Lokanta işte. Her ne kadar tepesinde yanar döner “restoran” yazsa da lokanta işte. Marinanın içinde olmasına rağmen arkada araba park yerine yakın olmasının bir kenara itilmişlik, “sen anca burada olursun” denilmişliğin bir hali var. Tabii bunlar ilk defa gelen müşterilerin yorumları olabilir. Ben ise ilk seferimden bu yana ne kadar zaman geçtiğini söylemekten acizim. İlginç olan taraf, izlenimlerimden yaptığım çıkarımla sanki bu güzel tatil beldesine gelen yerli yabancı turistin ilk öğrendiği yer olması. Ne zaman gitsem masalarda yabacı dil konuşanlar kalabalıklar olur. Bütün bunlarla çok kısa söyleyivereceğim yemeklerin nefasetini anlatmaya çalışıyorum.
Yarı açık sürgülü kapının yanında sırtım lokantanın geniş alanına dönük oturmuştum. Karşımdaki duvarlara yer alan siyah beyaz fotoğraflar, tatil beldesinin geçmişini anlatan fotoğraflar daha bakılası geliyordu bana. Yarı açık sürgülü kapıdan rahatsız etmeden esmeye başlayan rüzgarsa duvarda asılı fotoğraflardaki teknenin yelkenlerine dolar gibiydi. Ben kendime güzel bir manzara bulmuştum. Besbelli yelkenleri rüzgarla dolmuş seyir halindeki tekneyi izlerken yemek keyifli geçecekti…
Yemek ritüelimizin sonuna yaklaşırken, ağzımdaki tat ile yapacak bir şey kalmayıp biraz gerinmeye çalışırken arkamdaki sese ister istemez kulak kabarttım. Daha doğrusu her zaman duymaya alışık olmadığım nezakette bir kadın sesinin farklılığı da benim az işiten kulaklarımın dikkatini çekivermiş olabilirdi. Muhtemelen garsona, “rezervasyon yapmamıştık….” la başlayan cümlesini tamamlarken garson hızlıca “istediğiniz yere oturabilirsiniz” deyivermişti. Saat öğleyi biraz geçmiş, akreple yelkovan üçe yetişmeye çalışırken oluyordu konuşma. Gayri ihtiyari kafamı hafifçe sağa çevirip lokantayı tarayıverdim. Tek tük, bizim gibi öğlesi şaşmış müşteriler birkaç masayı işgal etmişsek de lokantanın oldukça çok sayıda ziyaretçisini bekleyen masaları vardı. Bir yandan da “acaba nasıl biri?” merakı ile kadını görebilir miyim düşüncesi vardı aklımda. İnsanoğluna bahşedilen akıl olunca kafasını kuşlar gibi yüz seksen derece döndüremiyor ne yazık ki… Derken kadının “Sen de buraya oturabilirsin” ile zarif sesi bir kere daha kulağıma geldi. Demek ki hemen arkamda olan bana yakın bir masaya yönlenmişlerdi. Yanında biri daha vardı.
Bizim yemekler bitmiş kalkma aşamasına gelmişken kadının zarif sesiyle, hani eskilerde söylenen İstanbul lehçesi diyesim var, tekrar garsondan izin isteyen “rüzgâr almayan bir masaya geçebilir miyiz?” sorusu rüzgârın kollarında kulağıma çalındı. O kadar yakından gelmişti ki cümledeki kelimelerin telaffuzu, vurgu ister istemez kadının profilini düşündürmeye başladı. Kültürlü birisiydi. Muhtemelen orta yaşların üzerinde gün görmüş geçirmiş, adabı muaşereti içselleştirmişti. Yanındaki kişinin sesi çıkmıyordu. Sanki yönetici kadındı.
“Tabii, istediğiniz masaya geçebilirsiniz” cevabı garsondan geldikten sonra, sağ arka tarafımdan hareket eden karaltının yanımdan geçeceğini anlayınca bazan bakıp da görmemezlikle kullandığımız gözün ne kadar geniş açısı olduğunu fark etmek şaşırtıcı bir deneyimdi.
