Yeni bir insanlık evresi gelip kapıya dayandığına göre,
artık başka şeyler söylemeli.
Memleket foto-grafisinde, 2023 yılını idrak ettiğimiz şu zamanda, artık bir ‘ekol’den (‘okul’dan) söz edebileceğimiz kanaatindeyiz. Üstelik bunun oldukça güçlü bir kanaat olduğunun altını çizmek isteriz. Foto-graf ortamında yeşeren ve şimdilerde artık ciddi bir olgunluğa eriştiği de iddia edilebilecek bu okul, Çukurova topraklarında, Adana’da boy gösterdi. Sözünü ettiğimiz okul/ekol kendiliğinden ortaya çıkmadı tabii ki. Böyle büyük işler cesareti, ‘göze alma’yı zorunlu kılar, çünkü hat safhada emek ve zaman koymayı gerektirir, özveri ister ve doğal olarak da bîtap düşürür. Cesaret, emek, zaman, özveri her şey tam olduğunda meselenin bir ayağı tamamdır. İkinci ayak ise, birikimdir. Okuma, araştırma, analiz etme, düşünme, yorumlama, sonuçlar üretme, hayatın dayatıp öğrettikleri vb ne varsa birikime yol açar, işte o da ikinci ayağı inşa eder. Yola çıkış ancak bu şekilde, iki ayak üzerinde gerçekleşir. Bu yolu açan, Adana’da ‘Okul’ inşa etmeyi başaran, hatta başlı başına bir ‘Ekol’ olduğunu söylediğimiz atmosferin yaratılmasını sağlayan zat, öğrencileri ve arkadaşlarıyla omuz omuza veren üstad Dr.Haluk Uygur’dur.
Sayın Uygur Tıbbiyelidir, bir Hekim’dir. Geride kalan zamanının kırk yıldan fazla kısmını mesleğini icra ederek, onun da büyük bir bölümünü aynı anda foto-grafla (sanatla) yaşamıştır. Sanatlı hayatı seçen Hekim sayısı epeyce yüksektir. Haluk Uygur, sanatın, her mesleğin gerek estetik, gerek etik ölçüsünü iyi (olumlu) yönde etkileyeceğini, seviyeyi ciddi anlamda yukarı çekeceğini düşünür. Sanata bu kadar itibar edip emek vermesinin nedenini böyle açıklar. Kuşkusuz bu düşüncesinde haklıdır.
***
Şu ana kadar çok sayıda fotografçının yapıp etmeleriyle ilgili onlarca metin kaleme aldığımızı bilenler, ne bir önyargı veya kişisel meselenin, ne herhangi bir sebeple yaşanan memnuniyetsizliğin, ne de başka şeylerin yol açabileceği negatif yükten olduğu ima edilebilecek bir meseleden ötürü kaba tavırla kimseye yaklaşmadığımız gibi, dostumuz-ahbabımız olduğu için de hiç kimseye öncelik vermediğimizi teslim ederler. Foto-graf ortamına katkı vermesini umduğumuz bu türden metinleri, aklımızın yettiği ölçüde usulünce, adabınca bir tutum içerisinde kaleme aldık ve yayınlanmasını sağladık. Asla taraflı veya kayırıcı olmadık, her kim iyi bir şey yaptıysa, mevcut yapıya bir tuğla koyduysa (bilmediklerimiz ve bizatihi kendisi engel olanlar hariç) ona dair bir metin kaleme alıp tebrik etmeyi bir tür sorumluluk saydık. Ne kimseyi abarttık, ne de küçümsedik. Tavrımız hep böyle oldu, böyle olmaya devam edecek.
Bu itibarla, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir ‘ekol’ inşa edildiğini düşündüğümüz için detaylıca irdeleyeme çalışacağımız Haluk Uygur Atölyesi veya Haluk Uygur Okulu konusunda katiyen kayırıcı davranmadığımızı, sadece hakkı teslim etmeye çalıştığımızı gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Kültür-sanat ortamının geneli dikkate alındığında, foto-graf dışındaki bazı alanlarda ekol oluşun ciddiye alınabilecek göstergeleri bulunmakla birlikte, birkaçı hariç henüz inşa edilme aşamasında olma, bir tür emekleme, çocukluk ve/ya ergenlik evresinde bulunma, dolayısıyla herkes nezdinde net olarak görünür hale gelememiş olma hali göze çarpar. Diğer alanlara göre daha körpe olan foto-graf ortamında ise, berrak bir biçimde görünürlüğün koşulları yeterince oluşmadığı, biraz daha zamana gereksinim olduğu söylenebilir. Ne zaman ki dilden dile ulaşır, sohbete konu olur, tartışılır, üzerine düşünülür, destekleyici söz veya karşı görüş ortaya konur, hakkında çeşitli metinler kaleme alınır, işte o zaman hemen herkes nezdinde berrak şekilde görünür hale gelir. Bu zemin oluşmaz ise (yazık ki bizde böyle şeyler mucizeyle eşdeğerdir), yapıp etmelerin kayıtları sonraki kuşaklarca tesadüfen veya bilerek incelenir, üzerine yazılıp çizilir, en nihayet hakkı teslim edilir. Geç olur, ama bir gün muhakkak olur.
***
Kadim Anadolu kültüründe, halk arasında, “başkasının bacasının tütmesini istemez” (mealen) diye önemli bir söz vardır, çoğumuz biliriz. Ne yazık ki böyle bir hal sürüp gitmekte. İçinde yer aldığımız, emek verdiğimiz sanat ortamında eli kalem tutan kimse yok mu? Var tabii ki. Az da olsa, var. Fakat kimse bir başkasının yapıp etmelerine dair, o yapıp etmelerin çıtası ne kadar yüksek olursa olsun ve yapıp etmeler ne denli önemli olursa olsun, bir paragraf kaleme almak istemez. Türlü ahkâm ile öyle ya da böyle bir yer tuttuğumuz ortam adına, kabul edelim ki ciddi bir olumsuzluktur bu. Mamafih bunun kimseye bir yararı yok. Tartışmaktan, konuşmaktan, yazmaktan kaçınanlar da dahil olmak üzere hiç kimseye yararı olmadığı gibi, tabiatı gereği herkese zararı var. Ortalamanın hayli üzerinde bir şeyler yapılmış ve biz onu görmezden geliyoruz, yok sayıyoruz; dikkatlerden uzak kalması, mümkünse kimsenin görmemesi, fark etmemesi ve öylece sönümlenip gitmesi için adeta dilek tutuyoruz. Bu, hakikaten oldukça sığ ve nahoş bir tutumdur.
Gelin el ele verip hep birlikte bizi iflah etmeyen ne varsa aşılması, düzelmesi için gayret gösterelim. Tutumumuzu revize edelim, adeta geleneksel hale gelmiş olan bu negatif vaziyeti reforme edelim. Bulunduğumuz ortamın kalitesi yükseldikçe veya ortamda nitelik arttıkça, sonuçlarının hepimize olumlu şekilde yansıyacağını unutmayalım. Bir şeyi daha unutmayalım: Bugün görmezden geldiğimiz için sönümlenip gitmesi ihtimali bulunan çok değerli şeyleri, şayet sohbetimizin veya tartışmamızın konusu yaparsak, üzerine kalem oynatırsak, yani sahip çıkarsak görünür hale getirir, hak ettiği yer neresiyse, oraya intikal etmesini sağlarız. Yani hakkı teslim etmiş oluruz. Hakkı teslim etmenin önemli bir erdem olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.
***
Ekol (okul) olabilmenin en temel argümanı kuşkusuz, talebelerin varlığıdır. Öğretmen, bilge, düşünür, hoca, usta (ne diyorsak) olmazsa olmaz koşuldur, ama tek başına değil. O zat’ın tek başınalığı, yapıp etmelerinin sonucunda belki kendine has bir üsluba erişmesine yol açar, hatta çığır açıcı bir kulvar bile üretir, akımlar doğurur, fakat her hal ve kârda ekol olmanın (okulun) koşullarından mahrum vaziyete tekabül eder. Yüz yüze öğreten-öğrenen (hoca-talebe) ilişkisi bu bağlamda son derece önemlidir. Mamafih ender bazı hallerde yüz yüzelik mümkün olmaz, bununla birlikte, yazılı-basılı materyal üzerinden birinin bıraktığı yerden bir başkası devam eder, onun bıraktığı yerden bir diğeri sürdürür. Yapıp edilenler ise ilk zat ile anılır hale gelir. Sonrakiler kendilerini O’nun talebeleri olarak addederler.
Bu vaziyet tam olarak bir okula tekabül eder mi? Kesin bir şey söylemek kolay değil elbette ki. Fakat doğrudan hoca-öğrenci ilişkisiyle gerçekleşmesi, hocanın bıraktığı yerden öğrencilerinden biri veya bir kaçının o bilgi ve deneyimi devam ettirmesi, onların da aynı şeyi kendilerinden sonrakilere devretmesi biçiminde yürüyen düzlem için fazla söze gerek yoktur. Elbette ki yol yürünürken pek çok şey değişir; Yeni fikirler ortaya çıkar, yeni eğilimler belirir, ayrışmalar olur. Böyle şeyler doğaldır, olmalıdır da. Olması iyiye işarettir, olmaması probleme delalet eder.
Haluk Uygur Okulu’nun, başta Adana olmak üzere farklı illerden, K.K.T.C.’den ve başka ülkelerden talebeleri var. Tamamı mürekkep yalamış zat. Aralarında akademisyenlerin de bulunduğu yüksek seviyede eğitimli insanlar. Niteliği yükselten bir diğer faktör de öğrencilerin ciddi bir olgunluğa erişmiş deneyim ve birikim sahibi kimselerden teşekkül etmesidir.
Bir an için üstadı akademik ortamda hoca olarak düşünüyoruz (olmaması, akademi için talihsizliktir); kolay kolay yüksek not vermeyen, ancak öğrencilerinin üzerine titreyen, onların bütün sorunlarıyla ilgilenen, kendisini öğrencilerine ve okuluna adamış bir hoca geliyor güzümüzün önüne. Bulunduğu akademik düzlem için, yaşadığı kent için, ülkesi için gecesini gündüzüne katmış bir Haluk Uygur’dan başka şey tahayyül edemiyoruz. Şimdi öyle değil mi zaten?! Sayın Uygur bu tarife uyan bir zat olmasa, ne bir Okul inşa edebilirdi, ne de bir Ekol’ün varlığından söz edebilirdik.
***
Peki, bir mekâna gereksinim var mı? Kuşkusuz var. Şimdiki çağ birçok şeyi altüst etti, geçmiş zaman içindeyken olmazsa olmazların bazıları geride bırakıldı, ancak her şeye rağmen bu gün hâlâ kısmen geleneksel anlamdaki fiziki mekâna gereksinim bitmiş değil. Elde iki ayrı ortam, iki ayrı olanak var: Biri dokunulabilir, duyulabilir, koklanabilir, görülebilir vs çok boyutlu fiziki ortam; diğeri duyulabilir, görülebilir, dokunulamaz, koklanamaz vs az boyutlu sanal ortam. Ne kadar şanslıyız veya şanssızız, doğrusu buna dair duygu ve düşünceleri gönlümüzde ve zihnimizde hep taşıyacağız, ama kesin bir karara da hiçbir zaman varamayacağız gibi görünüyor. Bununla birlikte akıl der ki, ‘elde ne varsa, ona yaslan.’ Hiçbir şeyi elinin tersiyle itmek doğru olmadığı gibi, mümkün de değil. Bazen fiziki ortamda, bazen sanal ortamda bir araya gelinecek (ikincisine ‘bir araya gelmek’ ifadesini henüz yakıştıramasak da) ve hoca anlatacak, talebe dinleyecek. Konuklar görüş beyan edecek, katkı yapacak. Talebeler soru soracak, görüş beyan edecek, itiraz edecek, onaylayacak yahut onaylamayacak. Herkes öğrenecek. Herkes gelişme kaydedecek. Hoca da, öğrenci de, konuk da bilgiyle donanacak, tazelenecek.
Mekân kavramı geleneksel kalıplardan kurtuldu, kurtulacak. Her şey hızla dönüşüyor, başkalaşıyor. Müze ve galeri mekânları farklılaştı artık. Önceki elbette korunacak ve çok daha kıymetli olacak belki. Ancak bilgisayar-internet ortamı yeni müze ve galeri olanağı sundu. Bunu elinizin tersiyle itemezsiniz, nitekim itemiyorsunuz da. Okul da öyle değil mi? İnternet ortamı memleketin, hatta dünyanın çeşitli yerlerinden katılımı, öğrenci, hoca, konuk kabulünü sağladı. Her ne olursa olsun mekân gereksinimi (fiziki veya sanal, hatta her ikisi birden) okul olmak için vazgeçilmez görünüyor.
