Chicago’ya başlayan günler gene Chicago O’hare havaalanında son buldu. Bu seyahatin en güzel tarafı oteller yerine kiraladığımız evlerde kalmaktı. Önce Chicago’da geçen dokuz gün. Arkasından Boston’da beş gün. Tekrar Chicago’ya dönüş ve dört gün daha. Son olarak da Janesville’de altı gün. Yani bu seyahati dört perdelik bir tiyatro gibi görmek mümkün.

Açılış

Gidiş İzmir – Münih – Düsseldorf – Chicago, dönüş de Chicago – Münih – İzmir olarak planlanmıştı. İlk uçağın kalkışına göre sabah saat altı sularında Zafer’lerin bizi aldığı minibüs ile alçaktan uçarak havaalanına geldik. Aklımda olan soru, Münih – Düsseldorf uçağı kalkışı arasında bir saat on beş dakika olması nedeniyle aktarılabilecek miydik? Gerçi Düsseldorf – Chicago kalkış arasında da 45 dakika vardı ve durum daha da vahimdi. Hani biz yetişsek bile valizleri bu aktarmalarda yetiştirebileceklerinden pek ümitli değildim. Üstüne üstlük bir de Düsseldorf uçağı on dakika geç kalkmaz mı. Ben ortamı ısıtmaya ufak ufak “Biz yetişsek bile valizler arkadan gelir mi gelir, ya da Chicago uçağına yetişemezsek bir gece Düsseldorf’da ağırlanırız” diye söylenmeye başladım. Almanların dakikliği aklımdan tamamen çıkmış. Hiçbir aksaklık olmadan bütün transferleri yaptık ve Chicago’da valizlerimizde bizimleydi.

Birinci perde

Merkeze yakın olsun diye kaldığımız evi “Old Chicago” olarak adlandırılan mevkiinin iki sokak berisinde tutmuştuk. Da, her güzelin olan bir kusuru bunda da varmış. Chicago’ya özgün yükseltilmiş tren yolları evin bahçesinden geçiyordu. Tabii biz bunu evi tutup ödemeyi yapıp tam adresi aldığımızda öğrendik. İyimserliğimiz (aslında ödenecek iptal bedeli) nedeniyle “Yok canım, Google haritada göründüğü kadar da yakın değildir herhalde” söylemiyle tipik Türk davranışı “Hele bir görelim bakalım” mantığında kaldık. Yakınmış. Hem de çok. Bahçeden geçiyormuş. Böylece “Kimball” hattının tüm sefer saatleri hakkında bilgi sahibi olduk. Ancak daha sonra bu hattı kullanırken neredeyse evin odasından geçecekmiş gibi binaları görünce de halimize şükretmesini de bildik. Türk kafası işte. Allahtan tren sabah bir ile beş arasında çalışmıyordu. Bu da züğürt tesellisi.

Kahvaltıya taze ekmek almak görevini ben bana atamıştım. Sabah erkenden yapılan yürüyüş ve etrafı izleme, elimde küçük bir fotoğraf makinası ile bana iyi geliyordu. Haziran’ın ikinci yarısı olmasına rağmen hava serin. Öğleden sonraları da genellikle yağmurlu. Islanmamak elde değil. Ekmeği aldıktan sonra marketin içinde işe gidenlere hizmet veren kafe köşesinden alınan kapuçino bu işin keyifli zamanı.

Old Town’nun (eski Chicago) ana caddesi sayılan Wells Street on dört ve on beş Haziran düzenlenen bir festivale ev sahipliği ediyor. Wells Street Art Festival. Eskiden 5th Aveneu olan sokağın adının direkt tercümesi her ne kadar “Kuyular” olsa da Fort Dearbon savaşında hayatını kaybeden Yüzbaşı William Wells anısına verilmiş. Fort Dearbon (Dearbon kalesi) Chicago River ile Michigan gölünün birleştiği yerde imiş. İlk olarak 1812 de sadece ve sadece on beş dakika süren savaş milis [1] kuvvetlerin hükümet ordusuna karşı zaferi ile sonuçlanıyor. Kale savaştan sonra yerle bir edilmiş. Daha sonra da 1871 yangını kaleyi halletmiş. İşte caddenin adı bu savaşta ölen William Wells’den geliyor.

Genelde satış standları kurulup değişik hediyelik eşya satılan, bazı standlarda da yemek ve içki sunulan bir etkinlik. Wells Streetin North Avenue ile kesiştiği kavşaktan başlayıp Walter Playton College’a kadar uzanıyor. Yan yollar tamamen kapatılmış vaziyette ve sadece bu yol üzerinde açıkta içki tüketimine izin var. Polis tarafından kurulan barikatı bir adım geçtin mi içki yasak!..

Festival sonu pazartesi sabahı Wells sokağından ekmek aldığım markete yakın beyaz bir duvarın önünde üzerine deniz mavisi bir kirli palto çekmiş büzülerek uyuklayan evsizi gördüm. Elim makinaya gitti ancak fotoğrafını çekmedim. Çekemedim. Çekmekten vazgeçtim. Bu sefer ekmek yerine Amerika’nın meşhur “Bagel [2]” lerinden aldım. O an evsizin aç olduğu ve ona da bir bagel almamın iyi olacağını düşündüm. Ve aldım. Arkasından kendime kahve alırken bir şekersiz kapuçino da ona aldım. Dönüşte yanında durdum, eğildim ve seslendim;

  • Hey man, I have a bagel for you!..

Şöyle hafifçe kafasını sesin geldiği yöne doğru kaldırıp benden yana olan gözünü araladı, diğer gözü hala kapalı

  • I don’t like bagel.

Kala kaldım. Adam geceyi sokakta geçirmiş. Sabahın serinliği ve yağan yağmurun ıslaklığı “bagel sevmem” diyor. İçimden fesuphanallah çekip,

  • OK. I put here anyway. What do you think about coffee?

Gene açık tek gözünü bana dikerek

  • What kind?
  • Capuccino.
  • With sugar?
  • No without sugar.
  • Ok. Fine.

Elini uzattı ve kahveyi verdim. Yani dök kahveyi başından aşağı. Adamın boku donmuş, kahveyi sorguluyor o haliyle. Yani kazara şekerli desem içmeyecek. Ya da başka bir cins kahveye evet demeyecek. “Teşekkür etti mi?” diye sorsanıza. Etmedi tabii ki. Ben de şaşkınlık içinde eve doğru yürümeye devam ettim. Yolda kahvemden her yudum alışta adamın tavrı sinema şeridi gibi gözlerimin önünden akıyor ve sesi kulağımda çınlıyordu. “Neden?” sorusuna kısa bir tahlilden sonra kendime göre anlamlı bir cevap buldum. Bunlar adamın değerleriydi. Ve adam hangi koşulda olursa olsun değerlerinden ödün vermeye yanaşmıyordu. Amerikan toplumu bu muydu? Kesinlikle evet. Sokakta rastlayabileceğim kötü bir koşulda birey olmanın çok önemli bir dersini almıştım. Gülümsedim ve adama sessizce teşekkürlerimi gönderdim.

Downtown’da hemen hemen her köşenin homelessler (evsiz) tarafından tutulmuş olması ilginç. Kalabalığın onlara ilgi göstermemesi ise daha da ilginç. Ellerinde tuttukları kâğıt bardaklardaki üç beş cent de –sıklıkla gördüğüm için biliyorum- turistlerin verdikleri. Benim gibi bagel ve kahve verecek kadar abartan da var mıdır bilmiyorum. İki kişi (bir kız bir erkek) olarak da gördüklerim var. Ellerinde “Please help” pankartı öylesine oturuyorlar. Bildiğim kadarıyla devletin ya da belediyelerin sığınma evleri var. Ama bu insanlar neden gitmez bilmiyorum. Belki de o mekânlarda kendi gibi olanlarla bir arada uzun süre bulunmak istemiyorlar. Bu noktada aklıma çok güzel bir HSP (Homeless Saving Project) geldi. Buna göre büyük gıda firmaları, McDonalds, Burgerking, Subway, Coca Cola, Pepsi Cola – daha gördüğüm bir sürü var ancak bildiğiniz için sadece bu isimleri veriyorum) bu insanları reklam amacıyla kullanabilir. Nasıl mı? Gene oturdukları yerde kendi reklam giysileri ve malzemeleri ile donatıp belli bir ücret ödeyebilirler. Tamam, şimdi bu proje draft. Üzerinde çalışmak gerek. Özellikle belediyeler yaptırımcı olabilir. Chicago belediye başkanına yazayım diyorum.

Vakit geçirmeden şu iki katlı üstü açık gezi arabalarıyla şehir turu alalım dedik. Arabaya binerken elimize yağmurluk tutuşturdular. Havaya baktım. Adam şaşırmış galiba dedim. Sen misin diyen. Araba yürüdü. On beş dakika. Nasıl bir yağmur indirdi anlatamam. Yağmurlukları giyinceye kadar zaten nasibimizi aldığımızı sanıyorduk. Yağmur oturduğumuz koltuktan şortun içine de girmeye başlayınca ilk durakta inelim de yağmur durunca devam ederiz dedik. Nasılsa biletlerimiz gün boyunca geçerli. Kendimizi apar topar bir kahvehaneye attık. Üzerinde beyaz naylon yağmurluk olan dört kişi öğle yemeği için civardaki iş yerlerinden gelmiş insanların arasında. Tam filmlik. Ama kimse dönüp bakmıyor bile. Yani insanın varlığından şüphe etmemesi işten değil. Girişteki aynaya baktım. Evet, kendimi görebiliyorum. Bir oh çektim. Demek ki varım. Bekle de dinsin yağmur. Tura devam ettik. Chicago merkezindeki binaların bilgilerini almak bizim gibi Çatalhöyük’de Hitit’lerin ya da Efes de İyon medeniyetinin sokaklarında ya da Fethiye kaya mezarlarında gezinmişlere hiç cazip gelmiyor. İşte, dinlenmiş oluyorsun ve caddeleri yukarıdan görüyorsun. Tur başladığı noktada bitti. Millenium Park’ın köşesi. Bu bizim de işimize geliyor. Akşam saat 18.30 da halka açık klasik müzik konseri var. Biraz fıskiyelerde oynayan çocukların fotoğrafını çekerek vakit geçirdikten sonra konser için yerimizi aldık. Başlamaya yirmi dakika var. Da yağmur konserden önce başladı. Biz hazırlıklı olarak yağmurluklarımızı çektik. Baktım herkes bir şekilde yağmurluk ya da şemsiyeli. Bu arada bizim yağmurluk üzerinde tur şirketinin reklamı diğer yağmurlukların üzerinde Millenium Park reklamı var. Tam kırk beş dakika yağmur altında Chicago ahalisiyle sebatla bekledik. Durur mu? Kesinlikle hayır. Durur gibi yapıp bir şimşek bir gök gürültüsü arkasından rüzgâr destekli kovadan boşalmış gibi. Anlatmakla olmuyor. Yaşamak gerek. Bizim buradaki sağanak yağmur dediğimiz durum bu yağmurun yanında çiseleme kalıyor. Öyle bir şey işte. Yerli halk artık terk etmeye başladığında konser iptal anonsu yapıldı. Konser alanının hemen yanında kurulu olan çardakların altında yapılan şarap tanıtımına attık kendimizi. Yağmur altında bir kadeh kırmızı şarap ve biraz kuru yemiş iyi geldi.

“Windy city”. Chicago’ya yönetiminin verdiği lakap. Ancak durup durup da nereden geldiği belli olmayan yağmurla – şaka demiyorum- iki kez donuma kadar ıslanınca benden başka kimsenin kalmadığı sağanak yağmur altında yolun ortasına çıktım. Olan birkaç araba da durdu. Water tower’a yüzümü çevirip ellerimi kaldırdım ve bağırmaya başladım;

  • Ne windy’si be ne windy’si. Düpe düz rainy city, rainy city.

