Norveç’te bir komutan, denizci, pilot, mühendis, hakem, tercüman: Yusuf Ergün

Siz hiç bir denizci, bir asker, bir pilot, bir mühendis, bir hakem, bir ataşe ve bir çevirmeni aynı odada gördünüz mü? Ben tüm bunları tek bir insanda gördüm.

-

Yurtdışında yaşayan Türklerin hayatlarını, yaşantılarını bu sayfalara taşımaya devam ediyoruz. Bugünkü “ilk bakışta normal ama aslında bir o kadar da sıra dışı” konuğumuz Yusuf Ergün.

Yusuf Bey elektrik ve elektronik mühendisi, deniz subayı, helikopter pilotu, eski askeri ataşe, muhasebe uzmanı, tercüman, lisanslı futbol ve basketbol hakemi. Ayrıca benim bildiğim kadarıyla hobi maksatlı Oslo’daki üniversitelerden ilgi duyduğu bazı dersleri de alıyor (örneğin Nordik Ülkeleri Siyaset Hayatı, Barut İmparatorlukları gibi…). Norveç-Oslo’da yaşıyor.

E.Ö: Benim (Ertan Öztürk) notlarım. Ayrıca tüm fotoğrafların altındaki yazılar röportajı yapana (gene ben) aittir.

Kısa kısa

E: Bize kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?

Y: Memnuniyetle. 1968 Ankara doğumlu olmakla birlikte ilkokul beşinci sınıftan itibaren İstanbul’a (Üsküdar) taşındık ve bu şehirde yetiştim. Annemin tek, babamın iki oğlundan büyük oğluyum. Annemin çok emeği vardır üzerimde, ama babam da elini hiç eksik etmemiştir, dolayısıyla herkes kendi adına görevini yaptı diyebilirim. Amma velakin fırtınalı, boşanmalı bir aile hayatı sonucu ilkokulda 6 okul, 7 öğretmen değiştirdim.

E: 5 sınıf vardı ilkokulda o zamanlar 🙂

Y: Evet 🙂 Bu yüzden normali o olmasına karşın, aynı öğretmen ve sınıftan mezun olmak durumu bana ilginç gelmiştir.

E: İnsanı bambaşka bir şey yapıyor bence o durum. Avantajı da var dezavantajı da var.

Y: Her ikisi de. Kolej sınavlarında Anadolu Lisesi’ni kazandım ama Konya olduğu için İstanbul’dan ayrılamadım. Orta birinci sınıfta o zamanki Milli Eğitim Bakanı’nın talimatıyla kız liselerine erkek öğrenci alındı ve ben zamanın iyi liselerinden bir tanesi olan Üsküdar Kız Lisesi’ne girdim (Orta 1. sınıftan).

E: Bunu ilk defa duyuyorum. Çok enteresan.

Y: 1979-80 dönemi. Bir sınıfta ortalama 30 kız, 10 erkek. Biz ilk ve son erkek grubuyduk. Lise son sınıf kızların ders aralarında yanaklarımızı sıkıştırması, “aman ne tatlı çocuklar bunlar” demeleri, sınıfta iki kız ortasına bir erkek oturma mecburiyeti gibi o yaşlarda hiç “cool” olmayan durumlar moral bozuyor tabii. (E.Ö: Benden önceki bir nesil cenneti yaşamış). Ama bir sonraki sene bakan değişiyor ve bu karar kalkıyor, kız liselerindeki tüm erkek öğrenciler orta ikinci sınıfta karma liseye geçiş yapıyoruz. Hala okul ve sınıf değiştiriyorum farkındaysanız.

E: Peki neden askeri lise?

Y: Dede asker, baba asker, dolayısıyla askeri liseden başka bir hedef yok ailede, bildiğimiz tek Askeri Lise de Kuleli Askeri Lisesi. Fakat ben o sene televizyonda izlediğim bir tanıtım programından etkilenerek Deniz Lisesi’nin sınavlarına giriyor ve kazanıyorum. Sene 1982.

Dede asker, baba asker, dolayısıyla askeri liseden başka bir hedef yok ailede

E: Dede ne zaman askerlik yapmış?

Y: Dedem yüzbaşıyken vefat etmiş. Annem 2 yaşındayken babasız kalmış. Dedemizin resmi hep dururdu evde. Benim de küçüklükten beri üniformalı resimlerim var. Baba da asker. Benim başka şansım yoktu yani. O programda, çocuklar vapurla Heybeliada Deniz Lisesi’ne gidiyorlar. Çok güzel bir tanıtımdı, bayağı etkilendim ben. Denizcilik güzel ama ben çocukluktan beri pilot olmak istiyorum. Hava lisesi de yok. Kuleli’yi bitiriyorsun, bunların bir kısmı kara harp okuluna bir kısmı hava harp okuluna gidiyor. Sağlık muayenesi yapıyorlar ama sen 18 yaşında neyin olacağını bilemezsin. 14 yaşında hiçbir şeyin yoktur 18 yaşında gözün bozulur ve sen Hava Harp Okulu yerine Kara Harp Okulu’na devam edersin. Deniz Kuvvetleri’nde de deniz pilotu olabiliyorsun. Ben de deniz pilotu olmaya gönül koydum ama o zamanlar helikopter-uçak kararı vermemiştim.

E: Deniz uçağı mı var deniz kuvvetlerinde?

Y: Deniz karakol uçağı var. Karadan kalkıp karaya iniyor. Deniz unsurlarının hava gücünü oluşturmak  adına keşif, hücum gibi görevler için kullanılıyor. Donanmaya ait.

Devam edecek olursak; 14 yaşında evden çıkıyor ve Heybeliada’da yatılı okumaya başlıyorum. Burada insanın hayatını en etkileyen konulardan bir tanesi; 14 yaşında üniforma giydikten sonra, 14 yaşındaki bir askeri öğrencinin, 15 yaşındaki bir askeri öğrenciye selam vermesi, “efendim” diye hitap etmesi, konuşurken konuşma ve vücut dilinde saygılı olmaya çok dikkat etmesi, sonraki tüm askeri yaşamda bir temel teşkil ediyor. Dolayısıyla siz de 15 yaşına gelince, size bu şekilde selam veren, saygı gösteren 14 yaşında bir grup var; olgunlaşma ister istemez çok erken yaşta geliyor. Disiplinin temeli o yaşlarda atılıyor. Kritik konular hariç okulu öğrenciler, yani son sınıf yönetiyor, subaylar çok müdahale etmiyor.

14 yaşındaki bir askeri öğrencinin, 15 yaşındaki bir askeri öğrenciye selam vermesi, “efendim” diye hitap etmesi, konuşurken konuşma ve vücut dilinde saygılı olmaya çok dikkat etmesi, sonraki tüm askeri yaşamda bir temel teşkil ediyor

Tüm hayatın gidişini etkileyecek İngilizce hazırlık eğitimi ve toplam dört senelik Deniz Lisesi eğitiminden sonra Heybeliada’dan Tuzla’ya taşınan Deniz Harp Okulu’nda Elk. Eln. Mühendisliği Lisans eğitimi alıyor ve  8 senelik askeri yatılı hayatı bitirip, deniz subayı olarak 22 yaşında teğmen rütbesiyle mezun oluyorum. Sonra ilk görevim firkateyn Elektronik Subaylığı.

E: Otomatik olarak kendini alt sınıf için sorumlu hissedersin. Sorumluluk yüklüyor o sistem sana.