***
Ve yayın… Süreli ve/ya süresiz yayın. Olmazsa olmazlardan biri de bütün yapıp etmelerin derlenip toparlanması, kayıt altına alınmasıdır. Vaktiyle kil tablete, papirüse, deriye, beze ve nihayet kâğıda yazılmak suretiyle kalıcılaştırıldı çeşitli bilgiler. O bilgilere, bu türden vesikalarla erişebildik. Şimdi hâlâ kâğıt muteber, fakat sanal teçhizat da önemli bir olanak. Ses kayıtları, video kayıtlar bu günün elde mevcut olanaklarıdır. Bunlardan eksiksiz istifade etmek gerekir. Kayıt altına almak çok değerli bir şey. Yoksa suya yazı yazmaktan öteye geçilemez. Hâlâ en değerli şey olarak kabul ettiğimiz basılı eser, yani kitap konusunda yapılanları görebilmek üzere üstat Uygur’un teçhizat sandığına baktığımızda, O’nun imzasını taşıyan hatırı sayılır miktarda esere rastlıyoruz. Hepsi çok kıymetli. Fakat iki eseri var ki (Karahan Kitabevi’nden çıkan “Sanatın Aktüel Tarihi” ve “Fotografik Düşünme Tarihi” isimli eserler), ister akademik çevreden olsun ister haricen (alaylı olarak) sanat ortamında yer alsın, amatör yahut profesyonel, bu farklı nazariyeyi herkesin gözden geçirmesi gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü Haluk Uygur sanat ortamında, foto-graf kulvarında bugüne kadar söylenenden tamamen farklı bir şey söylüyor. Onun bir ekol oluşturmasını sağlayan da, diğer yapıp etmelerinin toplamından gayrı büyük ölçüde, bilinen her şeyi neredeyse tersyüz eder nitelikteki bu yeni ve farklı yaklaşımdır. Sayın Uygur’u olgunlaştıran sürecin izlerini imzası bulunan diğer onlarca eserde bulursunuz, ancak O’nun düşünce düzleminde gerçekleştirdiği sıçramanın izlerini ise bu iki eser de çok net görürsünüz.
***
Bu girizgâhtan sonra, bizi bu metni kaleme almaya taşıyan sürece gelelim.
Felsefi bağlamda olmak üzere, Platon’un ‘Mağara Alegorisi’ üzerinden tespitini (yahut ‘iddiasını’), inşa edip paylaştığı yeni ve farklı bilgiyi ortalama bir insanın anlamasını sağlayan Halûk Uygur’un, ‘Fotografik Düşünme’ye dair yorumu, değerlendirmesi veya ezber bozan yaklaşımı kanaatimizce isabetlidir, tamdır. İnsan evladının foto-grafik düşünme yeteneği ve eyleminin izlerini günümüzden 30-50 bin yıl öncesine tarihlenen mağara resimlerine değin götürmesi de aynı ölçüde önemlidir, değerlidir. Burada bir eksik veya kusur aramak bizce akla uygun değildir. Altını çizerek belirtelim; Sözü edilen şey, Fotografik Düşünme eylemidir. Fransız Bilimler Akademisi’nin 1839 yılında Daguerre’i foto-grafın mucidi ilan etmesine yol açan teknolojik sıçramadan söz edilmiyor. Diğer yandan, her ne kadar Daguerre tasdik ve tescil edilmiş olsa bile, aynı coğrafyada ve/ya başka yerlerde bazı kimselerin de ilerleme kaydettiğinin sıklıkla dillendirildiği ayrıca hatırlanmalıdır.
Kaldı ki sözü edilen teknolojik sıçramayı sağlayan serüvenin başlangıcı da çok eskilere gider. İşte Haluk Uygur da bu iddia ile tezini öne sürer. Tezini bizatihi kendisinden dinlediğimiz, kitaplarını incelediğimiz ve atölyelerini izlediğimiz için, O’nu bir okul inşa etmeye ve bir ekol olmaya taşıyan söylemi kısmen açmaya, doğal olarak kendi ifadelerimize başvurarak paylaşmaya çalışacağız. Öyle ya, bir okuldan ve daha önemlisi ekol olmaktan söz ettik. Bu yöndeki güçlü kanaatimizi ve düşüncemizi, ancak sayın Uygur’un ortaya koyduğu teorik alt yapıyı açıp çözümleyerek ifade edebiliriz. Fakat öncelikle birinci elden (ustanın bizatihi kendi sözlerine dayanarak) tavrı-tutumu konusunda bilgi aktarmalıyız.
Haluk Uygur sohbet/tartışma ortamında sıklıkla hatırlatır (mealen); “Bu bir spekülasyondur, mutlak bilgi değildir. Herkesin yorumuna, katkısına ve karşı görüşüne açıktır.” Atölyede bütün katılımcılar fikirlerini, yorumlarını, itirazlarını özgürce dillendirirler. Bundan ötürü de zaman zaman (mealen), “Bakın bu benim için yeni bir bilgidir. Ben de sizden öğreniyorum…” deme engin gönüllüğünü gösterir, herkesi dikkatle dinler, farklı görüşlerin beyan edilebilmesi ve ortama katkı verilmesi için ısrar eder, suskunları konuşturmaya çalışır, konuşmak isteyen herkese söz hakkı verir sayın Uygur.
Şimdi, kendimizi de Haluk Uygur Okulu’nun bir parçası, okulun öğrencilerinden biri gibi tasavvur edip, meseleyi/iddiayı (özünü bozmadan) ayrıntılı şekilde irdelemeyi arzu etmekteyiz. Bu itibarla, herhangi bir soruya yer bırakmayacak şekilde içeriğin rahatça anlaşılmasını sağlayabilmek üzere (katkı vermeyi umarak) kendi üslubumuzca temel argümanı esas alıp söze girmenin zamanıdır.
Sürç-i lisan olur ise, affola.
***
Camera Obscura sözcüğünün 1600’ün başlarında resmileşmiş olmasından çok daha önce büyük usta hezarfen Leonardo (1452-1519), Leonardo’dan asırlar önce İbn-i Heysem (940-1040), ondan bir asır kadar önce filozof El Kındî (801-866), Kındî’den asırlar önce Aristo (M.Ö.384-322) ve neredeyse bütünüyle Batı kayıtlarına yaslanmak durumunda kaldığımız için pek bilmiyor olsak da çok gelişmiş bir düşün, sanat ve bilim-teknoloji ortamına sahip olan Çin’de (Mu’zi) Mo-Ti (M.Ö.4 Yy) ya Karanlık Kutu/Karanlık Oda olanağını çalışmalarında kullanmış, ya da bu olguya kafa yormuş ve üzerine kişisel düşüncelerini beyan etmişlerdi. Sadece onlar da değil, farklı tarihlerde dünyanın çeşitli yerlerinde buna kafa yoran, el yordamıyla bir şeyler yapıp eden çok sayıda insan vardı.
Özetle, hiçbir teknik gelişme gökten zembille inmiyor, kimsenin zihnine veya gönlüne bahşedilmiyor. Merak, sorgulama, ihtiyaç, gözlem, deney, rastlantı, uygun ortam, düşünme ve fazladan çabayla çok küçük gelişmeler kaydedilmek suretiyle ve tabiidir ki oldukça uzun bir sürecin ardından ancak ciddi anlamda bir sıçrama sağlanabiliyor.
Resmetme eylemi ve tekniği bağlamında, mağara duvarlarına yapılan en eski resimler asıl büyük miras olarak düşünülür. Çünkü zamanımıza erişebilenler bunlardan ibarettir. Oysa düşünme ve eylem olarak resmetme olgusunun köklerinin çok daha eskide aranması gerektiğine kuşku yoktur. Fakat maalesef, yüzbinlerce yıl ve/ya milyon yıl eskiye giden zaman içinde insan eliyle yapılan şeylerin, doğa koşulları elvermediği için günümüze kalması mümkün olmaz. Her şeye rağmen çok açık ki mağara duvarlarına yapılan resimlerden önce insan türü resmetme konusunda eylemliydi.
Basit bir örnekle insanın görsel bellek kabiliyetini hatırlayalım. İstanbul’da yaşayan veya yolu arada bir İstanbul’a düşen bir insan bütün bir boğaz manzarasını, çok sayıda cadde ve sokağı, çok sayıda binayı bir an için düşünse, yani hatırlamaya çalışsa, hepsi zihninde (‘gözünün önünde’) beliriverir. Binlerce kilometrekareye tekabül eden birçok yerin/peyzajın belleğimizde yeri var. Sadece insanda değil, diğer canlılarda da, kiminde daha fazla, kiminde daha az olmak üzere muazzam bir görsel bellek var. Bu itibarla ‘Resmetme’ dediğimiz olgu önce zihinde (bellekte) başlıyor. Buna mukabil 50-60 sayfalık bir metni belleğimize hapsetmemiz ya çok zordur ya da neredeyse imkânsızdır. Bir metin kaleme alırken (hatıra, öykü, roman) dahi, çok geniş yelpazede olmak üzere görsel belleğimize yaslanırız. Betimleme yapabilmek için belleğimizdeki görselleri çağırırız.
Her şeyden önce ‘görüntü’ vardı. Konuşma kabiliyeti kazanmadan önce insan evladı vücut diliyle, işaretle, sesle ve zaman içinde çeşitli yüzeylere çizerek iletişim kuruyordu. İnsan belleğinin kabiliyeti görsel kaydetmenin yanında ciddi anlamda ses kaydı da yapar. Şimdi ortalama bir insana doğadaki canlıların seslerini sorsak, çok sayıda hayvanın sesini taklit eder. Sadece hayvan sesleri mi? Daha pek çok sesi rahatlıkla hatırlar (belleğimizdeki kayıttan çağırır) ve taklit ederiz. Dikkat buyurun; geçmiş zamana dair pek çok diyalogu (konuşmayı, sözleri) kolayca anımsayabiliyoruz. Koku için muazzam bir bellek olduğunu söylemek mümkün. Yanık kokusunu, leş kokusunu, neredeyse bütün kötü kokuları, baharat kokularını, onlarca çiçeğin kokusunu belleğimizdeki kayıtlardan hemen o an çağırabiliyoruz. Tat konusunda da böyle bir yeteneğin varlığı inkâr edilemez. Bir yığın şeyin tadını kolayca hatırlarız. Limon görünce ekşiyi, biber görünce acıyı, incir görünce tatlıyı neredeyse damağımızda hissedecek kadar iyi hatırlarız. Hem insan için, hem de hayvanlar için toplamda muazzam bir bellek söz konusu. Nasıl ki ses kayıt cihazı teknolojisi hayatımıza girmeden önce pek çok sesi vücudumuzun çeşitli organları marifetiyle çıkartabiliyor veya taklit edebiliyor idiysek, kuşku yok ki görüntüler de insan bedeninin uzuvlarıyla elverdiği ölçüde çeşitli yüzeylere kaydediliyordu.
Alet edevat üretme ve geliştirme süreci ve seyri, şimdi ve şu anda tahayyül edemeyeceğimiz kadar uzun bir zamanı kapsıyor. Fakat insan evladının mecburiyet nedeniyle, diğer bir deyişle başka türlü hayatta kalması mümkün olamayacağı için hiç boş durmadığını, hep bir şeyler yapmaya çalıştığını biliyoruz. Ayrıca doğa karşısında aciz olan insanın kendi türüyle dayanışma içinde olmaksızın hayatta kalmasının mümkün olamayacağı da çok açık. O da iletişimi zorunlu kılar. İletişimin zorunlu olduğu yerde ses, hareket, vücut dili, resmetme eylemi kaçınılmazdır. Bundan ötürü insan türünün resmetme eyleminin eldeki bilgi ve belgeye dayanarak tarihlenebilen zamandan çok daha eskiye gittiğine dair kanaatimizi yüksek sesle dillendirebiliyoruz.
***
Güney Afrika’nın Johannesburg kenti yakınlarında bulunan Rising Star isimli mağarada 2013 yılından başlayarak yapılan araştırmada şaşırtıcı bulgulara ulaşıldı. Mağaranın binbir güçlükle geçilebilen inişli çıkışlı oldukça dar dehlizlerinin sonunda tabana gömülü cesetler bulundu. Yaşadığımız zamandan yaklaşık 250.000-300.000 yıl önceye ait cesetlerdi. Bunlar Homo türündendi, ama Sapiens değildi. Araştırma ekibi, ölülerini gömdükleri odacığa verdikleri isim (Naledi) den ötürü onlara, “Homo naledi” adını verdi. Cesetleri o kadar meşakkatli, tarifi zor bir yolculukla götürüp çok korunaklı ve çok gizli bir yere gömmeleri, onların hayvan olmadıklarını gösteriyordu. Gömülü bir çocuk iskeletinin elinde taştan yapılmış kesici bir alet vardı. İlginç olan ise, cesetlerin gömüldüğü odaya yakın bir yerde duvara (kayaya), yüzeyi kazımak suretiyle çizim yapılmıştı. Geometrik formlardı bunlar. Söz konusu çizimlerin benzerine Güney Afrika’daki Blombos mağarasında da rastlanmıştı, ama çizimler Sapiens’e aitti ve zamanımızdan 80.000 yıl kadar önceye tarihleniyordu. Benzer geometrik formlara (çizimlere) Güney İspanya’da Gibraltar’da rastlandı, onlar da zamanımızdan yaklaşık 60.000 yıl önceye tarihleniyordu ve Neandarthal’a aitti (İlgilenenler için: “Unknown: Cave of Bones” isimli belgesel yapımı izlemenizi öneririz).
Bir yandan akraba (belki kuzen) türlerin farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda iken benzer şeyler yapmaları, yani birbirlerine yakın düşünmeleri, diğer yandan resmetme eylemi. Muhtemelen iletişim için, bilgilendirme için bu çizimler yapıldı. Çizimler, yontulmak suretiyle kesici hale getirilmiş sert bir taş marifetiyle, ondan nispeten yumuşak olan kaya yüzeyine yapılmıştı. Zihnindekini yüzeye kazıyıp somut görüntüye dönüştürme eyleminin bir sonucu olarak, farklı bir resmetme tekniği ve formu ile karşılaştığımızı (hem de günümüzden 250-300 bin yıl öncesine tarihlenen bir zamanda) söylemek mümkün.
