BLOG

Paris bir şenliktir…

Ernest Hemingway’in kitaplarını okuduysanız başlığın onun kitabının adı olduğunu anlamışsınızdır. Ancak uzun zamandır zihnimde bir ses “sen de Paris hakkında bir şeyler söyleyebilirsin” diye fırdönüp güneşin doğuşunu beklemeden “hadi kalk da birkaç satır yaz” diye rahatımı bozup duruyor.

Eserin orijinal adı “A Moveable Feast”, birebir tercüme etmeye kalkarsak “Eğlenceli bir gezinti” ya da “Festival gibi gezinti” demek gerekir. Bu başlıklar kitapta Genç Hemingway’in (Ernest Miller Hemingway) anılarına daha uygun düşer. Ancak birçok ülkede -muhtemelen daha çok satılır diye- “Paris Bir Şenliktir” karşılığı olarak yayınlanmış. Biz de bundan geri kalmamışız. Birinci dünya savaşı sonrası Paris hülasa şenlik olsa kaç yazabilir ki?…

Genç Hemingway’in Kızıl Haç’a katılarak 1917 de İtalyan cephesinde bulunmasından sonra, ikinci kez Kanada Toronto Star gazete muhabiri olarak 1921-1924 yılları arasında Paris merkezli çalıştı. İşte bu kitapta Hemingway seyreltilmiş olarak bu yıllardaki anılarını anlatır. Neden böyle yaptığını kitabın başında açıklar. Genç Hemingway’in anıları şenlikten çok geçim sıkıntısı, o dönemki Paris hayat koşulları ve daha da önemlisi kendi hikayeciliğini ara ara anlatması yer alır ki bence bu hikâye yazma yoluna çıkanlar için rehber niteliğindedir. İlginç ve tuhaf olan Paris o dönemde birçok sanatçı ve sanat eleştirmenini ağırlamaktadır. Ve o dönemde bu sanatçıların sık olarak bir araya gelmesi olağandır. Genç Hemingway böylece James Joyce, T. S. Elliot, Scott Fitzgerald Pablo Picasso, Joan Miro, Juan Gris, Ezra Pound ve dönemin tanınmış edebiyat eleştirmeni yazar Gerthude Stein ile arkadaşlık yapma fırsatına sahip olur. Hemingway editör olarak Stein’den ziyadesiyle faydalanacaktır.

Kitap kısa yazılar halinde Paris dönemi diğer Avrupa ülkelerine yaptığı seyahatlerin anılarını kapsar. Hemingway’in Paris hayatında bizi ilgilendiren 1922 yılında İstanbul’a gelip ve buradan gazetesine haberler göndermesidir. Bunlar daha sonra kitap halinde yayınlanır. Bizde “İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” olarak sunulmuştur.

“Yiğitlik baskı altında nezakettir” Ernest Hemingway… Atatürk’ü mü kast etmişti acaba?

Gönderdiği haberler kurtuluş savaşımızı haklı gösteren, emperyalistleri eleştiren yorumlarla doludur.

Paris sonrasında İspanya savaşını izleyip yazacaktır. Eserlerini yaşanmış olayları ele alarak yazmıştır.

Seyahatlerinde bitmiş ve taslak eserlerini bir bavulla yanında taşırdı. Ve Aralık 1922 de Lyon garında bu bavul çalınır. Hemingway de karamsarlık yoktur. “Zaten bunların yayınlanma ihtimali yoktu” diyerek hayat devam eder.

Paris sürprizlerle doludur…

Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve benim biletim Air France olunca Paris’te aktarma yapmak gerekiyordu. Güzel yanı firma bir gece Paris’te misafir ediyor. Yani onlarında öyle zırt pırt Uzakdoğu’ya uçuşları henüz yokmuş. Bir gece ne olacak ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer deyip gözlerimi hiç kapatmamaya karar vermiştim. Uçakta uyumak için yeteri kadar vaktim olacaktı nasılsa. Seine nehrindeki teknelerin birisinde akşam yemeği ile Notre Dame’ın önünde kadehimi Quasimodo için kaldırdığımda- kesin Viktor Hugo’nun gözleri yaşarmıştır- etrafın bana bakışlarından anladığım Paris için bile biraz tuhaf olmuştu ama ben zaten tuhaf birisiydim…

Bir sonraki yine iş seyahati nedeniyleydi. O zaman Vestel’de çalışıyorum. Fransa’da büyük bir müşteri var, yüklü siparişler veriyor. Bu siparişleri takip eden temsilcisi ilginç bir adamdı. Ben bile adama yukarıdan bakıyordum ki boyum bir yetmiş sekiz. Yuvarlak metal çerçeveli bir gözlük, alnı açılmış saç tarzı ile Louise de Funés’un dublörü olacak görünüşteydi. Fabrikaya her geldiğinde imalat müdürü sıfatımla çoğu zamanının birlikte geçirirdik. Soyadıyla hitap ederdim: Mr. Vertes… Hem iade-i ziyaret hem de bu büyük müşteriye değer verdiğimizi göstermek için “gitmek gerekli” dediler ve piyango bana çıktı.

