BLOG

Bisiklet ya da “Bisiklet ve Fotoğraf”

Hiç bisiklet sürdünüz mü?

Alışılagelen kullanım “bisiklete binmek” olsa da sürmezseniz bisiklete binmezsiniz. Bisiklet at gibi kendi kendine ayakta durmaz. Tabii burada “bisiklet” diye zihnimizde canlanan iki tekerlekli vesaitten bahsediyorum. Tekerlek sayısı ikiden fazla olanlara şimdilik lafım yok. Bu satırları yazana “arkadaş sen teknoloji takip etmiyor musun?” diye sormazlar mı? İnternette “Kendi kendine giden bisiklet” diye arattığınızda Google’ın bir reklamı geliyor.

İzlediğinizde anlaşılabileceği gibi bir kurgu olsa da Çinliler bu işi çözmüş. Lütfen izleyiniz:

Dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise bisiklet üzerinde insan olmaması. Yani henüz insanla birlikte devrilmeden durması mümkün değil gibi. Ama yakında çözerler.

Hülasa bisiklet sürmek ata binmek, arabaya binmek, uçağa binmek gibi bir şey değildir.

Bisiklet hayatın kendisidir…

Evet. Aynen böyledir. Bisiklet üzerinde olduğunuz yerde ayaklarınız yere basmadan duramazsınız ve geriye gidemezsiniz. Hep ilerleyeceksiniz. Hayat da böyledir. Alzheimer, demans oluncaya ya da ölünceye kadar öğrenme, gelişim, eğitim ve değişim devam eder. Durduğunuz anda bisiklet gibi düşersiniz.

Bisiklet baş kaldırmadır, karşı çıkmadır…

Tüketime karşısınızdır. Yakıt tüketmezsiniz, doğayı kirletmezsiniz. Kendi enerjinizle yol alırsınız. Bakım derdiniz yoktur. Olsa da birçoğunu kendiniz yaparsınız. Kapitalizm çarkına girmemektir. Bisiklet, bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşçe yaşamaktır.

Bisiklet kültürdür…

Gezdiğim birçok Avrupa şehrinde bisikletin gündelik hayatın içinde olduğuna şahit olmuştum. Gördüklerim beni gençlik yıllarıma döndürüp bisiklete bindiğim günlere götürmüştü. İşte 2000’li yıllarda bisikletin Avrupa’da hala yaygın olmasını kültür ve gelişmiş olma ile ilişkilendirmiştim. Bu şehirlerin sokaklarında sürterken ister istemez “bisiklet” merkezli fotoğraflar çekmeden duramıyorsunuz.

Bu tabelanın karşısında bir saate yakın beklemiştim. Sonunda bisikletli biri geçti. Barselona 2006 ve

2019. On üç yıl arayla.

Arabaları takmış peşine gidiyor.

Ve tabii bisiklet dünya başkenti ve cenneti olan Amsterdam… Eğer her Hollandalıya birden fazla bisiklet düşmüyorsa yazıktır, benimkini Hollanda’ya hediye ederim.

Bunları yazdım. Da bisikletimi kaybetme korkusu sardı birden. Google hazretlerine “bi zahmet bakıver Hollanda’da bisiklet/nüfus oranı neymiş?” diye soruverdim. 2020 rakamlarına göre 17 milyon vatandaşa 22.1 milyon bisiklet düşüyor. Yani bebeleri ve 75 yaş üstünü hariç tutarsak tahminim doğru gibi. Bisikletimi kurtardım ya. Ohhhhh…

Her ne kadar Amsterdam’da bisiklet yolları çok iyi deseler de bisikletlilerin her türlü trafik ortamında geçiş ve öncelik üstünlüğü var.

Bütün bu şehirlerde kerli felli kravatlı ve sepetinde iş çantaları olan adamlar, tayyörlü, şık şapkalı kadınlar bisiklet sürüyorlardı. Çok küçük çocuklar genelde bisikletlerin önünde ya da arkasında özel koltuklarında anne ve babaları ile seyahat ediyorlar. Ya da üç tekerleklinin kasasında. Pedal çevirmeyi öğrendikleri anda kendi bisikletleri sürmeye başladıklarını görebiliyorsunuz.