***
Aynı türün veya kuzen sayılabilecek olanların farklı zamanlarda veya farklı coğrafyalarda benzer şeyler inşa etmeleri, bize, ‘aklın yolu birdir’ sözünü hatırlatır niteliktedir. Günümüzden yaklaşık iki milyon yıl evveline tarihlenen insansı kemiklerin yanında taş alet bulunması ve o iskeletin gömülmüş olması şaşırtıcı görünebilir. Fakat biliyoruz ki insanın ilk evresinde bile yiyecek temin edebilmek ve kendini savunabilmek için bütün kuzenler taş, ağaç gibi şeyleri buna uygun hale getirmeye çalışıyor ve ölülerini orta yerde bırakmayacak kadar önemsiyorlardı. Başlangıçta belki yırtıcılardan koruyabilmek ve cesedin kokusundan kurtulabilmek için gömüyorlardı. Milyon yıl eskiye uzanan bir zamanla ölçülen evrede ölüler için birtakım ritüeller geliştirdiklerini söylemek pek mümkün olmasa da yüzbinlerce yıl evvele tekabül eden sonraki zamanlarda ritüel geliştirmiş olmaları ihtimali güçlü şekilde var. İnsan meraklıdır, çevreyi araştırır, düşünür; ağlar, sızlar, üzülür, gözyaşı döker, yas tutar; bağırıp çağırarak tehlikeyi uzaklaştırmaya veya haber vermeye çalışır; taş atar, sopa kullanır, oyun oynar, gülüp eğlenir, itip kakar. En önemlisi de birlikte hareket eder, yani güç birliği yapar ve paylaşır. İnsanın bu halinin milyon yıla tekabül eden evreden itibaren var olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerektir. Böyle bir hal olmasa muhtemelen insan türü günümüze erişemezdi.
Diğer yandan, insana benzeyen türler, biliyoruz ki ihtiyaç duyduklarında bir sopayı veya taşı kullanır, ancak ihtiyaçları karşılandığında o taş veya sopayı atıp giderler ve ölülerini gömmezler. Oysa insan (en eski hali bile) ihtiyaç duyduğu gereci yanında taşır ve ölülerini gömer. İnsanın, ‘düşünen hayvan’ olması tanımına uyduğunu gösteren, birbirinden çok uzak coğrafyalarda böyle benzerliklere rastlandı. Aynı tür olmaktan kaynaklı aynı biçimde düşünme eylemine ilişkin önemli örneklerden biri Mısır Piramitleri ve Güney Amerika’daki piramitlerdir. Birebir aynı olmaları zaten düşünülemez, ancak form olarak ciddi benzerlik gösterdikleri çok açık. Her şeyden önce fikirde benzerlik ortaya çıkıyor, yani düşünme biçimi benzerlik gösteriyor. Belirleyici olan da, düşünme eylemidir zaten.
***
Dönelim sayın Uygur’un bizce çok kıymetli olan çıkışına (ki bu yöndeki iddiayı, geleneksel argümanı tersyüz edecek nitelikteki yaklaşımını yazılı-basılı materyale dönüştürmüş, kitaplaştırmıştır). Sürekli sorgulayan, adeta tabu haline getirilmiş olan hazır reçetelere itibar etmeyip verili duruma kuşkuyla yaklaşan, okuyup araştıran, düşünüp sonuç üreten ve ürettiği sonuca ‘mutlak bilgi’ kılıfı geçirmeyen üstadın attığı adım, foto-graf ortamında çok önemli bir eşiğin geçildiğine işaret eder niteliktedir.
Ve fakat, temelleri Haluk Uygur tarafından atılmış bu nev’i görüşün, aynı anda veya sonraki zamanda zenginleştirilmesinin önünde de herhangi bir engel yoktur. Esas olan da budur. Uygur’un talebelerinin ve meseleye kafa yoran sonraki kuşakların bu ince fikri ele alıp zihinsel etkinliklerine konu ederek geliştirmeleri halinde düşünce alanı zenginleşir. Aksi halde, Haluk Uygur ve yanına iliştirebileceğimiz birkaç kişinin çabalarıyla aşılmaya çalışılan kısırlık, çoraklık devam eder.
Meselenin felsefi boyutuna dair birkaç söz söylemeden önce, Haluk Uygur’un epey zamandır bilimsel düzlemde yol almak suretiyle gerçekleştirdiği kültür-sanat (özelde Foto-graf) etkinliğine değinmekte yarar görüyoruz. Sayın Uygur’un önceki yıllarda (2021-2022) yaptığı bazı atölyeleri de izledik ve çok yararlandık. Hatta üstadın önderliğinde ortak bir atölye yaptık. Haziran 2023 tarihinde başlayan yeni bir atölyenin ilk dersine konuk olarak davet edilmiş olmamız ve sonraki oturumları izleme olanağı bulmamız, geçtiğimiz yıldan (2022) itibaren zihnimizde şekillenmeye başlayan Haluk Uygur atölyesi hakkındaki tespitlerimizi (‘ekol’ olma meselesini) kaleme almaya yöneltti bizi.
Senelerdir Adana’da Altınoran Düşünce ve Sanat Platformu çatısı altında, Haluk Uygur önderliğinde yapılan bir şey var; ona ezberden ‘atölye’ deyip geçiyoruz. Peki, işin özü bu mu? Bizce, salt o değil. Alışık olduğumuz atölye eylemiyle eş tutulursa eksik kalır. Yapılan şeyi önemsediğimiz için haddimizi aşma kaygısı da duyarak, böyle bir atölyenin bizce ne olduğu, özünde neye tekabül ettiği meselesi üzerine düşüncelerimizi paylaşma arzusu duyduk.
Üstad Halûk Uygur’un yıllardır emek verdiği atölye ve diğer etkinlikleri topyekûn dikkate aldığımızda, harc-ı âlem bir atölye veya etkinlik değil, çok farklı bir şey görüyoruz. Tablonun özeti şu: Bu, sıradan bir amatör etkinlik değil… Bu, bir ‘Okul’. Maddi (parasal) bir karşılık için yapılmıyor olması, gönüllülük temelinde gerçekleştirilmesi onu zayıf düşürmüyor. Tersine, yaşadığımız ortamda onu daha da güçlü kıldığı söylenebilir. Düşünsel bağlamda epeyce yoksul olan foto-graf dünyamıza dikkatle göz gezdiren herkes, bu yoksulluğa inat, ciddi anlamda zengin bir ‘Haluk Uygur Ekolü’ nü net olarak görecektir.
Anadolu topraklarında hayat bulan Antik Çağ Felsefe Okulları ne ise, özü itibariyle bu da, o dur. Ya da günümüz koşullarında hocası ve talebeleriyle bir başka alandaki önemli bir üstadın inşa ettiği ekol ne ise (isim telaffuz edersek, ismini telaffuz etmediğimiz kimselere haksızlık etmiş oluruz) Haluk Uygur Ekolü de hocası ve talebeleriyle bir bakıma o dur. Olası bir yanlış anlamayı önlemek üzere belirtelim; Herkesin atbaşı olduğunu, aynı alanla ilgili olduğunu, dünya görüşü bakımından benzerlik gösterdiğini vs söylemiyoruz. Bizden gayrısı için ekol olarak kabul edilebilecek bir şey söz konusu olmayabilir. O yüzden, tek başımıza kalsak dahi, kişisel kanaatimizin bu yönde olduğunu ve şayet bir ekolden söz edeceksek, kültür-sanat ortamının, entelektüel etkinliklerin incelenmesinde yarar gördüğümüzü ifade etmek isteriz. Dünya görüşü ve entelektüel düzeyi bakımından birbirinden farklı olmakla birlikte, ekol olduğunu düşündüğümüz birkaç önemli isim sayabiliriz elbette. Fakat bu metnin çerçevesini aşmaya neden olacağı için, onlardan söz etmeyi uygun bulmuyoruz.
***
Yapılanın en kısa tanımı, ‘Düşünme Eylemi’dir; Bilgiye, birikime, sorgulamaya dayalı bir düşünme eylemi. Araştırmaya, okumaya ve tartışmaya dayalı, paylaşıp öğretmeyi katiyen ihmal etmeyen, nevi şahsını münhasır entelektüel bir atmosferin inşasından söz ediyoruz.
Foto-grafik kültür ortamında neredeyse üç çeyrek asırdır süregelen kısır döngü ve yüzeysel yaklaşım, sanattan ve düşünmeden uzak teknik ezber, zeki ve sorgulama cesareti gösterebilen insanlarca zaman zaman kırılmaya çalışılsa da, tutunacak uygun zemini bulamadı, gelip geçici oldu; dolayısıyla etkisiz kaldı, geliştirilemedi, süreklilik kazandırılamadı.
Halûk Uygur epey zamandır emek verip didinerek son derece önemli bir şeyi inşa ediyor. İzlenen yol multidisipliner. Güzergâh üzerinde Sanat-Felsefe, Sanat-Psikoloji, Sanat-Sosyoloji, Sanat-Mitoloji, Sanat-Politika ve Sanat Tarihi, Foto-graf Tarihi, Kültür Tarihi… atbaşı.
‘Politika’ sözcüğü kafa karıştırabilir. O yüzden meseleyi birkaç cümle ile açalım ki netleşsin. Öncelikle ‘Politik’ olan ile ‘Siyasi’ olanın farklılık içerdiğini, dolayısıyla aynı şey olmadığını hatırlatmak isteriz. İkincisi; Sanat dedik, Felsefe dedik, Sosyoloji, Mitoloji, Psikoloji dedik. Bunların biriyle veya birkaçıyla iştigal eden her bireyin bir dünya görüşü olduğunu varsaymak gerekir. Naif olmak dahi, aynı yere tekabül eder. Tarafsızlık da öyledir. Her şey o dünya görüşü etrafında gelişir ve şekillenir. Bir ‘Duruş’ dan söz ederiz ya; işte, Politik olan tam da o duruştur (ya da duruşu olmamaktır).
Üstad’ın izlediği yolun, yani gerçekleştirdiği etkinliğin politikasına gelince: Tek kelime ile ‘Bilimsellik’ dir. Bu bilimsellik sadece somut olanla ilgili değil, soyut olanla, yani metafizik alanla, duyular alanıyla, düşün alanıyla da ilgilidir. Sorgulama, araştırma, karşılaştırma, analiz etme, düşünme, tartışma, verili duruma şüpheyle yaklaşma, ezberlere itibar etmeyip başka bir yerden ele alma vs. Nihayet bütün birikimini, çıkardığı sonuçları (hiçbirini ‘Mutlak’ kabul etmeyerek) bonkörce paylaşmak sayın Uygur’un ustalık ve bilgelik eylemidir. İşte Halûk Uygur Atölyesi’nin, ki biz buna ‘Okul’ diyoruz, politikası budur.
***
Sanat Tarihi’ni didik didik ediyor; her dönemi, her akımı tek tek masaya yatırıp o dönemlerin ve o akımların önemli sanat üstatlarını, onların inşa ettiği önemli sanat eserlerini ince ince elden geçiriyor, anlatıyor, tartışıyor, tartıştırıyor. Sadece önemli olanları, yani parlamış/parlatılmış isimleri değil, adı sanı pek duyulmamış ve fakat adı sanı yaldızlı harflerle kaydedilenlerden aşağı kalmayan isimleri de gün yüzüne çıkartıyor. Batı’nın kaleme aldığı Sanat Tarihi metinleriyle yetinmiyor, onların köklerini araştırıyor. Kökeni Doğu’ya uzanan sanat etkinliklerini, felsefi yaklaşımları maddi temellerini koymayı ihmal etmeden gözler önüne seriyor. Öğrencilerini dünyanın çeşitli müzelerine, Anadolu başta olmak üzere antik kalıntıların, kazı alanlarının olduğu yerlere götürüyor, eserleri yerinde görmeleri sağlıyor. Onunla da yetinmediğine tanık olduk. Doğada ender bulunan bir bitki türünü yerinde müşahede etmek üzere ilgili alana hep birlikte gittiklerini, konuya dair uzmanların görüşlerine başvurduklarını biliyoruz. Adana’da çeşitli müzelerin oluşması, önemli kültür-sanat etkinliklerinin gerçekleştirilmesi konusundaki çabalarını, altına imzasını attığı somut verilerden, bizatihi yerinde görerek öğreniyoruz. Yaşadığı toprakların geçmiş zamanına dair yabancı kaynakları bulup arkadaşlarıyla birlikte çevirilerini yaptığını, lütfedip adımıza imzalayarak bize yolladıkları eşsiz eserlerden biliyoruz. Ve daha bir yığın şey. Başka ne olmalı ki?!..
Felsefe, Sosyoloji, Mitoloji, Psikoloji, Arkeoloji, Sanat Tarihi, Kültür Tarihi, …vs hepsi tamam. Sanat ortamında güçlü, sağlam bir yol kazanabilmek için bunların ihmal edilmemesi icap eder. Görüyoruz ki bunlar hakikaten ihmal edilmiyor. Bununla birlikte Edebiyat, Resim, Müzik, Sinema, Şiir, Heykel ve tabii ki Foto-graf ve dahi Geleneksel Sanatlar üst seviye bir akademik ortamda imiş gibi dikkatle, titizlikle, derinlemesine inceleniyor.
***
Tanığız, hakkı teslim etmek zorundayız; o yüzden bunlardan söz ediyoruz. Bunları söylediğimiz için Halûk Uygur’a methiyeler kaleme aldığımız, O’nu baş tacı ettiğimiz düşünülmesin. Katiyen öyle bir niyetimiz yok. Sayın Uygur’un da böyle bir şeye ihtiyacı yok zaten. Sadece durum tespiti yapıyoruz. Üstelik hiç kimsenin bunun aksini söyleyebileceğini de sanmıyoruz.
