılında Osmanlının tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacaktır” maddesi ile hortlatılmıştı.

Tahmin ettiğiniz gibi Lozan Antlaşması Osmanlı’yı yıkan ve parçalayan Sevr Antlaşmasının ilgası demektir.

İsmet Paşa kapitülasyonların tamamen kaldırılmasını vurgularken müttefik devletlerin müzakerecileri “nasıl olacak? ne zaman olacak?” gibi saçmalıklarla işi yokuşa sürmeye çalışırken İsmet Paşa anında cevabı yapıştırıyordu: “hiçbir şart olmadan ve hemen kaldırılacak…”   

Sulh Konferansının Kesilmesi

Mütareke müzakerecileri, müzakere yapılıyor “muş”, Türklerin talepleri değerlendiriliyor “muş” gibi yaparken karşılarındakilerin politik geçmişi olmamasını ve Osmanlı döneminde olduğu gibi kolayca ikna edebileceklerini zannederken stratejilerinin işe yaramaması ve Türklerdeki sabra ve ortaya koydukları ispatların geçerliliğine katlanamaz olmuşlardı. Ve özellikle bu işi kolay sonuçlandıracağını düşünen (belki hayal eden demek doğru olur) Lord Curzon için çekilmez bir hal almıştı. Gözdağı vermeye devam ediyordu. Bu gösterişi seven bir İngiliz’e yakışan tutumdu.

…… Curzon sözlerine devam etti:

“Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız. Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”   

Lord Curzon’un sözleri bittiği zaman, kendisine dedim ki:

“Şimdi meseleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz.”

Parantez: Çok partili döneme kadar olan süreçte Millet Meclisi hep denk bütçe yaptı. Ve bütçe kadar harcadı. 1930 – 1931 döneminde bütçe fazlası verince bu tutarı tarım, hayvancılık, eğitim alanlarına aktarılmıştı.

Bu da 1961’ deki durum. Umut ABD yardımının fazla olmasında…

Sulhun zorlu yolu: 100’üncü yılında Lozan Muahedelesinin Mütalaası

Lozan Muahedesini mütalaa etsek de bütçe konusu adım adım kapitülasyonlara dönüşü işaret ettiğinden vurgulanması gerekiyordu. Kaldığımız yerden devam edelim:

İşi oldu bittiye getirmek için müttefik müzakereciler kendi çıkarlarını önde tutan bir muahede projesini hazırlayıp imza için İsmet Paşa’ya gönderip “Lord Curzon İngiltere’ye dönecek. Tren hareket etmeden imzalanmasını bekliyor” talebini ilettiler. Kabul edilir yanı yoktu. İmzalanmadı tabii ki. Trenin kalkışı iki defa geciktirilmesine rağmen İsmet Paşa imzalamayacağı bir kez daha açıkça ifade etti.  

Ortada kalan soru şuydu: Konferans kesildi mi, ara mı verildi yoksa ertelendi mi? Karşı taraf bunu düşünedururken Türk murahhas heyeti dönüş yolundaydı…

Müzakereler kesildiğinde tarih 4 Şubat 1923 idi.

Konferansla İlgili Meclis Müzakereleri

Muhalefete fırsat yakalamıştı. Sulhun olmamasının tek nedeni İsmet Paşa ve konuyu en yakın takip eden Mustafa Kemal Paşa’ydı. İsmet Paşa üzerinden başlayan münakaşalar hemencecik Mustafa Kemal Paşa’ya yöneliyordu.

Parantez: Bu öyle bir hal ki, meclis araya Seçim kanununda değişiklik yapılmak üzere, bir kimsenin, mebus seçilebilmek için bir yerde en az beş sene oturmuş olmasını şart koşan bir teklif hazırlamışlar, Meclise vermişlerdi. Bundan Atatürk son derece müteessir olmuştu. Bunu doğrudan doğruya kendi şahsına tevcih olunmuş bir tertip saymıştı. Mustafa Kemal Paşa’ya yapılan bu ahlaksız -güya politik- saldırı Paşa’nın Millet Meclisinde konuyla ilgili verdiği nutuk ile geri püskürtülür. Bu işin altında ikinci grupçular vardır.