Havaalanında beni karşıladı az gittik uz gittik ofisine girdik. Tanıştırdı, sekreterim dedi. Koyu siyah saçları, Türkan Şoray kaşları olan esmerce oldukça güzel bir kız… “hello”, “hello”, “how do you do”, “nice to meet you” faslından sonra kız masasına geçti. De ara sıra başını çevirip çevirip bana bakıyor. Yani kız için İspanyol desen olur. Türk desen çok daha iyi olur. Toplantıya bir ara verince sekreter hanım yanımıza geldi. Dayanamadım pattadanak soruverdim: “where are you from?” Kız önce şaşırdı, çabuk atlattı “I was borned Paris”. Tamam bunu anladık da “ailen nereli? Ailenin kökeni neresi? Cevap: Ermenistan… kazmayı taşa mı vurmuştum acaba?

Kız durdu durdu devam etti; “anneannemler İzmir’de göç etmişler. Karantina diye bir semt varmış orda otururlarmış. Anneannem hala her gün orayı anlatır“. Sandalyeden düşüyordum. Zor toparladım. Derin bir nefes alarak yavaş yavaş konuşmaya başladım: biliyorsun televizyonlarınız Manisa’daki fabrikamızda üretiliyor. İzmir’e çok yakın ve ben İzmir’de oturuyorum. Kız “anneannem Türkçe bilir ama biz bilmiyoruz” dedi.

Şeytan dürttü sordum: “anneanneni görebilir miyim?” tabii bu konuşmalar ingilizce geçiyor ve Vertes şaşkınlık içinde bizi izliyor toplantı moplantı kimsenin aklına gelen şey değil artık. Kız “sorayım” dedi. Şimdi düşününce Türkiye- Ermenistan ilişkilerini geliştirmenin ilk adımlarını atmış olabilirim. “Tamam” dedim, toplantıya döndük. Ertesi gün kız sabah kahvelerimizi getirdiğinde -Vertes yok hükmünde- “anneannem seni bekliyor, işten sonra birlikte gideriz” dedi. Vertes kahvesini zor bitirdi. Toplantı yaptık ama işte moplantı gibi bir toplantı oldu. Akşamüstü bir türlü gelmek bilmedi.

Vertes’e “hadi sen de geliyorsun” dedim. Üçümüz kızın arabasına binip yola çıktık. Vertes’in yüzünde şaşkınlıkla karışık merak; acaba ne olacak? Türkiye, Ermenistan, Asala…. Fransa’nın politik tutumu falan.

Kapıyı izbandut gibi iki genç açtı. Kızın abileriymiş. Öyle bir bakıyorlar ki hani neredeyse bana Allah Allah deyip dalacaklar. Ürktüm, ne ürkmesi bal gibi içime korku saldı. Ne işim var orada?

İki izbandutun arkasından iyice yaşını almış benim anneanneme benzeyen ufak tefek bir kadın sıyrıldı ve beni süzmeye başladı. Bakışıyorduk. Hiçbir şey söylemeden ona doğru yürüyüp eğilip saygıyla elini öptüm. İlk sözüm: Nasılsınız?…

Salonda anneanne rahat bir koltuğa oturdu. Ben sandalyemi tam karşısına çektim, dizlerimiz değdi değecek. İki abi kapıyı tuttu, kız ayakta, Vertes -hatırlamıyorum- bir yere oturmuştu herhalde. Herkes de soru şu: şimdi ne olacak?

Öne doğru biraz daha eğilip Anneannenin iki elini tutup konuşmaya başladık. Türkçe. Dinleyiciler hiçbir şey anlamıyor. Anneanne sordu ben anlattım. Artık gözlerimizden yaşlar akıyordu. Yaşadığı yerlerin bildiğim her türlü detayını anlattım. İzmir’i anlattım. O kendini ve ailesini anlattı. Ben kendimi ve ailemi anlattım. Anlamasalar da dinleyicilerin de gözleri yaşarmıştı. Ve zaman durmuştu. Ama yine de geçiyordu, hem de hızla.

Ayrılık vakti gelmişti. Anneanneyle sarılıp kucaklaştıktan sonra gözleri yaşlı kapının dışına kadar çıkıp bizi uğurluyordu. Olan biten Paris’e yakışan bir melodramdı. Bıraktığı iz çok derindir. Acı olan, firma bizden alışverişi kesti. Bir daha görüşme imkânım olamadı. Ve şimdi üzerinden çeyrek yüzyıldan fazla zaman aktı. Neden anneannenin bir fotoğrafını çekmedim ki?

Paris Bir Masaldır…

Woody Allen’in -bana göre- en iyi filmi; “Paris’te Geceyarısı”. Kendisinin sahne alıp sürekli konuşmadığı bir yapım. Filmin olay örgüsü külkedisi masalının bir versiyonu gibi işlenmiş. Yazar olmak isteyen bir Amerikalı genç ile zengin nişanlısının anne ve babası ile evlilik öncesi Paris’te kısa bir tatil döneminde geçer. Ancak kilisenin çanı gece yarısını vurduğunda zaman Montmartre yolunda 1930’ların Paris’ine sıçrar.