Tabii Çin’i atlamamak gerek. Bana göre bisikletin ana ülkesi Çin ve başkenti Çin’in herhangi bir şehri olabilirken neden Amsterdam? İlerleyen zaman içinde bisikletlerin motosiklete evrildiğini tespit edecektim.

GuangZou, 1990

Benim bisikletim…

Ben ve üçüncü bisikletim. Tarihten emin değilim ama muhtemelen 1968-69 yılları olabilir.

Burada gösterdiğim fotoğraf sizin için belirsizliklerle dolu. Fotoğraftaki kişiyi tanımıyorsunuz. Mekânı ve zamanı bilmiyorsunuz. Şu anda benim için bile belirsiz olan şeyler var. Ve bu noktada fotoğrafa hikâye uydurmaya ve anlam yüklemeye başlarız. Belki de ilk önce bir ad vermeye çalışırız. Nasıl bir ad verirdiniz: Bisiklet ve Çocuk, Bisikletli Çocuk, Sokaktaki Bisikletli v.s… Fotoğrafı kategorize edin desem? Belgesel mi? Sokak fotoğrafı mı? Anı fotoğrafı mı?

Her fotoğraf gibi bu da geçmişe ait. Ancak fotoğrafın çekildiği andaki zaman saklanmış ve korunmaya alınmış ki şimdiki anda bakabiliyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi fotoğrafın çekilme anı ile bakılma anı arasında yaklaşık yarım yüzyıl var. Hayat devam ettikçe fotoğrafın çekildiği anın üzerine gelen anlar o anın kaybolmasını önler. Yani fotoğrafın çekildiği anda

hayatın sürekliliği bir an durmuştur. Bu bize iki şey söyler; birincisi fotoğrafı çekilen olayla ilgili, ikincisi fotoğraftaki anın süreksizliği, yani donmuş olmasıdır. Çekilen an ile bakılan an arasındaki zaman farkı sanki bir uçurumdur. Eğer fotoğrafı çekilen kişiyi tanımıyorsanız “süreksizlik” bir anlam ifade edecektir.

Hayatımızda “anlam” kendi başına ortaya çıkmayacaktır. Ancak başka bir şeyle kesiştiğinde “anlam” oluşmaya başlayacaktır. Şöyle ki; liseyi birincilikle bitirmeniz ancak yurt dışında bir üniversiteye %100 burs ile kabul edildiğinizde anlam ifade edecektir. Bir fotoğrafa anlam yüklemeye başladığımızda sadece görerek bilinenlerden değil bilinmeyen şeylerden de bahsetmemiz kaçınılmazdır. Anlam ve gizem ayrılmaz kavramlardır. Bir fotoğrafa anlam yüklediğimizde artık o fotoğraftaki anın geçmişi ve geleceğini de ifade etmişizdir. Bundan dolayı fotoğrafçı izleyicinin bunu yapabileceği anı yani “kritik anı” fotoğraflamaya çalışır. Tabii bu “kritik an” fotoğrafçının tercihi ettiği an olacaktır.

Çocuğun üzerindeki kıyafet ailesinin özenini gösteriyor. Kısa pantolon (şort değil. Bu kelime sanırım İngilizce ‘short’ kelimesinin Türkçe söylenmesi) ve gömlek iyi bir terzinin (övünerek söylüyorum; Annem dikmişti. Terzilik yaparak ev bütçesine katkı sağlardı. Babamı kaybettikten sonra dul-yetim aylığı ve terzilik ile üç çocuğuna üniversite tahsili yaptırdı. Nur içinde uyusun) elinden çıkma olduğu belli. Konfeksiyon değil. İlkbahar ile başlayan günlerden olduğu söyleyebiliriz. Güneş hafifçe yandan geliyor ve gölge geriye doğru düşmüş. Bu güneşin batıya kaydığını anlatıyor. Yani çocuğun yüzü batıya bakıyor. Arkadaki evler iki katlı ve tuğla duvar. Kaldırımda bitkiler olduğuna göre kaldırım toprak. Yani burası bir şehrin orta halli bir mahallesi ya da bir kasaba olabilir.