Y: Tabii bunda emir verirken haddini aşanlar da olabiliyor, 15 yaşındasın daha ilk emir vermeye başladığında, ama sistem onları eritiyor. İster sınıfın içinde, ister subayların müdahalesiyle. (E.Ö: Bazı ilk okullarda üst sınıflardaki çocuklar alt sınıflardaki çocuklara abilik ve ablalık yapıyorlar. Böylece hem büyük çocukların küçükleri ezmesi bir yere kadar önleniyor, hem abi/ablalık yapan çocuğa sorumluluk duygusu veriyorsunuz, hem de ufak çocuk kendini biraz daha güvende hissediyor. Bunu bazı Norveç okullarında ve birçok ülkede bulunan “International School”larda gördüm veya duydum). Yaklaşık 2 senelik firkateyn Elektronik Subaylığı görevinden sonra, müracaatın kabulü, uçuş sağlık muayenesi, psikomotor testi, deneme uçuşları gibi aşamalardan sonra çocukluğumun rüyası pilotluk için uçuş okuluna başladım. Gemi hayatını çok sevmiş olmam ve donanmadan kopmak istememem beni  sabit kanat (uçak) yerine, döner kanat (helikopter), yani çoğunlukla gemiye konuşlu, firkateynde 150 kişilik bir aileyle birlikte görev yapan deniz helikopter pilotluğuna yönlendirdi. Sonrasında sivilde Yüksek Lisans Eğitimi’ne denk gelen, İstanbul’da Harp Akademileri’nde iki senelik kurmaylık eğitimini kazandım ve tamamladım. Ayrıca hobi olarak Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden Ekonomi Lisans diplomasi aldım. Sonrasında yurt dışında Newport, Rhode Island’da Naval Staff College (Deniz Kurmay Koleji) tecrübem oldu.

E: Rhode Island’a neden gidiyorsun?

Y: Türkiye’deki Türk kurmay subaylardan NATO görevlerinde oryantasyonu sağlamak, bilgi birikimini arttırmak amacıyla yılda bir kişi bu koleje seçiliyor. 40 ülkeden binbaşı rütbesinde deniz subayı geliyor oraya. Birleşmiş Milletler sınıfı gibiydi. Aynı konuda 40 farklı bakış açısı duyuyorsun. Çok haklı olduğun bir konuda karşındakini ikna edememenin ne demek olduğunu, ikna etmek için ne gibi argümanlar kullanman gerektiğini görüyorsun. Bana çok büyük tecrübe kattı orası. Amerikan askerini de tanımış oldum. Sonuçta orada adamlar kendilerini tanıtıyorlar. Kendilerini bağıra bağıra tanıtmıyorlar ama Amerika ve ordusu çok büyük ve güçlü olduğu için doğal bir reklam oluyor. Burada bu etkileyici büyüklüğe kendini de kaptırmamak lazım. Orada kendi ülkenin menfaatlerini de koruyacak bilgi ve birikime sahip olarak o periyodu tamamlarsan, bu kolejdeki egitimin çok yararlı olduğunu değerlendiriyorum.

E: Sonra?

Y: Sonra Deniz Kuvvetleri’nde çeşitli karargâh ve komuta görevleri icra ettim. 2011 yılında da Norveç Askeri Ataşeliği’ne seçildim. Ataşelik görevlerinde, yurt dışında diplomatlarla çalışmanın ne demek olduğunu anlıyorsun. Büyükelçinin askeri danışmanısın. Norveç’te Türkiye  Genelkurmay Başkanlığı’nı temsil ediyorsun ve ihtiyaca göre karşılıklı  temaslarda bulunuyorsun. Çok uyumlu çok güzel bir periyot geçirdim büyükelçilikte. Yurt içinde Kocaeli, Ankara ve son olarak Çanakkale’de (Norveç ataşeliğinden sonra) komuta görevleri kısmet oldu. 2015 yılında ailenin Norveç’e yerleşme kararına uyarak ben emekliliğimi isteyip, Albay olarak emekli oldum ve Oslo’ya geldim.

2015 yılında ailenin Norveç’e yerleşme kararına uyarak ben emekliliğimi isteyip, Albay olarak emekli oldum ve Oslo’ya geldim

E: Oslo’ya gelince?

Y: Oslo’da Norveççe eğitimini tamamladım, bir firmada kısa sureli iktisat/muhasebe uzmanlığı denememden sonra şimdilerde bir tercümanlık şirketinde Norveççe-Türkçe tercümanlık, iki ayrı kulüpte de futbol ve basketbol hakemliği, aynı basketbol kulübünde gönüllülük esasına göre hakemlerden sorumlu yöneticilik, yapıyorum. 52 yıllık hayatımın bu döneminde; 25 yıl sonunda hala âşık olduğum bir eşim, iki de canımdan çok sevdiğim, iyi insan olsunlar düsturuyla yetiştirmeye gayret ettiğimiz, delikanlılık çağında oğlumuz var. Ha bir de canımızın içi 11 yaşında erkek bir İran kedimiz, Fındık var.

Profesyonel hayat

E: ”Yusuf Bey ne yapıyor?” sorusunun cevabı 3 paragraf sürüyor. Derdiniz ne 🙂

Y: Ha ha, aslında bazen siz hayatı seçiyorsunuz, bazen hayat sizi seçiyor. Yaşanan fırtınalardaki manevra kabiliyetiniz de sizi güçlü kılıyor. Çok kolay da olmayan hayatınızın bu stratejik karar, yer ve yön değiştirmeler sürecinde de benim en büyük şansım eşimin desteği oldu. Geriye doğru baktığımda; birbirimizin kariyerini destekleyen kararları, zorlukları kolaylaştırmak adına yapılması gerekenleri, büyük bir uyum içinde aldığımızı görüyorum. Herhalde tüm sahip olduklarım arasında kısa ve öz olarak ailemin her şeyden önce geldiğini söyleyebilirim. Dolayısıyla hayatıma dair karar verme süreçlerinde bunun çok etkili olduğunu görüyorum.

E: Kendinizi hala asker gibi hissediyor musunuz? Askerlikten kalan bazı alışkanlıklar var mı?

Y: Aslında bizim evde genelde asker olan sevgili eşimdir. Ben herhalde 14 yaşımdan beri süre gelen disiplinli ortamdan dolayı özel hayatımda serbest ve rahat olmayı seçiyorum. Çok sert kuralları olmayan ortamlarda bulunmayı seviyorum, zaman zaman rahat ediyorum oralarda.

E: “Eeeeh yeter artık” diye mi?

Y: Askeri yatılıda bizim kartonlarımız vardı. Fanilanı katlarsın, arasına karton koyarsın. 3 fanilayı üst üste koyarsan çok güzel durur. Sen kartonu dışarıdan görmezsin. Diş macununun bile yeri bellidir. Şimdi oğlum diş macununu ortadan sıkarsa benim için problem değil ama ben öğrenciyken alttan sıkmayı öğrendim örneğin. Yatılıda 06.15’te kalkarsın, 06.45’te kahvaltıya gittiğinde yatak jilet gibi olur ve biz kahvaltıdayken dolaşılır. Yatağı bozuk olanlara işlem yapılır. 6.45’ten geç kalırsan da numaran alınır ve ceza alırsın (hafta sonu çıkmama cezası mesela). Sivilde biraz daha rahat olmayı seçiyorum. Bu yüzden evde kurallara ben çok karışmıyorum, nefesleniyorum gibime geliyor. Planlı, programlı olmak, işi düzgün ve kaliteli, organize bir şekilde yapmak, zaman disiplinine sahip olmak gibi özellikler ise ister istemez askeri hayattan geliyor ve kişilik özelliklerinizin oluşumuna katkı sağlıyor, bende de durum aynen böyle.

Aslında bazen siz hayatı seçiyorsunuz, bazen hayat sizi seçiyor

E: Askeri helikopter pilotluğu (görevin adı bu mu?) yapmanın en zor tarafı nedir?