Kenara çekilip halime gülmeye başladım. Benim gibi ıslanmayı dert etmemiş bir kız da bana bakıp kahkahalarını koy verdi.  İşin güzel tarafı kirlenmiyorsun. Sadece ıslanıyorsun. Kaldırımlardaki ağaçların altına zıplaya zıplaya yürümeye devam ettim bir süre. Ama bir şey fark etmiyordu. Yiğitlik bende kalsın deyip çıktım açığa “Dağ başını duman almış” söyleyerek yürüdüm. Sanki korunacakmış gibi dükkânların kısa saçakları altına girdiğim bir anda önünde durduğum dükkânın penceresinden elindeki sandviçine ısırık atan gençle bakışıp gülümseştik. Eve kadar yola devam. Durmak yok. Islanmak kötü bir şey değildir. Böle biline…

Hem Chicago hem de Boston Çin mahallelerinden fotoğraf serisi çıkarma niyetim daha gitmeden önce vardı. Bunun için internetten Çin mahalleleri hakkından bulabildiğim bilgileri okumuş ve notlar almıştım. Kırmızı hatta 95th/Dan Ryan yönüne doğru gidip Cermak Chinatown durağında ineceksin. Hepsi hepsi bu. Biz zaten merkeze kahverengi hat ile geliyoruz. Ortak noktada kırmızıya geçip devam ettik mi sorun olmayacak. Biz de öyle yaptık. İndiğimizde tam karşımız düşen kapıya bakıp “Hah işte burası” dedikten sonra küçük izole edilmiş bir alan içinde genelde Çin lokantaları olan bir yere geldik. Yani sağında solunda iki katlı dükkanlar. Bende hayal kırıklığı had safhada. Filmlerde de görüyoruz ya. Beklentim birkaç numara büyük geldi. Yapacak bir şey yok. Bir aşağı bir yukarı gittikten sonra bari yemek yiyelim deyip en fazla müşterisi olan lokantaya girdik. Doğru seçim. Ama tek kare fotoğraf yok. Aklımdaki soru “Acaba Boston da böyle mi?”. Yemekten sonra birazda mahalle arasına dalalım dedim. Girdiğimiz yöne doğru arka kapı sayılabilecek noktadan çıkış yapıp elimdeki navigasyona bakarak yakındaki parkı (Ping Tom Memorial Park) işaret ettim. Oraya doğru yürüdük. Sokaklar sessiz ve sakin. İn ve cin bile top oynamıyor. Park Chicago nehrinin güney kolunun kenarında. İskeleyi görünce tekne seferi olduğuna kanaat getirerek tarife tablosunu bulup baktım. Bingo. Tarifeye göre on dakika içinde bir tekne buradan merkeze gidecek. Harika. Down Town’ı özellikle de Willis Tower’ı karşımıza alarak keyifli bir dönüş yaptık. Union Station’da tekne değiştirip ücret ödemeden Trump International’a kadar gidebilirmişiz. Geçmiş olsun. Bizde nehir kenarında yürüyerek gideriz. Nitekim öyle de yaptık. Yağmur yağmıyordu.

Chinatown birinci raundu böyle bitti. İkinci raunda tek başıma çıktım. Bizimkiler yeğenin üniversitesini (Purdue) gezmeye gittiklerinde ben yan çizdim. Önce Downtown sonra “Şu Chinatown’u bir kere daha tavaf edeyim” düşüncesiyle kırmızı hat. Bu sefer direkt karşıya geçmek yerine sola doğru yürüdüm. Ve işte. Geniş cadde üzerinde sadece Çince yazıların olduğu dükkânlar ve kaldırımda Çinlilerin gezdiği gerçek Chinatown. Yani göbek atmaya başlasam yeriydi. Caddeyi ve ara sokakları kaç defa boydan boya yürüdüm saymadım. Aslında saydım da söylemeyeyim. Öyle oldu ki artık dükkân sahipleriyle selamlaşıp konuşmaya başladım. Sokakların birisinde (West 23th St) evin önünde oynayan Çinli çocuklarla bir muhabbet koyduk ki deme gitsin. Onlar Çince-İngilizce ben İngilizce-Türkçe. Bu arada “oynayan” dan sokak oyunu anlamı çıkarmayın. Birisinin elinde tablet, diğerinin elinde akıllı telefon, ötekinde miras kaldığı belli olan bir dizüstü bilgisayar. Poz verdiler ben çektim. Sonra da birlikte makinenin ekranından fotoğraflara yorumlar yapıp güldük. Güzeldi. West Alexander Street köşesinde sebze satan kadını fotoğraflamak beni bayağı uğraştırdı. Yüzünü kapadı. Laf attı. Yanına gelen adama –herhalde- şikâyet etti. Ama azimle taşı çatlattık. Pui Tak Christian School’un yanındaki küçük meydanda meditasyon yapanları fotoğraflarken yanıma elinde meditasyon tanıtım pankartı taşıyan kadın geldi. O anlattı ben dinledim. Çince. İngilizce de meditasyonun faydasını ve muhakkak gelmem gerektiğini söyledi. “Gelirim” dedim. Hemen elime bir kart tutuşturdu. Hala bekliyor mudur acaba?

Dünya tarihindeki büyük yangınlar listesinde 1871’in 8 Ekim günü başlayan Chicago yangını ilk sıralardadır. Üç yüz kişi ölmüş, yüz bin kişi evsiz kalmış. On dokuzuncu yüzyılın felaketi diye tanımlanır. Yüz otuz yedi De Koven Street de O’Leary’in ahırında başlayan yangın kısa süre içinde yaklaşık dokuz kilometre karelik alanı etkisi altına almış. Bunda evlerin ahşap olması en önemli etken olsa da çıktığı noktada sokak sakinlerinin yangını söndürmek için yeteri kadar çaba sarf etmemesinin yangının hızla yayılmasında etkisi olduğu söylenir. O tarihteki yetersiz itfaiye teşkilatı yangını söndürmekte bir hayli zorlanmış. Tahmin edin bakalım yangının yayılmasında ve söndürülmesinde ne etkin olmuş. Rüzgâr yaymış ve yağmur söndürmüş. Şimdi haksız mıyım “rainy city” diye bağırmakta. Başlarına bela olan rüzgârı baş tacı yapıp kurtarıcı yağmuru es geçiyorlar. Ne akıl yani.

Bu yangından ders alındığını görmek mümkün. Hatta bence Chicago yönetimi ve halkı paranoya halinde. Neden olmasınlar ki. Hala evler ahşap. Tren istasyonlarının platformları bile ahşap. Varın siz düşünün artık. Gün içinde itfaiye araçları vızır vızır bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. Üstüne üstlük eğer dokuz yüz on bir aranırsa ambulansla birlikte itfaiyede gidiyor. Yani her mahallede bir itfaiye merkezi var dersem bırakın doğru olmayı az bile söylemiş olurum. Bu merkezlerin kapıları sürekli açık. Ve itfaiyeciler de araçların yanına ya da önüne attıkları sandalyelerde sohbetteler. Birkaç değişik merkezde fotoğraf çektiğimde hep doğal halleriyle bakıp gülümsüyorlardı. Ancak ne yazık ki bir kere bile olsun çıkış yaptıkları ana denk gelmedim. Aslından oturup da beklemedim. İlginç olurdu herhalde. Örneğin Boston’da bu kadar yaygın itfaiye merkezi gözüme çarpmadı. Bilginiz olsun, Water Tower da downtown ortasında 1871 büyük yangınından beri gelen su deposudur.

Kadınlar Amerika’da ne yapar? Bu sorunun tek doğru cevabı var. Alışveriş. Bu alışveriş dönemi benim fotoğraf makinem ile etrafı daha iyi gözlemlediğin anlar. Buluşma saati belirlenip saatler eşitlendikten sonra ben sokaklara dalarım. Zaten downton’nun hemen iki sokak ötesinde doku değişiyor. Hiç değilse Old Chicago evlerini fotoğraflarım diyerek gözüm evlerde yürüyorum. Dikkatimi çeken en önemli şey daha önce geldiğimde (ki bu yirmi üç sene önce oluyor) evlerin önündeki küçük bahçelere asılı “Burada beş dakikadan fazla durursanız polis çağrılacaktır” tabelaları yerini elektronik ve uzaktan izlemeli güvenlik sistemlerine bırakmış. Ben böylece bir evin önüne takılı kalmışken ince bir ses,

  • What a beatiful house?

Sese döndüm. Bir altmış boylarında zayıf beyaz saçlı kadın anlamadığımı düşünerek tekrar etti.

  • What a beatiful house.

İlk söylediği soru gibi olmasına rağmen bu sefer ses tonu konuşma vurgulamasıydı.

  • Yes, sure. I misty remember many years ago there were more houses like this in Old Chicago. Now, many of them replaced to tower.
  • Yes, you are right. Unfortunetly still going on.

Bu arada gezdirdiği kendisi gibi ufak tefek beyaz köpek evin küçük bahçesinin demir parmaklıklarının arasından geçmeye çalışıyordu. O da tasmasını çekerek engelledi ve devam etti,

  • When did you come before?
  • Twenty three years ago.

Dudaklarını büzdü ve başını aşağı yukarı uzun zaman ifadesiyle salladı. Ben anlamıştım ancak o söylemeden edemedi,

  • It’s a long time ago.
  • Yeah (neden bu Amerikan aksanıyla evet dedim bilmiyorum. Ukalalık mı?)

Karşılıklı iyi günler dileklerimizle konuşmamızı sonlandırdık. Sepet koluna herkes yoluna misali. Vurgulamadan geçemeyeceğim. Bir konu üzerine bir araya geldiğinizde insanlar sıcak ve yakın. İlgi gösteriyorlar. Ancak her şey o anda kalıyor. O anın devamı yok. Kendi aralarında da böyleler mi bilmiyorum.

Michigan Aveneu, göl kenarında devam eden ve oldukça uzun bir yola adını veren cadde. Yolun Millenium Parktan East Rosevelt roadla kesiştiği yere kadar olan kısmında gölle arasında parklar yer alıyor. Binaların olduğu tarafta ise neredeyse her binanı kapısında bir üniversite adı var. Nasılsa artık. Bu yönde caddenin isminin başına “South” geliyor. Hilton Chicago da hemen Grand Park’ın karşısında. Meşhur “Kaçak” filminin toplantı sahnesiyle başlayıp çatısında kavga sahnesi ile devam eden finalinin çekildiği oteldir. Dr Kimble (Harrison Ford) ile komiser Gerard’ın (Tommy Lee Jones) polisin arabasında komiserin kelepçeleri çözmesiyle sonlanır. İyi bir otel reklamıydı. Ben de 1991’de Chicago Electronis Fair’e geldiğimde (yani tam yirmi üç sene sonra ayni yerlerde dolaşmak! Biraz tuhaf geldi bana) burada kalmıştım. Beş gece. Otele kayıt yaparken kredi kartımından slip çekmeleri ve benim “I will pay cash” çığırmama kulak asmayıp “Sorry, we don’t accept cash” demelerinin şaşkınlığı ve kredi kartı sahibi olmanın mutluluğuyla odama çıkmıştım. İlk Old Chicago yürüyüşlerimin de başlangıç noktasıdır bu otel. Anısı büyüktür yani sizin anlayacağız. Kapıdaki bellboy değişmiş. Şaka şaka… Michigan Aveneu’nun nehri geçen köprüden diğer tarafı da “North” dur. Trump Tower da hemen bu köprünün solunda kalır. Ve bu tarafta hatırı sayılı markaların dükkânları yer alır. North Michigan Ave. Dik kesen sokaklara gizlenmiş butikler ve kafeler vardır. Bu yolu tavaf etmemek demek Chicago’ya gitmemek demektir. Benden söylemesi. John Hancock Tower’a gelmeden çaprazında Historical Water Tower kısa boyuyla Bunun hemen yanında ağaçları örttüğü küçük bir meydanın önünde yer alır. Oradan geçerken bu meydanda hükümetin dış politikaları –özellikle Ortadoğu- protesto eden bir gösteri vardı. Katıldım tabii ki. Elinde megafon olan adam bildirisini okurken bir TV kanalı çekim yapıyordu. Hepsi hepsi üç polis vardı. Bu kulenin karşısından klasik atlı araba kiralayabilir ve caddelerde kısa turlar atabilirsiniz. Yani bildiğimiz faytonlar çalışır. Aynen Büyükada’da, Kordon’da ya da Viyana’da olduğu gibi. Ve hepsi beyazdır. Filmlerin Chicago sahnelerinde sık kullanılan bir temadır. Orada olduğum süre içinde benim gözüme çarpmadı. Hayal meyal ilk geldiğimde gördüğümü anımsadım. Yoksa filmlerden mi aklımda kalmıştı? Bilemedim. Ancak benim ev-ekmek yolu üzerindeki ara sokakta dört at ve iki faytonun yer aldığı bir bahçeli küçük ev vardı. Olur mu olur. Bir Chicago yangını da buradan çıkar mı acaba? Allah Chicago’yu korusun.