Fotoğraf sahibi olarak açıklamama izin verin lütfen: yer Salihli. Arkada görünen koyu renkli ev bizim evimiz. Duvar da kız enstitüsünün duvarı. Yol doğu-batı istikametinde ve bisikletin yönü batıya doğru. Mekânı bilen olarak (kendime torpil yapıyorum) yolun sol tarafında Altınordu ilkokulu var. Yani doğudan batıya giden yol iki öğrenim/eğitim kurumunun arasında yer alıyor. İlkokul deyince çocuğun bu ilkokulda Kızılçullu (şimdiki Buca-İzmir semti) Köy enstitülü bir öğretmenden eğitim aldığını araya sıkıştırıverelim.

Bunları yazarak izleyici ve okuyucu için belirsizliği büyük oranda kaldırmış oldum. Bu iyi bir şey mi? Eğer haber fotoğrafı olsaydı evet. Ancak bunu yapmakla izleyicinin hikâye oluşturmasına zihinsel kurgusuna gem vurmuş oluyorum. Bana yapılsa hoşuma gitmeyeceğini ve fotoğraftan uzaklaşacağımı düşündüm bir an.

Çocuğun gözlerinde bir tedirginlik fark ediliyor. Acaba buna neden güneşin parlaklığı mı yoksa çekilen fotoğrafa ödemek zorunda kalacağı para mı? İnanın bilmiyorum… Ancak yaklaşık yarım yüzyıl sonra fotoğrafının üzerinde konuşulacağını bilseydi nasıl bakardı?

Kıyafet, bisiklet sürmenin bir seremoni, başka bir söylemle “piyasa yapmak” olduğunu düşündürüyor. Bir öğleden sonra şehrinin sokaklarında bisikletiyle gezintiye çıkacak iyi giyimli bir çocuk. Acaba başka arkadaşları da katılacak mı? Muhtemelen.

Ne oldu…

1972 yılının Eylül ayında üniversite için İstanbul’a geldiğimde artık bisiklet hayatımdan çıkmıştı. Şu anda beşinci bisikletimi kullanıyorum. Üniversiteye kadar olan üç tanesinin akıbetini ne yazık ki hatırlamıyorum. Dördüncüsünü yeğenime hediye etmiştim.

Şimdi düşününce şunu fark ediyorum; bisiklet ve yukarıdaki başlıklar Deniz’lerle birlikte hayatımızdan çıkmıştı ne yazık ki… O koşuşturma içerisinde inanın bisiklet çoook uzun bir süre aklıma gelmedi.

Bisiklet ne zaman ve nasıl geri geldi…

Dördüncü bisikletimi aldığım zaman. Yani benim tarihimde ve farkındalığımla 1990 lar gibi oluyor. Aslında en eski bisiklet fabrikası 1963 yılında İzmir’de faaliyete başlar. Bir diğeri ise 1975 lerde. 1990 lara gelindiğinde bir İtalyan markası Türk girişimcisi (bu kişi RAKS kurucu ortağı Ataman Bükey’dir) tarafından önce ithal edilmeye sonra da üretilmeye başlar. İşte dördüncü bisikletim bu markaydı. Ataman Bey’in pazarlama ve satış becerisine (bir sene RAKS da çalışmıştım) her zaman hayranlık duymuşumdur. Bisiklet Piyasasını hareketlendirdi ve bu pazara yeni bir ürünle girdi.