Y: Aslında tam tabir olarak Deniz Helikopter Pilotluğu. Ne zaman hangi görevle  karşılaşacağını bilemiyorsun. Örnegin; bir gece düşünün, zifiri karanlık. Denizin ortasında gemidesiniz. Hava fırtınalı, deniz dalgalı ama her şey, helikopter harekatı için uçuş limitleri içinde. Saat gece 03.00, siz 60 dakikalık hazırlık durumunda kamaranızda istirahat ediyorsunuz. Bir anonsla hazırlanarak önce Savaş Harekât Merkezi’ne uçuş brifingi almaya çıkıyorsunuz, o sırada görevli ekip tarafından helikopterin hangardan platforma çıkarma işlemi yapılıyor, siz helikopter başı yapıp, ekip brifingi yapıyorsunuz, harici ve dahili kontrollerden sonra motor çalıştırma, uçuş için son hazırlıklar, gemi uçuş kulesi temiz raporu ve kalkış. Görevin niteliğine göre denizaltı araması için sonar domu daldırma mesela. Deniz şartlarına göre gemideki sonar denizaltıyı bulamayabilir. Denizaltı da kendini oşinografik şartlara göre konumlandırır. Helikopter ile onu şaşırtırsın çünkü helikopteri denizaltı göremez, sürpriz etkisi yaratırsın. Helikopterde gerekirse kullanmak üzere silah da var. Bundan başka; suüstü teması araması, Arama Kurtarma Harekâtı ya da acil bir rahatsızlığı olan personeli hastaneye ya da en yakın karaya ulaştırma görevi gibi bir uçuştan sonra, gemiye dönüşte gece karanlığında, ummanda bir ışığa doğru yaklaşarak dalgalı denizde, aşağıda devamlı oynayan bir platforma, doğru zamanda yaklaşma ve iniş prosedürlerini tamamlarsın. En zoru da o. Dalgalı denizdeki gemiye inmek. Sonrasında helikopterin platformda emniyete alınması, uçuş sonu yine Savaş Harekât Merkezi’nde uçuş sonu brifingi, ekip uçuş sonu brifingi ve yeni görev için hazırlanma.

Şimdi tüm bu anlattığım örnek uçuş harekatının herhangi bir safhası, kişiye göre zor gelebilir. Uçuş harekâtı için beden ve ruh sağlığını her zaman en üst seviyede tutma, her zaman formda olma, özel hayatın potansiyel problemlerini kafadan ve bedenden uzak tutma ve tam konsantrasyon, zaten işin olmazsa olmazı. Taşınan sorumluluk çok büyük, size emanet edilmiş canlar ve mallara çok üst düzey özen göstermek hepimizin boynunun borcu. Kendi canın haricinde, diğer pilot, sonar operatörü, radar operatörü ve varsa yolcular da dahil tüm personelin canı da sana emanet. Bir Deniz Helikopterinin maliyeti de malum zaten.

Türk tipi Seahawk helikopteri. İnternette tanesini 43 milyon Dolar olarak gördüm. Meşhur “Black Hawk” serisinin denize uyarlanmış hali. Bu aletin ve alettekilerin güvenliğinden sorumlu pilot olmak büyük sorumluluk gerektiriyor.

E: Korozyona da dayanıklı olmalı tabi helikopter.

Y: Evet. Bunların hepsi maliyeti arttırıyor. Bundan başka çantanız hep hazır durur evde. Planlı 1-3 aylık görevlerin dışında, plansız olarak her an görev çıkıp, bir meydana ya da bir gemiye, süresi sonra belli olacak bir göreve gidebilirsiniz (mesela gemiye iki gün için gittin, ama sonra “30 günlük görev” dediler). Her akşam mesaiden eve dönen mesleklerden değil bizimkisi, belirli karargâh görevlerinde kısa sureli bunu yaşamış olsam da hep 7/24 hazır bir çantam oldu görev için.

(E.Ö: “Her an göreve hazır olmak” inanılmaz bir sorumluluk. Bazen evdeki bebeğini, hamile eşini de bırakıp gidiyorsun ve bazı görevlerden dönmeme olasılığı da var)

Belirli karargâh görevlerinde kısa sureli bunu yaşamış olsam da hep 7/24 hazır bir çantam oldu görev için

E: Hakemlik nereden çıktı? Hangi liglerde hakemlik yapıyorsunuz?

Y: Futbol hakemliği baba mesleği aslında, babam Türkiye ikinci liginde orta, birinci liginde yardımcı hakemliğe kadar yükseldi ben çocukken. Dolayısıyla bence onun büyük etkisi var hakemliği seçmemde.

E: Hem de asker?

Y: Hakemler arasında çok asker vardı bir ara zaten. Sonradan Genelkurmay asker hakemlere izin vermemeye başladı.

E: Dişçi hakem, avukat hakem.

Y: Bir de hem oynamaktan hem de seyretmekten büyük keyif aldığınız bir oyunda üçüncü kategori bir rol deniyorsunuz. Eşim, gece/gündüz saat kaçta olursa olsun maça gitmek için evde hazırlanırken, gözlerimin nasıl mutluluktan parladığını anlatır. Daha maça gitmemişim, eşim bana “çok mutlusun” diyor. Basketbol ise yine oynadığım ve seyrettiğim bir spor iken oğlumun okul maçında ailelerin yaptığı masa hakemliği görevinde tetiklendi, sahada hakem olmayı seçtim. Sonra gelen teklif üzerine kulüp yönetimine de gönüllülük esasına göre Hakem Sorumlusu olarak destek veriyorum. Norveç’te hem futbol, hem de basketbol ailesi içinde yer almak ki, aile derken federasyonu, kulüpleri, sporcuları, aileleri ve son olarak da hakemlerin kendisini kastediyorum, inanılmaz farklı ve pozitif bir durum; bu durumun karşılıklı kültürleri tanımada ve uyum sağlamada da bana çok verimli ve yardımcı olduğunu değerlendiriyorum. Burada hakemleri kulüpler destekliyor. Her kulübün yılda belirli bir sayıda hakem çıkarması gerekiyor. Şimdi de basketbol hakemlerinin seçimi, federasyonla ilişkiler, hakem görevlendirmesi, hakemleri maçlara hazır tutmak gibi görevleri icra eden “hakem sorumlusu” olarak destek veriyorum (gönüllü olarak).

E: Kulübün neden hakemi var?

Y: Federasyon kursu sağlıyor ama hakemler kulüplere bağlı. Futbol ve basketbolda da böyle. Kendi maçını yönetemiyorsun. Hakemlerin masrafları kulüplerden. Hakemlerin ücretini de o anda maçı yapan kulüpler veriyor. Amatör branşlarda böyle. Birinciliğe oynuyorsan ve rakibinin maçını da yönetiyorsan bir problem olabilir ama ona da dikkat ediyorlar, hiç rastlamadım böyle bir şeye.

Federasyon kursu sağlıyor ama hakemler kulüplere bağlı

E: Norveç’te hakemlik yapmak rahat mı? Küfür eden oluyor mu sahada?

Y: İlginç bir anım var bu konuda; hakem kararını beğenmeyerek Türkçe küfreden bir oyuncuyu kırmızı kartla attığımda, yüzündeki şaşkınlık ve mahcubiyet inanılmazdı, Türk hakeme denk geleceğini nereden bilsin? Bir kaç istisnai durum hariç Norveç’te spor müsabakalarında, mücadele gücü çok yüksek oluyor. Rakibine, hakeme ya da bir görevliye küfür edilmediyse sorun yok; mesela topu kaçırdı diye kendine ya da pozisyona küfür edebiliyor oyuncu. Bu yüksek mücadele kenardaki anne-babalardan ya da seyirciden çok büyük destek görüyor; siz de hakem olarak buna müsaade ettiğiniz ve hakkaniyetle kararlar verdiğiniz sürece devre arasında ya da maç sonunda bizzat övgü ya da yergi alabiliyorsunuz seyirciden.  Ama her şey o kadar medeni bir çerçevede ki, çok mutlu bir 2-3 saat geçiriyorum maçlarım olduğu zamanlarda. Oyuncuyu, hakemi aldatmakta ya da topa değil, adama bilerek kasti girdiği zamanlarda ikaz ettiğiniz ve kartla cezalandırdığınızdaki mahcubiyeti görmek de, bu ülkede hakemlik yapan biri olarak beni çok motive ve mutlu ediyor. İstisnalar vardır ama genelde sporcular çok ahlaklı.