Peki, neden böyle bir açıklama ihtiyacı duyduk? Şunun için: Kısır döngü içinde çok zaman kaybettik. Başucu eserlerimiz Walter Benjamin, Susan Sontag, Roland Barthes ve diğerleri oldu. Eyvallah, hepsi şahane; hiçbirini olumsuzlamak haddimiz değil. Peki, ya biz? Biz bunun neresindeyiz? Söyleyelim: Biz yazık ki takipçi ve taklitçi konumunda kaldık. Üstelik devasa uygarlıkların kalıntıları, birikimi üzerinde yaşıyoruz. Yıllarca hal-i pür melalimize hayıflanmak öte bir şey yapmadık. Nihayet aramızdan bazı foto-grafçılar cesaret gösterip düşünme eylemine yöneldi. Aynı zamanda, zihnimize boca edilen Batı Sanatı ve Düşünme Sistematiği kalıplarının aşındırılmasına, bir nebze kırılmasına ve Doğu Sanatı ile Düşünme Sistematiği’nin araştırılmasına da tanık oluyoruz. Geç de olsa başladık, yavaş da olsa yol alıyoruz. Dikkate değer olan da budur.
***
Gelelim, esaslı bir argüman olarak sıklıkla irdelenen ‘Mağara Alegorisi’ne: Konuk edildiğimiz dersin temel taşı olduğu ve resmetme eyleminin felsefi bağının kurulmasında büyük üstat Platon’un her an her meselede karşımıza çıkmasından ötürü bu alegoriye değinme ihtiyacındayız. Tekraren belirtelim ki, üstat Uygur’un tespitleri yerindedir ve isabetlidir. Foto-graf bağlamında söylenenler hakikaten düşünen bir zihnin, sorgulamayı esas alan bir dünya görüşünün bilimsel sonuçlarıdır. Ve kabul edelim ki zemininde felsefe olan bir okula, öğretiye çok da yakışmıştır. Çünkü ‘çığır’ açmıştır. Bu tespitlere itirazımız olmadığı gibi, düzeltebileceğimiz veya ilave edebileceğimiz bir şey de yok. Her şey bir yana, bu atölye öğrenmeyi öğretmiştir. Nasıl mı? Önce sorgulamayı, sonra verili durumdan kuşku duymayı, sonra okuyup araştırmayı, düşünmeyi, kendinden önce biriktirilenden yararlanmayı, çağdaşlarına kulak vermeyi ve tartışmayı, kendi ürettikleri de dahil olmak üzere hiçbir bilgiyi mutlak bilgi olarak kabul etmemeyi, izlenecek yöntem olarak benimseyip içselleştirmiştir.
***
Sadece düşünsel bağlamda, (bir bakıma Uygur’un ‘Fotografik Düşünme’ ifadesine temas ederek) söyleyeceklerimizi özetleyelim.
Bir an için fiziki-nesnel bağlamda mağara ortamını bir tür ‘Karanlık Oda’ olarak düşünelim. Yüzeye yansıyan görüntüler özü itibariyle ‘Negatif Film’e tekabül eder. Sadece foto-grafçı olduğumuz için meseleyi bu minval üzere düşünelim. Tam olarak insan gözünün doğasıyla örtüşmeyen görüntülerdir, siyah-beyaz negatif film görüntüleri. Esasen kartlara basılıp pozitif görüntü elde edildiğinde de durum çok farklı değildir. Buna mukabil biz benzetmeyi negatif görüntü üzerinden yapalım, çünkü S/B negatif görüntü, mağara alegorisiyle ortaya konan görüntüyle daha yakın benzerlik gösteriyor. Gerek üç boyutlu olmayışıyla, gerekse renk içermeyişiyle ve diğer faktörler nedeniyle insan gözünün mevcut kabiliyeti için yeterli değildir böylesi görüntüler. Ama gerçektir. Bu hal yanılsamadan ibaret olmakla birlikte, bulunduğu ortamın gerçeğidir. Aslı ise mağaranın dışındadır; ya da foto-grafik anlamda ise, vizörden bakılarak kadrajlanan (özü itibariyle, ‘sınırlanan’) ve optik aracılığıyla film yüzeyine aktarılan doğadaki görüntüdür. Sahada rengârenk olan peyzaj, şayet S/B film kullanıldıysa, siyah beyaz tonlar halinde kaydedilmiştir. Buradaki negatif film benzetmesini, başka insanların daha da farklı şeyler üzerinden düşünmesini sağlayabilmek için kullandığımızı belirtip geçelim.
Mağara içinde oluşan görüntü, orada ömür geçirenler için gerçektir. Oradaki yansıma ve o yansımanın yarattığı yanılsama mağarada yaşayanların gerçeğidir. Onlar bilmese bile, hakiki olan, yani asıl olan dışarıdadır.
Hakikat sözcüğünden metafizik olanı, çoğunlukla da teoloji kapsamındaki bilgiyi düşünme eğilimi gösteririz. Çünkü ‘aşkın’ olanı tahayyül ederiz. Bu yöndeki yargı bir kenarda dursun. Düşün alanındaki ‘Hakikat’, İngilizcedeki ‘Truth’ dur. Kısacası Real-Truth karşılığı, Gerçek-Hakikat olarak alınmalı. Felsefi düzlemde Hakikat’le bu kastedilir. Öte yandan ‘aşkın’ olanda da tersi bir durumun varlığını, yani ‘içkin’ olanın varlığını unutmayalım.
Diğer yandan, felsefenin teolojiyi, metafiziği, sanatı, bilimi, dili ve daha pek çok şeyi, kısacası hayatın bütün alanlarını kendisine konu aldığını hatırlatmak isteriz. Her şey ‘düşünme’nin alanına girer. Sanat olgusunun irrasyonel olduğunu, bundan ötürü çoğunlukla metafizik düzleme yöneldiğini, hissedilen veya sezilen ama görme, duyma, tatma, koklama, dokunma duyularıyla algılanamayan, yani somut olmayan, soyut bir hal içinde duyumsanma, sezilme, düşünülme ortamında kalan ne varsa genel olarak da ‘aşkınlık-içkinlik’ meselesi bağlamında sanat eylemine konu edildiğini söylemeye bile gerek yok.
Altını çizerek belirtelim, metafizikten sadece din-inanç olgusu, mistik olan algılanmasın. Elbette o da dahildir, ancak metafizik düzlem çok daha geniş bir alandır. Bilinmeyendir, henüz açıklanamamış olandır, bilimsel olarak erişilememiş/çözülememiş veya anlaşılamamış olandır, insan kabiliyetlerinin toplamıyla (duyu ve düşünme kapasitesiyle) algılanamayandır.
Tabii ki sanat eylemi sadece soyut olanla değil, somut olanla da ilgilenir. Çünkü birey, toplum, doğa, kültür vs doğrudan veya dolaylı sanata konu olur. Somut olmakla birlikte bireyden ve/ya toplumdan gizlenen, üstü örtülen, karartılan, manipülasyon amaçlı (başka türlü bir algı için) kullanılan ne varsa sanat alanıyla ilişkilidir, sanatçı bunları ele alır. Öyle halleri, sanatçının düşünme hacmi, yaratıcı kabiliyeti, teknik becerisi, birikimi, bilgisi ve belki de en önemlisi cesareti, sesler, sözcükler, renkler, çizgiler, lekeler, formlar vs aracılığıyla gün ışığına çıkartır. Sanatçı sözünü böyle söyler, eleştirisini böyle yapar. Burada da soyut anlatım diline başvurulmak durumunda kalınır. Çünkü reprodüksiyon söz konusu değildir. Sezerek, hissederek, duyumsayarak, düşünerek yol alınmaktadır. Hani şu ‘herkese malûm ama ortada somut belge yok’ diye ifade edilen şeyler.
***
Ve tabii ki sanatın da dahil olduğu hayatın bütün alanları felsefenin konusudur. Bu itibarla en soyut düzlem aslında felsefî düzlemin ta kendisidir.
Hiçbir şeyin bir anda ortaya çıkmadığını, çok uzun bir gelişme ve küçük adımlarla ilerleme sürecinin sonunda ve yine küçük sıçramalarla ve tekrar küçük adımlarla uzun süreler yol aldıktan sonra bir kez daha küçük bir sıçrama yaşanarak ve birbirini mütemadiyen izleyip tekrar eden böyle bir hal ile ve zamana yayılmak suretiyle ortaya çıktığını biliyoruz. Bilimsel çalışmalar ve sonuçları bunun en önemli örnekleridir. Sanat eylemleri süreci öyledir, Sanat Tarihi kitapları (ekseri oryantalist yaklaşım sergilese de) bu süreci anlatır. Bu bağlamda olmak üzere inanç sistemleri de araştırma-inceleme konusu olmuş ve yaşayan herkesi topyekûn saran en baskın mesele olduğu için çok ciddi eserler ortaya konmuş, büyük külliyatlar oluşturulmuştur (Bunun için Mircea Eliade’nin ‘Şamanizm’, ‘Dinler Tarihine Giriş’ ve 3 ciltlik ‘Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi‘ adlı eserlerinin muhtevasını okumak ve nihayet yazarın yararlandığı kaynakların çokluğuna bakmak yeterlidir. Yetinmeyecekler için onlara ilave olarak, Brian Morris’in ‘Din Üzerine Antropolojik İncelemeler’ ve P.T. Raju, Wing-tsit Chan, Joseph M. Kitagawa, İsmail R. Farukî’nin ‘Asya Dinleri’ adlı eserlerinin muhtevası ve yaslandıkları kaynak zenginliği nazar-ı itibara alınabilir).
Haluk Uygur Okulu bu süreçlerle doğrudan ilgilenmekte, araştırıp çözümlemektedir. Çünkü memba oradadır, birikim oradan itibaren başlamıştır. Biliyoruz ki kurulan her yeni şey, eski zamanda yapılan şeyin toplamı üzerine inşa edilir. Geçmişi bilmeden bu günü anlamanın mümkün olamayacağını, hepsini bilmeden geleceğin kurulamayacağını söyler haklı olarak Haluk Uygur.
Başlangıç, insanlık tarihinin çok eski çağlarına, çok eski zamanlarına gider. Diğer bir deyişle insana dair her şeyin nüvesi, kaydedilebilen, yani belgeleri oluşturulabilmiş zamandan çok daha eskidir, ancak o kadar eskiyi bilgimiz, birikimimiz, tahayyül gücümüz, soyut düşünme kabiliyetimiz ölçüsünde sadece tahminle dillendirebiliriz. ”Öyle zannediyorum, öyle olmalı, ipuçları böyle düşünmeme yol açıyor” gibi bir varsayımla ifade etmekten öte gidemeyiz. Belgeleriyle bugüne ulaşabilmiş metafizik kapsamına alınabilecek bilgiye bakıldığında, ağırlıklı olarak kadim Hint, Çin, Japon uygarlıklarının, İranî kültürün inanç ve düşünme sistemlerinin, yani ‘Hinduizm’, ‘Budizm’, ‘Zen’(Ç’an), ‘Tao’, ‘Zerdüşt’ inancı ve öğretisi olarak (bir kısmı orijinal bilgiyi kavramış olsa bile, çoğunlukla asıl mecrasından sapmış şekilde) neredeyse her yeni dönemde biraz daha şahlanarak sanat insanları üzerinde ciddi bir etkiye yol açtığı görülür. Bu önemli etkinin en fazla ne zaman ortaya çıktığına baktığımızda meseleyi derinlemesine görme şansı bulabiliyoruz.
Örneğin, Katolik Kilisesi’nin neredeyse en büyük iktisadi ve siyasi güç haline gelmesi, en acımasız baskı mekanizmasına dönüşmesi, Engizisyon silahıyla herkesi, hatta aristokrasiyi, yani zamanın egemen gücü olan monarşiyi bile tehdit ve terbiye eder, hizaya getirir seviyeye erişmesi, ister istemez düşünürün ve sanatçının dehşete düşmesine yol açmış, onları, bu kaygıdan kurtulabilmek için arayışa sürüklemiştir.
Martin Luther herkesin yaşadığı travmayı bir potada eritmiş, karşı koymuş ve toplumsal olarak çok büyük bedel ödendikten sonra reformların yolu açılmıştır. Mamafih bir süre sonra ardılları Protestan Kilisesi marifetiyle kendi iktidarlarını oluşturup gene bağnaz, katı, baskıcı bir ortam üretmişlerdir. Dön dolaş tekrar iktidar, tekrar baskı ve travma. Süreç bu kadar sert ve acımasız iken, düşünür ve sanatçı için itirazı yüksek sesle dillendirmek hiç kolay değildir. Çünkü her kim itirazını yüksek sesle dillendirirse, o kimse bedel öder. Bu bedel bazen çok ağır olur. İnsanların ateşte yakılmasına, kazığa geçirilmesine, kellesinin vurulmasına, çarmıha gerilmesine, derisinin yüzülmesine tarih boyu insan evladı bu nedenle tanık oldu.
O şartlarda susmuş görünen sanat insanı elleri koynunda düşünür, sil baştan düşünmeye yönelir, çoğu kez köklere dönüp bakar ve yaratıcı bağlamda zihninde zirveye erişir. Ya gizlice eser inşa eder, ya da zihninde inşa ettiği eseri somut hale getirme eylemini daha uygun sonraki bir zamana erteler. Öyle ya da böyle dönemin koşullarını arka planıyla, nedenleri ve nasıllarıyla birlikte anlamamızı sağlayacak eser ortaya çıkar.
Uygur atölyesi, en başta üstadın derin araştırmalarıyla, söz konusu zamanın düşünürlerini ve sanat insanlarını (bazen bilim insanları da dahil edilir) eserleriyle ele alır ve onunla ne anlatılmak istenmiş, hangi sebep böyle düşünmeye sevk etmiş meselesine kafa yorar, tepeden tırnağa tartışır.