Yani 1972 den 1990 a kadar olan dönemde “bisiklet” hiç ilgi alanıma girmemişti. Belki de kasabalarda talebi olan bir araçtı ve ben bilmiyordum. Ancak 1990 dan sonra bisikletin gelişi biraz da kapitalist tarzda tüketimi körükleyen şekilde olmuştu. Bisikletçiler özel ve cafcaflı kıyafetler, kasklar, gözlükler, gözlüğe takılan aynalar, spor ayakkabıları ve aksesuarlarla gruplar halinde hafta sonları yollarda görülmeye başladı. İyi bir Pazar oluşmuştu. Neredeyse bakkallarda bile bisiklet satılır hale geldi. Yol bisikleti, dağ bisikleti, tur bisikleti, şehir bisikleti, kadın bisikleti, yarış bisikleti, katlanabilir bisiklet, çocuk bisikletleri ve bunların envai çeşit aksesuarları göz kamaştıran biçimde pazarda sunuluyor. Ve o kadar çok ithalatçı/üretici oldu ki… Ama ne yazık ki hiçbir zaman bir Avrupa şehrindeki gibi günlük hayata girememişti. Yolların fatihi olmaktan hala çok ama çok uzaktı. Bu tam olarak kaş yapayım derken göz çıkaran bir şeydi. İşte bu yüzden ülkemizde bisiklet kültürü kapitalizme yenik düştü.

Önyargı veya yargıların dönüşümü…

Yazıyı demlenmeye bıraktıktan sonraki birkaç günde yaşadıklarım bana bu başlığı açmama neden oldu. Gördüklerimizden duyduklarımızdan ve okuduklarımızdan elde ettiğimiz bilgiler ister gerçek ya da gerçek dışı ister doğru ister yalan olsun bir yargıya varırız. Eğer bu yargı bilgiyi geldiği gibi kabul ettiysek “ön yargı” olacaktır. Çoğu zaman bir şekilde oluşan yargımızın hiç değişmediğini ve aynı kaldığını kabul ederiz. Güncel bir olayı geçmişte öğrendiklerimizle yargılarız ki bu da yapılmaması gereken bir hatadır.

İşte bir önceki bölümün son paragrafında bahsettiğim bisikletçiler hakkındaki yargımın bu şekilde olduğunu iki gün içinde anlayıverdim. Buna Allah’ın sopası da diyebiliriz. Kafama ilk sopayı öğle yemeği için oturduğum hamburgeciye bisikletleriyle ve günlük kıyafetleriyle gelen çifti görmemle yedim. Bir süre uzaktan izledikten sonra çok kısa bir röportaj yapmak için yanlarına yaklaştım. Bakın Aylin-Piotr çifti bisiklet sürmek hakkında neler söyledi:

Ertesi gün Kemeraltı’na doğru yürürken ikinci sopayı da yaya geçidinde bekleyen bisikletli kızı görünce yedim. Günlük kıyafeti ile şehrin en kalabalık yerinde bisiklet sürüyordu.

Bu iki olay bana yargılarımızın zaman içinde değişikliğe uğramasının doğal olduğunu ve hiçbir zaman geçmişte edindiğimiz bilgiyi güncellemeden kullanmaya kalkmamız gerektiğini öğretiverdi. Yani bisiklet günlük hayata çok yavaş olsa da dönüyordu. Bu dönüşte de kadın faktörü vardı.

Süslü kadınlar bisiklet turu

Bisiklet gündemdeyken süslü kadınlar bisiklet turundan bahsetmemek olmazdı. 2013 yılından beri eylül ayında dünya genelinde düzenlenen etkinlik dünya otomobilsiz kentler gününde (19 Eylül) yapılıyor. Bu etkinlik biz fotoğrafçılar için tam bir şölen.

Pandemi nedeniyle 2020 de yapılmamasına rağmen 2021 de etkinlik planı yapıldı. Bisiklet kullanımına dikkat çekmeye yönelik etkinlikte hedef yerel yönetimleri etkileyerek şehirlerde bisiklet yollarının arttırılmasını sağlamak.

