Ülkemizin önde gelen basın mensuplarından Mustafa Balbay’ın “Köleliğe Kaçış” adlı romanını okurken yaşadığımız duygu durumunu şöyle izah edebiliriz: Roman kahramanlarıyla birlikte yol alıp aç susuz kaldık, dil sorunu yaşadık/lâl olduk, açık alanlarda/parklarda uyuyup üşüdük, dağ tepe demeden yürüyüp yorulduk, sahtekârların/dolandırıcıların gazabına uğradık, yakınlarımızdan haber alamadık, hayal kırıklığı yaşadık, çaresiz kaldık, içimiz yandı, yüreğimiz parelendi ağladık, ağladık, ağladık… Kitaba konu olan insanların çilesine ortak olduk, insiyatifleri dışında olup bitenlerden ötürü çıkmaza düşen suçsuz günahsız bireylerin içler acısı halini bir nebze olsun anladık. Hani şu meşhur ‘empati’ kavramı; özde değil, sözde var olan erdem. İşte yazar, o talihsiz kavramı özde var etmiş, okuyucunun yangını hissetmesini sağlamış.
Kalemi son derece güçlü olan duayen gazetecinin duygulu, anlamlı, etkili yazılarına okurları aşinadır. Ancak sığınmacıların vaziyetini bütün boyutlarıyla ele alan bu metin hakikaten bir başka. Bir roman kapsamında Suriyeli sığınmacıların yaşadığı akıl almaz sıkıntıları öylesine doğal gözler önüne sermiş ki vicdan sahibi her bireyin kitabı okurken gözlerinden yaş süzülmemesi neredeyse imkânsız. Bu büyük mesele, ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi.
Mekânların dörtbaşı mamur betimlenmesinden tutun, can korkusuyla yurdundan ayrılmak zorunda kalan kimselerin kimsesizliğinin adeta kılcal damarlar ölçeğinde işlenmesine, ıstırabın derinlemesine anlatılmasına, ‘olgu’nun masaya eksiksiz yatırılmasına kadar her şey su götürmez şekilde usta bir kalemin varlığına işaret ediyor. Sayın Balbay, roman üzerinden çok önemli bir sosyal meseleyi, ulusal ve uluslararası bağlamı olan zorunlu göç, sığınmacı, mülteci gibi çeşitli kavramlarla gündemi işgal eden insanî bağlamda negatif vaziyeti, büyük insanlık dramını, her biri ayrı olay tekinde yaşanan yürek burkucu trajediyi samimi bir dille aktardığı ve sahici kıldığı için kitabı okurken bize iletmek istediği duyguyu sahiden iliklerimize kadar hissettik.
Bendenizin fikrini, analizini, öngörüsünü bir yana bırakalım ve hepimiz kendimize şu soruları soralım: Böylesine aşırılaşmış bir göç veya sığınmacı akınına tanıklık eden örneğin Amerikalılar olsaydı, oranın edebiyat ortamında, sinemasında, tiyatrosunda konuyla ilgili neler üretilirdi? Ressamlar, müzisyenler ne yaparlardı? Akademik ortamda ve akademi dışı ortamda konuyla ilgili kaç makale yazılır, kaç panel ve sempozyum düzenlenir, kaç kitap yazılır ve basılırdı? Dergiler kaçıncı kez meseleyle ilgili yayın yaparlardı? Soruya yanıt olarak, muhtemelen kimi insanın zihninde Oscar’a aday bir film, Nobel’e aday (*) bir roman varsayımı hemen belirmiştir. Daha soruyu sorarken Oscar ve Nobel tahayyül ettiğimizi itiraf edelim. Bu tahayyülün nedeni için zihnimizi yokladığımızda deneyimlerin, mevcut verilerin buna yol açtığı kanaatine ulaştık. Biliyoruz ki her büyük vak’ayı takip eden zamanda gerek sinema sektörü, gerekse edebiyat ortamı, sanat ortamı büyük eserler ortaya koymuştur.
Ülkemizde de pek çok şey yapıldı tabii ki. Yapılanları inkâr etmek saygısızlıktır. Fakat ne kadar yapılırsa yapılsın, öyle bir mesele ki bu, her zaman bir şeyler eksik kalır. Diğer alanlarda yapılanları takdir ve teslim ettikten sonra altını çizerek belirtelim, bizim üzerinde durduğumuz şey, kültür-sanat ortamında yapılanların yetersiz olduğu, sanat insanlarını yapıp etmelerinin potansiyelin epey uzağında kaldığı hususudur.
Hangi sanat alanında eser verilmiş olursa olsun, kabul edilmeli ki doğası gereği, böyle bir meseleyle ilgili bütün eserler aynı zamanda insanlığın hafızasıdır. O yüzden söz konusu eser daha bir anlamlıdır, daha bir değerlidir.