Ernest Hemingway, kendi kitabında anlattığı herkesle birlikte sahne alırlar. Büyük savaşın ardındaki günlerde “bak hala hayattayız, öyleyse yaşayalım” denildiği, özellikle de gün ışımasının sona erdirdiği gecelerin zamanıymış.

Paris biraz da bizimdir…

Abidin Dino çocukluğunu geçirdiği Avrupa’ya (ailesiyle birlikte 1925 yılında İstanbul’a dönerler) yani Paris’e 1952 yılında döner ve yerleşir.

Fikret Mualla ise 1939 larda elinde yüklü bir miras ile Paris’e yerleşir. Fransa’ya gittiği dönemde ülkede Edward Munch ve Wassily Kandinsky gibi ressamların temsilcisi olduğu dışavurumculuk akımı gündemdeydi, ressam da bu anlayıştan etkilendi. Paris’te kısa bir süre eğlenceli, lüks bir yaşam sürerken II. Dünya Harbinin başlaması ve Fransa’nın işgali üzerine hayatı tepetaklak olur.

Cahit Sıtkı ise 1938-1940 yılları arasında Paris’te idi. Paris’te öğrenciliği sırasında Oktay Rıfat ile tanıştı. Eserlerinin bir kısmını Paris’te kaleme aldı. II. Dünya Harbi sırasında nazilerin uçakları 1940 yılında Paris’i bombalamaya (bu bombalama kaynak olarak faydalandığım yerin hatası olabilir. Eğer bombalama olsaydı Paris’te taş taş üstüne kalmazdı. Bildiğim, Hitler Paris’in yerle bir edilmemesine özen gösterdi) başlayınca öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. 13 Haziran 1940’ta] bisikletiyle önce Lyon’a sonra Cenevre’ye geçti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Türkiye’ye geri döndü.

Daha birçok sanatçımızın özellikle yazarımızın adını vermek mümkün. Tanzimat döneminden aklıma gelen şair Şinasi 1849-1854, romancı ise Sami Paşazade Sezai 1901-1908 yıllarında Paris’te yaşadı. Yani Paris’in hikayelerini evvelden yazma fırsatını heba etmişiz gibi.

Tuhaf Zamanlardı…

Bahse değer dönem hayatın sonu belli olmayan ya da yazılması imkânsız gibi duran bir roman olarak akışında her bir insanın kendi başına roman olacak hayatlarının kısa hikayeler olarak yaşandığı ancak geriye bakıldığında anlaşılabilen tuhaf zamanlarmış.

Sanki yeryüzü nasıl girildiği ve nasıl çıkılacağı belli olmayan, anlaşılmayan bir kaos içindeymiş. Ateş düştüğü yeri yaktığı gibi yakın çevresini de yakar herhalde. Bu durumu o dönemlerde yaşayanlar nasıl değerlendiriyordu acaba?

Stefan Zweig’in “Dünün Dünyası” ile otobiyografi olarak anlatmaya başladığı dönem Ernest Hemingway’in kitabında da paralel bir evrende anlatılır. Birkaç satırla geçilen hikayelerin derinliklerine dalmak ne yazık ki çok da mümkün olamaz.  İşte böyle bir dönemden cımbızla çekip kaleme almaya çalıştığım “Alma Mahler’in Roman-tik Hayatı” yazısı (linke tıklayıp bu yazıyı okuyabilirsiniz) bu tuhaf zamanların örneklerinden biri olsa gerek.  Ya da Anne Frank’ın hatıra defterinden öğrendiğimiz tavan arasına sıkışmış kısa süren hayat hikayesi…

Eric J. Hobsbawn otobiyografisini istemeye istemeye “Tuhaf zamanlar” adıyla kaleme alır. Bahsettiği dönem Zweig ve Hemingway’le aynı dönemlerde başlayıp günümüze kadar uzanır. Ancak siyasi kimliğinin baskınlığından dolayı dönemin siyasi olaylarını ve karakterlerini anlatarak Zweig’in eseriyle bütünleşir. Daha da önemlisi göçmen olarak gittiği İngiltere’nin politik yapısı ve siyasal olaylarına tarihçi kimliğiyle ışık tutar.

Diğer yandan Anadolu’nun emperyalistler tarafından yakılıp yıkıldığı, ateşler içinde kavrulduğu günlerin ardından küllerimizden doğmaya çalışıyorduk. Zümrüdü Anka kuşu bizdik…

Vesselam, tuhaf zamanlardı …

Kaynaklar

Okyar Atilla

Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

Paylaş
Yazar:
Okyar Atilla
Etiketler: Hayatın içinden
  • yakın zamanda gönderilenler

    Filmi zorlamak (Push Film) Nedir, Nasıl Yapılır?

    Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…

    % gün önce

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce

    Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

    Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…

    % gün önce