Ve an itibariyle ben…

Günlük kıyafetlerle sürmeye devam ediyorum. Aslında artık yaşadığım kasabada herkes bu şekilde. Bisikletin günlük hayatın içinde olduğunu görmek beni neşelendirdi.

Bu sefer aynı çocuğun büyümüş hali ve yine bisikletle. Bir göl kıyısında. Aynı duruş. Güneş yine güneyden geliyor ve bisiklet batıya doğru. Yıllar yönünü değiştirememiş. Ancak kısa pantolon yerine şort, gömlek yerine tişört gelmiş. Biraz vasatlık. Kıyafet geçmişteki çocuğun kültüründen çok şey götürdüğünü düşündürüyor. Sanki bize sormadan geçen yıllar kültürümüzü, değerlerimizi erozyona uğratmış. Bunu biz kendiliğimizden mi yaptık? Yoksa bize dayatıldı mı? Hem de nasıl. Sadece dükkân adlarına baksak nedenini anlayabiliriz.

Ancak elinde fotoğraf makinası var. Yukarıda bahsettiğim “süreksizlik” ne oldu? Yarım yüzyıllık bir zaman dilimi içinde aynı kişinin benzer iki fotoğrafına yan yana baktığımızda John Berger ve Jean Mohr’un “Anlatmanın Başka Bir Biçimi- Another Way of Telling” kitabının “Fotoğrafın Belirsizliği” bölümünde vurguladığı “süreksizlik” ve “belirsizlik” ne oldu? Fotoğraf projelerinde bu kavramlardan bahsetmek ne kadar doğru olacaktır?

Bisiklet ve Fotoğraf

Bisiklet sürerek fotoğraf peşinde gittiniz mi hiç?

Yani Unkapanı köprüsünden girip Eyüp’e doğru bisikletle fotoğraf turuna çıktınız mı? Basmane’ye bisikletle fotoğraf çekmeye gittiniz mi? Ya da şöyle Tunalı Hilmi’den Ulus’a doğru? Ben yapmadım.

Bir hayal edin, güzel-Mİ- olurdu. Sıcağı sıcağına sevgili dostum Tekin Ertuğ’un kısa süre önce “Derneklerin Geleceği” (kelimelerin üzerine tıklayıp hem İFSAK Blog hem de Arthenos Blog’da okuyabilirsiniz) yazısına ek, sormak istiyorum: Değerli dernek yönetim kurulları, bisikletli fotoğraf grupları oluşturup faaliyetlere renk katılabilir mi?

En iyi moda şovu sokakta. Hep öyle olacak…

Adını fotoğraf tarihine “bisikletli-fotoğrafçı” ya da “Iconic fashion photographer” olarak yazdıran biri var ama: Bill Cunningham.

“New York Times” ın fotoğrafçısı ve tabii bisikletli sokakta moda fotoğrafçısı. 2016 yılında 87 yaşındayken hayata veda eden Bill Cunningham nevi şahsına münhasır. New York’un keşmekeş trafiği içinde bisikletini cambazlık yapar gibi sürerken gözüne modeller gibi giyinmiş insanları kestirir ve bisikletini önlerine çekerek fotoğraflar.

Siz Şişli’den yola çıkmış Akaretlerden Beşiktaş’a ineceksiniz. Nişantaşı’nda alışverişe çıkmış alımlı kadınları ve şık adamları görüp ve bisikletinizi durdurup fotoğraflamak istiyorsunuz. Olur mu? Olur…

Cunningham, Harvard’da okurken okulu bırakıp koşa koşa New York’a gelir. Aklında ne geçiriyordu açıklamaz (araştırmamda rastlamadım) hiç. İlk uğraşı kadın şapkaları tasarımı ve imalatıydı. Bu konuda oldukça ünlenmişti. Daha sonra kadın giyim günlük ve Chicago Tribune için moda hakkında yazmaya başladı.