***
Monarşi yıkıldı, Sanayi Devrimi gerçekleşti, Ruhban’ın etkisi önemli ölçüde kırıldı; doğal olarak herkes bayram etti. Feodal Sistem defnedildi, Ruhban sessizce Kilisesine çekildi, Kapitalist Sistem güler yüzle inşa edildi ve bu yeni vaziyet umut ve özgürlük vaat etti. Sonuç, tekrar hüsran. Fabrikalarda kol bacak koptu, yerin yüzlerce metre altında çocuk işçiler bile günde 16 saat güvencesiz çalışmak zorunda kaldı. Kentler, yığınların sefalet içinde yaşadığı acımasız yerlere dönüştü. Sömürgeciliğin insana nelere mal olduğunu ise, tahayyül bile edemeyiz. Köle ticareti, kadim uygarlıkların esir edilmesi, yeni yerlerin keşfi ve henüz tarım toplumu evresine bile geçememiş olan naif yerli halklara yapılan eziyet, yaşatılan acı, bir dünya haksızlık, acımasızlık, kıyım. Daha fazlasına sahip olma, hükmetme arzusu, kendinden önceki zamanlarda da olduğu gibi, sınır tanımıyordu, vicdandan, merhamet duygusundan eser yoktu.
Bunlar gerek Feodal beylerin (Monarşinin), gerekse Kapitalist burjuvanın günahlarından bir kısmı. Sahip olma duygusu yerine paylaşma, dayanışma, yardımlaşma duygusunun insana egemen olduğu o ilk evreden sonraki bütün zamanlarda çark hep böyle işledi. Birileri ezdi, birileri ezildi; Birileri çalışıp üretti, birileri tıksırıncaya kadar tüketti; Birileri öldü, birileri öldürdü. Olgu aynı, değişen şey sadece yöntem. İnsan türü sadece hayvanları kendisine esir edip zincire vurmakla kalmadı, kendini türünü de esir edip zincire vurdu.
Küçük alanlar giderek büyüdü, sınırlar genişledi, denizler aşıldı. Pay büyüdü, kavga da büyüdü. Gün geldi uluslararası rekabet büyük bir çatışmaya yol açtı ve Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Hani şu erdemleri yere göğe sığdırılamayan rekabet; bilimsel gelişmelere neden olan, insanlığı ileriye taşıyan rekabet. Zaman zaman ‘olmaz olsun, olmaması evladır’ diye düşündüren şey. Çünkü rekabet, en kirli hisleri tetikleyen ve ölüm kalım meselesi üreten mekanizmadır aynı zamanda. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarına ve insan evladının yaşadığı büyük travmaya sanat insanları hem tanık oldular hem de herkes gibi o travmayı yaşadılar. Sanayi Devrimi baş tacı edilmişti, çünkü insanlık adına ilerlemeydi, refahı ve özgürlüğü ifade ediyordu. Fakat öyle olmadı. Yeni yöntemlerle esaret başladı. Hal böyle iken çatışma da kaçınılmaz oldu. Ne ki yeni sınıfların (Burjuvazi-Proleterya) kavgası başlamadan bitti veya yarım kaldı. Büyük savaş kavgaya ara verilmesini sağlamıştı. Milyonlar öldü, sakat kaldı, esir düştü. İnsanlar yıkıntılar arasında inlerken savaş bitti. Bir daha katiyen böyle bir hal yaşanmaz, insan kendini bu kadar kötü duruma düşürmez, kimse o kadar akılsız değil diye düşünme eğilimi güç kazandı, fakat aynı anda saatin kadranı ikinci dünya savaşına doğru yol alıyordu. Önce Nazi İmparatorluğu sevdası dünyayı kasıp kavurdu, sonra Japonya üzerinde yeni nükleer güç denendi. Bu kıyıma hangi arzu, hangi fikir, hangi olgu yol açtı? Mesela, ‘Rekabet’ bu büyük kıyımın neresine taht kurdu? İşte rekabet bu kadar güzel (!) bir şey.
Bunları anlatan edebi eser, sinema filmi, resim, fotoğraf ne varsa, hepsi Haluk Uygur Okul’unun yakın ilgisine mazhar olur. O eserler incelenir, sanat insanının etkilendiği kim ve ne varsa analiz edilir; eserle neyi nasıl anlattığı, nasıl bir estetik yönelimde olduğu, dolaylı anlatım amacıyla ve yüksek anlatım tekniği bağlamında neyin nasıl şifrelendiği konuşulur, tartışılır. Böylece, sanat yolculuğunda (ki buna ‘düşün’ boyutu eşlik eder) hoca-öğrenci hep birlikte mesafe alır, birikim sağlar ve yeni bir merhaleye ulaşır.
Üstelik üstat kendi eserleriyle de öğrencilerine örnek teşkil eder. Çeşitli nedenlerle inşa ettiği eserleri paylaşır ve neden-nasıl yaptığını anlatır. Amaç, talebelerin meselelere nereden ve nasıl yaklaşması gerektiği konusunda zihinlerini açmak, ufuklarını genişletmek, yol göstermektir. İnsanın psiko-sosyal vaziyetine tekabül eden örneklerden birini paylaşırsak, öyle sanıyoruz ki ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılır. Cezaevinde yapılmış bir foto-graf. Koğuşta mahkûm, arka planda demir parmaklıklı pencereden bakan ama foto-grafik yüzeyi hacim bakımından daha fazla işgal eden bir gardiyan. Bu foto-graf bize ne söyler? Bu foto-graf şunu sorar: Hakikatte hangisi mahkûm? Öyle ya, mahkûm ceza süresini tamamlayınca o mekânı terk edip gider; fakat gardiyan hep oradadır, o mekânda yaşamaya mahkûmdur, yani cezaevini terk edip gidemez. Biri işlediği bir suçun cezasını çekmekte iken, diğeri suçlu da değildir üstelik, masumdur. İkisi de oraya mahkûmdur, fakat masum olan sanki biraz daha fazla makûmdur. İşte sanatın diliyle, foto-grafiyle bir meseleyi anlatmak böyle bir şeydir. Haluk Uygur Okulu’nun talebeleri böyle bilgilerle donanmaktadır, meseleyi başka türlü ele almayı öğrenmektedir.
***
Bütün insanlık sürecini, yani kıyımları-yıkımları, eşik atlamaları, değişip dönüşmeleri gözden geçirip o koşullarda fikir-sanat insanlarının neye yöneldiğini, ne gibi eserler ortaya koyduğunu incelediğimizde, bazılarının daima egemen olanın yanında saf tutup palazlandığını görüyor ve ondan gayrı iki farklı muhalif durumla yüz yüze geliyoruz. Biri, her türlü bedeli ödemeyi göze alıp inatla somut koşullardaki haksızlıklara, kötülüklere karşı sistemin insana/insanlığa yakışır hale getirilmesini yahut değiştirilip dönüştürülmesini öneren fikir ve sanat eseri inşa eder. Bu, devrimci bir yaklaşımdır; muhaliftir ve aktiftir, egemen güç için tehlikelidir, dolayısıyla yok edilmelidir. Öyle de olur. Dünyanın hemen her yeri bu yaklaşımı gösterenlere çeşitli yöntemlerle zindan edilir. Diğeri, (ona ‘muhalif’ demek yerine, ‘tarafsız’ demek belki daha uygun olur) kökleri binlerce yıl önceye uzanan ve özü itibariyle mistik, doğayla uyumlu, kavgayı gürültüyü dışlayan, stabil, huzurlu, pasif, zararsız, metafizik düzlem önerir. Travma yaşayan, çıkış yolu arayan, cesareti kırılan pek çok sanat insanı sözünü bu mecrada söylemeye yönelir. Böylece tamamen çıkışsız kalmaktan kurtulur, zarar görme endişesi de yaşamaz.
En nihayet sanat insanı da doğrudan veya dolaylı sözünü dillendirme ihtiyacındadır. Yaşamın bizatihi kendisi yaşamsaldır kuşkusuz, fakat kimi sanat insanı için neredeyse yaşam kadar sanat eylemi de elzem ve yaşamsaldır. Hem yaşamı kotarabilmek, hem de sanat icra edebilmek için elde bu vardır ve oldukça da insancıldır. Egemen büyük güç, doğrudan veya dolaylı bu mecrayı destekler. Çünkü orada etliye sütlüye karışılmaz, oradan zarar gelmez. Aşkın olan ve/ya içkin olan bu düzlemde, bu sanat ortamında sanat insanı, sanattan büsbütün elini eteğini çekmiş olmaktansa, söze daha güçlü şekilde dahil olur.
Üstelik bu mecrada diğerlerinden farklı üstün başka bir şey vardır. Ne insana, ne hayvana ve doğadaki başka şeye asla zarar vermemek, onlarla birlikte ve uyum içinde yaşamak. Çünkü bu topraklar, dağlar taşlar, ormanlar, nehirler, denizler, göller, çöller, ovalar, sadece insan için değildir. İnsanla birlikte diğer bütün mahlûkat hak sahibidir ve birlikte yaşamalıdır. Köklere dönüldüğünde genellikle Hint-Çin kadim uygarlıkları, Mısır-Mezopotamya kadim uygarlıkları, Roma-Yunan antik dönemleri esas alınır. Oysa Batılının okyanus aşırı yolculuğunun sonunda keşfettiği Amerika ve Avustralya kıtalarında doğa ile bütünleşmiş bir şekilde, yeryüzünün bütün nimetlerinin yeryüzünde yaşayan bütün canlılara ait olduğunu kabul ederek yaşayan yerli halklar vardı. Demek ki köklere inildiğinde, dünyanın neresinde ve hangi koşullarda yaşıyor olursa olsun insan tabiatının, başka bir deyişle insanın tamamen saf ve natürel ilk halinin, doğadaki diğer canlıları ve kendi türünü esir alma arzusu taşımadığını gösterir.
Haluk Uygur Okulu, insan türünün en saf halinin, ‘şef-şaman’ iş birliğinin sonucunda, ilerleyen zaman içinde giderek güç elde etme ve iktidar olma eğilimi göstermesiyle birlikte dejenere olduğunu, ‘sahip olma’ ve nihayet ‘egemenlik kurma’ olgusunun bu şekilde başladığını derslerinde tespit ve tarif eder.
***
Felsefi düzlemde, örneğin, Postmodern dünya tahayyülünün babası sayılan popüler düşünür Friedrich Nietzsche (1844-1900), kendisinden asırlar önce yaşayan Zerdüşt’ten (M.Ö.6. ve 7. Yy) esinlenmiş (tam isabetle olmasa da), neredeyse O’nu rehber edinmişti. Köklere dönüş idi bu. Başka düşünürler ve sanatçıların önemli bir kısmı da aynı veya benzer kaynaklardan esinlendiler. Örneğin, Spinoza’da bu etkileri görmek mümkün. Her dönem çok sayıda düşünür ve sanatçı köklere sarılmıştır.
Çıkmaza düşme hali, bunalım, ister istemez arayışa yol açar; o da, aynen ‘ana rahmi’ gibi çok güvenli bir alana, en saf ve natürel yere, dolayısıyla en başa, yani köklere yöneltir insanı. Yaklaşık 2.500 yıl önceye ait bir inanca veya öğretiye sarılmak, kuşku yok ki bir ihtiyaçtan doğar. Boşuna olduğunu söylemek mümkün değildir; çünkü içinden çıkılması gereken bir vaziyete yanıt (çare) aranırken varılan (çoğunlukla ‘sığınılan’) bir yerdir orası. Mezopotamya, Mısır kadim kültürlerinin etkileri, Kadim Hint, Çin ve İran kültürlerinin etkileri, bir yandan İpek Yolu (ticarî güzergâh) üzerinden gelişen iletişim, diğer yandan öğretiyi yaymak için diyar diyar gezen ustalar, bilgeler vasıtasıyla başta üzerinde yaşadığımız Küçük Asya toprakları olmak üzere hemen her yerde belirgin şekilde görülür. Yaklaşık zamanlarda ve yakın coğrafyalarda Tao öğretisi başta olmak üzere, Hinduizm’in uzantıları, Budizm ve onun uzantısı Zen son derece yumuşak başlı, barışık, huzurlu bir yaşam hali öneriyorlardı.
Her ne kadar bazı kimselerce ‘bütün inançların kaynağı’ olarak gösterilse de, her şeyin onlarla bir anda başladığını söylemek mümkün değildir. Onların öncesi vardır ve o ana kadar biriken ne varsa çok uzun bir zamana yayılarak gelmiştir. Olgunlaşıp belli bir seviyeye gelenler ise birbirine benzer. Hepsi temelde ‘fedakârlık’ içerir, ‘vazgeçiş’i esas alır.
Dikkatle incelendiğinde görülecektir ki özellikle demirin işlenmesiyle başlayan evrede yaşanan büyük iktisadi ve sosyal değişim-dönüşüm ve büyük altüst oluş nedeniyle insan çıkmaza düşmüş, bunalım yaşamıştır. Tıpkı Engizisyonda olduğu gibi, tıpkı Sanayi Devriminde olduğu gibi, tıpkı iki büyük dünya savaşından sonra olduğu gibi, tıpkı şu anda dijital çağın yaşattığı büyük değişim ve dönüşümün yarattığı büyük kaygı atmosferinde olduğu gibi, o zaman da köklere, saf-natürel insanlık durumuna yeni koşullarda ve şimdiki bilgilerle dönme arzusu kendini göstermiştir. Meselenin arka planındaki olgu büyük bir altüst oluş, meselenin psikolojik boyutu ise çıkmaza düşmektir ve doğal olarak oradan çıkış için bir yol bulma arzusudur, çare aramaktır. Özetle, bu bir ‘sihirli değnek’ arayışıdır ve kuşku yok ki rehabilitasyon ihtiyacına tekabül eder. Üstelik sadece sanat insanlarının sarıldığı bir şey de değildir. Bunalıma düşmüş iş insanları, meslek erbapları, sıradan insanlar da böyle yönelimler göstermekteler. Kötü müdür? Tabii ki hayır. O atmosfer insanlara kendilerini iyi hissettiriyorsa, mesele yoktur. Söz konusu mecrada büyük sanat yapıtları inşa ediliyorsa, mesele yoktur. Bu gün hâlâ böyle bir mevzuyu felsefi boyutuyla tartışabiliyorsak, mesele yoktur.