Yirmi üç sene önce hem gündüz hem de gece olmak üzere Hancock Tower’a çıkmıştım. Bu sefer de Willis Tower’a çıktık. Benim bildiğim bu kulenin adı “Sears Tower” dı. 1969’da “Sears Roebuck and Company” tarafında inşası başlatılmış ve 1973’de bitmiş. Dünyanın en büyük iş yerlerinden birisi. Yaklaşım 350.000 çalışan (verdikleri kitapçığın yalancısıyım. Saymadım tabii ki) var. İnşaatında 12.000 işçi çalışmış. 1988’de Willis Group Holding’ e satılmış ama ismi ayni kalmış. Dolayısıyla benim ilk gelişimde isminin hala “Sears Tower” olması normal. 2009 yılında ise yeniden elden geçmiş. Harcanan para çok para. Multi milyon dolar diye yuvarlıyorlar. Bütün Chicago ayaklarının altında. Şaka yapmıyorum. Sonradan ilave edilmiş camdan iki balkona çıktığında Chicago ayaklarının altında. Eğer cam yeni silinmişse uçuyormuşsun hissini veriyor. Tabii yükseklik korkun yoksa. Seyir yerine çıkmak için ciddi para ödüyorsun. Adamlar inşaat maliyetini etrafı seyrettireceğiz diye yavaş yavaş topluyorlar. Bir de seyir yerinde elle çalıştırılan baskı makinesi var. İki adet yirmi beş cent ve bir adet bir cent atıyorsun. Bir tane şekil seçip kolu çevirdiğinde bir centi elips yapıp figürü üzerine basıyor. Ben bile iki tane yaptım. Hele gençlerin hepsi hatıra diye yapıyor. İşte tavşanın suyunun suyu bu olsa gerek.

Chicago’da araba başa bela. Park ücretleri Yunanistan kadar olmasa da (Selanik’de geceliğine € 22 ödemiştim de içime oturmuştu. Üstelik kiralık arabaydı) en ucuzu dokuz USD’dan başlıyor. Downtown da inanılmaz sayıda kapalı park yerleri var. Ancak şehrin sokakları da belediye tarafından park için satılıyor. Eğer özel park çıkartmanız yoksa hem ceza ödüyorsunuz hem de aracınız çekiliyor. Yani siz siz olun Chicago’da tatil için ev tutacaksanız ve aracınız olacaksa “Free parking” muhakkak olsun. Şimdi buraya nerden geldik. Doğal olarak orada yaşayan yeğenimiz de bizimle kaldı ve arabası vardı. Ev sahibine park işini sorduğumda evin arkasında demiryolunun altında bir alanı gösterip bırakabileceğimizi ancak gecelik on üç USD ödememiz gerektiğini ve bu ödemeyi de kendisine yapabileceğimizi söyledi. Kabul etmemek gibi bir şansımız yok. Zaten bir gece önce kapalı parka kırk üç dolar ödemişiz. Ucuz geldi. Aslında adamın söyleminden vereceğimiz bu paranın kendisinde kalacağı izlemini almadım değil. Ama yapacak bir şey yok. Son gün bana mail atmış ve şöyle diyordu, “Also please remember to leave parking money J”. Ben de “Ok” deyip on gün için yetmiş doları masa üstüne bıraktım. Eksik meksik diye aramamasından anladım ki cebe gitti. Sevgili David, evden çıkınca da web sayfasına yorum yapmamı rica etmiş. Hangi birini yazayım. Trenin yakınlığını mı, evin daha temiz olabileceğini mi yoksa park olayını mı? Kırmadım çocuğu, gene de kibarca bir şeyler yazdım.

Boston seyahati yaklaşınca valizler dert oldu. Dört kişi yüzde sekseni dolu dört valizle (bir kabin içi çanta, fotoğraf makinası çantası, bir sırt çantası ve iki adet de kadınları normal çantaları da var) gelmişken beş gün için Boston’a beş valiz gitmek olmayacaktı. Hani David’e “Dönünce almak üzere bırakalım” desek kesin park ücreti isteyecek. Ben de dönüşte kalacağımız evin sahibi Carla’yı aradım. Kısa hoş sohbetten sonra baklayı ağzımdan çıkardım;

  • Carla, could you have a favor for us?
  • Yes of course.
  • You know, we stay your condo when we back from Boston and We don’t want to carry all luggages to Boston. So, shall we leave to you before our trip?
  • Yes, no problem.

Nasıl bir rahatlama bende bilemezsiniz. Seyahatten bir gün önce valizleri yeğenin arabasına atıp Carla’nın evine gittik. Kahverengi hattın son durağına (Kimball) yakın bir yerde. North Kimball Ave. Üzerinde. Önceden gördüğüm de iyi oldu.


[1] Orijinal metinde “indians” diye geçiyor. Kızılderiler olabilir. Emin olmadığım için “milis” diye yazdım.

[2] Bizim gevreğe benzer Amerikan ekmeği.

İkinci perde açılıyor

Grup halinde seyahat etmek bana göre değil. Bir yöne gitmek için karar verildiğinde her kafadan ses çıkmaya başlıyor. Ve deneyimlerime göre çoğunlukla da yanlış tarafa gidilirken en iyi durumda zaman kaybı. Dört kişi ve iki valiz –küçükleri saymıyorum- Sedgwick’de kahverengi hatta bindik. Benim hesabıma göre LaSalle/Van Buren de inip mavi hatta geçeceğiz ve O’hare’ye gideceğiz. Toplam bir saat on dakikalık yol.

  • Niye orada ineceğiz?

Burada bir açıklama yapmam gerekiyor. Trenler hareket halindeyken bazı duraklarda durmayacağız diye anons yapıyor. Diğer bir nokta da vagonların merkezinden ihtiyaca göre diğer hatlara tren sağlanıyor. Normalde kahverengi hat “loop”. Yani downtown’a gidip geri dönüş yaparak tekrar Kimball’a geliyor.

  • Çünkü mavi hatla kesişen ilk istasyon burası.
  • Ama burada inersek haritada diğer hatta geçmek için epey yol yürümek gerektiği görülüyor. Clark/Lake’de inelim.
  • Tamam, peki. (Ama içim içimi yiyor.)

LaSalle’yi geçtik. Bir sonraki istasyon Harold Washinton Library’yi de geçtik ve tren loopdan çıktığını fark ettim. Bizimkiler henüz farkında değiller. “Niye?” diye trenin gittiği son durak adına hızla baktım. Midway Airport. Tren Kimball’dan turuncu hatta ilave olarak çıkmış. Önce Midway’a gidecek sonra da Midway-Loop arasında dönüp duracak. Aynen kahverengi hat gibi.

  • Yanlış yöndeyiz diye höykürdüm.

Anlamamış ifadeyle bana baktılar.

  • Hemen ilk durakta inip dönmemiz gerek

Bunu fark ettiğimde loop’a en yakın istasyon Roosevelt’i geçmiştik. Herkesin alı al moru mor. Beni ateş basmış. Halsted’de indik. Dönüş treni beş dakika sonra. Tekrar loop’a Clark/Lake istasyonuna. Tren değiştir. O’hare kırkbeş dakikalık yol. Uçağı kaçırma ihtimalimiz giderek artıyor. Bir taraftan saat tutuyorum diğer taraftan uçak firmasını arayıp ne yapabileceğimi konuşmaya çalışıyorum. Bu arada tam yolu yarılamışken bir anons;

  • Train will express from the next station to O’hare.

Ve tabelası değişip “Express” yazıyor. Vagonda sadece biz kalıyoruz. Treni kapattık. Teşekkürler CTA. Ancak bu tam olarak uçağa yetişeceğiz anlamına gelmiyor. Sadece üç beş dakika kazandık.

Telefon elimde ama karşımda hep sesli yanıt. O tuşa bas, bu tuşa bas. Üstelik uçağın hangi terminalden kalktığını da bilmiyoruz. Telefonu kapayıp internetten terminali buldum. Trenden kendimizi attık ve terminale koşar adım yürüyoruz. Uçağın kalkmasına kırk dakika var. Check-in deskine geldiğimizde uçağın kalkmasına otuz iki dakika var. Görevliye pasaportları uzatıp,

  • Boston, flight number 1xxx
  • You have two minute left for check in
  • Ok, please proceed.

Boarding kartlar elimizde güvenlik kontrolü derken uçağa giriş kapısının önündeyiz.

  • Niye acele ettik ki. Kahve içecek zamanımız bile var.

Ama kimsenin şaka kaldıracak hali yok. Ve uçaktayız. Rahat bir yolculuk. İki saat on beş dakika. Yani İzmir – Münih kadar yol. Saat bile değişiyor. Bir saat ileri gittik ülke içinde. Bir de ben bu yolu araba kiralayıp geze geze gitmeyi planlamaya çalışmıştım. Bin yüz mil. İyi ki bana uymamışlar. Düğünü bile kaçırabilirdik.

İkinci perde

Chicago’dan sonra Boston cennet gibi geldi. Kule görüntüsü çok daha az, parklar ve nehir şehir merkezine çok daha yakın. İnsanlar daha bir rahat. En azından iş için değil de spor için koşuşturuyorlar. Nehirde kano ve yelken yapanlar ve parklarda bisiklete binenler dikkati çekiyor. Logan havaalanı Boston körfezinin içindeki yarımadada yer alıyor. Şehre çok yakın. Merkezden trenle sadece yirmi dakikada ulaşıyorsunuz.  Hemen en baştan gezilecek yerleri sıralayayım. Detaylar arkadan gelsin. Common park, Fenway (Red Socks Beysball takımının stadı), Harvard, Hay Market, Chinatown, Beacon Hill, Newburry Street, Hancock Tower, Duck tur, Cheescake Factory, George Town cup cake, Clam Chowder çorbası, deniz mahsülleri (özellikle istridye), Prudential plaza, Colombus Ave’de yürüşüş (bu kişiye özeldir, anlatacağım) ve Charlie’s Sandwich Shoppe(olmazsa olmaz) kahvaltısı, Fenwey (Red Sox baseball takımının kompleksi) Field.