Sıfır derecede benim görüş açımda olan masaya yönlenmişlerdi. Heyecanlanmadım desem yalan olacaktır. Önce bir balerin zarifliği ile sanki su üzerinde kayıyormuş gibi kısa ve sakin adımlarla kadın gözlerim ona takılmış vaziyette geçti. Tahmin ettiğim gibiydi. Kısa kesilmiş gümüşe çalan saçları, ince yapısı, makyajsız ama dinç yüzü, sade ama çok yakışan bir kıyafetiyle farklı bir alemden gelmiş gibiydi.
Birkaç saniyelik boşluktan sonra zor adımlar atmasından yaşını tahmin etmenin kolay olduğu, sade ama şık bir küçük küçük kare desenleri olan, dikkatimi çekmesinin belki de en büyük nedeni benim sevdiğim bir gömleğimde aynı desenle modalaştırılmış olması ve üzerinde abartı olmayan derilerle bezenmiş dokuma bir ceket, başında beyaz, “kaptan” yazan şapkasıyla bir adam geçti. Şimdi ikisi de rüzgârdan korunaklı bir yere oturmuşlardı. Adamın hemen arkasında kalan duvarda yelkenli pupa seyrindeydi. Açık kapıdan içeri kaçak giren rüzgâr kadınla adama vurmasa da hala yelkenliye esiyordu. Zihnimdeki bu manzaraya gülümsedim. Bunları gözlerim kadına takılmış iken düşünmüşüm ki kadın açık ela gözleriyle varla yok arası bir gülümsemeyle karşılık verdi. O kadar dalmışım ki bana baktığının farkına varmamışım. Başımla hafifçe selam verdim. O da zarif bir baş hareketiyle selamımı aldı. İletişim kanalımız açılmıştı. Elim kendiliğinden masanın kenarında yatan fotoğraf makinasına üzerine kondu. Eşim niyetimi anlamıştı; “yapma” dedi. Fotoğrafı zihnimde çekmiştim ve ben “yapma”yı yapmalıydım…
Gitmek üzere kalktık. Eşim önde lokantanın açık olan tüm sürgülü camlarının arasından gerçek kapısını hedefleyip yürürken ben, üç adımlık mesafeden kavanca atıp geniş apaz seyirle gerisin geriye kadınla adamın arasını kerteriz aldım, kadınla göz temasını kaybetmeden onu iskele tarafımda bıraktım. Adam sancak tarafımdaydı, masaya yaklaşınca mayna ettim, rüzgâr kesildi ve masaya çarpmadan durdum… Hala bakışıyorduk… Kadınla…
Hafifçe kadına doğru eğildim, adam beni izliyordu ve kadının gözlerinde merak uzaklardan bile okunabilecek seviyedeydi. Soruyla karışık konuşmaya başladım;” Çok af edersiniz, merakımı mazur görün, rahatsız ettiğim için özür diliyorum. Ancak beyefendiyi ‘kaptan’ şapkasıyla görüp hele yelkenli fotoğrafının tam altına oturunca kendimi tutamadım, – tekrar- beni mazur görün sormak istiyorum: kendisi kaptan mıdır?”. İkimiz de rahatlamıştık. Ben diyeceğimi demiş kadın da merakının içinden -belki de- o an tanımlayamadığı kötü bir şey çıkmamıştı. Ama yine de bir tuhaflık olduğunu anlatan bir bakış gözlerindeydi.
Adam yavaşça kadına eğildi “ne diyor?” diye sordu. Anlaşılmıştı, benim gibiydi, zor işitiyordu. Arkamdaki konuşmaları rahat duymamın nedeni de buydu. Kadın, adam rahat duysun diye yüksek perdeden yaptığı konuşmalar benim az işiten kulaklarıma da uygun gelmişti. Kadın adama bakıp” Senin kaptan olup olmadığını soruyor” diye biraz daha yüksek sesle sorumu yineledi ve adamın cevabını beklemeden bana dönüp “hayır efendim tankçıydı” dedi. Eksik ifademden dolayı iletişim yanlış bir yola girivermiş -ifade düzgün olmazsa herkese olurdu bu- askerliğe kayıvermişti, düzeltmeliydim. Ben “bir yelkenli teknesi olduğunu ve yelkenli kaptanı olduğunu düşünmüştüm” diye açıklamamı sürdürdüm.
En güzel neydi biliyor musunuz; benim onların hayatına böylece dalıp girivermemden dolayı iletişimiz kopmamıştı.