E: Oslo’nun farklı yerlerinde maç yönettiniz. Bölgeye göre takımlarda, oyuncularda fark var mı?

Y: Şehrin batısının, hatta daha spesifik belirtirsem özellikle Asker bölgesinin (E.Ö: “Asker” diye bir bölge var); futbol mantalitesi, oyuncuların oyun kalitesi, yöneticilerin problem çözümlerine yaklaşımları, seyircinin ilgisi ve davranışları gibi açılardan açık ara önde olduğunu söyleyebilirim. Hakem olarak yönettiğim maçlardaki güzel ve kaliteli futbol oynandığı zamanlarda aldığım keyfi anlatmam mümkün değil. Örneğin bir orta saha oyuncusunun kilit pas vermesi, kalecinin bir kurtarışı, bazı takım kaptanlarının takıma ve ortama çok hâkim olması gibi detaylar beni çok etkiliyor maç esnasında. Maçtan önce ve sonra, sonuçtan bağımsız, tüm sporcuların tebrikleşmesi seremonisi de centilmenlik ve spor ahlaki açılarından takdire değer. Maç boyunca sadece 3 faul çaldığım maç oldu Asker’de. Lillestrøm de böyle. Bazen öyle güzel anlar oluyor ki, mesela 16 yaşındaki çocuk bir pas atıyor hayran oluyorum. Ben Beşiktaşlıyım, “seni Beşiktaş’ın altyapısına alayım” diyesim geliyor 🙂 Çok keyif alıyorum maçlarda.

E: Beşiktaş’ın Oslo şubesi olabilirsiniz 🙂 (oyuncu önerirsin anlamında, “scout”).

Y: Evet evet 🙂

Beşşiktaşşım beniiim, biiriicik seevgiliim, söylee senden başkaa, kiimim var beniim (hala bu tezahürat var mı?)

E: Tercümanlık için hangi seviyede Norveççe gerekiyor? Norveç’te sertifikalı çevirmen olmak için ne yapmak gerekiyor?

Y: Norveççe için en az Trinn III programı ya da Bergen Testi’ni tamamlamış olmanız, diğer dilin de ana diliniz olması bir avantaj; en azından benim için durum böyle. Ama eğer o dil ana dil değilse yine uluslararası geçerliliği olan bir sınav belgesi gerekiyor. Bundan başka ‘iki dil sınavı’ denen bir sınav sonucunda Ülke Çapında Rehberlik için kayıtlı olabilirsiniz. İster bir firmayla anlaşabilirsiniz, ister kayıtlı tercüman olarak özel çalışabilirsiniz. Hem sözlü hem yazılı tercümanlık yapıyorum. Sözlü tercümeden önce kendi pozisyonumu anlatıyorum, yani olaya dahil olmayacağımı, içerikten sorumlu olmadığımı, sadece ne deniyorsa, onu çevireceğimi anlatıyorum. Okulda, doktorda, NAV’da tercümana ihtiyaç olabiliyor (E.Ö: Norveç’te işçi kurumu ama Türkiye’deki İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun çok ötesinde işler yapıyor).

E: Görevler size doğrudan mı geliyor?

Y: Görevler çalıştığım firmadan geliyor, ben de uygun gördüklerimi kabul ediyorum. Burada tercümenin doğruluğu büyük önem kazanıyor tabii, mesleki sorumluluk söz konusu.

E: Üniversitelerden ders almak nereden aklınıza geldi? İnternette o kadar bedava veya uygun fiyatlı ders varken üniversiteye ders almaya gitmek büyük bir istek gerektiriyor.

Y: Ben eğitim ortamlarında bulunmayı çok seviyorum; öğrenmek, öğretmek için bir araya gelmiş topluluk beni çok motive ediyor. Burada bir yüksek lisans, doktora programını takip etmek için olmasa bile ilgilendiğim alanda tek ders alabilmek, o ders için üniversiteye gelmek, o ortamı teneffüs etmek bana çok pozitif enerji veriyor. Üstelik akademik Norveççe ya da İngilizce duymak, konuşmak, çalışmak da ister istemez yabancı dil seviyenize katkı yapıyor; entegrasyon için ülkenin farklı bir kurumunda, ortamında bulunmuş oluyorsunuz. Yani benim için önemli olan, internetten uygun fiyatlı dersleri takip ederek öğrenmekten farklı; akademik bir ortamda bulunmak, beni motive ediyor. Bu kapsamda ben de Oslo Üniversitesi’nde sırasıyla Nordic Politics (Nordik Ülkeleri Siyaset Hayatı), Gunpowder Empires (Barut İmparatorlukları) derslerini aldım; bu sene de biraz zorlanmama rağmen Innføring i markeds-, konkurranse- og immaterialrett (Piyasa, rekabet ve fikri mülkiyet hukukuna giriş) dersini alıyorum ama bu sefer Covid-19 yüzünden konsantre olup, internetten düzenli takip edemiyorum. Önümüzdeki dönem daha iyi olur diye ümit ediyorum.

Öğrenmek, öğretmek için bir araya gelmiş topluluk beni çok motive ediyor

17. yüzyılda Barut İmparatorlukları (Wikipedia).

E: Barut İmparatorlukları ne?

Y: Osmanlılar, Babürler (Mughal), Safeviler. Bizim tarih eğitimimizde neden bu yok, bilmiyorum. Tarihte 1500-1800 arası. Aslında özetle  barutun savaş alanında kullanılarak bu ülkelerin diğer ülkeler üzerindeki hakimiyetlerinin artmasını inceleyen bir ders. Yeni de değil. Eskiden beri olan bir konu bu. Ben seviyorum bu ortamlarda bulunmayı, fikir paylaşmayı. (E.Ö: Bu 3 devlet/imparatorluk Türk kökenli. Hindistan’da Mughal/Babürler konusunu bayağı incelemiş, saraylarını ve diğer bazı eserlerini ziyaret etmiştim. Babür Türk İmparatorluğu’na ait birçok eser hala Hindistan’da gururla sergileniyor, bunlardan en önemlisi de Taj Mahal. Şah Cihan, Mümtaz Mahal, Taj Mahal’ın ana mimarı… Hindistan’a gidiyorsanız Delhi-Jaipur-Agra üçgeni gezisini yapmadan ayrılmayın. Jaipur yolunda şoförümüz bir lokumcunun önünde durmuştu mesela, o anki şaşkınlığımı hala unutamam. Hacızade, Cemilzade, İkbal gibi olmasa da Hindistan’da da güzel lokum bulabiliyorsunuz).

E.Ö: Bir gün herkes Fener’li olacak 🙂

Yolculuk

E: Türkiye-Norveç yolculuğunu anlatır mısınız bize?

Y: Çok ilginç tabii. Ben mesleğim gereği çok ülkede çeşitli aralıklarla bulundum. Kurmay Subay olarak beni en çok motive eden görev de, yurt dışı göreviydi ama bu bir NATO görevi de olabilirdi, ataşelik de. Siz sadece dil sınavı, görev performansı, disiplin konularında elinizden geleni yaparak yurt dışı göreve talip oluyorsunuz ama son görevlendirmeyi o zamanki ihtiyaca göre Genelkurmay’ın ilgili Başkanlığı yapıyor. Benim çocukluk hayalimde iki meslek vardı, pilotluk ve diplomatlık. Ne kadar şükretsem az, ikisi de kısmet oldu. Norveç ise ilk öğrendiğimizde mesafeyi tam kestiremeyip, haritaya bakma mecburiyeti hissettiğimiz bir yerdi bizim için.