Kalacağımız ev Forest Hills (son durak) ile Green Station arasındaki Jamaica Plain mevkiinde. Mavi hattan (hatırlarsanız Chicago’da da havaalanı mavi hattı) turuncu hatta State istasyonunda aktarma yapıp devam edeceğiz. Logan havaalanı ile istasyon arasında ücretsiz otobüsler (mavi renkli) var. İstasyonda hemen haftalık biletlerimizi aldık. Burada toplu taşıma Chiacago’ya göre biraz daha ucuz. Ev sahibi –Maria- nasıl ulaşacağımız ve anahtarı nerede bulup nasıl alacağımızı anlatan uzun bir mektup göndermişti. Ben de zaten adresi navigasyon sistemine girmiştim. Forest Hills de inince navigasyonu açıp parkın içinden geçerek elimle koymuş gibi eve vardık. Geniş bir bahçe içinde arka tarafa bakan iki katlı beyaz bir ev. Bahçede hayatından vazgeçmiş bir VW Bettle. Sarı renkli.  Alt katta Maria oturuyor. Hani beklersin ki kapıda karşılasın. Nerdeee misafirperverlik. Tarif ettiği gibi şifreli küçük kutu kapını hemen yanında. Şifreyi girdim açılmadı. Sıfırladım bir daha girdim gene açılmadı. Fark ettim ki hata bende. Valizlerde üstten baktığımız için şifreleri ortada oluşturuyoruz. Bu kutu yan durduğu için ben şifreleri üstte oluşturuyorum ve açılmıyor. Derin bir oh çekip şifreyi bir kere daha orta hatta girdim. Bu sefer açıldı ve anahtarları alıp kapıyı açtım. Alt katta salon, açık mutfak ve banyo-tuvalet. Üst katta ise iki yatak odası. Oldukça bakımlı ve temiz bir ev. Civardaki evlerde ahşap ve iki katlı geniş bahçe içinde konuşlandırılmış. Nedendir bilmem bir İngiliz kırsalının havası varmış gibi geldi bana.

Ev Jamaica Plain merkezine çok yakın. Ekmekçilik görevi nedeniyle birkaç kere gittiğimden biliyorum. Tam meydanın ortasında çok ama çok geniş bir bahçe içinde yer alan bir bina var. Buranın adın “The Loring-Greenough House”. Amiral Loring tarafından 1760 da yaptırılmış ve daha sonra da Greenough ailesi tarafından 1783 de satın alınmış. 1924 den bu yana da “Jamaica Plain Tuesday Club Inc.” tarafından sosyal, kültürel tarihi ve eğitim aktiviteleri için kullanılıyor. Bu kulüp de 1896 da toplumsal konuları konuşmak üzere bir araya gelen kadınlar tarafından sınırlı üye sayısıyla kurulmuş. Gönüllülük ve bağış esasıyla çalışıyorlar.

Boston merkezde en sevdiğim yürüyüş yolu, Downtown Crossing den Common Park’a girip Newbury tarafından çıkmak. Bütün parkı boydan geçiyorsunuz. Ağaçların altında sincap göremezseniz bu sizin eksikliğiniz. Yoksa her köşede sincaplar cirit atıyor. Bunun yanı sıra başıboş kedi ve köpek görmek imkânsız. Yok. Parkın simgesi “kaz”. Dediğim yerden girişte hemen sol tarafta boy sırasına dizilmiş pirinçten kaz heykelleri var. Çocuklar bayılıyor. Güzel fotoğraflar yakalamak mümkün. Böyle yerlerde fotoğraf çekilmesine kimse bir şey demiyor nedense. Şimdi Common Park deyince neyi hatırladım? Boston’a da ilk defa 2005 yılında gelmiştim. Ve ilk SLR fotoğraf makinemi de burada almıştım. Ayni zamanda bir arkadaş için de compact bir makine (Canon G6) almıştım. Bu compactla Common Parkta çektiğim rüzgâr altında laleler en sevdiğim karelerimden birisi olmuştu. Makineyi teslim ettikten sonra kendime de bir tane almadığıma hayıflanmıştım. Bu sefer atlamadım ve kendime ayni markanın G16 sını aldım. Yine tatmin edici derecede bir performans. Parkta sincaplarla aram gayet iyiydi. Poz verdiler. Hele bir çöp bidonunun kenarında yiyecek arayan biri ile bakışarak bayağı sıkı bir ilişki kurdum. Bir başkası da ağacın dibinde bana poz verdi. Teşekkürlerim onlara. Lale mevsimi Mayıs olduğu için çiçeklerden yana kısmetim olmadı bu defa. Ne yapalım. Bir daha ki sefere.

“Duck tour” Boston’da turistlerin ilgisini çeken bir etkinlik. Kalkış merkezi Prudential’ın arkasında Huntington Ave. Da Shaw’s marketin önünden kalkıyor. Bilet alma işi bendeydi. Yaklaşıp sordum;

  • How much does it costs?
  • Adult 35 usd, seniors 28 usd.
  • Who is senior?
  • About ages 65.
  • I’m just 60, so I’m senior. So please 3 adult one senior.
  • Yes sure.

Ve kız, “Sen altmışa basamak dayamışsın, senyır menyır değilsin” demedi verdi bileti. İndirimli aldım. Aynı zamanda tur sonrasında Boston manzarası seyretmeye John Hancock Tower için de indirimli aldım biletimi. Bu konuya ileride gene geleceğim. Adamın biri ordunun amfibi çıkartma araçlarını almış ve hem karada hem de nehirde bu turu düzenlemeye başlamış. Caddelerde dolaştıktan sonra uygun bir yerden nehre giriliyor ve bir sürede nehir turu yapılıyor. Bu sırada yanınızdan geçen tekne ve surf yapanlara el sallıyorsunuz. Şoför aynı zamanda rehberlikte yapıyor. Hiç ara vermeden konuşma özellikleri var. Tam on beş dakika “Boston” telaffuzu hakkında bilgi verdi. Yok, New Yok’lu nasıl söylermiş, yok Chicago’lu nasıl söylermiş. Ama Bostonlu gibi telaffuz etmek önemliymiş. Doğrusu buymuş şöyle demek gerekiyormuş: “Boooaastın” . Bi de bunu bize defalarca tekrar ettirdi. Faydası da oldu. Bu andan sonra hep öyle telaffuz etmeye başladık(!). Laf bulamazsa başlıyor sormaya “nerelisin?” diye. Bir de o kadar insanı “vak vak” diye bağırtıyor. Bu da ayni turu yapan diğer aracın yanından geçerken oluyor. Turu yaptık. Benden söylemesi, sakın en ön taraf oturmayın.

Hancock Tower, 1930 lu yıllardan beri faaliyet gösteren “The John Hancock Life Insurance Company” tarafından 1947 li yıllarda inşa ettirilmiştir. Daha sonra 1970 li yıllarda eski gökdelen yerini bugün mevcut olan dış cephesi aynalı camlarla kaplı olan gökdelen almış. Peki, John Hancock kimdir? Ki her büyük şehirde adına gökdelenler inşa edilmiş. John Hancock, İngilizlere karşı yapılan özgürlük savaşının öncülerinden ve Massachusetts eyaletinin ilk valisidir. Daha sonra da seçilerek üçüncü dönem valilik yapmıştır. 1788 de Amerika anayasasının eyalette kabulünde etkili rol oynamıştır.

Seyir katına çıkış Prudential Center’ın bodrum katından. Seyir yerinde bütün Boston ayaklar altında. Kalın camlar çektiğimiz fotoğrafların kalitesini etkilemiyor. Kuzey cepheden Logan havaalanı da izleniyor. Cep telefonunun panaroma özelliği sağolsun. Aşağıya indiğimizde kahve zamanı.

Yeğenim hizmet sektöründe çalışan insanların eğitim seviyelerine bağlı olarak anlayış problemleri olduğundan bahsetmişti. Karşıma ilk örnek burada çıktı. Prudential Center içinde tanınmış bir kahve zincirine takıldık. Benden hemen önce sipariş veren çocuklu bir adam vardı. Adam gayet sakin siparişini verdi,

  • Cafee latte small please.

Arkasından kız bana sordu

  • What would you like?
  • Two americano, one decaf cafee latte andone normal cafee latte. All small please.

Buraya kadar her şey normal. Americanolar çabuk çıktı. Arkasından kız latteyi bana uzattı ve aldım. Elimde tutuyorum. Adam kıza döndü ve sıranın kendisinde olduğunu söyledi. Kız bana döndü ve elimdeki kahveyi adama vermemi rica etti. Uzattım. Adam kaşlarını çattı ve kızgın bir tavırla

  • Did you drink it?
  • No, I did not.
  • Are you sure?

Öylece kaldım. Önce elimdeki kahveye, sonra bana şaşkın bakan kıza daha sonra da şaşkın bir şekilde adama baktım.

  • Yes, I’m sure.

Ve adam hala uzatılmış duran elimden kahveyi aldı. Hemen arkasından da kız diğer latteyi bana verdi. İçimden dönüp adama

  • I’didn’t drink, just tasted it.

Demek geldiyse de yapmadım tabii ki. Kahvecinin önünde bir iki dakika adamla peşrev çeker gibi göz göze kahvelerimizi yudumladık. İleride geleceğim dediğin nokta burası. Aslında bu da Amerikan toplumu hakkında aldığım ikinci ders oldu. Beyanla ilişkilendirilen güven. Sanırım “beyanın doğruluğu” toplumun temel ahlak anlayışının ön sıralarında. Ayni durumla başka ülkelerde karşılaşsam ne olurdu diye düşünmeden edemedim. İngiliz ve Fransız kesinlikle iade eder ve parasını geri isterdi. Ne de olsa bardağa bir Ortadoğu görünüşlü adamın eli değdi. İspanyol ve İtalyan umursamazdı. Türk iade eder yenisi ister ve kıza bağırırdı. Tabii ortalama bir Türk vatandaşından bahsediyorum burada.

Herhangi bir yerden merkeze gelmek için BackBay istasyonunda inmek yeterli olacaktır. İstasyonun hemen karşısındaki parkı geçip sağa dönmek Prudential’ın arka yoluna çıkıyor. Eve dönüş için de çoğu zaman kullandığımız yol bu oldu. Bir keresinde hava kararmak üzereyken bu yolun başında sohbet eden üç kadın (zenci) ve oynayan iki çocuk gördüm. Fotoğraflarını çekmek üzere pozisyonu aldım ve çekmeye başladım. Beni fark ettiler ama istiflerini bozmadılar. Yanlarına geldiğimde gelenekselleşen sohbetimiz “Where are you from?” ile başladı. Uzun uzun yazmayacağım. Ben de anlattım. Nereden geliyoruz nereye gidiyoruz. Felsefi olarak değil tabii ki. Daha önce geldiğimizi, Columbus Ave. Kaldığımızı falan. Birbirimize iyi akşamlar dileyip yürüdüm.

Downtown Crossing istasyonundan çıktığınız cadde dükkânların ve alışverişin yoğun olduğu yer. Bu caddede H&M mağazasının karşı sokağı Bromfield Street. Bu sokakta daha önce internette rastladığım ancak sonra bilgisi hafızamdan silinen eski usul bir fotoğraf dükkânı var. Bromfield camera store. Tamamen tesadüfen önünden geçerken hatırladım ve bakmak için girdim. Bizim Sirkeci’deki Hayyam pasajındaki dükkânları andırıyor. Bir şey alacağımdan değil. Benimki merak. Üzerinde kot mont, başında kasket ve elinde piposu olan hafif beyaz sakallı ve gözlüklü bir adam bana seslendi,

  • İf you need any help I can support you.
  • I’ve just looking around.
  • Ok.

Ve adam piposuna devam etmek için kapı önüne çıktı. Kısa bir süre ben de çıkarken dayanamadım bu sefer de ben seslendim,

  • You look like one of the our famous photographer ARA GULER in Turkey.
  • Sorry, who?
  • Ara Güler. He is member of Magnum photo.

