Kevin Carter hakkında yazı yazacağımı kırk yıl düşünsem hayal edemezdim. Ama oldu.
Yazma fikri zincirleme reaksiyon dediğimiz birbirini tetikleyen düşünceler ile ortaya çıktı. Nasıl mı oldu? Bir gün (18 Şubat 2019) önce İFSAK Instagram sayfasında unutulmaz fotoğraflar başlığı altında yayınlanan Kevin Carter’in fotoğrafını gördüm. Yorumlar kısmı zincirin ikinci halkasıydı. Burada Cumhur Güzel’in (@cguzel) yorumu Kevin Carter hakkında biyografi tadında olan “Bang Bang Club” filmini tavsiye ediyordu. Üçüncü halka filmi bulup izlemek ve dördüncü halka da tahmin ettiğinizi gibi bu yazı oldu.
Kavin Carter’i basın fotoğraf dünyasında iyi bir yer edinmesini sağlayan Sudan’da yerde sürünen bir kız çocuğu ve ölmesini bekleyen akbaba (Vulture and Child) fotoğrafıdır. Yıl 1993. Kız çocuğunu gördüğünde fotoğraflamaya başlar. Akabinde kızın arkasındaki akbabayı görür ve akbabayı ürkütmeden en iyi kadraj için doğru açıya doğru çekimler yaparak devam eder ve yürür gider. Fotoğraf bir sonraki sene Pulitzer ödülü kazanacaktır. Kevin, Sudan’a kısa bir süreliğine Silva ile birlikte gelmiştir. Daha sonra Güney Afrika’ya dönecek ve iç savaşı fotoğraflamaya, siyahların seçim kazanıp Mandela’nın hapisten çıktığı güne kadar devam edeceklerdir.
Silva, Sudan’daki sürece ilişkin daha sonra şunları söyleyecektir: “Carter ile Birleşmiş Milletler ile birlikte İnsani Yardım Harekatı kapsamında Sudan’a gittik. Ve 11 Mart 1993 tarihinde Güney Sudan’a indik. BM yetkilileri, yiyecek dağıtmak için gereken 30 dakikakdan sonra tekrar havalanacağımızı söyledi, bu yüzden, çekim yapmak için etrafta koşturmaya başladık. BM mısır dağıtmaya başladı ve köyün kadınları uçağın yanına gelmek için ahşap kulübelerden çıktılar. Carter, uçaktan belki biraz daha fazla uzaklaştı, ben gerilla savaşçıları aramaya başladım”.
Kaynak: http://yorumokuyorum.blogcu.com/the-bang-bang-club-kevin-carter/11197328
Bu açıklama beni “zaman kısıtı” olduğu yönünde düşünceye sevk etti. Eğer askerler sıkıştırmasalardı ve daha fazla zamanları olsaydı Kevin farklı bir davranış sergiler miydi? Bende bunun cevabı kocaman bir “EVET” dir. Ve tabii ki sormadan edemiyorum: Silva’nın bu açıklaması ne kadar doğru? Bunları artık bilmemize imkan yok.
Ancak fotoğrafın başarısı bir kenara bırakılarak, fotoğrafçının -bana göre ülkeleri parçalayan, bir ülkenin vatandaşlarını birbirleriyle savaştıracak ve ülkelerin açlıktan kırılmasına neden olan politikaları uygulayan emperyalist güçlerin, hadi biraz yumuşak tanım seçeyim; küresel güçlerin sözcüleri tarafından sorgulanmaya başlanır. Kevin bu kız çocuğunun akıbetini bilmemektedir. Ve bunu samimiyetle verdiği röportajlarda ifade etmektedir. Bu süreçte -bana göre- en büyük affedilmez halkla ilişkiler hatasını yapar, kendini çok ama çok basit sebep göstererek savunmak zorunda kalır: Sağlık örgütü tarafından bulaşıcı hastalık riski nedeniyle savaş fotoğrafçılarına hiçbir şeye el sürmemeleri söylenmiştir. Ve ne yazık ki çok fazla destekçisi de olmaz. Artık buna medyanın kıskançlığı mı dersiniz, yoksa en çok satışı yakalama ve bunun sayesinde çok reklam alarak gelir elde etme çabası mı? Bence hepsi…
Bu fotoğrafın yayınlanmasından sonra Sudan’a dünyanın dört bir yanından yardım yağmaya başlamıştır. Bu da -bence bilerek- göz ardı edilir.
Bu fotoğraf ve tartışmalar ne yazık ki Kevin’in Güney Afrika’da 1948-1994 yılları arasında iktidarda bulunan Ulusal Parti Hükümetinin uyguladığı Apartheid (ayrılık-çı- ya da ayırımcılık) politikasının ırkçı katliamları fotoğraflamak için yaşadıklarını da gölgeleyecektir. İç savaşın net bir başlangıç tarihi yoktur. Birçok yabancı kaynaktan edindiğim bilgiler zenciler üzerindeki baskının 1940’lı yıllarda başladığı ve 1976-1991 yılları arasında hem beyaz-siyah hem de beyazların kışkırtmasıyla kabileler arası çatışmalara döndüğü yönünde oldu. Bu politikanın değişmesi 1961 yılında hapse atılan Mandela’nın acı dolu yaşamının ana fikri olmuştur.