Benim çok istediğim bir görevdi ataşelik ve fakat eşim çok iyi bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışırken, çocuklar iyi bir koleje giderken, eşimi iki sene ev hanımlığı yapıp, ama sonra nasıl olacağını bilemeyeceğim bir şekilde yine iş aramak için dönmeye, her şeyin de çok güzel olacağına ikna etmek hiç kolay olmadı. Hele benim Oslo’daki iki haftalık görev öncesi oryantasyon eğitimimde, onun da üç günlüğüne geldiği periyotta havanın hep yağmurlu, sisli ve karanlık olması da işin tuz biberi. Ama diyorum ya birbirinin kariyerini desteklemek diye, bıraktı işini ve kariyerini, geldi bilinmeze. Hakkını ödeyemem. (E.Ö: Ben ilk iş görüşmesine geldiğimde yazdı ve hava muhteşemdi. Dedim “cennete geldim galiba”. Doğa mükemmel, ortalık tertemiz, şehrin göbeğinde denize giren var vs.. Sonra işe Aralık ayında başlayınca Hanya’yı Konya’yı gördük).

Yusuf Bey ve eşi Merve Hanım.

Çocukları iki sene sonra döndüğümüzde eğitimlerinin yön bulmasına yardımcı olur diye Alman Lisesi’ne verdik, bu iki dil demek, çünkü ben Almanca konuşabilen ama İngilizce konuşamayan görmedim, ama tam tersi her zaman mümkün.  Ben o ilk günü hiç unutamam; iki 9 yaşında Türk çocuk, Norveççe konuşulan bir ülkede, Almanca konuşulan bir ortamda, okulun ilk günü bahçedeki törende, kalabalığın içinde yapayalnız…

Geçen zaman içinde çocukların dil seviyeleri için bir sınava girmeleri gerekti. Norveççe, Almanca, İngilizce ve Türkçe’den 4 saat boyunca sınava girdiler. İşte bu yüzden buradayız dediğim, en kuvvetli andı benim için. (E.Ö: O çocuklar şu anda babalarından uzun genç birer delikanlı ve 4 dil biliyorlar). Belki çocuklar o zaman farkında değillerdi bunun değerinin, ama gün geçtikçe farkındalıkları artıyor doğal olarak.

E: Bu çok büyük avantaj.

Y: Çok. Sonrasında tam bavullar hazır, dönmek üzereyken eşime iş teklifi geldi ki hem şirket, hem pozisyon açısından denemeye değer gördük ve çocuklarla konuştuk. Norveç’e gelmek istemeyen, hatta biz Ataşe olmak zorunda mıyız diye soran delikanlılar, bu sefer de dönmek istemediler ve “baba sana Çanakkale’de başarılar diliyoruz” dediler 🙂 Bu safhada gerek görüntülü konuşma, gerekse iki ayı aşmayacak şekilde fiziksel buluşmalar ayarladık;  her akşam “iyi geceler babacığım” mesajları da duygusal, fakat çok da mutlu eden anılar oldu.

E: Kendine iyi bak baba 🙂

Yusuf Bey ve oğulları

Norveç’e gelmek istemeyen, hatta “biz Ataşe olmak zorunda mıyız?” diye soran delikanlılar, bu sefer de dönmek istemediler ve “baba sana Çanakkale’de başarılar diliyoruz” dediler 🙂

Y: Ben mecburen iki senelik mecburi hizmetimi tamamlamak üzere yalnız döndüm (Türkiye’ye); iki senenin sonunda durumu tekrar değerlendirdik ailece, karar Norveç oldu, ben emekliliğimi isteyip, buraya geldim ve yeni bir hayata başladık.

E: Norveç’te yaşamanın avantajları var mı sizce? Türkiye’yle karşılaştırırsanız Norveç’in en önemli 5 avantajı ve 5 dezavantajı neler?

Y: Norveç, çok sakin her şeyden önce. Bu sakinlik ve tenhalık, yavaş tempo inanılmaz iyi geliyor bana. Hiçbir şey için koşturmuyorsun. En kötü otobüse koşsan da, ki hiç yakalayanını görmedim, varana kadar o kapı zaten kapanır, yeni otobüs geleceği için otobüse koşmak bile mantıklı değil sanki (E.Ö: İstediğiniz kadar otobüse koşun, şoförlerin %95’i sizi görseler bile kapıyı kapatır giderler. Çünkü şoförün de yakalaması gereken bir zaman tablosu var ve arkadan diğer otobüsün kısa sürede geleceğini biliyor).  İnsanlar güler yüzlü, saygılı, pozitif ve tanımadığınla günaydınlaşma, merhabalaşma, yolda göz göze geldiğinde gülümseme konuları burada çok olağan ve medeni; bu durum bizi de ailece çok mutlu ediyor. Ülkede nüfus az, ama Oslo’ya başkent olarak ünlü konser ve gösteriler her yıl geliyor. Elektrikli araba teknolojisine çok kolay uyum sağlandı örneğin ve çeşitli teşviklerle kullanıcı sayısı artırıldı. Denizci bir ülke, halkın büyük yüzdesinin bir teknesi var, denizle uğraşıyor, doğayla uğraşıyor. Kayak, zaten milli spor. Alçak gönüllülük de bu ülkenin ailece çok sevdiğimiz özelliklerinden bir tanesi. Kimsenin ne kadar parası olduğunu anlayamıyorsun, bir de sosyal hayatı yaşarken fiyatlar ulaşılamayacak gibi değil ve bir yerden bir yere çok fark etmiyor, standartlaşmayı güzel sağlamışlar (E.Ö: Türkiye’de projelerde çalışan Norveçliler için Türk arkadaşlar “bu adamın sadece 1 gömleği var, hep onu giyiyor” diyorlardı. Hakikaten de şık ve düzgün giyindikleri sürece Norveçliler genelde 10larca farklı giysi almıyor, en üst düzey yöneticiler sizinle aynı otobüse/tramvaya/trene biniyor veya hemen herkesin ulaşabileceği arabalar kullanabiliyorlar. Benim çalıştığım firmanın CEO’su yaklaşık 1 yıl önceye kadar orta sınıf bir Audi kullanıyordu ve bazen benimle aynı tren istasyonuna yürüdüğünü görüyordum. Güzel memleketimde kaymakam bile odasını kral odası gibi yaptırıp en lüks arabaya binmeye çalışırken…).

Y: Coğrafi olarak problemli bölgelerden uzak, kuzeyde bir yerdesin; buradan, uzaktan izliyorsun, olaylara istemezsen karışmıyorsun.

E: Arada Ruslar gıdıklıyor Norveç’i.

Y: Ruslar Türkiye’nin de denizden komşusu ama Norveç’in Ruslardan çekindiği kadar çekinilmiyor Türkiye’de.

E: Burada bir Rus denizaltısı görülüyor millet aklını kaybediyor.

Norveç’in Rusya’yla sınırı var ve Rusya arada herkese yaptığı gibi Norveç’le olan sınırı da “yanlışlıkla” ihlal ediyor.

Y: Farklı dengeler var. Uzaktasın (sorunlu bölgelerden), istemezsen olaylara da karışmıyorsun. Seçimi kaybeden eski başbakanın NATO Genel Sekreteri olma lüksü var. Hayat akarken bu konu kaçabiliyor ama analiz ettiğinizde bu gibi uluslararası toplumda avantajlı konulara çok rastlıyorsunuz Norveç adına… Bir anlaşmazlık ortamında hakem heyetinin başında Norveçli olmasına, kimse hayır demiyor örneğin. Petrol ve gaz zengini olmasına rağmen, ülkenin gelecek nesiller için parasını fonda değerlendirmesi; hükûmetin o paraya dokunmasının çok büyük şartlara bağlanması da, Norveç hakkında hayranlık duyduğum konulardan (E.Ö: Norveç’in emeklilik fonu dünyanın en büyük yatırım fonu. 1 trilyon Dolar’ın üzerinde hacme sahip. Aman Türkiye Varlık Fonu duymasın…).

Y: Dezavantajı yok mu, var tabi, ama o kadar bir çırpıda şikâyetçi olamıyor insan. Arkadaş edinebiliyorsunuz ama dost edinmek için küçük yaşta tanışmak, aynı okula gitmek, anı biriktirmiş olmak gerekiyor. Şimdi ben bizim çocukların ileride kimlerle görüşeceğini anlıyorum ama benim o anılarım yok Norveçlilerin hiçbiriyle. Norveçli benimle kahve içebilir ama derine inmek zor.