Kadın tüm zarafetiyle bana “hayır efendim, hiç teknesi olmadı” derken adam yorgun vücudunu masaya doğru eğerken sağ dirseğini bu eğime destek olacak şekilde masaya yerleştirip vücudunu garantiye aldıktan sonra bana doğru biraz daha eğilerek işaret parmağını gözüme sokarak kısık sesiyle “ben Trabzon’da takalarda kaptanlık yapmıştım” dedi. Konu merkezi olduğunda bal gibi kısık sesle olan sözleri de duyabiliyordu. Yoksa işine gelenleri mi? Sohbetimize ağırlığını koymuştu. Dikeldim, ellerimi kollarımı iki yana açarak duyabileceği kadar yüksek sesle “işte şimdi her şey açıklığa kavuştu. Şapkanızın hakkını çoktan vermişsiniz” dedim. Gülmeye başladı. Yan taraftan kadın “bu şapkasını çok sever” dedi. “Yakışıyor” dedim. Kadın -nedense- “doksan dört yaşında” dedi. “Maşallah” dedim, “ama siz kâğıtta yazılan yaşa takılmayın önemli olan ruh ve akıl yaşınız” dedim. Bu sefer ikisi de gülmeye başladı.
Artık güvenlerini kazanmıştım. Benim zararsız bir mahluk olduğumu biliyorlardı. Fotoğraf için iyi andayım. Kadından izin almam gerektiğinin farkındaydım. Araya bir anekdot girip biraz daha ortamı sevimli hale getirmenin iyi olacağını düşündüm. Yoksa yine konuşma damarımda kan hızlı akmaya mı başladı?
En şirin halimi aldım ve en yumuşak kibar sesimle; bana yıllar önce Bodrum’da tanıştığım bir aileyi anımsattınız. O bey de -Reşat Amca- da doksan iki yaşındaydı ve rüzgârdan elektrik elde etmeye çalışıyordu. Bir problemi çözmesine destek vermiştim. Beni dinledikten sonra gevrek gevrek gülüp bana “bunları bana kimse anlatmamıştı. Şimdi sorun çözüldü. Artık yanıma altmış yaşında genç bir mühendis alıp imalata başlayabilirim” demişti. Ben de gülüp “Reşat amca ben yanınızda çalışmak için daha çocuğum (45 yaşındaydım)” dediğimde karşılıklı kahkahaları patlatmıştık.
Daha fazla oyalanmadan konuşmaya devam ettim; kadına, “sizden eşinizin bir kare fotoğrafını çekmek için müsaade istirham ediyorum”. Adam kadına bakarken kadın adam bakarak “senin fotoğrafını çekmek istiyor” diye tekrarladı. Bu sefer ben adama dönerek “çekebilir miyim?” diye sordum. Adam kadına bakarak “çeksin çeksin” dedi, bana bakarak gülümsedi. “Yelkenli fotoğrafıyla birlikte çekmek istiyorum” diyerek çok kısa kompozisyonu anlattım. Kadın “ayağa mı kalksın?” dedi. “Hayır, gerek yok” bu iyi dedim. Genç garson yardıma gelip masanın tam üstündeki ışığı açmak için elini uzattığından “harika, teşekkür ederim” dedim. Genç garson tüm iyi niyetiyle ışığı açtı, adamın sert gölgesi duvara düştü, yelkenli duvarda kayboldu, garsona “aman çabuk söndür” dedim. Genç garson şaşırdı ve yardımseverliğinin işe yaramamasından dolayı ret edilmesine canı sıkılarak uzaklaştı. Biraz daha ışık (“Light!… More light! Open the window so that more light may come in.” Johann Wolfgang Von Goethe) diye telefonumun ışığını açıp kadına adamın profilinden tutmasını tarif ederek verdim. Bu da olmadı. Telefonu hızla kadının elinden alıp ışığı kapatırken kadına bakıp “iyi olmadı, ne varsa doğal ışıkta var” dedim. Anlamış mıydı acaba? Hepi topu bir kare fotoğraf için mi bu zahmet?