Bu süreçlerin olduğu dönemde “beyaz” diye tanımladığım insanların ülkesi hangisiydi?
Kevin, Johannesburg 1960 doğumlu. 1980’e kadar hükümetin uyguladığı ayrılıkçı politikaları ve etkilerini yakından izleyerek yaşadı. 1980 yılında bir barda askerler tarafında tartaklanan bir zenci garson lehine mahkemede tanıklık yapması hayat felsefesinin göstergesiydi. 20 Mayıs 1983 yılında 19 kişinin ölümü ve 250 kişinin yaralandığı katliamdan sonra üniversiteyi bırakarak gazeteci olmaya karar verdi. İki arkadaşı (Ken Oosterbroek, Joao Silva) ile beraber oluşturdukları “Bang Bang Club” ile savaşı paparazzi fotoğrafçıları gibi ele alarak hayatla dalga geçtiler. Daha sonra gruba Sırp Greg Marinovich katılacaktır. Bütün bunlar 1990’ların başında gerçekleşir.
Kevin, 27 Temmuz 1994 yılında Johannesburg’da kullanmakta olduğu pikap aracı ile Parkmore’a gitmek üzere yola çıkar. Walkman’ini kulağına takar, eksoza hortum bağlayıp diğer ucunu aracın kabinine verir. Müziği açar ve …
“Benim adım Kevin Carter… dayanacak gücüm yok, bunaldım …
telefonum yok… kira için, çocuklarım için param yok …
borçlarımı ödeyecek param yok … para yok! …
Cinayetlerin, cesetlerin, o canlı anıların… öfkenin, acının…
katil cellatların… aç ya da yaralı çocukların…
tetiği çeken kaçıkların, çoğunlukla da polislerin etkisinden kurtulamadım.
Şansım yaver giderse Ken’e [son zamanlarda ölen arkadaşı Ken Oosterbroek]
katılmak için gidiyorum.”
Bu Carter’ın son notuydu!
Acıdır…
Yanında birçok insana yazılmış mektup bulunur. Bu mektupların içeriği ile ilgili bir kayda webde rastlamadım. Greg Marinovich ve Joao Silva’nın anılarından yola çıkarak bu kulübün Güney Afrika iç savaş dönemini anlatan Kevin Carter biyografik filmi yapılır.
Bu filmi dün akşam (18 Şubat 2019) Youtube’dan izledim. Ta ki filmin 1 saat 29 dakika 30’uncu saniyesinden başlayan 1 dakika 45 saniyelik bölümünü izleyinceye kadar her şey etkileyici ve sürükleyiciydi. Bu sahneler bir siper arkasına saklanmış dört kafadara ateş açan saldırganlarla başlar. Kendilerine atılan kurşunlara rağmen fotoğraf çekmeye çalışmaktadırlar. Zor bir an. Muhabirlerden biri o anda susadığını (!) hatırlayıverir. “Ne yapacağız” diye konuşurlarken saldırganların kontrolü altında olan açık alanın tam karşısında bir bakkal (!) olduğunu fark ederler. Ve Greg boynunda fotoğraf makinaları ile o tarafa doğru ateş altında koşar. Bakkala vardığında iki kolunu havaya kaldırarak zafer işareti yapar. Bakkala seslenir. Bakkal sahneye girerken kadrajın sol tarafında kırmızı etiketli ince belli şişeler alan derinliği dışında kaldığı için flu olarak belirir. Bakkal kameraya yaklaştıkça şişelerde netleşerek markası rengiyle birlikte seyircinin gözüne gözüne girer. Greg iki tane satın alır. Aynı açık alanı yine ateş altında koşarak geri döner. Ve zemine doğru artistlik bir kayma ile elindeki şişeleri arkadaşına fırlatır. Herkesin yüzünde gülümseme vardır.
Yanlarında mevzilenmiş askerlerden birinin yanlışlıkla tüfeğini ateşlemesi sonucu Ken kötü yaralanır. Ve tüm uğraşlara rağmen hastanede hayatını kaybedecektir. Bu Kevin’in çökmüş olan psikoloji üzerine tuz biber olacaktır. Filmden en yakın arkadaşını Sudan’dan döndükten sonra kaybettiğini anlıyoruz.
Ben hayal mi görüyorum diyerek bu sahneleri beş defa geri sararak izledim. Değildi. Yönetmen Steven Silver acılarla dolu bir savaştan ve Kevin’in talihsiz hayat hikayesinden dört dörtlük bir reklam filmi çıkarmıştır. Mesaj çok nettir: Kırmızı etiketli ince belli şişeler hayatınızı düşünmeden tehlikeye atacağınız kadar önemli ve gereklidir. En müşkül anınızda size ferahlık verecektir.