Norveçli benimle kahve içebilir ama derine inmek zor

Oslo’da kışın uzun geceler, yazın uzun gündüzlere alışmak bir süreç istiyor, her bünye de farklı tepki veriyor bu alışma periyoduna. Basın ve medyanın halk üzerinde etkisi büyük, dolayısıyla örneğin Türkiye hakkındaki herhangi bir kötü haberle ilgili kendi değerlendirmelerini yapmadan inanmayı seçiyorlar, yönlendirilebilir bir toplum sanki, ilginç geliyor bu konu, eğitim seviyesinin buna izin vermemesi gerekir diye düşünüyor insan ama maalesef bu böyle… (E.Ö: Norveç’in ortalama eğitim seviyesi Türkiye’nin çok üzerinde ama bu “basın ne derse doğrudur” fikri inanılmaz. Norveç basını neredeyse tamamen Amerika-İngiltere güdümlü olduğundan Amerika-Türkiye arası iyiyken her şey nefis, Amerika-Türkiye arası cacık olunca Türkiye ne yapsa kötü. Bazen hiç beklemediğim Norveçlilerden gerizekalı seviyesinde yorumlar duyuyorum ki şaşırıyorum).

Y: 10 yıla yakın oldu Norveç’le tanışalı ama hala yeni bir şey öğrenmek, hem iyi gelebiliyor insana monotonluğu kırmak adına, hem de problemli gelebiliyor bürokratik engelleri aşamamak adına. Örneğin diplomat olarak kullandığım ehliyetimi, görev bittikten sonra iade edip, yenisi için yine AB kuralları öne sürülerek sıfırdan ehliyet kurs ve sınavlarına girmek zorunda kalmak, bu konuya bir esneklik sağlanamıyor olması ilginç (E.Ö: Yusuf Bey Ataşeyken Norveç’te araba kullanıyormuş, ataşelik bitince “haydi ehliyet sınavına” demişler). Buna benzer olarak uçuş sertifikamın da Avrupa makamlarından alınmamış olması ileri sürülerek geçerli sayılmayıp, pilotluk lisansı verilmemesi çok siyasi bir karar, mantık dışı. Devletleri ilgilendiren kararların, bireylerin hayatını etkilememesi gerektiğini, bu tip problemlere bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyorum (E.Ö: Ortak Nato operasyonuna pilot olarak katılabilen, fırtınalı denizdeki firkateyne helikopter indirebilen bir pilota “senin sivil lisansın Türkiye’den, bu yüzden uçamazsın” demek tamamen siyasi bir karar). Emekli olduktan sonra askeri lisansını sivile çeviriyorsun. Ben lisansı Türkiye’den aldığım için sorun oldu. Bireyleri siyasi kararlardan ayrı tutmak lazım diye değerlendiriyorum.

Norveç’te Türk bayrağı. Bayrağı tutanlardan biri Yusuf Ergün.

E: Norveç’teki Türk topluluğunda «keşke şu da olsaydı» diyeceğiniz bir eksiklik gördünüz mü?

Y: Yani genel olarak görülen eksiklik bence organize olamama durumu. Ama bu bence millet olarak bizim eksikliğimiz; küçük küçük topluluklara bölünmüş durumdayız ve hep birlikte organize bir güç olmayı bilemiyoruz maalesef. Dolayısıyla burada yaşayan Türk toplumu ve Türkiye lehine propaganda yapabilmek, mevcut Norveç yönetimi tarafından dikkate alınacak şekilde ses getirmek çok mümkün görünmüyor. Hem tek çatı, dernek altında toplanmak, hem çeşitli siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarında görev alacak ve burada yaşayan Türk toplumu lehine çalışmalar yapacak bilinçte, organize olmuş bir ikinci, üçüncü nesle ihtiyaç olduğunu değerlendiriyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken zannedilmesin ki hiçbir şey yapılmıyor; tabii çok değerli emekler ve çalışmalar var, bunların da hakkını vererek daha iyisini yapabilmenin yollarını aramak gerektiğini belirtiyorum.

Hobi

E: Zaman ayırabildiğiniz bir hobiniz var mı?

Y: Spor yapmak ve spor müsabakası seyretmek, sadece futbol, basketbol değil, su topu, okçuluk, curling, golf müsabakası da olsa tüm sporlardan bahsediyorum; satranç, zeybek, kayak, bisiklet, motosiklet, yelken, rüzgâr sörfü, piyano ve keman çalmak, film seyretmek, bale, opera, tiyatro ve konser izlemek, doğa yürüyüşleri yapmak, üniversitede ders almak ve düzenli kitap okumak, hobilerimden bazıları. Kitap listem var, ayda minimum bir kitap bitirmeye dikkat ediyorum. Liste yapmak beni çok motive ediyor, tavsiye ederim.

Kitap listem var, ayda minimum bir kitap bitirmeye dikkat ediyorum

Öncesinde pilotluk, şimdilerde basketbol ve futbol hakemliği de benim için hobi meslek olmuştur her zaman. İnsanın hobisi olan bir mesleği yapması inanılmaz lüks bu hayatta.

E: Konfüçyüs’ün bir sözü var: “Hobinizi ya da sevdiğiniz işi yaparsanız hayatınızın geri kalanında çalışmazsınız.”

Y: Nefis bir söz değil mi?

Hayat, Norskish

E: Modellikten oyunculuğa geçiş nasıl oldu? ☺

Y: Herhalde evlenince de bir şeyler oluyor hayatta oyuncuğa geçme anlamında ama esas oyunculuğa geçiş baba olmakla başlıyor sanırım. Çocukların doğduğu andan itibaren başlayan süreç, her yaşın ayrı bir dert ve keyif vermesiyle devam ediyor ki bizde durum, ikiz oğullarımız olmasından dolayı iki katı değil, karesi 🙂 Her günü başka bir mutlulukla karşılıyorum, hem derdi, hem devayı (E.Ö: Burada Oyun = Hayattaki rolümüz, hayat oyunu anlamında). Rol modelsin. Adam sana bakıyor sürekli. Artık hata yapmaya lüksün olmayan bir periyotmuş gibi geliyor.

E: Çocuklar söylediğini değil yaptığını yaparlar.

Y: Çok doğru, söylediğinin hiç önemi yok. Ne yapıyorsun, ona bakıyor.

E: Dizi nasıl oldu? 5. bölümde miydi rol?

Y: Evet. Yakın bir arkadaşım senaristi dizinin. Evin babasının arkadaşını oynadım dizide, küçücük bir rol. “Norskish” dizisi. Çok popüler oldu NRK TV’de. Orada yaşadığım tecrübe şu: 20 saniyelik rol için sabah geldim, akşama kadar oradaydım. Müthiş bir yoğunluk ve emek var. Bir sahne 30 kez çekiliyor. Dolayısıyla diziyi izlerken adamın bir yakasında karanfil var, öteki sahnede o karanfil soldan sağa geçmiş olabilir. Bu durumun çok doğal olduğunu ben orada gördüm yaşadım hissettim. Bir şekerlik masadan alınıyor tekrar konuluyor, alınıyor tekrar konuluyor, son seferinde aynı yerde olmayabilir o şekerlik. Bunu yapan da bir adam var. Bunlar basit hatalar, bunlara güzel şekilde bakmayı öğrendim. Başrol oynamak ne demektir, nedir bilemiyorum ama benim 20 saniyelik rolüm dolayısıyla ben değişik bir ortamda bulunmaktan çok keyif aldım.

E: Doğup büyüdüğünüz şehrin/ortamın şimdi bulunduğunuz duruma nasıl bir etkisi var?