***
Coğrafya değiştikçe ve öğretinin ustaları, bilgeler başkalaştıkça bu mistik yolda revizyon da kaçınılmaz olur. Fakat revizyon her zaman ileri bir adım değildir, bazen çok kötü sapmalar olur, yozlaşma başlar. Öğreti, gittiği yerin kültürüne göre yeniden şekillenir. Öğretiyi başka coğrafyalara yaymak üzere yola çıkan ve güdülen amaca neredeyse bütün yaşamını vakfeden bilgeler, örneğin Hinduizm’in bir yaklaşımını Çin’deki kadim Tao öğretisiyle kaynaştırıp yeni bir Tao öğretisi inşa ederler. Ve bu Tao öğretisi, önce ‘Boşluk’ der. Bir kabı önemli kılan şeyin, içindeki boşluk olduğu söylenir.
Bunun, bilgi ve kültür adına bireye giydirilen, onu kuşatan ne varsa hepsinin terkedilmesi, unutulması, ondan kurtulma anlamına geldiği söylenebilir. Öz olarak arınmak, temizlenmek, (mecazen) çırılçıplak hale gelmektir. Bütün arzulardan, istemlerden vazgeçiştir. Bireyin kendisi sıfırlamasıdır, yeni doğan bebek gibi ak pak, naif olması halidir. Saflıktır.
Ondan sonra öğreti başlar, yani başka şeylerin gölgesi ortadan kaldırıldıktan sonra, etkisi olabilecek ne varsa bertaraf edildikten sonra, bir bakıma ham halde iken yoğrulma başlar. Yıllara yayılı şekilde aşama aşama yol alınır. Şuraya erişilir, buraya erişilir, ham insan olgunlaşıp ‘tam’ hale gelmeye çalışır. En çok başvurulan yöntemlerden biri de ‘inziva’dır. İnziva, ulu orta yerde hayata geçirilemez. Dağ başlarında, ormanlık alanlarda, doğadaki sesler dışında hiçbir ses ve gürültünün olmadığı yerlerde, kalabalıklardan uzak, sükûn ve huzur içinde olunabilecek koşullarda inzivaya çekilir üstatlar ve bu mecrada yol alanlar. Bu çekilmede zihnin içindekiler boşaltılıp kapılar dışarıya kapatılır ve gönül kapısı sonuna kadar açılır. ‘Gönül gözüyle görme’ eylemi de ekseri böylesi huzur ortamlarında gerçekleşir. Şimdilerde yaygın olan ‘Sessizlik Kampı’ etkinlikleri, bir bakıma inziva eyleminden ve bu çok eski geleneksel çekilmeden feyz alır, onu taklit eder. Çekilme, aynı zamanda içe çekilmedir, iç dünyaya yolculuktur. Hareketsizlik, düşünmeme, bilmeme (genel geçer anlamlarıyla değil) gibi hallerle vücut bulan uzun soluklu metafizik yolculuktur bu. Kimseye zararı olmayan sadece kendisini ilgilendiren bu çekilmede özetle, ‘Bütün’e ulaşabilmek ve bütünde erimek için ‘Ben’ terkedilir, ego yok edilir. Çünkü ‘Bütün’, hakikattir; onda eriyen, ‘Özgür’lüğe kavuşur.
Fikir dünyası aklı nereye yorarsa, sanat, yüzünü oraya döner. Sanatçının duygu dünyası yeni fikirlere, bir güzele meyleder gibi kendisini kaptırır. Fikir dünyasındaki büyük akıl, sanatta büyük bir duygu olarak tezahür eder. Çoğunluk böyledir. Fakat her zaman istisnalar olmuştur. Burada önemli bir hususa dikkat etmek gerek. O husus da şudur: Gene çoğunluk ve gene istisnaları bulunmak üzere, hem fikir ortamı, hem de sanat ortamı manipülasyon için en elverişli alanlardır. Geçmiş deneyimler gösterdi ki, yeni bir insanlık durumu inşa edebilmek için önce fikir altyapısının oluşturulması gerek. Arzu edilen durumun teorik temelleri oluşturulduktan sonra, bu kez sanatın desteğine ihtiyaç var. Bu ihtiyacı karşılamak üzere roman, öykü, tiyatro, müzik, sinema, dans, resim, heykel, foto-grafi vs, elde ne varsa hepsi devreye sokulur. Bu bağlamda her türlü medya, bütün elemanlarıyla olmazsa olmazdır.
Haluk Uygur sanatçıyı ve eserini tarihi koşullar içinde, öncesi ve sonrasıyla, farklı alanlardaki ve farklı zamanlardaki benzer eserlerle yan yana koyarak analiz eder, çözümler, yorumlar, tartışır. Ancak hiçbir yargı söz konusu değildir. Asla “Şu, şudur; bu, budur” demez. Yargıyı talebelere bırakır. Herkes kendi dünya görüşü ve birikimi ölçüsünde bireysel yargı üretmekte özgürdür. Özgür düşünme meselesi ise, bu okulu nitelikli kılan önemli hususlardan biridir. Böyle olursa gelişme kaydedilir. Aksi tavır yeni bir tutucu ortamın inşasına yol açar. Oysa okuldan beklenen, sürekli bir ilerleme ve gelişme halidir. Ancak o zaman bu okulun talebelerinden yeni çıkışlar beklenebilir. Arzu edilen de tam olarak, şimdiki zaman içinde veya sonraki zamanlarda okulun talebelerince yeni yaklaşımlar ortaya konmasıdır.
Sanat Tarihine ve Düşün Tarihine adını altın harflerle yazdırmış büyük ustaların bulundukları sosyal, siyasal ve iktisadi koşullardan nasıl etkilendiklerini, onun etkilerini anlatabilmek veya o etkilerden sıyrılabilmek için nereden feyz aldıklarını ve nasıl eser inşa ettiklerini, tarihi süreci dikkate almadan kavramanın mümkün olamayacağını bildiği için, bütün dönemleri, sanat akımlarını, sanat insanlarının yaklaşımlarını irdelerken, tarihsel koşullar içinde ele alır Haluk Uygur.
Platon-Aristo ikilisi doğal olarak sık gündeme gelir. Leonardo, Michelangelo ve diğer büyük ustaların eserleri üzerinde konuşurken inanç sistemiyle, iktisadi sistemle, bilimsel gelişmelerle olan bağı irdelenir. Yin-Yang diyalektiği, İyi-Kötü, Güzel-Çirkin, Aşkın-İçkin olma hali, Soyut-Somut meselesi ve farklı estetik arayışlar, sırası geldiğinde konuşulmak üzere bir köşede durur. İktisadi sistemden, inanç sisteminden, sosyolojik vaziyetten bağımsız bir kültür-sanat hayatı ve bir düşünme eylemi yok gibidir.
Bunun belki tek istisnası, dünyevi şeylerden kopmayı öneren ve kökleri çok eskiye giden Hinduizm, Budizm, Tao, Zen gibi öğretilerdir. Yakın-Uzak Doğu’ya götürür bu eskiye yolculuk. Ancak orayla sınırlı tutulursa da eksik kalır. Hristiyan dünyanın ‘dilenci tarikatlar’ı vb oluşumların yaklaşımındaki benzerlik dikkate değerdir. Öte yandan Anadolu’da ve yakın coğrafyalarda yaşayan dervişlerin ‘bir lokma bir hırka’ yaklaşımı, Tasavvuf ehlinin, Sufilerin, Melamilerin, Hakikatlilerin söylemi ve tavrı çok önemlidir. Bu oluşumlar, sözü edilen köklerin etkisi (öğretinin bu coğrafyalara yayılması) sonucu mudur, yoksa dünyanın neresinde olursa olsun insan evladının aynı veya benzer düşünmeyi geliştirebildiği bilgisiyle mi açıklanır, ikisinin de payı var mıdır? Yanıtı okuyucuya bırakıyoruz.
Ustanın rehberliğindeki Okul, tarih içinde inşa edilmiş eserlerin hangi inanç sistemi, hangi iktisadi ve sosyal koşullar, hangi kültürel atmosfer içinde gerçekleştiğini irdelerken, usta aynı zamanda kendi eserini de inşa eder. Bunun için örnek bir eserden kısaca söz etmek isteriz. Haluk Uygur’un bir güneş tutulması doğa olayı sırasında dış mekânda yaptığı semazen foto-grafı. Güneş tutulmasının en iyi görüleceği yer olarak Konya ilimiz tespit edildiği için, dünyanın çeşitli yerlerinden ve ülkemizin farklı illerinden yüzlerce foto-grafçı Konya’ya akın etmiştir. Herkes devasa lenslerin önüne türlü türlü filtre takarak güneş tutulması gerçekleştiği sıradaki görünümü birebir kaydetmeye çalışırken, usta, güneşin küçük bir bölümünün belirmesiyle ortaya çıkan optik illüzyondan yararlanır, birbirini izleyen parçalar halinde güneş ışınlarının (harelerin) tam olarak semazenin kalbiyle buluşmasını tespit eder. Haluk Uygur bunu yaparak, “kalbin aydınlanması, gönül gözünün açılması” öğretisini ortaya koyar. Soru şu: Hangisi sanattır; çeşitli filtreler ve devasa lensler kullanarak güneş tutulmasının natürel halini tespit etmek mi, bu doğa olayından yararlanmak suretiyle kalbin aydınlanması ve gönül gözünün açılması öğretisini foto-graf ile anlatmak mı?
***
Araya bu örneği sıkıştırdıktan sonra bıraktığımız yerden devam edelim. Çok açık ki mistik olana veya kökleri çok eskiye giden öğretiye yönelmeye yol açan şey insanın çıkmazlarıdır. Sıkıntıyı defetmek, ferahlamak istemi başköşededir. Araştırıldığında, onun da gelip iktisadi, sosyal sisteme ve kültürel atmosfere dayandığı görülür. Öyle bir hal ile doğaya (gerek içsel, gerek dışsal) çekilme arzusu duyulur. Mamafih içsel doğa soyut olsa bile, dışsal doğa nesneldir. Demek ki ne yaparsak yapalım, nereye çekilirsek çekilelim, hiçbir şekilde hayattan kopmak mümkün değildir. Ama kaçış, mümkündür. Tabii ki kaçtığını zannedip, büsbütün içine gömülmez ise.
‘Ebedi Hayat’ vb daha çok miktarda değinilmesi gereken argüman var. Ancak bu metin kapsamında hepsini detaylıca irdelemek yerine, söz konu öğretiye ilişkin temel bazı bilgileri mealen aktarmak, kanaatimizce yeterlidir. Belki şunu hatırlatmak gerekir: Bütün öğretiler, er ya da geç, ‘sinekten yağ çıkartan’, bulduğu her fırsatı kendi lehine kullanan benciller veya ‘şeytana pabucu ters giydiren’ çıkarcılar tarafından kısa zamanda ciddi şekilde yozlaştırılır. Onların gadrine uğramayan hiçbir şey yoktur. En iddialı öğretiler dahi kendisini üretenlere azap olurken, söz konusu öğreti için kılını kıpırdatmamış sinsi ‘hinoğlu hin’lerin zenginlik ve şöhret devşirmesine malzeme olurlar. Hepsinin içi boşaltılır, boşaltılan yere hurafe doldurulur, büyü ile ikame edilir ve bir süre sonra da o saf ve yalın halinden eser kalmaz. Böylece öğreti, onun saf ve temiz halini esas alanlar için bile temenni olmaktan öte geçemez.
Öğreti der ki (mealen), “Zenginlik isteyen birey, doğal olarak mal mülk edinir. Ancak söz konusu birey bir süre sonra o malın mülkün malı haline gelir. Hazlarını tatmin için uğraşan birey, onları elde etmek uğruna kendi hazlarının kölesi haline gelir. Güç istencine yenik düşen birey, kaçınılmaz şekilde başka güçlerle karşı karşıya gelir ve sonunda şiddete maruz kalır.” Hepsi doğru. O yüzden öğreti, bunların terkedilmesine önerir. Bireysel huzur için çok değerli tavsiyeler. Dünyevî ne varsa, onlardan uzak durmayı telkin eder. Nasıl reddedilebilir ki? Ne var ki zenginlik ve güç arayışında olan kimseler şeytani tuzaklarla, bu yolu seçenler de dahil olmak üzere herkesi kendi hırslarına esir ederler.
Hindu gelenekteki kast sistemini düşünelim. Kast sisteminin ilk ve saf halinde, tarım ve hayvancılık yaparak, yani emek verip çalışarak ürettikleri için zenginlik köylülere, zanaatkârlara vs (‘sudra’lara) hak görülüyordu, iktidar sahibi ‘Brahmanlar’a ise zenginlikten uzak çok mütevazı bir yaşam hak idi. Tavsiye pek güzel. Fakat gerçek vaziyete baktığımızda şunu görüyoruz: Yoksul olanlara, en alttakilere sürekli tevazu, razı olmak, sessizce hayatın zorluklarını göğüslemek, imtiyazlılara köle gibi hizmet etmek en yüce erdem olarak telkin ediliyor ve o atmosferde acımasız, hatta aşağılayıcı bir kast sistemi hayata geçiriliyor.
Doğa’nın korunması için en yüksek perdeden söylev verenler, yağmur ormanlarını kökünden biçiyor, doğal kaynakları talan ediyorlar. Her yerde her zaman bu ve benzer yöntemlerle sürü yönetildi ve yönetilmeye devam ediliyor. Haluk Uygur’un Platon’un Mağara Alegorisini bu denli önemsemesinin nedeni de, hayata ve insana dair bu vaziyeti felsefi bağlamda, sanat düzleminde açıklamak içindir.