Bu müzakereler 6 Mart 1923 tarihine kadar sürdü. Muhalifler yeni bir murahhas heyeti oluşturulmasının daha iyi olacağında ısrar ediyordu. Güya yeni bir heyetle mevcut heyetin elde ettiklerinin üzerine daha fazla şey elde edilebilirmiş. Halbuki henüz elde edilen bir şey yoktu. Ancak bu talep de İsmet Paşa üzerinden Mustafa Kemal’e saldırmanın bir şekliydi. Olmadı. Gerçekleşmedi.

Bu süreçte birçok sevimsiz olay meydana geldi. Ancak Mustafa Kemal Paşa bunların üstesinden demokratik olarak gelmesini bildi. Meclisin üstünlüğünü hiçbir zaman göz ardı etmedi. Bütün kararların mecliste görüşülerek müzakere edilerek ele alınması esasından hiç ama hiç vaz geçmedi. 

Tekrar Lozan’da

8 Mart 1923 de mütareke devletlerinin murahhas heyetlerine gönderilen notada kesin kabul edilenlerin ve üzerinde görüşülmeye devam edilmesi gereken hususlar yer alıyordu. 28 Mart 1923 de bu notaya cevap ve konferans daveti geldi. Görüşmeler 23 Nisan 1923 de yine Lozan’da başlayacaktı. 

Müzakereler değişmeyen şiddeti ile Temmuz 1923 tarihinin ortalarına kadar devam etti. Nihayet 24 Temmuz 1923 de Türk murahhas heyeti taleplerini kabul ettirmiş olarak Türkiye Cumhuriyet’inin beynelmilel tescili olarak telakki edebileceğimiz Lozan Antlaşması imzalandı. Ancak antlaşmanın yürürlüğe girmesi için taraf devletlerin tasdik etmesi gerekiyordu. Bu olmadan alınan kararlar uygulamaya geçemeyecekti. Bu tasdik süresi 9-10 ay kadar sürmüş olup Lozan Muahedesi bir sene sonra devreye girmiştir. Türk hükümeti Lozan muahedesini 24 Ağustos 1923’de tasdik etmiştir.

24 Temmuz 1923 imza sürecini 29 Ekim 1923 de cumhuriyetin ilanı taçlandırdı.

Lozan’da Hesap Kitap İşleri

Bir muhasibimiz vardı. Muhasibimiz sonradan parlak bir Maliye Vekili olan Fuat Ağralı idi. Heyetin masraflarını o görürdü. Otel masrafı, yemek masrafı gibi hükümet kontrolünde olan ve hükümet tarafından karşılanan hesabı muhasip yapardı. Neye ihtiyacımız olursa ona söylerdik. Yevmiyelerimiz vardı. Şahsi ihtiyaçlarımızın da hesabını yapar ve bize verirdi. Masrafların hangisi gündeliğimize girer, hangisi devlete aittir, onları ayırır ve ona göre hesaba geçerdi.

Harcamalar konusunda bu kadar malumat yeterli olacaktır. Ankara Hükümetinin koskoca hariciye nazırı kendi atadığı heyet muhasibine hesap veriyor ve onun tarafından kontrol ediliyor.

Ankara İle Muhaberat

Özel görüşmeler, resmi müzakereler, bunların hepsini bir harp raporu gibi her gün Ankara’ya bildirirdim. Ben raporlarımı doğrudan doğruya başvekile gönderirdim. Başvekil ile muhabere ederdik. Sonraları aramızda karşılıklı şikayetler olduğu zaman, Büyük Millet Meclisi reisine yazdım. Fakat özel muhabere vasıtam olmadığı için, onları da başvekile gönderirdim. Yalnız “Büyük Millet Meclisi Reisine Mahsustur” derdim. Başvekil de okur, sonra götürür. Büyük Millet Meclisi reisine verirdi. Mustafa Kemal Paşa da bana yazacağı zaman, aynı şekilde hareket ederdi. Yani başvekilin kontrolü altındaydık.

Sen ki cihanı dize getir sonra kalk Millet Meclisi Reisi ol ve başvekilin haberi olmadan İsmet Paşa ile iki satır yazışmayı kendinden esirge. Lider olmanın özelliklerinden biri de şeffaf ve görünür olmak, düşüncelerini ve kararlarını, çekinmeden ve kimseden saklamaya gerek görmeden ifade etmek olsa gerek.