Yüzümü ekşittim. Lanet okudum. İç savaşta ölenlerin ve Kevin’in anısına saygısızlık olduğunu düşündüm. Bu yazıyı hazırlarken edindiğim bilgiler doğrultusunda Kevin Carter’ı saygıyla anıyorum. Ruhu şad olsun.
Kaynakça: Aşağıda yazıda kullandığım bilgileri aldığım onlarca web sitesinde bazıları aşağıda referans olarak verilmiştir. Web de araştırma yapılırsa çok daha fazla kaynak bulunacaktır.
Dip not: Uzunca düşünmeme rağmen, açlıktan ölümlerin artık sıradanlaştığı o ortamda uzun süre kalmanın ruh halime etkisi için ne yazık ki empati yapamıyorum. Şu anki düşüncemle, fotoğrafı çekerdim. Akbabayı kovardım. Kız çocuğunu kucaklar en yakın sağlık birimine götürürdüm. Dolayısıyla Kevin’in davranışını kabullenmek ve kabullenmemek arasında tereddütteyim.
Not: bu açıklamayı Silva’nın ifadesini bulmadan önce yazmıştım. Ve Silva’nın bahsettiği zaman darlığını da düşününce empati yapmam imkansız hale geliyor…
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…
Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…
Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…
Yorumlar
Sevgili Okyar,
Yüregine sağlık.
Bu gibi bir ortamda, ortalama bir insan olarak ne yapılması gerektiği belli; Kevin bunun ne olduğunu, hayatına son vermeden önce yazdığı notlarda ve hayatına son verme gerekçesinde zaten mesaj olarak vermiş. Yaptığı hareketin doğruluğuna tam inansaydı, onca baskıya rağmen dik durur, kendisini cesurca savunurdu.
Senin de dediğin gibi, bunu şimdi eleştirmek için, o anı ve o atmosferi yaşamış olmak gerekli. Biz şimdi, bir büyüğümüz dediği gibi "Dünün güneşi ile bugünün çamaşırını kurutmaya çalışıyoruz".
Sevgiler.
Bu yazıyı yazarken okuduklarımla Kevin'i biraz tanıdığımı sanıyorum. Böyle bir ortamda zencinin lehine tanıklık yapıyor. Farkındalık yaratmak için okulu bırakıp gazeteciliği seçiyor ve layıkıyla yapıyor. Duygusal bir insan ve gördüklerinden aşırı derecede etkileniyor. Bunlar uyuşturucuya kullanmasına neden oluyor. Ken'in ölümü ilave bir yıkım. Son notundan da duygusal yönünü anlayabiliyoruz. Kevin iyi ve düzgün insandı.
Katılıyorum.
Şimdi bile bu konuyu tartışıyoruz onun ve arkadaşlarının sayesinde.
Eleştirenlere sormalı: "Bırakın o sahneyi yaşamayı, elinize fotoğraf makinenizi alıp, oralara gitme cesaretini gösterebilir miydiniz?" Onlar bunu yaptılar...
güzel yazı okyar bey. tebrik ve teşekkürler.
Çok teşekkür ederim.
Müthiş katliamların, açlıktan ölümlerin ve insan onurunun yok edildiği bir ülkede bütün bunlara sebep olanlar yerine, bir can "kurtaramadığı" için fotoğrafçıyı mahkum etmek çok insafsızca.
İyi ki oradaydı ve iyi ki olanları tüm Dünyanın gözünün önüne serdi.
Şu anda olunabilecek en iyi yerdedir o tahminim.
Çok dramatik bir yazı olmuş Okyar bey,
Tabi ki savaş muhabirlerinin ruh hali farklı olmak zorundadır. Acıya, gözyaşına, ölüme aşina ve alışkın oldukları için normal bir insana göre daha soğukkanlı ve hissiz olmaları normaldir. Ama yine de Kevin yaptığını vicdanına sığdıramamış ki sonu intihar olmuş.
Savaş muhabiri yada fotoğrafçılarının vicdanı, o ortamda belki bir, belki birkaç kişinin yaşamını değiştirebilir de değiştirmeyebilir de. Sonucu kimse umursamaz yada hatırlamaz. Allah bu savaşları başlatan ve yapan emperyalist varlıklara (!) vicdan versin. Sonuç ancak o zaman değişir...
Selam ve saygılarımla.
Bu yazıda vurgulamaya çalıştığım Kan, acı ve sefalette bile "o reklamı" araya sıkıştırıp nemalanmaya çalışanlar. Noolur bunu atlamayalım.
Sevgili dostum,
Bu ilk değil, son da olmayacak!
O reklamı herkes bir kenara not etti, hiç üzülme.
Vurgudaki mesaj net alındı yani.
Sevgiler.