Bu oldukça uzun ve derin bir meseledir. Sözü uygun yerde kesmek gerek. İçeriği bu metnin sınırlarını hayli aşacağı için burada noktalarken, fazlası için, Hristiyan ve Marksist’ken daha sonra Müslüman olmayı seçen Roger Garaudy’nin “Yaşayanlara Çağrı” adlı kitabı (kitabın ‘medeniyetler çatışması’ ve ‘dinlerarası diyalog’ tezlerinin temellerini attığı veya teorik temellerin inşasına katkıda bulunduğu kanaatine varılabilir) ile akademik ortamda felsefe eğitimi almış usta foto-grafçı Tarık Yurtgezer’in yeni çalışmaları ve söyleminin (“İçsel Manzara”) incelenmesini, “Fotoğrafçılar için Wabi-Sabi” ve “Sezgisel Fotoğraf” isimli kitaplarının okunmasını öneririz. Son dönem bu öğretileri ciddi anlamda en fazla inceleyen, üzerine yazan, atölye yapan üstad Yurtgezer’i izlemekte yarar var. Okumaya değer bir başka eser de, üstat Tufan Palalı’nın Henri Cartier Bresson incelemesini içeren, “Fotoğraf, Zihinsel Şey..” adlı kitabıdır. Bu kitap, Zen öğretisi ile Foto-grafçı bağına dair önereceğimiz oldukça önemli bir eserdir. Yetinmeyecekler ise, bizatihi kendi yaşamıyla uzun yıllar ortamı deneyimlemiş ve Batılı ilk kadın Lama unvanını almış olan Alexandra Davi-Neel’in ‘Tibet’te Büyü ve Gizem’ adlı kitabını (hatırat), Walter Ruben’in ‘Eski Metinlere Göre Budizm’ adlı kitabını ve Gore Vidal’ın ‘Ben Cyrus, Zerdüşt’ün Torunu’ adlı romanını inceleyebilirler.
***
Haluk Uygur Okulu’nun incelediği, analiz ettiği ve tartıştığı büyük düşün-sanat insanlarından bazıları bu kıvamda oldukları için, söz konusu inanç/öğreti kulvarından temel birtakım bilgileri, ustaları buna yönelmeye iten nedenleri irdelemeye çalışıyoruz. Bunu yapmasak, hem Uygur Okulu’nun meseleleri nasıl derinlemesine ele aldığına dair bilgiler eksik kalacak, hem de Okul’un Ekol’e tekabül ettiğiyle ilgili güçlü kanaatimizin ayakları yere basmayacaktır.
Kökleri çok eskiye giden bu minval öğretiler, büyük travmaların yaşandığı ve düşün-sanat insanlarının elinin kolunun bağlı olduğu, baskı altında yaşadıkları, çıkmaza düştükleri dönemlerde yönlendikleri yer, kendilerini rahat ve huzurlu hissettikleri mistik bir atmosfer olageldi. Bu gün hâlâ düşün ve sanat yolculuğunda Hint-Çin kadim kültürü ve inancının etkileri yoğun şekilde görülür. Bu da gayet doğaldır. Nedeni ve nasılından çok, bunun bir hak olduğunu teslim etmek gerekir. Kim neyi isterse onunla iştigal eder. Bu itibarla diyebiliriz ki insanlık adına biriktirilmiş ne varsa olabildiğince öğrenmek, hiç birini dışlamamak, analiz edip yorumlamak ve kendi özgün düşünceni inşa etmek en iyisidir.
İşte Haluk Uygur Okulu tam da bunu yapmaktadır. Okuma, araştırma, söyleşme, tartışma ve özgürce yorum yapıp fikir üretme ortamıdır bu okul. Daha ne olsun?!..
Kaldı ki yaşadığımız zamanda da insanlık adına tekrar çok büyük çıkmaz, hatta belki gelmiş geçmiş en büyük çıkmaz söz konusu. Bu çağda bir kez daha başta sanatçılar olmak üzere, entelektüel çevrelerin ilgisi aynı yere, mistik köklere yöneldi. Çünkü omuzlara çökmüş büyük bir yük halinde kaygı tekerrür etti. Yeniden dünyayı kasıp kavuran büyük bir savaş, büyük bir kıyım görme kaygısı; sefalet kaygısı, kötülük kaygısı başladı. Bu durum, üstat Uygur’un inşa ettiği okulu daha da anmalı ve önemli kılıyor.
***
Birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay, hatta birkaç yıl ile kendisini sınırlamayan, kısa molalarla süreklilik arz eden Okul, Dada’yı, Fütürizm’i, Sürrealizm’i, Kübizm’i, Pop Art’ı, Barok’u, Rokoko’yu ve diğerlerini, onların filizlenmesine yol açan özgün koşulları, yeşerdikleri zemini araştırarak anlatır. Rönesans’ı, Reform’u, Maniyerizm’i boş yere tartışmaz atölyesinde. Picasso’yu, Man Ray’i, Bresson, Karsh ve diğerlerini yapıtlarıyla birlikte kendi dönemlerinin iktisadi, siyasal ve sosyal koşulları içinde düşünür ve etkisi olan diğer faktörleri dikkate alıp toplantı masasına taşır. Picasso’nun başyapıtlarını inşa ettiği siyasal ve sosyal koşulları irdelerken, Kübizm’den hareketle Göbeklitepe’deki kabartmaları ele alır; Man Ray’le Brancusi’nin (Brancusi’nin ‘Boşluktaki Kuş’ adlı heykeli üzerinden) iletişimini, ortak öyküsünü irdelerken, yaratıcılıkları ve inşa ettikleri yapıtlar üzerinden meseleye yaklaşır; Yousuf Karsh’ı incelerken, Barok’u ve Caravaggio’yu işaret eder. Van Gogh’da Munch’un etkisi veya Van Gogh-Munch benzerliğinden, Munch’un sevdiği kadına duyduğu bağlılık ile Van Gogh-Gauguin dostluğu ve bağlılığındaki benzerliğe ve bunların yapıtlara yansımasına uzanan derinlemesine bir araştırma ve incelemenin sonuçlarından söz eder.
Platon, Aristo başköşededir. Kinikler konuşulur ve tabii ki Seneca da. Bütün düşünürler önemsenir, tartışılır. Kant, Spinoza, Descartes, Nietzsche ve diğerleri Okul için çok değerli düşünürlerdir. Altamira Mağarası’ndaki resimler, Göbeklitepe’deki buluntular ve diğerleri insanlık tarihinin birikimi olarak ve bu güne yansımaları üzerine düşünülerek tartışılır.
Sergei Eisenstein, Tarkovsky, Florenski tartışılır, Aronofsky, Sorrentino filmleri ve diğer yönetmenlerin filmleri analiz edilir. Fibonacci sayıları üzerinde durulur. Heykel (yontu) konusundaki baş eserlerin neredeyse tamamı, öyküleriyle birlikte incelenir. Mimari, olmazsa olmazlardandır; Antik Dönem ve Ortaçağ Mimarisi kadar ve hatta daha fazla Divriği Ulucami, İshak Paşa Sarayı ve diğerleri üzerinde durulur. Malevich de tartışılır, Kandinsky de, Medici Dönemi de ele alınır, Galilei de konuşulur. Aynı zamanda Machiavelli de sofrada kendine yer bulur. Çünkü o da olmazsa olmazdır.
Kopernik var, Einstein var Okul’un müfredatında. Leonardo gibi Boticelli de, Rafaello da, Bounarotti de masadadır. Cezanne gibi, Durer de konuktur atölyeye. Dali, Bosch, El Greco, Caravaccio, Rubens, Manet, Rambrandt, Goya, Monet, Delocroix, Coubert, Matisse, Renoir, Van Gogh, Degas, Lautrec, Gauguin, Munch, Klimt, Braque, Botero, Kahlo, Miro, Magritte, Warhol ve diğerleri bir bir incelenir ve tartışılır. Marcel Ducamp, sanatta bir dönemin sona ermesine ve yeni bir evrenin başlamasına yol açan sanat insanı olarak tartışma zemininden hiç ayrılmaz. Ducamp’ın o vakit herkesin kafasını allak bullak eden hazır nesnelerini tartışırken, ‘Pisuvar’ın/’Çeşme’nin serüvenini gözler önüne sermekle kalmaz, yeniden yaratım süreci bağlamında Stieglitz’in aynı nesneyi foto-grafik düzlemde ele alışını irdeleyip tartışır.
Sigmund Freud’un da konuşulduğu bir atölyeden söz ediyoruz. Fikret Mualla var, Şahin Kaygun ve başkaları da. Graffiti’yi ele alır, Postmodern durumu tartışır. Uzakdoğu sanatını inanılmaz örnekleriyle gözler önüne sererken, Muhammed Siyah Kalem’in (dönemine göre) akla ziyan üslubunu konuşur bu Okul. İlave etmemiz gereken daha pek çok şey var, ancak fikir vermesi için bu kadarının yeterli olacağı kanaatindeyiz, o yüzden sözü uzatmıyoruz.
Foto-grafiyi ise burada açmaya bile gerek yok. “Foto-grafik Düşünme Tarihi” isimli eseri inceleyenler bilirler; Foto-graf tarihinde okuyucusunu yolculuğa çıkartırken, foto-grafik düşünmenin köklerini çok eskilere götürür. Bildiğimiz foto-graf makinesi teknolojisini bir sıçrama yahut başka bir resmetme tekniği aşaması olarak kabul eder. Haklıdır. Teknolojik süreçle birlikte önemli sanat insanlarını inceler. Multidisipliner yaklaşımla Nadar’dan Ansel Adams’a, Man Ray’den Yousuf Karsh’a foto-grafın önemli isimlerini, diğer sanat disiplinleriyle birlikte ayrıntılı şekilde inceler. Bu incelemelerde matematik ve geometri bilimleri de önemli yer işgal eder.
Akla şöyle bir soru gelebilir: Foto-graf için bu kadar şey bilmek gerekli midir? Foto-graf için çok az şey yeterlidir, hatta hiçbir şey bilmek gerekmeyebilir. Herkesin cep telefonu ve hepsinin kamerası var. Cep telefonuyla foto-graf çekmeyen var mı? Yok. Herkes foto-graf eğitimi aldı mı? Hayır. Demek ki foto-graf çekmek için deklanşör düğmesine basmak yetiyor. Söz konusu ileri bir amatör ise, biraz zaman ve emek koymalı. Onda da kısacık bir teknik bilgi ezberi ve birkaç haftalık pratikten ötesine ihtiyaç yoktur. Lakin sıra “Foto-graf Yapma” ya gelince durum değişir. Daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır; o da daha fazla zaman ve emek ister. Bir foto-grafçı olarak sanat ortamında var olabilmek, sanatın diliyle sözünü söylemek için ise, Haluk Uygur Oku’lunda veya benzer bir ortamda hayata geçirilen uzun ve zorlu yolda yürümek gerek.
Sanatın diğer alanlarını, düşünürleri bu denli ayrıntılı inceleyip tartışan, bunların iktisadi ve sosyal koşullar ve psikolojik vaziyetle bağını kuran, birbirinden uzak ve farklı dönemlerin karşılaştırmalarını yapan, dünyanın çeşitli yerlerindeki müze ve galeri gezip onları analiz eden, koleksiyonerlik ve küratörlük kurumlarını inceleyen, velhasıl tam anlamıyla sanatta çıtası oldukça yüksek entelektüel bir ortama ev sahipliği eden Haluk Uygur Atölyesi, hiç şüphe yok ki bir Okul’dur ve Ekol olma yolunda su götürmez şekilde çok büyük mesafe almıştır. Ayrıca Adana’da gerçekleştirdikleri çeşitli etkinliklerde bizatihi kendileri arkadaşlarıyla birlikte küratörlüğü üstlenmiş ve alışılagelinin çok dışında bir yaklaşım göstererek söz konusu etkinlikleri gerçekleştirmişlerdir. Yüz binden fazla bir izleyici kitlesiyle buluşan ‘Adana’ya Güç Verenler” sergisi (albümleri de yapılmıştı) çağdaş küratörlüğün en etkili örneklerinden biridir.
Sayın Uygur’un iki değerli kitabını (‘Sanatın Aktüel Tarihi’ ve ‘Fotografik Düşünme Tarihi’) incelerken, “Bu kitaplar kelimesi kelimesine aynı olmak üzere bir Avrupalı veya Amerikalı tarafından yazılsa ve çevirisi yapılıp Türkçesi basılsaydı ne olurdu?” sorusu geldi aklımıza. El cevap: “Profesyonel-Amatör bütün çevrelerden çok ilgi görürdü. Herkes başkasına önerirdi. Seminerlere konu olurdu. Üzerine epey bir şey yazılıp çizilirdi. Kısa sürede popüler olurdu.” Yanılıyor muyuz?
Ülkemizden biri yazmışsa, özellikle de yakından tanıdığımız ve/ya muhabbetli olduğumuz biri ise, aynı ortamı (foto-graf dünyasını) paylaşıyorsak, kesin olarak görmezden geliriz, kitaplara ve yazarına karşı kör, sağır ve dilsiz oluruz… Biz neden böyleyiz?
***
Bir kez daha söz konusu alegoriye dönelim. Ne ki Platon’un Mağara Alegorisinin felsefi bağlamda neyi açıkladığı konusunda sanatla ilgili olan herkesin az çok fikri vardır. Ayrıntıyı bir kenara bırakalım ve en temel vurgunun ‘Sürü’ ye (sürü psikolojisine) olduğuna söylemekle yetinelim. Mağara alegorisiyle tam olarak insanın bu hali, yani kolayca güdülebilmesi hali anlatılır.