New York sokaklarında “candid” (kelime karşılığı olarak samimi, doğal, tarafsız diyebiliriz) fotoğraflar çekmeye başladı. 1978’de Greta Garbo’nun koruması olmadan bir anını yakalanmasıyla New York Times’ın dikkatini çekti. Aslında kıyafete odaklandığı için kadının Greta Garbo olduğunun da farkında değildi. Bu fotoğraf kendisine sorulduğunda şöyle demişti; “Nutria (derisi kürk için ceketi kullanılan köstebeğe benzeyen küçük bir hayvan) çekerken onu tanımamıştım. O omzun kesimine bakın. Çok güzel. Tek fark ettiğim ceket ve omuzdu.”

Cunningham, 1978’den 2016’ya kadar hem New York Times hem de The Times için çalıştı. Aralık 1978’de New York Times’da rastgele seçilen fotoğrafları yayınlanır. Bunlar kısa süre sonra Sokakta fotoğraf projesi haline gelecektir. New York Times’taki editörü Arthur Gelb, bu fotoğrafları “Times için bir dönüm noktası olduğunu söyler. Bunun nedeni gazetede ilk kez tanınmış kişilerin fotoğraflarını izin almadan yayınlıyor olmasıydı. Her zaman kendisi ile dalga geçebilen Cunningham gazetedeki rolü hakkında: “Ben sadece züppeyim. Eğer varsa, reklamların etrafını doldururum.” Gazetenin LGBT topluluğuyla ilgili haberine öncülük eder. 1979 yılında hiçbir çekincesi olmadan gazetenin entelektüel okuyucunun fotoğraflarını kendisi bir ipuçları vermeden yorumlamasına izin verdi. 1990’larda AIDS yardımlarını, onur yürüyüşlerini ve Wigstock’u haberlerine dahil etti.

Cunningham’ın On the Street ve Evening Hours köşe yazıları 1989’dan 2016’daki ölümünden kısa bir süre öncesine kadar yayınlandı. Bu köşede yer alacak moda dünyasına ve güzel ve zarif elbiselerle sosyeteye yeni katılanları fotoğraflamak için sosyete etkinliklerine katılırdı. Ancak bu etkinliklerde hiçbir şey yemez ve içmezdi. Bunu yaptığı işe saygısızlık olarak değerlendirerek “ben buraya yemeğe içmeye değil fotoğraf çekmeye geldim” diye tanımlardı. Cunningham Manhattan sokaklarındaki insanları genellikle Beşinci Cadde ve 57. Caddenin köşesinde fotoğraflamayı severdi. Çalışırken, kişisel ifadesi olarak giyime odaklanırdı. Cunningham için kişinin giydiği kıyafet onun ünlü olmasından daha önemliydi. Öyle ki, Catherine Deneuve’ün etrafını saran bir fotoğrafçı grubuna neden katılmadığını açıklamıştı: “Ama ilginç bir şey giymiyor”. Hayatının son demlerinde “Elbise ödünç alan kadınları fotoğraflamaktan hoşlanmıyorum. Kadınların kendi paralarını harcadıkları ve kendi elbiselerini giydikleri partileri tercih ederim… Kendi paranı harcarsan farklı bir seçim yaparsın” der. Moda felsefesi popülist ve demokratikti.

Böyle bir çalışma sürecinde sergileri ve ödülleri de vardır. Ancak onlardan bahsetmek yerine fotoğraf ve fotoğrafçılık felsefesinden bahsetmek faydalı olur. Kim bilir belki bu felsefeyi benimseyerek aynı yolda yürümek isteyenler olabilir.