Sulh Konferansının Tekrar Başlaması

Parantez: İsmet Paşa hatıratında Lozan’da iyi karşılandığından bahseder. Müzakere başlangıç tarihi 23 Nisan 1923 olarak belirlenmişti. Bu tarih Ankara’da Millet Meclisinin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’ nin yıl dönümüne denk getirilmişti. Bu tarihin tesadüfi seçilmiş olması düşünülemez. Müspet zaviyeyle bunu Türklere yakınlaşmak talebi olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır. Diğer yandan da bunu Türk murahhas heyetini etkileyerek taleplerini kolayca kabul ettirme niyeti olarak düşünebiliriz. Ancak muhtemelen stratejileri iki anlamı da yerine göre kullanmak üzerine kurulduğu daha akılcı bir yaklaşım olsa gerek. Ayrıca İsmet Paşa geri dönerken kendisine Romanya’da ulaştırılan Lord Curzon’un mesajı da oldukça iyimser ifadeler içeriyordu. Bu da stratejinin bir parçası olsa gerek. Bütün bunları İsmet Paşa’nın anlamaması mümkün değildir.   

Türk murahhas heyeti karşısında sadece müttefik devletlerin müzakerecileri yoktu. Zaman zaman nereden çıktığı belli olmayan bazı cemiyet üyeleri ve kişiler (Mustafa Reşit Paşa gibi. İstanbul kukla hükümetinin sabık veziri gibi) İsmet Paşa’ya çok fazla itiraz etmeden talepleri kabul etmesi yönünde ama nazik ama tehdit tarzında telkinlerde bulunanlar vardı. Dikkate almadıkları tek şey, karşılarında Mustafa Kemal Paşa’nın desteği ile İsmet Paşa gibi kurtuluş savaşının taktik ve stratejik dehasının olduğuydu…  

Venizelos ile mülakat

Bu noktayı uzun uzun ele almak lüzumsuz olacak. Burada sadece Venizelos’un İsmet Paşa ile yaptığı mülakata (bunu kendisi talep etmiştir) başlangıç ifadelerine yer verelim:

Müttefik olarak, müttefiklerin davası için vazife gördük. Felakete uğradık. Vazife görürken yardım etmediler. Şimdi de, sulh görüşmeleri zamanında bizi meydanda yalnız bırakıyorlar. Bundan şikâyet ettim.

“Günaydın” mı dememiz gerek? Ancak bu mülakatın altında yatan yine Yunan murahhas heyetinin ve dolayısıyla Yunan askeri cuntasının müttefikleri kötüleyip sanki Türklerin yanındaymış gibi görünme stratejisi olarak ele almak gerekir. İsmet Paşa’nın hatıratında ilginç bilgilerin hepsini buraya almanın mümkünatı yoktur. Politik bir tiyatro Lozan’da ikinci perdesini açmış sahnede yerini almış araya alınan misafir oyuncularla birlikte oynanmaktadır.

Venizelos, Poincare (Fransız delege) ile yaptığı konuşmayı anlatırken, söz arasında diyordu ki: “Bunlar İzmir’e çıkmamız için rica ettiler, yalvardılar, biz öyle (yani bizi zorladılar. Yoksa yapmazdık. İnanıp inanmamak size kalmış) çıktık. Şimdi gelmişler, hepsini inkâr ediyorlar. Bizi yalnız bırakıyorlar. Kendilerinden bu şekilde şikâyet ettim.”

İsmet Paşa sükunetle dinlerken Venizelos nefes almadan anlatmaya devam eder:

“Türkler konferansa muzaffer olarak gelecekler. Talepleri aşırı olacak. Nihayet bu yüzden konferans inkıta edecek. Gerçi biz yenildik, şöyle oldu, böyle oldu. Ama yine hazır olan, elde bulunan ordu, bizim ordumuzdur. Muharebe edecek yine biz varız. Konferans kesilince tekrar bize müracaat edecekler. O zaman şartlarımı bunlara birer birer dikte edeceğim. Tek ümidimiz Türklerde kaldı derken, kendilerine bunu anlatmak istedim.”

“Yenilen pehlivan güreşe doymazmış” desek de Venizelos’un anlattıkları düşünce açıklaması gibi görünürken aba altından sopa göstererek “eğer müttefiklerin taleplerini kabul etmezseniz ….” diye anlam yüklenecek düpedüz bir tehdittir ve İsmet Paşa bunun farkındadır.

Parantez: İsmet Paşa ile Venizelos ilişkisi İsmet Paşa’nın siyasette olduğu yıllarda da devam etti. Venizelos 1934 yılında Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday gösterirken üç sayfalık başvuru mektubundan şu ifadeleri kullanır:

“Küçük Asya Felaketi ertesinde saygın bir ulus devlet olarak yeniden doğan ve anlaşabileceğimize kani olduğumuz Türkiye, uzattığımız dostluk elini büyük bir samimiyetle sıkarak kabul etmiştir.