Adamın tipi ve tarzı gel benim portre fotoğrafımı çek diyor. Bu arada dükkândan birisi daha çıktı ve yanımızda durdu. Boynumdaki makineme baktı ve laf attı. Böylece makine gövdelerinden objektiflerden konuşmaya başladık. Slovak asıllı Amerikalıymış. Canon 6D kullanıyor. Ben de diğer adamın fotoğrafını çekmek için kıvranıyorum. En sonunda dayanamadım sordum

  • Shall I take your portrait?
  • Sure.

Ben de bir rahatlama. Anlatamam. Bir iki üç kare arka arkaya.

  • Thanks a lot.
  • Pleasure

Ayrılma vakit gelmişti.

  • Hope to see again, bye
  • Who knows, have good time in Boston. Bye.

Common Park’ın üst tarafı yani Massachusetts eyalet binasının olduğu taraf Beacon Hill’dir. Buradaki sokaklarda yürümek ayrı bir keyif. Özellikle evlerin ilk katlarındaki pencereler çiçeklerle bezenmiştir. Bu çalışmayı yapan grubu görüp de “çok güzel süslüyorsunuz” dediğimde gülümseyerek teşekkür aldım. Sanırım belediye bu işi üstlenmiş. İngiliz tarzı oldukça eski evlerin yer aldığı bölgenin özellikle bir sokağı Boston tanıtım afişlerine bile girmiştir. Bu sokağın adı “Acorn Street”.  Aslında bildiğimiz taşlı yol. Safranbolu, Şirince, Cumalıkızık gibi birçok yerde sahip olduğumuz atmosfer. Ama iş sunmaya gelince yaya kalıyoruz. Bir başka ilgi çekebilecek yer de Ally McBeal dizisinin çekildiği binanın da burada olması.

Prudential Center’ın önünden geçen ana cadde Boylston Street Common Parkın hemen altından dönerek Chinatown’a doğru devam eder. Chicago’da olduğu gibi burada da Chinatown’a geldiğinizi gözünüze sokan cadde üzerinde taklar vardır.Hareketin bol olduğu bir cadde. Ana giriş olarak gösterilen kapı Beach Street ile Hudson Street’in kesiştiği noktada. Bu giriş kapısının hemen yanında yaşlı ve işi gücü olmayan Çinli vatandaşların vakit öldürdüğü bir alan var. Burası park değil. Bu alanda iskambil ve Çin daması oynayanlar ve onlardan daha fazla sayıda da seyredenleri var. Elimde fotoğraf makinesiyle girdiğimde hemen hemen herkes tuhaf tuhaf baktı. Sonra da kanıksadılar ve rahatça fotoğraf çektim. Bağıra çağıra oynuyorlar. Aralarında birkaç kadın da oyuna dâhil olmuştu. Dama oynayanlara karışanlarda azımsanmayacak sayıda idi. Ertesi gün bir daha gittiğimde bana bakmadılar bile. İlgi göremeyince canım sıkılmadı değil. Araç girişini önleyen beton sütun üzerinde oturan Çinli’nin fotoğrafını çekerken bana dil çıkardı. Neden acaba? Soramadım.

Common Parkın bu tarafında kalan kısım Downtown Crossing, Chinatown, Hay Market ve yolun kaşısında kalan Little Italy ile ilgi çekici bir bölge. Beacon Hill’den Hay Market’e doğru giderken “Old State House” yanından yürürsünüz. 1713 yılında, eskiden yerinde 1657 de inşa edilen “Town House” un 1711 de yanması (Nedir bu ülkenin yangınlardan çektiği?) üzerine inşa edilen bina 1793’e kadar mahkeme binası olarak kullanılmış. 1800 lü yılların sonlarına doğru bir ara ticari amaçla da kullanılan bina 1881 den itibaren müze haline getirilmiş. “Sen gezdin mi?” diye sorarsanız. Gezmedim. Bana ilginç gelen bu binanın yanında yer alan küçük meydanın ortasına doğru oturmuş yüzünü saklayarak laternasıyla para kazanmaya çalışan adam. Ve iki bacağı arasında etrafa kayıtsız uzanmış siyah köpeği. Benimki de bir başka gariplik. Tarihi binayı bırak adamla ilgilen. Olacak şey mi bu? Hay Markette Faneuil Hall ve Qunicy Market hem alışveriş hem de yemek imkânıyla turistlerin uğrak yeri. Bu iki yerin tarihte hem Pazar hem de toplanma yeri olarak işlevi varmış. Özellikle İngiltere’ye karşı yapılan bağımsızlık savaşında Samuel Adams, James Otis gibi liderlerin konuşma yaptıkları meydan görevini görmüş. Bu yörede istiridye lokantaları meşhur. Union Street üzerinde epey var. Ancak en eskisi “Union Oyster House”. Neptune Oyster lokantası da dışarıdan güzel görünüyor. Ayrıca dar sokaklarda İrlanda tarzı Publarda bulmak mümkün. Union streetin hemen arkası Little Italy. Çok sayıda İtalyan lokantası. İnsanların tipleri, hareketleri de değişiveriyor burada. Kullandıkları İngilizce de aksanlı. Yaşlılar tamamen İtalyan görünümlü. Biz bir akşam yemeğini Mussolini zamanından kalma yaşlı bir İtalyan’ın “Cafe Pompeii” lokantasında yedik. Yemek siparişi vermeye kalktığımızda “önce içecekleri söyleyin” dedi. Mecburen söyledik. Ancak yemeklerin tadı laf söylenemeyecek şekilde güzeldi. Bence hangi lokantayı tercih ederseniz edin memnun kalacaksınız. Yemek sonrası muhakkak “Mike’s Pastry” nin dondurma ya da her daim sıcak ve taze olan “Cannoli” lerinden tatmadan gelmeyin. Sokak aralarına sakin bir atmosfer hâkim. Kısa bir süre içinde birçok sokağı dolaşmanız mümkün. Kaybolma riski hiç yok. Bir şekilde lokantaların yer aldığı Hanover street’e çıkıyorsunuz. Little Italy’de Alman şehri sokak ismi. Sanki bana Dünya savaşlarına nazire yapar gibi geldi.

Bu kadar yiyecek içecekten bahsettikten sonra genel anlamda biraz daha konuşmakta fayda var. Deniz ürünlerini atlamamak gerekir. Özellikle yengeç tavsiye ederim. Lokanta olarak benim tercihim “Legal Sea Foods” oldu. Ayrıca Boston’a özgün “Clam Chowder” çorbası da damak zevklerinde başı çekiyor. Çorbanın kalitesini içindeki patates küplerinin miktarıyla anlayabilirsiniz. Eğer fast food tarzı bir yerde aldıysanız küplerin sayısının çok olacağını söylemek falcılık olmayacaktır. İlginç bir şekilde meşhur restaurant listelerinde yer almayan -belki de benim görmediğim- “The Oceanarie Seafood Room” Goverment Center istasyonun karşısında tam da Court Street köşesinde yer alıyor. Etrafındaki binaların iş yeri olması ciddi (!) kişilerin önemli toplantıları sonrasında kutlama yaptıkları yer gibi göründü bana. Tabii bu kanıya öğle üzeri önünden geçerken penceresine ellerimi dayayıp gördüklerimi tecrübeme sorduğumda vardım.

Eğer sabah hızlı kahvaltı etmek istiyorsanız Newbury Streetdeki Georgetown cup cake dükkânı bir tercih olabilir. Ama önünde kuyrukta beklemek gibi bir sıkıntıya da katlanmak zorunda kalabilirsiniz. Bana göre cup cake işte. Ben blueberry’li olanı tercih ettim. Yanına da kapuçino. İsim yaptın mı sorun yok. Önünde kuyruklar oluşuyor. Neymiş. İyi bir isim yap satarsın. Aynı şey Cheesecake factory için de geçerli. Prudential Center’in altında oldukça geniş bir restaurant-cafe. Yok yok. Adını aldığı chessecakeler gökdelen gibi ve üzerlerine ilave krema. Ye yiyebilirsen. Ama buradan çıktıktan sonra kalorileri atmak için hemen yanındaki jimnastik salonunda bir seans geçirebilirsiniz. Demiştim ya. Bütün bunları ye iç sonra da parka yürüyüşe veya koşmaya git. Boğazı kesmeden sağlıklı yaşam nasıl oluyor ki? Cheesecake factoryde de sıra var. Önce adını yazdırıyorsun. Şu kadar dakika diyorlar. Biz şanlıydık. 25 dakika bekledik. Elimize bir paging cihazı tutuşturdular. Bu cihazın üzerindeki LEDler dönerek yanmaya başladığında sıra sizde demektir. Hani “factoy” kelimesini boşuna koymamışlar.

Şimdi size turistlerin kolay kolay bulamayacağı güzel ve yerel bir lokanta (cafe- restaurant) adı vereceğim. Columbus Street üzerindeki Charlie’s Sandwich Shoppe. 1927 lerden bu yana ayni yerde faaliyet gösteriyormuş. Benim tanışmam 2005 yılında oldu. Eşim yaklaşık üç ay bu dükkânın çaprazında yaşamıştı. Az değil, dört gün de ben kalmıştım. Önünden geçerken hep merak etmiş fakat tek başına da girmeye çekinmiş. Ben gittiğimde hafta içi kahvaltıya gitmiştik. Ve bir hata yaparak kişi başı pancake kahvaltısı söylemiştik. Önümüze içinde çapı yaklaşık 20 cm olan altı adet pancake, bir adet yağda yumurta, patates kızartması olan tabak geldiğinde ne yapacağımız şaşırmıştık. O zaman Charlie – adını sormadım ama bu isim dükkân sahibine çok yakışıyordu- atkuyruğu saçı ve sol kulağında küpesiyle tipik Amerikan filmlerinden kopmuş gelmiş birisi gibi görünmüştü bana. Sanki tabağı temizlemezsek başımız derde girecek duygusuna kapılmıştım. Tam dokuz yıl sonra gene ayni dükkânın önündeydik. İçerisi tıklım tıklımdı. Adımı ve kaç kişi olduğumuzu orta yaş üstü bir kadın garsona –sonradan öğrendim ki Charlie’nin kardeşiymiş- yazdırdım. “Bekleyin” dedi. Ben ara sıra içeri girip yokluyorum. Tam kırkbeş dakika dükkân önü kaldırım sohbeti. Sadece biz değiliz ki. İçeri çağrıldığımızda sadece servis yaptıkları bankoda yer var ve biz Menemen bardağı gibi dizildik. İlk soru,” Ne içersiniz?”. Kahveler geldi. Siparişleri verdik. Geçen seferden tecrübeliyiz ya, dört kişiye iki porsiyon blueberryli pancake kahvaltı. Bu arada ikinci kahvede bitti. Ben de bir yandan elimdeki compact makinayla fotoğraf çekiyorum. Bizim fotoğrafımızı çekmesi için Charlie’nin yardımcısı adama rica ettim. Çekti. Bu da aramızda sohbet başlattı. Tabii doğal ilk soru,

  • Where are you from?
  • Turkey

Tabii “Turkey” i anlatmakta zorlanıyorum. Ama bu her seferinde böyle oluyor. Hele en meşhur kahvaltısı “Turkey hash” yani haşhaşlı hindi olan bir yerde hepten zor. Bu duruma her düştüğümde Türkiye Cumhuriyet’inin kurulmasından sonra İngilizlerin İngilizce isim vermek zorunda oldukları (bu Lozan’dan önce mi sonra mı bilemiyorum. Ama böyle olduğuna adım gibi eminim) anı canlandırıyorum gözümde,

Masa etrafına toplanmış kendilerini batmayan güneş krallığını temsilcileri görenlerin başı,

  • Sirs, unfortunetly Mustafa Kemal established a new republic however we tried to blocked. Any how we should give a country name in English.