Kişisel felsefesi şuydu: “Görüyorsun, parayı almazsan, sana ne yapacağını söyleyemezler evlat”. Bazen başka bir şekilde söyledi: “Para en ucuz şeydir. Özgürlük en pahalısıdır”. Fotoğrafını çektiklerinden gelen tüm hediyeleri, hatta gala partilerinde yiyecek ve içecek tekliflerini bile ret ederdi. “Ben sadece dürüst bir oyun oynamaya çalışıyorum ve New York’ta bu çok zor… neredeyse imkânsız. New York’ta dürüst ve dürüst olmak gerekirse, bu Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşması gibi.” 1994’te bisiklet sürerken bir kamyonun çarpması sonucu yaralanınca sağlık sigortası yaptırmaya karar verir. Bu kadar kalender bir insandır. Fotoğraflarının çoğu satılmadı veya yayınlanmadı. Ancak bu dert ettiği bir şey değildi: “Bunu gerçekten kendim için yapıyorum.  

İnsanların gölgelerini çalıyorum, bu yüzden onları satmadığım zaman kendimi suçlu hissetmiyorum”.

Siyah spor ayakkabı üniforması ve tek aksesuarı bir kamera olan mavi bir işçi ceketi giyerek (giydiği eskidikçe yenisini alıyordu) kendi moda fotoğrafçılığı tarzı oluşturdu.

Manhattan’ı bisikletle gezdi. Çalınan ve kazalarda hasar gören bisikletlerini yenilemek zorunda kaldı. 2013’te başlatıldığında şehrin bisiklet paylaşım programı için şöyle der: “Her yerde bisiklet var ve her zaman sabırsız olan New Yorklular için mükemmel. Sevdiğim şey, hepsini tekerlekli, işe giderken görmek.  Sabahları erkekler takım elbiseleriyle, kadınlar ofis kıyafetleriyle… New York’lular için çok mizahi ve çok pratik bir etkisi var… Yani harika bir şey”. Bisikletle 2015’te kaza geçirdi, diz kapağını parçalamasına rağmen bisiklet sürmeyi bırakmadı.

Cunningham, 2018 yılında çekilen “Bill Cunningham New York” adlı belgesel filminde modayla ilgili felsefesini şöyle tanımladı: “Modayı bazen toplumsal çalkantılar ve muazzam sorunlar karşısında ortadan kaldırılması gereken bir anlamsızlık olarak algılayan bir kesim var. Aslında mesele şu ki bu moda, ah, bilirsiniz, günlük hayatın gerçeklerinden kurtulmak için bir zırhtır. Ondan kurtulabileceğinizi sanmıyorum. Medeniyetten kurtulmak gibi bir şey olurdu.”

87 yaşında (25 Haziran 2016) felç geçirdikten kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumar. Sanal ortamda toplanan imzalar sonucu New York belediyesi 5 nci cadde ve 57 nci sokağın kesiştiği köşeye “Bill Cunningham Köşesi” adını verir.

New York Times’da “On The Street” başlığıyla haftalık olarak yayınlanan fotoğraf sunumları yer almaktadır.

İşte böyle. Bisiklet anlatmaya çalışırken nereye geldik. Kaçınılmaz bir şekilde fotoğraf hayatımızın her yerinde. Aslında bir sanat dalıyla ilgileniyorsanız bunu iliklerinize kadar hissetmek için elinizden geleni yapmaya gayret edin.

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”  Mustafa Kemal Atatürk

Kaynaklar:

Okyar Atilla

Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

Yorumlar

  • Okyar Bey , sonra okurum diye hızlıca göz atarken baktım ki hepsini okumuşum :-)
    Yazılarınız git gide Ingmar Bergman filmleri kıvamına gelmeye başladı diyeceğim ama umarım yanlış anlamasınız...

    Hakikaten acelem olduğundan yorumu kısa tutup yazınız için teşekkür ederim, insanın en güzel yoldaşı bisiklet olsa gerek diye düşünüyorum, bizim evde 3 tane var, dördüncüye eğitim veriyoruz :-)

    Sevgi ve saygılarımla.

    • Yaşar Bey merhaba,
      Böyle güzel iltifat hiç yanlış anlaşılabilir mi? Şımarmamaya gayret edeceğim :)
      Çok teşekkürler.