Görüldüğü gibi yakınlaşma adımı Yunanistan tarafından atılmış ve “Yurtta sulh Cihanda sulh” anlayışı içinde tarafımızdan kabul görmüştür. Müttefik devletlerin kışkırtması ile savaşa girip Anadolu’yu işgal etmekle yaptıkları yanlışı telafi etmek için beynelmilel düzeyde destek vermeye devam etmiştir. Ancak bu ilişkiler yakın dönemde kendini bilmezler tarafından “Yunan seviciliği” olarak bir karalama amacı güderek birçok medya platformunda yalan dolan paylaşılmaya başlamıştır. Amaç, konuyu bilmeyenlerin algısını yönetmektir. Bu zavallı acınacak bir tutumdur.

Arap Memleketlerinin Tutumu

Bu sürekliliği olan nazik konuyu kısaca İsmet Paşa’nın hatıratından alıntı yaparak geçiştireceğim;

Misakı Milli ‘de Arap memleketleri ile irtibatımızı kestiğimizi ilan etmiş olduğumuz halde bile, Türkler kendilerinden ayrılmış olan Arap memleketlerinin manda adı altında, başka devletlerin himayesine konulmasını akden kabul etmemişlerdir. Yani bir manda usulünü muahede ile kabul etmiş değiliz. Bizden ayrılan memleketlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini istemişizdir. Buna karşılık, bizden ayrılmış ve ayrılmakta olan Arap memleketlerinin temsilcileri, Lozan müzakereleri esnasında lehimize değil, aleyhimize çalışmışlardır. Tarihi gerçek budur. Arap heyetleri, Lozan ‘da kendi isteklerini müttefiklerle temas ederek konuşarak istiyorlardı. Müttefikler taleplerini kabul etmeyince, “Bize de Türkler gibi muamele ediyorlar” diye şikâyet ediyorlardı.

En Sona Kalan Mesele: Borçlar

Osmanlıdan kalan borçların altın olarak ödenmesi talep ediliyordu. Anlaşılabilmesi için kısaca 91 milyonluk borcun 600 milyon olarak ödenmesi anlamına geliyordu. İsmet Paşa, borçların Osmanlıdan ayrılan devletlere pay edilmesini önermişti. Ancak uzun müzakereler sonuç vermeyince bu mesele sulh konferansını çıkmaza sokmamak için antlaşma sonrası gündeme alınmak üzere beklemeye alındı.

Hülasa; Dış borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırılmış ve en büyük borç yükü Türkiye’ye tahakkuk ettirildi. 1925 yılında Osmanlı borçlarının % 67’ sinin Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin payına düşen 107,5 milyon altın Osmanlı Lirası tutarındaki borcun ödenmesi için Düyun-u Umumiye İdaresi ile 13 Haziran 1928 tarihinde Paris’te bir anlaşma imzalanmıştır. Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam yüzyıl sonra, 25 Mayıs 1954’te ödemiştir.

Son laflar

İsmet Paşa Lozan hatıralarının son sayfalarında -okunması elzem- olan bitenin detaylı tahlilini yapar.  Atatürk, Nutuk’da konuyu detaylıca ele alacaktır.

Kasım 1922 de başlayan ve Temmuz 1923 de imza töreni ile neticelenen konferansın süresi (konferans, davetin geldiği tarihten itibaren dokuz aya yakın devam etmiştir. Ancak birçok yerde başlangıç tarihini konferansın açılış tarihi olarak aldığı için “sekiz ay” diye ifade ederler) tıpkı problemli bir doğum sürecini andırır. Ancak sıkıntılarla geçen sürecin sonunda çok kere düşük tehlikesi yaşanan dönem sağlıklı bir doğumla nihayetlenir. Bu ağırlıklı olarak İsmet Paşa ve Türk murahhas heyetinin başarısıdır.