Y: Doğduğum şehir Ankara’nın değil de 11 yaşından beri yetiştiğim İstanbul’un büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Özellikle küçük yerde yetişmiş kişilerin farklı durumlar karşısındaki reaksiyonlarını görünce, bu fikir daha çok yerleşiyor bende. İyi ya da kötü anlamda değil, sadece farklılık olarak söylüyorum. İstanbul’da büyüyünce, dünyanın her yerinde yaşayabiliyor insan, bir nevi bizim askeri uçuş eğitiminde kullandığımız tabir olan “harbe hazırlık eğitimi”ni tamamlamış gibi hissediyorsunuz hayata karşı. Bir defa her bütçeye göre hayat var İstanbul’da. Neyi nereden alacağınızı, ne zaman nerede olacağınızı ve ne zaman nerede olmayacağınızı öğreneceksiniz, o kadar; inanın bu yaşadığınız her şehre adapte edilebilen bir öğreti. Trafikte 5 saat bekleyebilirsin (İstanbul’da), dolayısıyla orada olmayacaksın o saatte. Ama sonrasında yaşamaktan keyif aldığım Oslo da; daha az bir nüfusla, aynı avantajları sağlayabileceğiniz, örneğin konser, tiyatro, müze, sergi için hemen her sanatçının ve organizasyonun turne listesine kattığı ve çok küçük olmasına karşın bir Avrupa başkenti olarak çok yaşanılası bir şehir.

E: Katılıyorum. Herkesin bilmesinde yarar gördüğünüz bir hayat tecrübesi?

Y: Herkes için tecrübe kategorisine girer mi bilememekle birlikte, inandığım ve sonrasında bizzat tecrübe de ettiğim hayatta ne yaşanırsa, bunun sonrası için bir anlamı olduğu. Yani şu an çok kötü bir dönemden geçerken, her şey iyi gitmezken, sevmediğimiz şeyler olurken, “neden böyle, niye ben” gibi düşüncelere sahipken, o zaman “Allah’ım böyle bir dönemden geçmekle, bugün burada bulunmakla, beni kimden, neyden koruyorsun acaba” sorusunu sormak, her beter konunun pozitif tarafını görebilmek ve çevreye pozitif enerji vermek lazım diye değerlendiriyorum.

E: Her şeyde bir hayır vardır gibi…

Y: Bazı insanlar çağırır. Çağırmamak lazım. Pozitif enerji ver. Kapı açıktır de, o kapı açık olsun. Kapı kapalıdır oradan gitmeyelim deme.

Kapı açıktır de, o kapı açık olsun

E: Çok söylersen olur.

Y: Bazısında oluyor.

E: Kendinize hep tekrarladığınız, unutamadığınız bir nasihat var mı?

Y: Kendime çok uzun suredir tekrarladığım; “Üşenme, Erteleme, Vazgeçme” üçlüsü hayatımı çok kolaylaştırıyor. Basit ama çok doğru ve etkili bir üçleme, esas konu olan günü yakalamayı sağlıyor. Yoksa zaman çok hızlı, siz yaşayamadığınızla, yaşamak zorunda olduğunuzla kalabilirsiniz; hayat kıymetli, kıymet bilmek, hakkını da vermek lazım.

Hayvan geldi yanımıza kondu, ve oradan kıpırdamadı. Sanki bize birşey anlatmak istiyormuş gibi…

E: Gelecekle ilgili bir temenniniz var mı?

Y: Hayata karşı o kadar doygun, tatmin olmuş, hedeflerine ulaşmış hissediyorum ki bunun için her gün şükrediyorum; sabır, sağlık, huzur ve mutlulukla geçireceğimiz günler tek temennim. Bu tüm dünyayla ilgili. Dünyanın diğer bir köşesindeki mutsuzluk beni etkiliyor. Ayrıca, Covid-19 nedeniyle tecrübe ettiğimiz bu pandemi sürecinden de kısa sürede çıkmamızı temenni ediyorum.

E: Çocukluğunuza dair en çok neyi özlüyorsunuz?

Y: Çocukluğumda en çok kuzenlerimle geçirdiğim zamanları özlüyorum. Biriyle 6, diğeriyle 8 yaş fark olan benden küçük iki kuzenimle çok farklı ağabey-kardeş ilişkimiz vardır, hala da devam eder. Birimiz Türkiye’nin bir köşesinde, diğeri New York’ta, ben Oslo’da hayatın akışına kapılmışken yine de hiç ihmal etmez, mutlaka arar sorar, düzenli haberleşir, görüşmek için fırsat yaratmaya çalışırız. Benden bir yaş küçük başka bir kuzenimle de kardeş gibiyizdir ve onunla da çok güzel anılarımız var.

Aramızda 15 yaş fark olan çok sevdiğim bir kardeşim var, onunla da farklı anılar biriktirdik; geriye dönüp, baktığımda, ben yatılıda olduğum için onunla geçirdiğimiz zaman süre olarak fazla olamasa da çok kaliteli ve değerli benim için.

E: Lüksemburg’da mıydı?

Y: Evet. İki yıllığına bir projeye gitmişti ama iyi bir pozisyonda orada kaldı.

E: Lüksemburg Oslo’dan daha mı pahalı?

Y: Buradan daha pahalı bir yer yok galiba 🙂

E: Moral için sordum, evet deseydin moral olacaktı bize 🙂

Y: Soruya geri dönmek gerekirse;annemin Türk çocuklarına öğretmenlik yapmak üzere Almanya’ya öğretmen olarak seçilmesi ile ben 10 yaşında, bir sene rahmetli dayımlarda kaldım. Benden bir iki yaş büyük olan dayımın kızıyla geçirdiğim zamanı ve bana yaptığı ablalığı da unutmam mümkün değil. O zor olabilecek periyot, o kadar güzel ve sevgi dolu geçmişti ki, bende tüm ailenin emeği büyüktür. Ayrıca İstanbul’a geldiğimiz 11 yaşımdaki mahalle arkadaşlarım da değerli benim için. 4 iyi arkadaştık, bir tanesi Alevi Kürt, bir tanesi dindar-muhafazakar, bir tanesi Ermeni, bir de ben; mozaiğe bakar mısınız? Sonrasında irtibatı kaybettiğim bu dörtlü arasında tek tartışma, oynadığımız maçlardaki pozisyonlarla ilgili olurdu; ne dil, ne din, ne ırk hiç biri konu olmazdı. İnsanın iyi ahlaklı, dürüst, adam gibi adam olmasının; hangi dine, millete mensup olmasından çok daha önemli olduğunu öğreten bir zamandı yaşadığım.

4 iyi arkadaştık, bir tanesi Alevi Kürt, bir tanesi dindar-muhafazakar, bir tanesi Ermeni, bir de ben; mozaiğe bakar mısınız?

Çanakkale

E: Çanakkale’ye ve oradaki anıtlara, müzelere ben hayranım. Bence her Türk’ün mutlaka en az bir kere ziyaret etmesi lazım oraları… Ben oraya 3 kere gittim. En son turla gitmiştim. Turla gitmenin, bir rehberin size oraları anlatmasının da değişik bir keyfi var.  Çanakkale’de sizi en çok etkileyen şey/şeyler ne oldu?

Y: Şimdi herkesin farklı bir eğitimi, yapısı, yaklaşımı vardır ama benim için konu şöyle; ben asker olarak o siperleri gezerken ya ben “çık” diyeceğim, çıkacaklar ve şehit olacaklar, yerine yenileri gelecek; ya da bana ”çık” diyecekler, ben çıkıp şehit olacağım diye düşündüm, gördüm, hissettim. Bende konu o kadar derin. Ben böyle yetiştim, milliyetçi, Atatürkçü, vatanı için canını hiç çekinmeden feda edebilen, en kötü durumlarda gözünü kırpmadan kendini tehlikeye atabilen… O yüzden bu Balyoz/Ergenekon sürecinde tüm yaşananlar, sonradan pardon dense bile onarılamayacak yaralar bıraktı maalesef. Bu konuda daha fazla yorum yapıp, konudan ayrılmak istemiyorum. Çanakkale bence kendini Türk hisseden herkesin, bu toprakların nasıl korunduğunu, her karışında ne kadar şehit kanı olduğunu bizzat görmesi, hissetmesi, memleketin değerini anlaması için; hiç görmeyenlerin hemen, tekrar ediyorum hemen, görenlerin ise her iki üç yılda bir tekrarlayacak şekilde ailece seyahat planı yapmasını samimiyetle tavsiye ediyorum. Çocuklar da orada öğreniyor, ne etmişiz, nasıl yapmışız bu toprakları korumak, kollamak için diye. Çünkü havada kalıyor bu tarz şeyler. Rehberli olmasını da şiddetle tavsiye ediyorum.