Yazımızın konusu göç ve/ya sığınmacı olgusunu, onun ardındaki meseleleri irdelemek, tartışmak ve bunlara dair fikir beyan etmek değil, çok ağır bir sancılı sürece tekabül eden ve sarsıcı sonuçları olan bu önemli olguyla ilgili kültür-sanat ortamında nelerin yapıldığı ve yapılmadığı hususunda az da olsa düşünülmesine vesile olmaktır. Kıymetli kültür-sanat insanı, yazar ve meslekî olgunluğun zirvesindeki basın mensubu Mustafa Balbay’ın romanı bize bu fırsatı vermiştir. Müteşekkiriz. En vurdumduymaz insanda bile yüksek düzeyde duyarlılığa yol açma gücü taşıyan bir roman yazmış olması, aynı zamanda O’nun, tarihe, dehşet veren insanlık durumu olarak geçmesi kaçınılmaz olan böylesine ciddi ve önemli meseleye ne kadar duyarlı olduğunu gösterir. Diğer yandan ‘Köleliğe Kaçış’ı kaleme almakla sayın Balbay hem ülkemizin kültür-sanat ortamına katkı vermiş, hem de sonraki kuşaklar için belge değeri taşıyan bir miras bırakmıştır.
Her ne kadar medyadan takip etsek de hemen hepimiz, baskın çoğunluk, olup bitenlerden uzağız ve meseleyi yüzeysel olarak biliyoruz. İçinde olmak şöyle dursun, yakınında bile değiliz. Hal böyle iken, derinlerde neler olup bittiğini bilmemiz, kavramamız olanaksızdır.
Kamplarda tecavüze uğrayan, yaşlı insanlara yaşam garantisi karşılığında sunulan küçük kızlar; satılan, akıbeti bilinmeyen kundaktaki bebeler; ağır hakaretlere uğrayan, ötekileştirilen insanlar; yasadışı riskli işlerde çalışmak zorunda kalan, bu nedenle cezaevlerine düşen aile reisleri; aç ve açıkta kalmamak için gece hayatını seçip paralı kimselerin eğlence metaı olan, bedenlerini satmak zorunda kalan kadınlar; Avrupa’ya geçme hülyası ile yollara düşüp perişan olan, dolandırıcıların elinde oradan oraya savrulan insanlar; Yunan sahillerine götürülmek vaadiyle ellerinde avuçlarında ne varsa alınıp Ege sahillerinde memleketin bir yerinden başka bir yerine nakledilip bırakılanlar; okul çağındaki çocukların içler acısı halleri, hamile iken ilköğretime devam eden kız çocukları; küçük bir mekânda birden fazla ailenin tıkış tepiş barınmak zorunda kalması; üç kuruşa sürücülüğünü üstlendiği kamyonu dahi barınma alanı olarak kullanmak zorunda kalan insanlar; memleketinde mesleği, kariyeri ve toplum içinde saygınlığı olan, sürgünden sonra bir hiç haline gelmekle naçar kalan kimseler; dolandırıcılarla işbirliği yapanlar; hiçbir etik değer taşımayan kimselerin paravan ofislerinde bebek, çocuk, kadın, kız pazarlamasında aracılık edenler; …vellhasıl binbir rezalet, kepazelik.
Usta kalem sürülenden, yokluğa düşenden, onuru ayaklar altına alınandan, her şeyini kaybedenden, ezilenden yola çıkarak anlatmış meseleyi. Hem gazeteciliğin yüklediği sorumluluk, hem entelektüel ve yazar olmanın gereği; hem insanî yükümlülük, hem her insanda bulunması arzu edilen hassasiyet, duyarlılık; hem akıl, hem duygu; hem tutarlılık, hem bilgelik, birlikte var olduğu için bu tavır ortaya çıkıyor. Uzun yıllar boyunca biriktirilmiş deneyim ve bilgi, yaşanan sıkıntı, ödenen bedel neticesinde böyle nitelikli eserler ortaya çıkabiliyor. Birikimin arka planını bilmek için müneccim olmak gerekmez, Mustafa Balbay’ın yaşam öyküsünü ve oradan beyaz kâğıt üzerine nakşedilen metinleri, yazılarını ve kitaplarını okumak yeterlidir. Halisane donanımı ve birikimi olduğu için usta kalem bu denli büyük bir sosyo-kültürel, sosyo-politik, sosyo-ekonomik, psiko-sosyal meseleyi, uluslararası boyutu bulunan olguyu bir roman üzerinden anlatma yeteneği elde etmiştir.