Her kafadan bir ses çıkarken aklıselim birisi,

  • This is a new republic. We can use “Republic of Turkiye” or just “Turkiye”

Grup büyük bir dertten kurtulmuşçasına mırıltılar halinde kabul etme yönünde birbirilerine bakarken, göbekli, kırmızı ceketli iri yarı baş adam ayağa kalkar ve gırtlağını temizledikten (bu benim söyleyeceğim şey önemli, kabul etseniz iyi olur demenin bir yoludur) sonra,

  • You know, we never accept a new republic in Anatolia. But right now we can’t do anything. So, we continue our revenge by giving name in English. Thus, our next generations remember always. My suggestion is “TURKEY”

Alkışlar ve alkışlar. Yalakalık ve mevki gücünün yaptırımı insan var olduğundan beri var. Sadece aklıselim üye itiraz eder gibi olur ama onun da yapabileceği bir şey yoktur.

  • My family from Greece

Yardımcının cevabıyla silkinerek Charlie’nin dükkânına geri döndüm. Adam Yunan göçmeni çıktı. Başladık laflamaya. İzmir ve İstanbul’u biliyor. Ben adalardan bahsettim. Alınan siparişler Charlie’nin ocağının yanında ipe diziliyor. Sıra sıra. Tamamlanan her siparişten sonra kalanlar sola kayıyor. Ben de göz ucuyla takipteyim. Bir yirmi beş dakika daha. Neredeyse yanımıza yolluk almadığımıza pişman olma üzereydim ki kahvaltılar geldi ve üçüncü kahve. Bizim kahvaltı oldu sana branch. Kredi kartı geçmiyor. Söylemedi demeyin. Çıkarken son bir ümitle Charlie’yle fotoğraf çekilmek istedim. Kabul etti. O elinde yumurta çırptığı kapla ben tezgâhın yanında yardımcısı diğer tarafta kayıtlara geçtik. Yıllar içinde buraya genel Hollywood yıldızlarının yanı sıra Başkan Obama’nın kendi tarifiyle yapılan cheesburger yediğini ve daha sonra bunun menüde “Obama’s burger” diye yer aldığını da söylersem yer hakkında nokta koyma zamanı geldiğini anlamışsınızdır.

Chicago dönüş uçağımız öğleden sonra saat 16.30 daydı. Anahtarları aldığım yere koyduktan sonra gene ev sahibini görmeden sabah 10 da havaalanına gitmek üzere yola çıktık. Nedenini biliyorsunuz. Saat 12 sularında vardık ve valizleri teslim ederek elimizi rahatlattık. Gelirken havaalanından bir önceki istasyon (Maverick) ilgimi çekmişti. İstasyonun çok geniş platformu vardı. Platformdaki panolarda da posterler aslıydı. İlk geldiğimizde de geçerken dikkatimi çekmişti. Valizleri erken verince bizim gruba “daha vaktimiz var. Burası da ilginç bir yer görünüyor. Havaalanına da bir durak ve çok yakın. Gidelim” dedim. Kabul gördü ve gittik. İyi yapmışız. Burası “East Boston” denilen birçok adadan (say deyince kayda değer beş ada söylüyorlar) oluşan yöre. Buranın en temel özelliği ilk göçmenlerin gelip yerleştikleri yer olmasıdır. En büyük adası olan Noddle Island 17 inci yüzyılda Samuel Maverick’e satılır. Bu zat-ı muhterem de özünde İngiliz göçmenidir. Ada 1636 da Boston’la birleşir. Ancak 18 nci yüzyıl başına kadar hiçbir şekilde gelişme ve ilerleme kaydedilmez. Taa ki General W.H. Sumner’ın East Boston Company’yi kurup da yörenin şehir planlamasını yapana kadar. 19 uncu yüzyılda diğer adaların da birleşmesiyle genişleyen alanda gemi inşası ve ticaret öne çıkar. Özellikle Amerikan tarzı hızlı gemileri (Clipper, Donald McKay tarafından tasarlanmıştır) ile dikkati çeker. Norveç, İrlandalı, Kanadalı ve Portekiz göçmenlerinin yaşam ve çalışma merkezi olur. Ve burada göçmen komitesinin faaliyete girmesiyle önce Doğu Avrupa Yahudileri, Rus ve İtalyan göçmenlerde gelmeye başlarlar.Ancak ne var ki East Boston’da 19 ncu yüzyıl ortalarına doğru “clipper” imalatı durur ve ticari liman olarak çalışmaya başlar. Yöre Boston’un önemli bir ulaşım merkezi haline gelir.Beni en çok istasyondan çıktığımızda sol taraftaki binanın üstüne resmedilmiş eski Maverick görüntüsü etkiledi. Belki zamansız gelmiştik. Öyle değil mi ya her yerin bir zamanı bir mevsimi vardır. Ancak eskiden tersanelerin olduğu kıyıya yakın gidip Boston’a bir kere daha bakmak ve panaroma fotoğrafını çekmek güzeldi.

Tekrar ve gecikmeden havaalanına döndük. Tren istasyonundan çıkarken Gül’deki tren biniş kartını da alarak makineden bilet almaya çalışan iki kıza uzatıp “two days left for using these tickets. Don’t buy now”. Kızlar anlamadı. Bu bozuk İngilizcemden miydi ben de anlamadım. Şaşkın bakarken jeton düştü, gülümsemeye başladılar ve arka arkaya teşekkür ettiler. Bir anlamadığım nokta da Zafer de ellerindeki iki biniş kartını da bu kızlara verdi. Neden acaba?

Üçüncü perde

Dönüşte küçük bir uçak olmasına rağmen Zafer’in yanındaki takıntılı kızın sürekli kıpırdanıp Zafer’e laf söylemesi haricinde rahattı. İniş Michigan gölü üzerinden Chicago solumuzda kalacak şekilde gerçekleşti. Yolu biliyoruz. Niyetim mavi hattan Irving Park’da inip yürümekti. Diğer durumda merkeze inip aktarma yapıp kahverengi hatta geçerek Kimball’ a gitmek yaklaşık iki saat alacaktı. Tek sakıncası bu yürüme mesafesi biraz daha uzundu. Yapabildik mi? Jefferson Park’a geldiğimizde ben şarkıya başladım: yağmurun sesine bakkkkk… Chigaco anca böyle hoş geldin diyebilirdi. Başka türlüsü yakışık almazdı. Yağmur duracak gibi değil. Subway’de akşam yemeğiyle oyalandık. Ama ne çare. Saçak altlarında beklemeye başladık. Nihayet azalır gibi oldu. Yürümeye başladık. Eve vardığımızda Carla’nın kapısını çaldım. Güleryüz ve sıcak bir karşılamayla el sıkıştık. Biz üst katta kalacağız. Hani bıraktığım valizler vardı ya, işte onlar hala alt katta duruyor. Ağır olduğu için sadece bir tanesini çıkarabilmiş. Carla tek başına yaşıyor. Bir de can yoldaşı köpeği var. Evin geniş bir arka bahçesi ve bahçenin sonunda kapalı garajı var. Kullanabileceğimizi söyledi. Dedim ya kadın eli değen evler başka oluyor. Temel gıdalar mutfakta hazır edilmiş. Bodrum katta çamaşır yıkama ve kurutma var. Tipik bir eski Chicago evi. Benim çok hoşuma gitti.

Cumartesi akşamı anca yağmurla uğraş, eve gel ve yerleşle geçti. Bir ara pazar günkü etkinlikler nedir diye bakma fırsatını yakaladım. Bir, “Open Street art fest” buldum. Sanki “Close Street” varmış gibi. İki “India culture fest”. Bir merkeze yakın, iki şehrin epey dışında göl kenarındaki Loyola parkta. Open Street art fest’e giderken kendimizi ellerinde gökkuşağı bayrakları olan, çeşitli parlak kıyafetler giymiş insanların sanki bir parça karpuza üşüşen karıncalar gibi Belmont istasyonundan ayni yöne gittiği caddede bulduk. Tahmin ettiğiniz gibi LGBT dünya günü kutlamasının içine düştük. Benim şansım mı nedir bilmiyorum ama benzer bir durumu da 2006 yılında Madrid’de bir Temmuz günü yaşamıştık. Şimdi de 29 Haziran Pazar. Etrafta tek tük polisler var ama kendi hallerindeler. Ben fotoğraf derdine “gidelim” diyorum, bizimkiler “olay çıkar” derdine kaçalım diyorlar. Benim dediğim oldu. Fotoğraf çeke çeke yürümeye başladık. Uluslararası firmaların araçlarının da olduğu kortej yürüyüş yapıyordu. Bağrış çığrış gırla. Bir taraftan da kortejdekiler ellerindeki kolyeleri seyircilere atıyorlardı. En ilginç an, bütün bunlar olurken kaldırımda üç kişi ellerinde “ biz bunlar gibi değiliz, tanrı yoluna gelin” diye ellerinde pankart ve İncil’le ek gösteri yapmalarıydı. İki polis önlerinde duruyordu. Bu ortamda ciddiye alan da yoktu zaten. Ancak Madrid bundan daha renkli ve çeşitliydi (!).

“Hadi şimdi de Hint kültür etkinliğine gidelim” dediğimde saat öğleden sonra dört olmuştu. Tekrar tren istasyonuna yürümeye başladık. Yol üzerinde camları açık bir kafenin dışa bakan bankosunda bir kadın elinde kokteyl bardağıyla sohbet ediyordu. Kaçırılacak kare değildi. Fotoğraf çekmeye başlayıp yürümeye devam ettim. Beni fark ettiğinde özel poz da verdi. Yanında geçerken “these are best of the day, thank you very much” diyerek yürümeye devam ettim. Gülümsüyordu. Festivalleri seviyorum. İnsanlar fotoğraflarının çekilmesinden rahatsız olmuyorlar.

Tabii biz Loyola parka saat beşe doğru varınca Hint kültür festivali de toplanmaya başlamış. Satıştaki yemekler tükenmiş. Bir köşede müzik yapanlar. Meditasyon çadırları ve elleriyle yüzlerini değişik Hint desenleriyle süsletenlerin köşeleri hala yoğundu. Bu süslerin bir anlamı olduğunu biliyorum. Yemen’de de kadınların ellerinde desenler vardı. Tabii görebildiklerimden söylüyorum. Bir de çarşıda bu desenler kâğıtta satılıyordu. Bu desene bakarak kadının bekâr mı, evli mi, çocuklu mu, çocuksuz mu ya da dul olup olmadığını anlayabiliyormuşsun. Belki Hindistan içinde böyle bir tanımlama vardır.

Ben de meditasyon yapacak tip mi var? Yine elinde bir kartvizit kadın yanıma yaklaştı ve meditasyonun faydalarını anlatmaya başladı. “Tamam, muhakkak gelirim” diyerek kartı aldım. Artık inandı mı bilemem. Loyola Park hemen Michigan gölünün yanında. Plajı var. Ağaçların altında piknik yapanlar, yüzenler, oyun oynayanlarla kısaca hafta sonu için güzel bir park.

Merkezde çok fazla vakit geçirdiğimiz için evin etrafında vakit geçirmek daha cazip geldi belki de Boston’dan sonra Chicago downtown’ı kaldıramayacaktık. İki akşam yemeğini de Kimball’da İran lokantasında yedik. İlk akşam içeri girdiğimizde bir tarafta iftarı bekleyenler var. Biz girişe yakın bir yere oturduk. Seçimi yaptık. Kural şöyleymiş, girince kasanın önünde seçimi yapıyorsun kasaya söylüyorsun, ödemeyi yapıp masaya oturuyorsun. Biz acemi olunca önce oturup sonra kasaya gidip siparişi verdim. Gene hizmet sektörü sendromu baş gösterdi. Zafer’lerin yemeği ve salatalar geldi. Bizim salata geldi ama ana yemek yok. Hani bir süre arkadan gelecek diye bekledim ama yok. Patrona sordum. Patron kasaya sordu. Kasa mutfağa sordu. Unutmuşlar. Patron yanıma geldi,

  • Sorry, our chief has forgatten. İn few minutes
  • Ok, no problem.
  • We didn’t charge the food.