Foto-grafçıyız, evet. Lakin sanatçı isek, sorgulayan bireyler olmak durumundayız. Bunu tersinden veya başka türlü söylemeyi deneyelim: Foto-grafçı olabiliriz, ancak sorgulayan bireyler değilsek, sanatçı da değilizdir. Sanat yapmak veya sanatçı olmak iddiası düşünmeyi, verili olana kuşkuyla bakmayı, okuyup araştırmayı, analiz etmeyi, tartışmayı ve yaratıcı kabiliyeti ölçüsünde fikrini sanat yoluyla paylaşmayı gerektirir. Bunun için okulsa okul, atölyeyse atölye, dayanışmaysa dayanışma, söyleşmeyse söyleşme, okumaysa okuma, araştırmaysa araştırma, tartışmaysa tartışma, her ne gerekiyorsa yapabilmek için zaman ve tabii ki emek koyma zorunluluğu var. Yoksa kuşaklar boyu devam edegelen kısır döngüyle yaşamımızı sürdürür ve geriye kayda değer hiçbir şey bırakmadan göçüp gideriz.
Fakat bulunduğumuz koşullarda böyle bir çaba, ender rastlanan yüksek özveriye ihtiyaç duyar. Çünkü bizde, örneğin Amerika’daki gibi ağızdan çıkan her kelimenin, yapılan her araştırma ve incelemenin, kaleme alınan her metnin, söyleşinin, verilen dersin parasal karşılığı neredeyse yok gibi. Bundan ötürü bizde motivasyon kaynağı ister istemez maddi değil, az insanda bulunan ve önüne geçilemeyen bir tür insanî dürtü, manevî bir haldir. O da olmayabilirdi. Olması büyük bir şans; bundan ötürü de sevinmeli. Hiçbir maddi beklenti içinde olmaksızın, dişiyle tırnağıyla kazıyıp çok büyük emek vererek ve ender rastlanan bir özveriyle hayata geçirilen koşulları iyileştirmeye dair ne varsa ve kim yapmışsa saygıyla, sevgiyle, ilgiyle karşılamak lazım.
Sayın Haluk Uygur, diğer bütün çabalarından gayrı, maddi koşulların zorlaştığı ve kira ödeme güçlüğü doğduğu bir zamanda kendi evini atölye, derslik, seminer ve söyleşi ortamı olarak öğrencilerine ve dostlarına tahsis edecek kadar da engin gönüllüdür.
***
Şimdilerde ‘Okul’ dediğimiz şeye, Batılılaşma istemi hayata geçirilmeden önce ‘Mektep’ denmekteydi yaşadığımız topraklarda. ‘Sübyan Mektebi’, ‘Rüşdiye Mektebi’, ‘Mekteb-i Sultani’, Mekteb-i Harbiye’, Mekteb-i Tıbbiye’, Mekteb-i Mülkiye’, … , bunlara örnektir. Mektep kelimesi günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Kelimenin aslı Arapçadır. Yerine konan ‘Okul’ kelimesini düz insan Türkçe zanneder ama bu kelimenin de aslı Fransızcadır. Mektep ya da Okul, tahsil-terbiye meselesiyle ilişkilidir. Tahsil Arapçadır, Terbiye de Arapçadır. Tahsil olgusunun kökleri ‘Medrese’de olduğu için (ki o da Arapça’dır) ‘Mektep-Medrese’ ikilisi bu gün de sıkça kullanılır.
‘Okul’ kelimesini, ‘Ekol’ den türetmişiz. Ekol kelimesinin kökü Fransızcadır (école). O da, bilimde ve/ya sanatta kendine has fikirler bağlamında (yani ‘özgün’) bir yol yöntem üzere yürüyen/yürütülen, başka bir eğitim-öğretim modeli hayata geçiren, başkalarından farklı niteliklere sahip olmasıyla onlardan ayrışan eğitim-öğretim yeri (mektep=okul) anlamındadır.
Örneğin, kısa ömürlü olmakla birlikte ‘Bauhaus’ modeli fikir ve eylem düzleminde son derece etkili olmuştur ve etkileri günümüzde de kayda değer ölçüde devam etmektedir. Frankfurt Okulu böyle örneklerden biridir (İlgilenenler için: Doğu Batı Dergisi/Yayınlarının “Frankfurt Okulu” ile ilgili bir sayısı var).
Teorik temelleri Bauhaus’la örtüşse de, Anadolu kırsalının sosyo-kültürel koşullarıyla harmanlanmış, dolayısıyla kendine has bir başka modele dönüşmüş diğer bir kısa ömürlü ekol de ‘Köy Enstitüleri’dir (İlgilenenler için: Pakize Türkoğlu’nun “Tonguç ve Enstitüleri”, Firdevs Gümüşoğlu’nun “Cilavuz Köy Enstitüsü”, Mahmut Makal’ın “Köy Enstitüleri ve Ötesi” ve Kemal Tahir’in “Bozkırdaki Çekirdek” isimli eserleri, bu konuda yazılmış okumaya değer eserlerdir).
Daha kolay anlaşılır olmasını, görsel hafızaya müracaat edildiğinde kolayca kavranabilmesini sağlamak üzere başka alanlardan örnek vermekte yarar görüyoruz. Futbolda İngiliz Ekolü, Alman Ekolü, Güney Amerika Ekolü (hatta kendi başına ‘Brezilya Ekolü’) tarif edilirken sert futbol, yüksek kondüsyona ve disipline dayalı futbol, hıza ve estetiğe dayalı futbol ekolleri kastedilir.
Futbolla ilgili örneği dikkate alarak Hollywood Sinemasını, Bollywood Sinemasını, Yeşilçam Sinemasını düşününce, öyle zannediyoruz ki başka örneğe ihtiyaç kalmayacaktır. Gene de hayatın başka alanları için örnek aranır ise, farklı bir tarımsal-sosyal ekonomi modeli olarak Sovyetler Birliği dönemindeki ‘Kolhoz’lar ve ‘Sovhoz’lar aynı bağlamda düşünülebilir.
Sonuç itibariyle, kültür-sanat ortamında pek çok okul olabilir yahut kendisini okul, akademi vb şekilde tanımlayan irili ufaklı yerler bulunabilir. Ancak ekol olmak önemli ölçüde başka şeye tekabül eder. Evet, her ekol bir okula tekabül eder, doğru. Peki, kendisine okul, akademi vs diyen her yer bir ekole tekabül eder mi? Tabii ki hayır. Biraz oradan biraz buradan devşirilerek oluşturulan sistemlerin kendine has olması düşünülemez. Üstelik yeni bir şey de yoktur. Mevcut bilgi ne ise, yarım yamalak o bilgiler anlatılır. Yukarıdaki açıklamaları hatırlayalım. Dünyanın bütün ülkelerinde futbol kulüpleri var, ancak futbolda bir ekolden söz edildiğinde İngiliz Ekolü, Alman Ekolü, Güney Amerika yahut Brezilya Ekolü (Sambacılar) hemen akla gelir, kalanların çok büyük bir kısmı sadece futbol olarak düşünülür. Bauhaus ve Köy Enstitüleri hemen hatırlanır, fakat kalanların çok büyük bir kısmı sadece mektep/okul olarak düşünülür. İşte o yüzden mevcutların hepsi kendisini okul olarak tanımlasa da, herhangi birinin kendisini ekol olarak tarif etmesi o kadar kolay değildir.
***
Çukurova’nın bereketli toprakları üzerinde, Adana’da kendi elleriyle ve dostlarının, öğrencilerinin desteğiyle inşa ettiği Altınoran Düşünce ve Sanat Platformu zemininde Haluk Uygur yıllardır çok büyük bir özveriyle hayata geçirdiği atölyeyle kanaatimizce çok ciddi bir okul inşa etmiştir. Bu okulun temeli de bir ekole tekabül eder. Çünkü öylesi bir olgunluğa erişmek için çok yol almış, ciddi anlamda mesafe kat etmiştir. Doğum sancılarını çoktan geride bırakmış, emekleme evresini de geçmiş, ergen ve hatta genç, dinamik bir ekol, Haluk Uygur’un engin deneyimi, bilgisi ve birikimiyle hayat bulmuştur.
Üstadın yapıp etmelerinin bir kısmından söz etsek de, tamamını sıralamak övgüyle eş tutulabilir, o yüzden, teyit için dileyen herkesin söz konusu zeminde sayın Uygur önderliğinde neler yapıldığını, kişisel bağlamda bizatihi Haluk Uygur’un neler yaptığını kolayca araştırabileceğini söylüyor ve yapıp etmelerin uzun listesini burada vermeyi uygun görmüyoruz.
***
Memleket sathı foto-grafik düzleminde en nihayet birileri çığırından çıkmış (kastımız, ezberden kurtulmaktır), kamçıyla terbiye edilmeyi, hizaya getirilmeyi (kalıpları, klişeleri) reddetmektedir. Bunun anlamı şudur: Sanatta, fotografta ve diğer alanlarda dayatılana, gösterilene, öğretilene, ezberletilene, yani hazır reçetelerin tabu haline getirilmesine itiraz ediyoruz. Hazır reçeteleri baş tacı ederek geçen zamanı geride bıraktık, o zemini terk ettik, bütün çekincelerimizi aşmayı başardık, kalıplar-klişeler konusunda kuşkularımız vardı, hiç kolay olmadı ama sorgulama sürecine girdik, okuyup araştırmaya, tartışmaya ve sonuçlar çıkartmaya başladık ve yeni fikirler üretme yolunda ilerliyoruz.
İşte bu vaziyet, bu atmosfer Haluk Uygur Atölyesini önce çok ciddi bir okul haline getirdi, sonra da bir ekol olma yolunda mesafe almasına yol açtı. Bizim nazarımızda o, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bir ‘Ekol’dür. Önümüzdeki yıllar içinde bu ekol’ün daha belirgin şekilde kendisini hissettireceğine, kendisinden söz ettireceğine ve fotoğrafa, ülkemizin kültür-sanat ortamına, düşünce dünyamıza çok şey katacağına inanıyoruz.
Festivalin her etkinliğinde tek te bahsetmenin güçlüğünü ve uzun olacağını takdir edersiniz. FEFSAD instagram sayfasında…
Ancak Adams’ın yöntemini uygulamak için çok iyi karanlık odacı olmak gerekiyordu. Günümüzde telefonla şipşak fotoğrafları…
Kitap, hakikaten incelemeye değer bilgilerle donanmış. Görsel Kültür sürecinde ortaya çıkan çeşitli yaklaşımların yanında, temel…
Dünya öylece dururmuş, fotoğrafçı türlü türlü görürmüş. Her bakışta kendinden bir şeyler vardır, Hüseyin usta,…
Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve…
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Yorumlar
Haluk Uygur ve Tekin Ertuğ hocalarım fotoğraf sanatına olan emek ve katkılarınız için teşekkür ediyor, başarılarınızın devamını ve başkalarına örnek olmasını temenni ediyorum. Selam ve saygılarımla.
C. Deniz Seyran
O okulun bir öğrencisi olarak, büyük bir keyif ve gurur ile okudum yazınızı sevgili Tekin Ertuğ. Aklınıza, yüreğinize, kaleminize sağlık. Dost selamlarımla...
Levent Çanakkalelioğlu
Derinlemesine sanat, felsefe ve entelektüel birikimle harmanlanmış bir yazı olmuş. Haluk Uygur hocamın mektep(okul) eğitim temelli, sanata ve özellikle fotoğrafa kendi penceresinde bir yol açması çok güzel, her ikinizin de emeklerine sağlık...
Bu okulun (geç de olsa) öğrencisi olmanın ne kadar büyuk bir ayrıcalık olduğunu bir kez daha hatırlatan yazınızı keyifle okudum.
Kaleminize, yüreğinize sağlık.
Tekin Beyin kendine has anlatma biçimi ve dili ile kaleme aldığı yazısı bir ekol olarak gördüğü (ki öyle) Altın Oran’ın ve Haluk Uygur felsefesinin derinlemesine bir analizini içeriyor. Tekin Bey bu sanat yolculuğunu inceleyen yazısını Mo-Ti’den günümüze sanat, tarih ve toplumsal gelişmeleri harmanlayarak çok farklı açılardan bakarak yazmış. Tıpkı Altın Oran felsefesinde olduğu gibi. Tek değil çok, ben değil biz, bir değil birden fazla açıdan bakma, görme ve bilgi edinme ve en önemlisi multidisipliner yöntem sanırım bu felsefenin ana hatlarını oluşturuyor. Bunlar aynı zamanda Haluk Uygur farkıdır diğer büyük fotoğraf yolcularından ayıran. Bir Altın Oran üyesi olarak elbetteki gurur duydum. Emeklerinize sağlık. UfukAĞMA
Çukurova bereketli topraklar diye adlandırılır. Birçok kimse bunu tarıma yorsa da aslında yetişen insanlar için böyle olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Bana göre... Bir bakıma Çukurova, Adana okuldur. Adana'ya ayak bastığınızda atmosferin değiştiğini hissedersiniz. Hatta zihniniz bile farklı düşünceler üretmeye başlar. Daha ilk andan itibaren siz talim ve terbiyeye çekilmişsinizdir. Yani söylenecek çok şey vardır. Tekin Bey zaten bunları dile getirmiş. Bu güzel ve emek dolu yazı için hem sizin hem de baş aktörün elinize sağlık.
Köy enstitüleri kaynağına Ümit Kaftancıoğlu'nun "Dönemeç" kitabını da ekleyivereyim.
Tekin hocam,
Haluk hocamın ekolünü, bir dünya medeniyeti tarihi içinde sanatın ele alınarak irdelenmesi, anlaşılmasını, yorumlanmasını çok güzel özetlemişsiniz.
Atölyeyi sayenizde yeniden yaşadım. Ellerinize, emeğinize, engin bilgilerinize sağlık. Teşekkürler.
Nihal Aral