Hayli zamana yayılı sanat, edebiyat, düşün serüvenimizin sonucunda çeşitli platformlarda yayınlanan yazılarımızdan gayrı toplam 38 basılı esere/kitaba imza atmanın kıvancını yaşarken (**), kültür-sanat ortamının kadirşinas, vefalı şahsiyeti Niyazi Sertkalaycı’nın ön ayak olmasıyla Ocak 2024’de Adana’da gerçekleştirilen Kitap Fuarı’na davet edildik. Usta fotografçı-gazeteci, ‘ArkaPlan Sanat’ın Genel Yayın Yönetmeni kıymetli dost Sertkalaycı’nın emeği, çabası, misafirperverliği unutulur gibi değil. Dijital Çağ atmosferi ile diğer koşulların dayattığı bütün zorluklara karşın Çukurova’nın (Bereketli Toprakların) ısrarla basılı neşriyata devam eden kültür-sanat medyası ArkaPlan’ın standında sayın Sertkalaycı’yla ve bizi ziyaret etme lütfunda bulunan kıymetli kardeşimiz Ayfer Yağmur Sarıhan, değerli hekimler Dr. Nureddin Özdener, Prof.Dr. Sezgin Güvel ve diğer dostlarla bol sohbetli iki gün geçirdik.
Söylemiyle ve duruşuyla çeşitli toplumsal kesimlerin gönlünde müstesna bir yer edinmiş olan Balbay ustayla, Fuarı’daki diğer standları ziyaretimiz sırasında karşılaştık. Eksik olmasınlar, ‘Köleliğe Kaçış’ adlı eseri lütfedip adımıza imzaladılar. Okuduk, çok etkilendik. Anlamlı bulduğumuz bir eser üzerine birkaç söz söylemezsek, yazarın emeğine ve inşa ettiği nitelikli esere haksızlık etmiş olurduk.
Çukurova, hakikaten memleket sathındaki bereketli toprakların en has simgelerinden biridir. Öyle olmakla birlikte bereket, toprağın verimli oluşuyla sınırlı değil, oldum olası muazzam bir kültür-sanat bereketi var Çukurova’da. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Etem Çalışkan, Turhan Selçuk, İlhan Selçuk, Abidin Dino, Şahin Kaygun ve daha niceleri ülkemizin kültür-sanat tarihinde unutulmaz isimlerdir. Bu metni kaleme alırken hatırlayamadıklarımız bizi bağışlasınlar, belleğimiz tatminkâr yanıt vermediyse, bu onların, Çukurova’nın ve dahi ülkemizin kültür-sanat ortamında yeri bulunmadığından değil, bizim eksiğimizdendir. Söz buraya gelmişken, Çukurova’nın ve genel olarak memleketimizin kültür-sanat ortamında amatör ve/ya profesyonel olarak yer alıp emek koyan, özveride bulunan, eser veren bütün dostları saygıyla selamladığımızı da belirtelim.
Fotograf ortamının kanaatimizce en önemli düşünürlerinden Dr. Haluk Uygur ve eşi Hanife Uygur incelik gösterip akşam yemeğinde bizi evlerinde ağırladılar. Kıymetli dost Dr. Nureddin Özdener’in de iştirakiyle ortam daha da renklendi, güzelleşti, kültür-sanatı merkeze alan fikir düzeyinde konuşma ve yaklaşımlarımızı karşılıklı paylaşma fırsatı bulduk. İki gün boyunca deneyimlediklerimizle dostlarımızın ilgisi bizim için hazine değerindedir. Şükranlarımızı sunuyoruz. Mustafa Balbay ustanın değerli eserinden yola çıktık, Çukurova’nın bereketli topraklarında dolaştık, kültür-sanat ortamımızın bereket kazanmasını, zenginleşmesini dileyerek sözü, geçmiş zaman içinde FSK (Fotograf Sanatı Kurumu) çatısı altında yaptığımız atölyeye katılan değerli dostlarımız Ömer Zafer Göktürk, Handan Güler ve Serhat Saraydar’ın ortak fotografik çalışmasına bırakalım.
Ustaya saygıyla,
(*) Oscar ve Nobel’den söz etmemiz, katiyen onları yücelttiğimize yorulmamalı. Aksine, problemli mecralar olduklarını düşünmekteyiz. Verdiğimiz örnek, başkalarının meseleyi kültür-sanat ortamında hangi boyuta taşıyacak kadar çabalayacağı konusundaki kanaati belirtmekten ibarettir.
(**) Kitaplardan biri ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi ‘Kan Çiçekleri’dir. Eksik olmasınlar, sayın Balbay kitabın arka kapağı için bir metin kaleme almışlardı.
Kitap, hakikaten incelemeye değer bilgilerle donanmış. Görsel Kültür sürecinde ortaya çıkan çeşitli yaklaşımların yanında, temel…
Dünya öylece dururmuş, fotoğrafçı türlü türlü görürmüş. Her bakışta kendinden bir şeyler vardır, Hüseyin usta,…
Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve…
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…