Son cümleyi söylerken parmağı bana doğru uzanmış vaziyette. Yani kısaca “kasaya git de öde” demeye getiriyor. Ben de gayet sakin bir şekilde

  • Ok, I will pay.
  • You should pay now.

Al başına belayı. Sanki kaçıyoruz ve de ödemezsek yemek gelmeyecek. Bu arada da kasa bana dik dik bakıyor. Patrona sordum ya adamın karizması çizildi. Ama yemekler çok güzeldi. Özellikle et harikaydı. Patron yanıma geldi ve her zamanki soru

  • Where are you from?
  • Turkey.

Bu sefer nedense açıklama yapmam gerekmedi. Eliyle yan masada oturan esmer iri kıyım bir adamı gösterip

  • He is Turkish singer.  Name is “Yağmur”

O be! Nihayet Chicago’ya uygun isimli birine rastladım. Beni gülme aldı ama patrona anlatamıyorum. Patron da ülkedaşımı buldum da sevindiğimden gülüyorum zannediyor. Bu arada Yağmur’a seslendi, o da döndü selamlaştık. Bayağı Türkçe konuşuyor. Karşısındaki kadın has sarışın Amerikalı. Yağmur’un arabası da kapı önünde park yasağı olan tabela altında tek kapılı siyah spor bir corvette. İşler iyi yani. Sen gel Kimball gibi çoğunlukla İranlı, Lübnanlı, İspanyol, Suriyeli, Iraklı göçmenlerin mesken tuttuğu yerde Türk bul. Kader kısmet bu işte. Gelen yemek sini yavrusu bir tabak içinde yalanım yok yaklaşık bir kilo kadar basmati pirincinden pilav, bir o kadar et ve biber domates parçalarından. Bakınca adamın gözü doyuyor. Biz tam çatalla dalacakken yan masadaki kadın müdahale etti. Elimizle yiyecekmişiz. Kendi yemeğiyle demo yaptı. Da yemezler. Ben bu hikâyeyi Yemen seyahatimden biliyorum. Çatalla devam. Bu arada karşı masadakiler bitirememişler kalanı Paket ettiriyorlar. Bu Amerika’da her restaurantta yapılan bir şey. Ayıp ve tuhaf değil.

Ertesi akşam bu sefer yeğenle birlikte beş kişi ayni restaurantın kapısında görününce kasadaki adam kasıldı patron da gülümseyerek kapıda karşıladı. Ben işi öğrendim ya, kasaya gidip yemekleri yazdırdım. Ben tekrar ettim ve kasadaki adama tekrar ettirdim. “Tamam mı?” diye de sordum. Sonra o tekrar etti ben kâğıttaki listeden takip ettim. “Okay mi?” diye sordu. “OK” dedim. Döndüm masaya içim rahat bekliyoruz. Yağmur bu akşam gelmemiş. Zafer’lerin yemekleri geldi bizim yemek tümden yok. Kasadaki adama “N’oldu?” dedim. Küllüyen şefe bildirmemiş. Güler misin ağlar mısın? Yeğen dayanamadı, “Enişte hizmet sektörü böyle” dedi.

Janesville’e gideceğimiz otobüse Union Station önünden bineceğiz. Önceden bilet almaya çalıştım. Mümkün değil. Otobüse binerken ödüyorsun. Dört valizi yeğenin arabasına attık. O daha sonra iş çıkışı gelecek. Biz elimizde diğer dört valizle gene erkenden durağa geldik. Kalkış saati 12.35 de. Vakit var diye istasyonun çaprazında yer alan Starbucks’da kahve keyfi yapalım dedik. Girdik içeri. Kasa benim ya, siparişi verdim,

  • Two americano, one decaf cafee latte and one normal cafee latte. All small please.

Bir şey mi anımsattı size? Pekala. Biraz sonra iki americano ve decaf latteyi aldık. Benimki yok ortada. Sordum,

  • I have one more normal cafee latte
  • I have charged three
  • Ok, plesase one normal cafee latte small

Benden üç tanesinin parasını almış. Ben de fırsat bu fırsat deyip cebimdeki bozukluklardan kahve parasını denkleştirmek için para saymaya çalışıyorum. Kız dayanamadı

  • Ok, this my mistake, you don’t need to pay.

Herhalde parası kalmadı, zar zor denkleştirmeye çalışıyor diye düşündü. Heytttt. Olur mu? Bir Türk’e böyle davranılır mı? Biz incili kaftanı yere serenlerin torunlarıyız be. Ben de gülümsedim ve elimdeki tüm bozuklukları bahşiş kutusuna attım. Ve kıza

  • I think that this is most expensive coffee during my holiday in USA.

Bu sefer şaşırma sırası kıza geldi. Galiba beş dolara yakın bir bozukluk vardı elimde. Ve kahve de iki dolar otuzbeş sentti. Masada otururken arkadaki panoya insanların kartvizitlerini raptiyeyle tutturduğunu gördüm. Durur muyum? Ben de kartvizitimi ekleyiverdim. Artık Amerika’dan arayıp cihazlarımızdan sorarlarsa şaşırmam. Eğer yolunu düşerse bakın. Belki kartım hala orada duruyordur. Otobüs durağına tekrar döndük. Ve otobüs geldi. Valizleri verip yerimizi aldık. Rahat bir seyahatten sonra Janesville vardık.

Dördüncü perde

Janesville, Güney Visconsin’de yaklaşık altmış bin kişinin yaşadığı bir kasaba irisi. Evlerin hemen hemen hepsi tek katlı ve ağaçların altında. GM’in araba montaj fabrikası 1919 dan 2008’e kadar faaliyet göstermiş. 1970 lerde çalışan sayısı yedi binlere kadar çıkmış. Maliyetler yükselip de üretim GM’in diğer fabrikalarına kaydırılıp kapatılınca ekonomi tarım ve hayvancılık üzerine kalmış. Ve de emekliler. Kelly’nin (gelinimiz) babası da buradan emekli olmuş. Şehrin ortasında geçen nehir “Rock River”.

Peronda Kelly ve annesi bizi bekliyordu. Otele bıraktılar. Daha sonra birlikte “Mocha Moment” cafeeye gittik. Ormanın kenarında ağaçtan yapılmış bir bina. Ertesi gün Egemen’le (yeğen) birlikte düğün günü fotoğraf çekiminin planlaması üzerinden geçtik. İlk tören Lutheran Kilisesinde olacak. Daha sonra Rotary Botanical Garden’da fotoğraf çekimi ve akşamda Country Golf club’de akşam yemeği ve eğlence. Düğünden iki gün önce de kilisede genel prova yapılacak. Bire bir. Prova sonrası hep birlikte yemeğe gidildi. Ben papaz hanımla (!) –evet papaz kadındı- karşılıklı oturdum. Kimya mühendisiymiş bu yolu seçmiş. Evli ve kocası çocuğuyla birlikte başka bir şehirde. Havadan sudan derken önce biraz siyaset daha sonra kültürel söylemler derken nasıl geldiğimizi bilmiyorum ama şiire geldik. Ben bir iki Amerikan şair (Emily Dickinson, ) ve yazarından (T. S. Elliot) bahsedince konu ilginç bir hal aldı. “Nazım Hikmet’i tanıyor musunuz?” diye sordum. Nerdeeee. Biraz anlattım. İsmini not defterine yazdı. “Attila Jozsef” dedim. Onu da tanımıyormuş. Onunda ismini yazdı.

Lutheranizm, temeli filozof ve tanrıbilimci Augustinius’un (bu bir tarikattır) öğretilerine dayanır. Aslında on beş ve on altıncı yyda birçok Avrupalı filozof Augustinius’un yolunda giderek Katolik kiliselerinin desteğini kazanmaya çalışırlar. Blasie Pascal’da bunlardan birisidir. Bildiğim kadarıyla Spinoza’da bu yoldan geçti. Nedense 15-16 ncı yy filozofları abartırcasına ortaya tanrının varlığını ispatlamaya yönelik hipotezler koyup bunları ispatlamak derdine düşmüşlerdir. Spinoza’nın “Ethica’ sı tamamen budur. Pascal’ın “Pensées” i nispeten daha akılcıdır. Bunda da herhalde aslında matematiğin (Pascal’s triangle) temel uğraşı –ve matematik dehası- olması yatar diye düşünürüm.

Alman teolog Martin Luther’in Saint Augustinius’un kilisesinde keşişi oluncaya kadar geçirdiği sürede öğretileri sorguladığında ortaya doksan beş maddelik (Endüljansın[1] Kuvvetine Dair Tezler) bir karşı tez yazar. İşte bu tez Lüterciliğin temeli olur. Luther, rivayet odur ki Karşı tezini gider kilisenin duvarına asar ve aforoz edilir. Aforoz belgesini de halkın önünde yakar. Çıkıntı bir tipmiş değil mi? Protestan ve Katolik katı kuralları yok herhalde. Bunu şurada çıkardım. Papaz kadın ve evli ve de düğün günü sağdıçlardan biri getirdiği bir kasa birayı kilisenin bodrum katındaki giyinme odasında hem içip hem de bana ikram etmezdi. Ben ne mi dedim;

  • We are in the house of God

Kilise grup fotoğrafları sonrası ben gelin, damat, nedimelerin ve sağdıçlarla birlikte limuzine kaldım. Birlike Rotary Botanical Garden’a gidip fotoğrafa devam edeceğiz. Şoför mahalline oturdum. Niyetim arkada hem gençleri rahat bırakmak hem de aralarındaki anlayamayacağım konuşmalarla kendimi sıkıntıya sokmayıp kafa yormamak. Neyse hareket ettik. Mısır tarlaları, mısır tarlaları, mısır tarlaları. Mısır tarlalarının aralarında şehre doğru gidiyoruz. Her yer mısır tarlası, sadece gök mavi. Bir an aklıma Kevin Costner’in “Field of Dreams“ filmi geldi. Ve film olağanüstü bir hızla akıp geçti. Baseball tutkunu bir çiftçinin hayali olan sahayı mısır tarlasını açarak yapması ve efsanevi oyuncuların mısırların arasından geçmişten gelerek birlikte oyuna başlamaları şeklinde sürer gider. Bulun ve seyredin muhakkak. Film çarpıcı özsözlerle doludur. Alın bir tanesi şöyle: “If you believe the impossible, the incredible can come true.”

Otur otur nereye kadar. Şoför -herhalde benden biraz daha yaşlı babacan bir adamdı- lafı attı, ben masumum;

  • Are you wedding photographer?
  • Yes and no. I’m brother- in-law. I promised to my nephew to take his wedding photo’s.

Gözlerini makinaya kaydırıp devam etti,

  • İt’s nice camera.
  • Yes, full frame. Quite good performans than similars.
  • I like photo’s. But still using analog. I couldn’t decide digital yet.

İlk raund böyle bitti. Derken fotoğrafçılardan bahsetmeye başladık. Ben gene yaşımıza uygun Amerikalı fotoğrafçılardan (Ansel Adams, Abbot, Eugene Smith) dem vurmaya başlayınca adam iyice keyiflendi. Böylece samimi olduk ya, hızını alamadı ve özel sorulara girdi. “How long have you been here?, When do we will back?, Where do you stay?, …” gibi. Diğer soruları cevapladım. Zaten siz de yukarıda okudunuz. Son soruda açıklamayı yaptıktan sonra devam ettim;

  • But, next time I want to rent a caravan and travel in the country. Specially I ineterest the “route 66[2]”. In this way, I have more chance photography.

Koca limuzin yolda bir “S” çizerken adam gözlerini bana dikmişti,

  • Keep the road!…

Diye höykürdüm.

  • This my dream!