  • Sevgili Okyar,

    Öncelikle bu çok güzel yazı için emeklerine sağlık.
    Ben de seyahatlerimde (Çin hariç) en çok bisiklet popülasyonunun Amsterdam'da olduğu sanıyordum. Ancak, Almanya'da yaşayan kızımı ziyaretlerimizden birinde ilk kez Münster'e gittiğimde adeta şok olmuştum. Oradaki bazı yerleşik insanlarla konuştuğumda Avrupa'da fert başına düşen bisiklet oranının en yüksek Münster'de olduğunu söylemişlerdi. Resmi rakamları bilmiyorum, ama benim gördüğüm kadarıyla bu bilgi gerçek gibiydi.

    Çocuklar Hollanda sınırına çok yakın oturduklarından, haftada en az 2 kez bisikletlerimize biner Hollanda'ya dondurma yemeye gider, tekrar Almanya'daki evlerine döneriz. Senin de belirttiğin gibi "Bisiklet kültürdür" gerçekten, aynı zamanda "Baş kaldırı, özgürlük ve en önemlisi sağlık" demek.

    Kalemine sağlık!
    Sevgiler.

    • Sevgili dostum, Dediğin gibi Almanya'da bisiklet kullanımında ön sıralarda. Almanya'nın bir çok kentinde çektiğim bisiklet fotoğrafları olmasına rağmen hala yerleşme sürecim devam ettiğinden fotoğraf arşivime erişemediğim için koyamadım. Kıta Avrupa'sında güneye indikçe motosiklete dönüşür. Özellikle İtalya ve Yunanistan'da. Portekiz, İspanya ve Fransa güneyi için bir şey diyemeyeceğim. Ancak kuzey ülkelerinde bisiklet hayatın içinde.

      Ancak demem o ki bisiklet tepesinde elde fotoğraf makinası ile sokak fotoğrafı kovalamak ilginç ve değişik bir deneyim olabilir.

      Sevgi ve saygılarımla

  • Arka komşum kanserli çocuklara yardım bağışı toplamak için kurulan bisiklet grubunda. "Haftada 2 kere antremana çıkmam gerekiyor. Sen de takıma katıl, her yaştan insan var" dedi. "Harika, gelirim" dedim. Sonra her antremanda 100km civarı yaptıklarını söyledi.
    Norveç'te bisiklet bazıları için ciddi tutku. Bisiklet grupları var, bu insanlar sadece bisiklet kullanmak için her hafta buluşup her ay 100lerce km yapıyorlar.
    Oslo'da sahil boyunca bisiklet yolu var. "Tour-de-finans" diyorlar. İnanılmaz yoğun oluyor bazen o yol. Oslo'da 2023'te merkezi arabalara tamamen kapama projesi var. Bisikletle, yürüyerek, metroyla, trenle, elektrikli "scooter" ile gelsin insanlar diyorlar.

    • Sevgili Ertan dediğin gibi bisiklet sürenler sosyal projelere daha hassas yaklaşıyorlar. Herhalde bu da hem kültür hem de farkındalıklarının daha yüksek seviyede olmasından kaynaklanıyor. Bisikletle haşır neşir olan biri için 100 km çok uzun bir mesafe olmaktan çıkıveriyor. Ancak yazıda da belirttiğim gibi bisiklet günlük hayatın her anında var mı? yaşamla iç içe mi? Norveç'e hiç gitmediğim için senin yazdıklarından anladığım yönetim politikaları bunu destekleyen yönde çalışmalar yapıyor. Umarım bir gün biz de görür ve yaşarız.

      Sevgi ve saygılarımla

Paylaş
Yazar:
Okyar Atilla
Etiketler: Hayatın içinden
  • yakın zamanda gönderilenler

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce

    Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

    Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…

    % gün önce

    Çektiğiniz filmin banyosunu neden kendiniz yapmalısınız?

    Çektiğiniz fotoğrafların kendi çabanızla negatif üzerinde belirmesini görmek adeta bir sihir gibi! Teknik yönün yaratıcılıkla…

    % gün önce