“Geçmiş, bugünkü bilincinin bir parçasıdır. Şimdiki zamanı hangi gözlükle görüyorsan, işte o gözlüğü şekillendirmiş olan geçmişindir.” Divan, Irvin D. Yalom, Ayrıntı Yayınları, ISBN 975-539-199-1 

19 Mayıs 1919’da başlayan kurtuluş mücadelesinde olup bitenleri süreci yaşayanların kaleme aldıkları hatıralarından okuyanlar “neler olup bitiyor” sorusunu soracak bilince eriştikleri zamandan itibaren yazılan tarihle mukayese edemeden yapamazlar. Ve ister istemez bu yaklaşım, geçmişinden bihaber olanların nasıl yanılgılar içinde toplumları fena yönde etkileyecek kararlar ve icraatlar yaptıklarını tespit etmelerine yol açabilecektir. “Tarih tekerrürden ibarettir” derlerse de “Tarih, geçmişini bilmeyenler için olayların farklı tarzlar halinde tekerrür etmesidir” demek daha akılcı bir ifade olmaktadır.

Lafı lastik gibi çekmenin lüzumu yoktur. Sevr’den kambur olup sırtımıza binmiş Lozan muahedesine konu olan meselelerin elli yıldan bu yana gelen günümüzdeki durumlarına bakarak yorumlar yapmak, bundan sonra okuyucuya kalmıştır. Büyük önder, Atatürk’ün Lozan muahedesi hakkındaki düşüncesi yazının manşetinde yer almaktadır. Atatürk’ün tereddüt götürmez ileri görüşlülüğü olan ifadesine katılmamanın mümkünatı yoktur.

Son satırlarda iki şeyi vurgulamakta fayda var:

  1. Lozan muahedesi süresizdir. Son kullanım tarihi yoktur.
  2. Bu antlaşmada gizli maddeler diye bir şey yoktur.

Bunların aksi safsatadır ve inananların aklına şaşmak gerek.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞ YOLUNDA CANI PAHASINA MÜCADELE EDENLERİ ŞÜKRANLA, SEVGİYLE, SAYGIYLA YAD EDİYORUZ VE HER DAİM EDECEĞİZ. GÖSTERDİKLERİ YOLDA YÜRÜME ÇABALARIMIZDAN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ.

RUHLARI ŞAD OLSUN, ALLAH CENNET MEKANLARINDA HUZUR EYLESİN🙏 .

Kaynaklar:

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde belge olarak kabul görmüştür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işler karışmış, fotoğraf ve gerçeklik arasındaki ilişki sorgulanır hale gelmiştir. Artık bugün bu ilişki tamamen kurgulanabilir düzeydedir.

Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve yurtdışına giden doktorlardan bahsediyor. Buna bir de gençlerin üniversite sınavlarında tıp seçmemesini ekleyin. Bu yeteri kadar karamsar bir tasvir oldu.

Kumun fotoğrafçası

Bir Patara var: Uçsuz bucaksız kumsalıyla nefis bir Akdeniz plajı. Yaz aylarında herkesin masmavi sularında serinlediği, kıyısında kumların tepeler oluşturduğu uzun sahil. Eskiden, filmlerdeki çöl sahneleri burada çekilirmiş.

Çınar Sineması

Olup biten her şey film gibiydi, adı da “Bir Zamanlar Ağlasun’da” olmalıydı. Filmler mi daha güzeldi o zamanlar? Şarkılar mı? Sanmam. İnsanlar daha güzeldi.

E-POSTA ABONELİĞİ

Makale yazarı

Okyar Atilla
Okyar Atilla
Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

POPÜLER İÇERİKLER

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

6 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
M.Zeki Özgen
M.Zeki Özgen
Makale Puanlama :
     

Ata’ya ve Lozan kahramanlarına saygımızı pekiştiren güzel bir derleme,teşekkürler.Buna da burun kıvıranlar olacaktır,hem de Yalom’un yazı içindeki görüşünü argüman yaparak.C.D.Cobham’ın Kıbrıs Yazıları kitabındaki girişe iliştirilen benim de çok katıldığım Montaigne’in tarihe bakışı betimleyen görüşü aynı minvaldedir;”Tarihin konusu bulutsu ve şekilsizdir;herkes kendi anladığı ölçüde yararlanır.”
Tekrar teşekkürler,biliyordum fotoğrafın kifayetsiz olduğunu hayatı anlamak ve anlatmak için.

Ertan Öztürk
Editör / Yazar
Makale Puanlama :
     

Okyar Abi mükemmel bir yazı. Eline sağlık.
2023 yılında 1923 yılının koşullarına bakmadan ahkam kesenler, bugün 3 kuruş için Arap ülkelerine dilenmeye ve savaşsız işgale ses çıkarmıyor.