Meğer adamında hayalinde böyle bir yaşam varmış. Geçen ay bir arkadaşıyla kuzeyde bir ulusal parkta on beş gün kamp yapmış. Resmen “arındık” diyordu. Ben de “gelirsem, karavanı beraber kiralarız” dedim. “Olur” dedi.

Yeni evliler pazartesi sabahı erkenden balayına gidince biz öylece kaldık. Zaten ertesi gün de biz dönüyoruz. Alışveriş merkezine gidip vakit geçirelim dedik. Resepsiyona taksi sordum. İnanır mısınız? Koskoca Janesville’de tek bir taksi varmış. Evet, yanlış duymadınız. Tek bir taksi. Adı da Mr. Taxi. Belediye otobüsü hemen otelin önünden geçiyor. Bindik. Bileti şoför satıyor.

  • We want to go to the mall. Four ticket please.
  • Five dolar each. Sorry will you back again?
  • Yes.
  • Ok. You can buy one day ticket for four dolar each. And you can use all day.

Şaşırdım kaldım. Beşten satıp sonra da merkeze gittiğinde belediyeye fazla para kazandırdım diye hava atmak yerine benden yana çıkıyor. Aslında bunu alışveriş yaptığımız her yerde yaşadık. Artık tüketici koruması mı yoksa dürüstlük bilinç mi siz karar verin. Aldığımız bilet de saat 18.30 a kadar geçerli. Mübarek sanki Sinderella’nın camdan ayakkabısı. Hani biz otobüsün içindeyken saat onsekiz otuz olsa otobüs mısıra dönüşecek ve şapadanak yola düşeceğiz. Otele dönme vakti geldiğine kanaat getirince son Mall’ın önünden tekrar otobüse bindik. Ana yoldan çıkıp da kasabanın yollarına girdiğinde bir duraktan geç bir çocuk bindi ve hemen kadın şoförün sağındaki sıra gibi yere oturdu. Tahminimce yüz elli kilo civarında olabilir. İki kişilik yer işgal etti. Ve kolları benim bacağımdan kalındı. Sürekli terliyordu. Sol konu boydan boya renkli döğme. Haç döğmeleri de var. Dini bir şey olduğu belli ama soramıyorsun ki. Ezilme riski var. Omzuna asılı çantasına lacivert bir tişörtü asmıştı. Ben hem şoföre hem de çocuğa cepheden bakıyorum. Birkaç durak sonra engelli bir adam elektrikli tekerlekli sandalyesi ile binmek istedi. Şoför kapıyı açtı, otobüsün giriş platformunu indirdi, kollarını kavuşturdu ve beklemeye başladı. Bu sırada diğer geç yerinden kalktı karşısındaki sırayı kapatarak tekerlekli sandalyenin sabitleneceği yeri hazırladı. Ben de içimden “aferin çocuğa ama bizde de rastlanabilecek bir durum” dedim. Adam tekerlekli sandalyesini kendi başına içeri soktu ve duracağı yere getirdi. Şoför kadın elini bile sürmedi. De adamı ve tekerlekli sandalyesini tam sekiz adet emniyet kemeri ile bağladı. Tekerlekli sandalyeli adam inerken benzer durum tekrar oldu. Bu arada şoför ve çocuk ortak paydaları Tekerlekli sandalyeli adam ile konuşmaya başladılar. Bir ara kadın şoför elinde içinde bir miktar su kalmış pet şişeyi –herhalde su ısındığı için- sağ tekerleğin çıkıntısı üzerinde duran çöp kovasına attı. Tabii girmedi. Çocuk aldı, tam kovaya atacaktı durdu. Kapağı açtı ve suyu kovanın durduğu zemine yavaş yavaş dökerken lacivert tişörtünü diğer eline alarak silmeye başladı.  O an dikkatli bakınca zeminde lekeler olduğunu fark ettim. Su bitince kendi su şişesiyle silmeye devam etti. Nokta. Burası lafın bittiği yer ve an. Tişörtünü çantasının askısına yeniden astı ve durağında indi. Ben de arkasından baka kaldım. Ben yapmazdım. Şimdi bu çocuğa “aptal” denilebilir mi? Ya da “pis”? Ya da “vurdumduymaz”? Doğru cevap şu soruma karşı geliyor olmalı: Üzerine vazife olmadığı halde kamu yararına ya da toplum için kendi malını ya da kendini feda edebilen kimseye ne denir? Tek cevabı var değil mi? VATANPERVER. Böyle tanımlayınca benzer durumda ben de böyle davranmalıydım. Bu aldığım üçüncü ders oldu.

Kapanış

Sekiz valizimiz oldu. Her birinin ağırlığını ayarlamak için de bir tane mekanik el baskülü aldım. Sonra dayanamadım bir tane de dijital aldım. Numune. Bütün akşam valizleri denkleştirmekle geçti. Sabah Kelly’nin annesi ve yeğeni minibüsle bizi aldılar ve otobüs terminaline bıraktılar. Doğruca Chicago O’hare havaalanına. Erkenden valizleri verdik. Uçak kalkışına daha sekiz saat var. “Hadi Chicago’ya inelim” dedim. Herkes yüzüme bir tuhaf baktı. Ama süre hesabını yapınca istasyona yürüdük. Nereye gidelim diye duvardaki tren haritasına bakarken bir adam

  • May I help you, where do you want to go?

Ben atıldım.

  • We want to go to the Hay market, we now way, thank you.

Adamın neden birden şaşkın bakışa geçtiğini trene binince algıladım. Tabii ki Hay Market’e giden yolu biliyoruz. Önce Boston’a uçarsın, oradaki mavi hatta binersen Hay Markette inersin. Ama Chicago’da bu mümkün değil. Havaalanına döndük. Yaklaşık üç saat kadar da dolandık. Uçağa bindik. Münih’te indik. Münih’te bindik İzmir’de indik. Uçağın kapısı açıldı. Adımımı attım. Nemli sıcak yüzümüze çarptı.

Kırk iki derece. Hoş bulduk.


[1]Orta Çağ Avrupa’sında bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesi.

[2] “Route sixthesix” diye okununca kulağa daha bi ilgi çekici geliyor J

Okyar Atilla

Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

Yorumlar

  • gitmiş kadar oldum Okyar bey. Chicago en sevdiğim eyalettir USA 'da, New York tan sonra. teşekkürler paylaşımınız için. (DSC0722.jpg nin bir benzeri de bende var :) )

    • Ayağımı koymadan önce içerden şöyle birkaç kere vurarak yokladım. Ne me lazım.

  • Bir Okyar Atilla klasiği!..
    Güzel yazı, ben de gezmiş kadar oldum.
    Güzel fotoğraflar. emeklerine sağlık.
    Sevgiler.

    • Sevgili Vildan, karakter oyuncularından -damadın annesi- birisi olarak yazıdaki çok şeyi birlikte yaşadık. Güzel günlerdi. Yazıya dökünce kalıcı oldu. Yayınlamadan evvel Egemen ve Kelly ile de konuştum. Onların da yazıdan haberi var. Güzel günler geçirdik. darısı yenilerinin başına.

    • Sevgili Barış yazı açıkken senin yorumun ekrana düşüverdi. Çok teşekkür ederim. Bizi takip edin. Güzel şeyler yapıyoruz.

  • Yazıda eksik olan ayrıntı dönemidir. Ancak yazıda geçmiş seyahatlere atıfta bulunduğum için genel olarak Amerika seyahatlerimin tarih bilgisini vereyim. İlki 1990 yılında Vestel'de iken Chicago elektronik fuarı içindi. Michigan Ave. deki Hilton'da kalmıştım. Bu otel Harrsion Ford'un oynadığı "Dr. Kimbal" filminin son sahnelerinin çekildiği oteldi. İkincisi oğlumun mezuniyet töreni için 2005 de gerçekleşti. O zaman Vodafone'da idim. Yeğenimin düğünü içinse Haziran 2014 ile Temmuz 2014 ün ilk haftasında seyahatimiz gerçekleşmişti.

  • Uzun ama güzel bir yazı olmuş elinize sağlık. Düğün fotoğrafları çok güzel. Bir de Amerikadaki evsizlerin önemli kısmının evsizlikten çok yalnızlıktan sokakta yaşadığını düşünüyorum. O yüzden kendilerine sunulan olanakları kullanmıyor olabilirler.

    • Çok teşekkürler. Evsizler konusuna hak veriyorum. Evsizlerin kalabileceği merkezler var. Burada kalıp yemek alabiliyorlar. Ayrıca kiliseler benzer hizmeti veriyor. Ama bir kısmı sokakta yaşamaya devam ediyor. Baksana adam kahve şekerli olsa almayacak.

  • Çok güzel anlatmışsıniz ve fotoğraflar gercekten cok hoş..ellerinize sağlık

  • Yazıların ve anılarınla bizleri de gezdiriyorsun Abiciğim. Nice güzel yazılarına sevgiler🙏😘😘

  • Yazıyı okumaya dün başladım, ikinci kısmı akşam okudum, üç ve dördü bugün. Hani sevdiğiniz bir yiyeceği hemen yiyip bitirmezsiniz, yavaş yavaş yer tadını çıkarırsınız ya, hatta yarısını saklarsınız sonraya. Benimki de o hesap. Hem güldüm hem okudum. Harika bir anlatım, harika fotoğraflar. Bir gün yolum Amerika'ya düşerse artık bir yol haritam var. Belki bir gün kendi kartvizitimi sizinkinin yanına iliştiririm, kim bilir :)
    Okurken de kısa notlar aldım ilk başlarda, yapacağım yorumda şunu yazayım bunu yazayım diye, derken baktım benim yorum da uzunluk olarak sizinkinden aşağı kalmayacak sonra bıraktım. Düşünsenize; yorum 1. kısım, yorum 2. kısım, yorum 3. kısım... :)
    Evsize değineceğim sadece, bu iyiliği Türkiye'de yapsanız adam sizin yedi sülalenize dua eder: Allah razı olsun, Allah tuttuğunu altın etsin, Allah seni sevdiklerine bağışlasın, Allah evlat günü göresin, Allah, Allah Allah ... :)
    Seviyorum ülkemi ve insanlarımı, başka ülkede yaşayamam. Yaşarsam da arabamı yasak yere park ederim ;)

    Emeklerinize sağlık Okyar bey, teşekkür ederiz.

    Selam ve saygılarımla.

    • Öner Bey güzel yorumunuz için çok teşekkürler. Evsiz için sizinle aynı düşüncedeyim. Ancak Harran'da yaşadığım bir olayı anlatayım; Defalarca gittim. en son gittiğimde fotoğraf çekmek paralı olmuş ki çocuklar sürekli para istedi. Vermedim ve çekmedim. Arkamdan hayır duaları şöyleydi; gideceğin yere varamayasın (ben arabadayım), geber inşallah, kaza yapasın... Benim Amerika insanında gördüğüm en temel ve belirgin özellik birey olmayla toplum olmayı harmanlamışlar. Aslında bu bütün Avrupa ülkelerinde de böyle. Bizdeki durum ise birey tarafında "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın", toplum -ki buna ben topluluk yani sürü diyorum- tarafında ise "eski köye yeni adet getirme" ile başlayan bir sürü özdeyiştir. Ülkemde yaşamayı ben de seviyorum. Ancak gelecek nesiller için kalitesiz bir yaşam istemiyorum.
      Sevgiyle saygıyla

Paylaş
Yazar:
Okyar Atilla
Etiketler: Gezi günlükleri
  • yakın zamanda gönderilenler

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce

    Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

    Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…

    % gün önce

    Çektiğiniz filmin banyosunu neden kendiniz yapmalısınız?

    Çektiğiniz fotoğrafların kendi çabanızla negatif üzerinde belirmesini görmek adeta bir sihir gibi! Teknik yönün yaratıcılıkla…

    % gün önce