E: Orada gördüğümüz insan profili de güzeldi. Her seviyeden insan vardı. Ben belki 20 senedir gitmiyordum Çanakkale’ye. Her partiye oy veren insan tipi vardı orada ve bu çok hoşuma gitti. İnsanlar gidiyor demek ki.

Y: Anadolu’nun her şehrinden Çanakkale’ye gidiyorlar. Parası olan oluyor, olmayan oluyor, belediyeler sponsor oluyor.

E: Peki Türkiye’ye dönmek istiyor musunuz? Dönseniz hangi şehirde yaşamak isterdiniz?

Y: Bu yaşıma kadar 70’in üzerinde ülke, 150’nin üzerinde şehirde bulunmak kısmet oldu, ama bundan sonraki hayatımda yaşanacak yer için ben Çanakkale’yi tek geçerim. Öyle Türkiye’de değil, dünyada gördüğüm şehirler içinde. İnanılmaz pozitif enerji ile doluyorum o şehirde ve o şehirle ilgili her konuda. Açıklaması zor büyük bir bağ var şehirle aramda ve bu güzel duyguların benim Türkiye’de geçirdiğim son iki senemde tanıştığım Çanakkale ile olması hayatın sunduğu sürprizlerden. Norveç’te olmaktan, Oslo’da yaşamaktan çok mutluyum, ama zaman ne gösterir, hep beraber göreceğiz.

Bu yaşıma kadar 70’in üzerinde ülke, 150’nin üzerinde şehirde bulunmak kısmet oldu, ama bundan sonraki hayatımda yaşanacak yer için ben Çanakkale’yi tek geçerim

E: Bunları bizimle paylaştığınız için teşekkürler.

İlişkili İçerikler

“Beethoven’ı çalarken, farklı bestelerinde, ayrı karakterlerde hissediyorum”

Her zaman, “iyi ki piyanist olmuşum,” diye şükrediyorum. Yoksa Op.111'i, Waldstein'i, Pathetique'i çalma şansından, zenginliğinden ve fırtınaların en coşkulusunu yaşamaktan yoksun kalacaktım! İyi ki doğdun, iyi ki varsın Ludwig, sensiz bir dünya çok eksik olurdu…”
Gülsin Onay - Piyanist

Ressam Utku Varlık ile resim üzerine söyleşi

1965 yılı Haziran ayının sonları. Hiç bu denli şaşırmamıştır Utku Varlık, kendisini Kunsthistoriches Müzesi’nin kapısında bulduğunda. Otostopla, cebinde topu topu 10 dolar, yemeden içmeden gelmiştir Viyana’ya. Bu Avrupa’ya ilk çıkışıdır. Kötü röprodüksiyonlarla dolu kafasını yıkamak, belleğini yenilemek, meraklarına yanıt bulmak adına çıkmıştır onca güçlüğe karşın ve bunun adı, “umut gezisi” dir. Güçlüğün adı ise, parasızlık!

Ressam Çetin Erokay ile resim üzerine söyleşi

"Çetin Erokay; ruhsal kaynaklı coşkularını, bilinçaltında yer etmiş resimleme güdüleriyle önlenemez biçimde görselleştirmeye eğilimli bir sanatçıdır. Resimleme uğraşını o denli mutlaklaştırmaktadır ki, coşku ve gerilimlerini törensi kompozisyon şemalarıyla kontrol altına alabilmektedir.”

Prof. Dr. Mümtaz Sağlam

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

Abone ol
Bana bildir
guest
Makale Değerlendirme
Makaleyi 5 yıldız üzerinden değerlendirin
Yorum formu, web sitesinde yer alan yorumları takip etmemize izin vermek için Adınızı, e-Postanızı ve içeriğinizi kaydeder. Yorum göndermek için lütfen web sitemizdeki Koşulları ve Gizlilik Politikamızı okuyun ve kabul edin.
8 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Mustafa Akyol
Makale Değerlendirme :
     

Yazı uzun sonra okurum demistim ama bir kerede okudum. Yusuf Bey helal olsun bu enerji.
Dünyanın öbür ucundan sevgiler.

Yusuf Ergun

Cok teşekkürler ediyorum…🙏

Güray ALP

Sevgili Dostum Yusuf’u bu çok keyifli sohbet için tebrik ediyorum. Sevgiler

Yusuf Ergun

Cok teşekkürler ediyorum sevgili dostum…🙏

Burak Akçael
Makale Değerlendirme :
     

Çok güzel bir yazı olmuş. Gurur verici, emek ve başarı bir arada..Yazana ve anlatana çok teşekkürler…

Yusuf Ergun

Çok teşekkür ediyorum sevgili kardesim🙏

Öner BÜYÜKYILDIZ
Makale Değerlendirme :
     

Dolu dolu yaşamak dedikleri bu olsa gerek. Gıpta ile okudum. Enerjinize ve azminize hayran kaldım. Bu keyifli söyleşi için tebrik ve teşekkür ederim Yusuf bey.

Ellerinize, emeğinize sağlık Ertan bey.

Selam ve saygılarımla.

Yusuf Ergün

Çok teşekkür ediyorum🙏

Makale yazarı

Ertan Öztürk
X tarihinde doğdum Y tarihinde öleceğim. Bu iki an arasında insanlara bildiklerimi aktarmak istiyorum. Şu anda Norveç’te yaşıyorum. Yedisi uzun süreli olmak üzere 12 ülkede çalıştım. Proje yönetimi, nicel (quantitative) risk analizi, iş planı, maliyet analizi, projede iş takibi (ilerlemesi), fotoğraf, bisiklet, Uzay Yolu 😊 gibi konularda bildiğim kadarıyla yardımcı olabilirim; konuyu bilmesem bile beraber araştırıp öğreniriz. Olabildiğince düzgün yazmaya çalışırsanız iyi anlaşırız.

Manşet

Sanat

Sanat

Haluk Uygur'un Zoom toplantısında derinliği olan bir sohbetine katıldım. “Şahsımı tanıtıda övgüden biraz rahatsız olurum, beni ben yapan hatalarımdır, atlamamalı” derken, hatalarımızın utanç abidesi değil, tecrübe ve bilincin temeli olduğunu ortaya koymasının unutamam. “Sergilenen eserleri anlamadıktan ve anlatamadıktan sonra; müzeleri gezmenin, çocukları müzelere götürmenin hiçbir anlamı olmayacağını” görene saygı duyulur.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Yeniden Kadrajlama Tekniği ile Fotoğraflarınızı Geliştirin

Yeniden Kadrajlama Tekniği

Yeniden kadrajlama, ana odak noktasını kullanarak konuya odaklanmak ve elinizi deklanşörden çekmeden konuyu kadrajınızdaki başka bir yere yeniden konumlandırarak ideal kadrajı oluşturup fotoğrafı çekmektir.

POPÜLER İÇERİKLER

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyaframın kökeni dilimize Fransızca “diaphragme” kelimesinden gelmiştir, İngilizcede "Aperture" olarak tanımlanır ve “açıklık” anlamına gelir.

Fotoğrafta diyafram ayarlarını çekmek istediğiniz sahnenin ne olacağına göre siz belirlersiniz. Fotoğrafınızda nelere etki edeceğini anlamak için okumaya devam edin.
8
0
Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x