Seçenekleri bitirmiş zamanın tükendiğini fark ediyordum. Daha fazla oyalanmak bizim yaştakilerin canını sıkmaya başlayacaktı. Gerek yoktu. Kadının sancak tarafında hafifçe eğildim, enstantane ve diyaframı ayarladım (makinayı manuel kullanmanın işlemleri. Halbuki dijital olsa elimde, ISO’yu otomatiğe al, makinayı da S moduna, enstantaneyi getir 125’e, bas deklanşöre, gerisini fotoşopta hallersin. Değil mi?), aynanın vizördeki prizmaya vuruş sesi, arkasından perdenin 1/60 dayım dediği ses. İşte oldu. Mu? Filmi banyo ettikten sonra göreceğiz. Analog fotoğraf döneminden kalmış bir makinaydı elimdeki.
Kendimi tanıtmadım. Kim olduğumu merak ettiklerini de düşünmüyorum. Ben, fotoğraf çekmek isteyen birisiydim. Kim olduklarının detayını öğrenmedim. Sanırım onlar, özellikle kadın da buna gerek duymadı. Üzerinde biraz düşününce dilimin ucuna kadar gelen “adınızı bahşederseniz bahtiyar olurum” isteğiyle kadını gençlik yıllarına yolculuğa çıkarabilecekken yapmadığımın farkına vardım.
Bizim için sadece “o an” vardı. Ve o anın keyfini el ele vererek çıkarmıştık. Gerisinin bir önemi olmayacaktı.
Hayat yollarımız burada, bu lokantada sadece “bu an” kadar kesişmişti. Fotoğrafı almak için bir şey demedi, ben de her zaman olduğu gibi vermek için irtibatta kalacak bilgi alışverişine girmedim, içimden gelmedi. Bu anlar böyle kalmalıydı. Hayatımızın kalan kısmında ben fotoğrafa bakıp onları düşünecek onlarda -belki- yine bir lokantaya gittiklerinde belki de yine o lokantaya geldiklerinde yaşadıkları bu anı hatırlayıp beni yad edeceklerdi. Nasıl bilebiliriz ki? Hele ben, o lokantaya her gidişimde gözlerim onları arayıp aklımda “acaba gelirler mi?” sorusuyla oturacaktım.
Konuştuğumuz son şey, birbirimize tüm içtenliğimizle, sevgi ve saygımızla “hoşça kal” demek oldu.
Marmaris, 31 Ekim 2025, 14.30 suları
Kitap, hakikaten incelemeye değer bilgilerle donanmış. Görsel Kültür sürecinde ortaya çıkan çeşitli yaklaşımların yanında, temel…
Dünya öylece dururmuş, fotoğrafçı türlü türlü görürmüş. Her bakışta kendinden bir şeyler vardır, Hüseyin usta,…
Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve…
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Yorumlar
Okyar abi, yazı da fotoğraf ta nefis.
Benim merak ettiğim konu, beyefendiden fotoğraf çekme izni aldığını yazmışsın, ama yayınlama izni alıp almadığından bahsetmemişsin. Olur a… bu platformun takipçilerinden biri “kaptan”ın tanıdığı çıkıp ta bu yazıyı ve fotoğrafını kendisine gösterirse (muhtemelen olmaz ama) problem çıkar mı diye düşünmeden edemedim🤔
Bilgi eksikliğime ver lütfen… Belki de izin almış olmak tümü için yeterli mi acaba🧐?
Dediğinde haklısın. Fotoğrafı çektiğimde kullanma düşüncesinde değildim. Ancak alacakaranlık sabahın son rüyalarından birinde hikâyeyi yazınca en uygun fotoğraf bu olduğuna inandım. Umarım senin düşündüğün benim başıma gelmez. Çünkü bu hikaye Arka Plan Sanat Dergisinde basıldı. Güzel olan yanı ise beyefendiyi ölümsüzler grubuna eklemiş olmam.
Fotoğraf çekme izni almış olmak tabii ki yeterli değil. Islak imzalı bir muvafakatname almam gerekir. Bu belgede fotoğrafın örneği ve nerelerde ne amaçla kullanılacağı açık beyan olarak yer almalı. Ve model bütün bunlara izin verdiğini açık beyan olarak imzalamalıdır. Ve modelin imza örneği de ekte olmalıdır. Yaşı 65 üstü olduğu için de akli melekesinin yerinde olduğuna dair bir belge de ekte olmalı. Bu kadar basit işlemleri neden hep ihmal edip yerine getirmiyorum bilmem ki. Üşengeçlikten olsa gerek.