Belleğimiz bizi yanıltmıyorsa, on yıldan fazla zaman geçti; FSK’da (Fotograf Sanatı Kurumu) yaptığımız atölyelerden birinin sunumunu paylaşıyoruz. Adı: “Gösteri (ş) Dünyası”. Dernek ortamı için kalabalık sayılabilecek amatör fotografçı dostlardan oluşan bir izleyici kitlesi var. Gösteri bitti, insanlar izlenimlerini, görüşlerini paylaştılar. İzleyiciler arasında bulunan bir hanımefendi, “Bu güne dek kadın konusunda bu kadar iyi/nitelikli bir gösteri izlemedim” (mealen) dedi. Tek cümle ile son derece yalın bir şekilde, paylaştığımız gösterinin kendisi üzerinde bıraktığı etkiyi özetlemişti. Onore olduk. Katılımcı arkadaşlarımızın da bu yargıdan (övgüden) olumlu yönde etkilendiğine, sonraki çalışmalar için ciddi anlamda motive olduklarına tanık olduk. Hiç tanışmamıştık, ilk kez karşılaşıyorduk. Doğrusu yüreğimiz ısındı, kendimizi iyi hissetmemize yol açtı. Bu olumlu cümleyi beyan eden insan, ismini daha sonra atölyedeki arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) üyesi amatör fotografçı sayın Nezaket Koç idi. Sayın Koç, şu anda MFD (Mersin Fotoğraf Derneği) üyesidir.
Onca zaman geçtikten sonra, Nezaket Koç’un güneş baskı tekniğiyle hazırladığı “Köyden Doğan Güneş” isimli sergiyi, Ocak 2024’ün ilk günlerinde Ankara’da yapacağını öğrendik. Serginin tanıtım afişinde yer alan “Bir Köy Enstitülü Öğretmen (Babam Ramazan Koç)” ifadesi, Köy Enstitüleri olgusunun tarihi etkisinden olsa gerek, doğal olarak bizde merak uyandırdı, ondan ötürü sergi açılışına ilk giden de öyle zannediyoruz ki biz olduk.
Sergide yer alan görsellerden ziyadesiyle etkilendiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Paylaşılan efemeralar bu güzel memleketin eğitim ve kültür tarihinde iz bırakan, kısacık bir zaman dilimine sıkıştırılmış olsa dahi unutulması mümkün olmayan muazzam bir eğitim hamlesinin tarihini yansıtan belge değeri çok yüksek görsel materyalin muhafaza edilmiş birkaç örneğiydi. İsterseniz fotograf düzlemi için düşünün, isterseniz sosyo-kültürel bağlamda ele alın, bunun adı hiç kuşkusuz, ‘Görsel Bellek’tir. Fotografik kayıtların, özellikle geçmiş zamana ilişkin naif kayıtların veri oluşturmak, bilgi sağlamak bağlamında ne kadar önemli olduğunu, ne kadar yüksek bir değere tekabül ettiğini Nezaket Koç’un sergisinde bir kez daha gördük ve derinden hissettik.
Modern bir ülke yaratma idealiyle memleketin yoksul zamanlarında, öğretmen-öğrenci dayanışarak, omuz omuza vererek, kolkola girerek, güçbirliği yaparak, imece ile okul inşa etmelerinin inşaya dahil olan her birey üzerinde ne kadar heyecan verici, motive edici, mutluluk üretici bir atmosfer yaratmış olabileceğini tahayyül etmeye çalıştık. Okul inşa etmekle kalmadılar. Bağ bahçe yaptılar, sebze meyve ürettiler. Fırın inşa edip ekmek ürettiler. Açık ve kapalı tiyatro ve konferans salonu, müzik stüdyosu, spor sahası inşa ettiler. Atölyeler inşa edip, okul için araç ve gereç ürettiler. Marangozluk, demircilik, tesisatçılık, elektrikçilik, inşaat ustalığı öğrendiler. Modern tarım ve hayvancılığın incelikleri ve temel sağlık bilgileri ile donandılar. Yatılı okulda disiplini, okuyup bilinçlenmeyi, üretmeyi, dayanışmayı, paylaşmayı öğrendiler ve böyle bir vaziyetin sürekli kılınması halinde toplumsal bağlamda ne kadar büyük bir güce evrilebileceğini kavradılar. Memleketin ücra yerlerindeki en yoksul kesimlerin üstü başı perişan, yeterince beslenemeyen kavruk çocukları okulda sağlıklı beslendiler, düzgün giyindiler. O çocuklar gittikleri her yerde sağlıklı beslenmenin ve uygar dünyadan pay almış insan gibi yaşamanın altyapısını inşa edeceklerdi. Enstitüden mezun olduktan sonra, talebe yetiştirmek üzere tayin edildikleri köylerde hangi bilgiye ihtiyaç duyacaklarsa, o bilgileri içselleştirdiler. Sadece çocuklara değil, ebeveynlere bu bilgileri aktaracaklar ve modern toplumun, çağdaş bir ülkenin temellerini atacaklardı.
Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un, zamanın fedakâr öğretmenlerinin, öğrencilerin topyekûn emeğiyle, tarihte çok önemli yeri bulunan Bauhaus modeline benzeyen ve yerel koşullara uygun olan bir Köy Enstitüleri modeli, eğitimde yeni ve tutarlı bir ekol hayata geçirilmişti. Mamafih Bauhaus’un ömrü gibi Köy Enstitülerinin ömrü de (1940-48) kısa oldu. Enstitüler kapatıldı. Kuruluş amacına dair başlangıçtaki yaklaşım değiştirilmek suretiyle yatılı Öğretmen Okullarına dönüştürüldüler. Muazzam bir değer üretme potansiyeline sahip olan Köy Enstitülerinin kapatılmasının ardındaki nedenlere bu yazı kapsamında girmeyi doğru bulmuyoruz. Ancak, kısa bir geçmişe rağmen küçümsenemeyecek bir geleneği ardılı olan yatılı öğretmen okullarına miras bıraktığını söyleyebiliriz.
Köy Enstitüleriyle ilgili Kısa bilgi: 1940’da Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girince, 1937-40 arasında kurulan Gölköy (Kastamonu), Çifteler (Eskişehir), Kepirtepe (Kırklareli), Kızılçullu (İzmir), Köy Öğretmen Okulları, Köy Enstitüsü’ne dönüştürüldüler. Dönüştürülen bu 4 Köy Öğretmen Okuluyla birlikte 1940-48 arası 21 Köy Enstitüsü kuruldu. Akçadağ Köy Enstitüsü (Malatya-1940), Aksu Köy Enstitüsü (Antalya-1940), Arifiye Köy Enstitüsü (Adapazarı-1940), Cılavuz Köy Enstitüsü (Kars-1940), Bahçe/Düziçi Köy Enstitüsü (Adana-1940), Gönen Köy Enstitüsü (Isparta-1940), Lâdik/Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun-1940), Pazarören Köy Enstitüsü (Kayseri-1940), Savaştape Köy Enstitüsü (Balıkesir-1940), Vakfıkebir /Beşikdüzü Köy Enstitüsü (Trabzon-1940), Ereğli/İvriz Köy Enstitüsü (Konya-1941), Hasanoğlan Köy Enstitüsü (Ankara-1941), Yıldızeli/Pamukpınar Köy Enstitüsü (Sıvas-1942), Pulur Köy Enstitüsü (Erzurum- 1942), Ergani/Dicle Köy Enstitüsü (Diyarbakır-1944), Ortaklar Köy Enstitüsü (Aydın-1944), Erçiş Köy Enstitüsü (Van-1948).
Hem iktisadi, hem de sosyal bağlamda ülkenin çok zorlu bir dönemeçten geçtiği son derece yoksul koşullarda bile yönetici kadroların, amacı ve hedefi isabetle belirleme yeteneğine sahip olduğunu görüyoruz. Ülke sathına yayılacak şekilde planlandığını Trakya, Ege, Karadeniz, Akdeniz, Orta Anadolu, Güney ve Doğu Anadolu’da kurulan Köy Enstitülerinden anlıyoruz. Kapatılmasa, devam etseydi belki bir o kadar daha Köy Enstitüsü kurulacaktı. O zaman ne olurdu? Okuma yazma oranı hızla yükselirdi. Neredeyse yüzde seksen oranında kırsalda (köy ve kasabalarda) yaşayan nüfus (hemen hepsi tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktaydı) çok daha üretken, sağlıklı ve verimli bir tarımsal etkinliğe, daha konforlu bir hayata doğru hızla yol alırdı. Yoksulluk kader olmaktan çıkardı. Eğitim, sağlık, barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçlardan önemli ölçüde mahrum kalan geniş toplumsal kesimler rahata ererdi. Göç olgusu çok daha sağlıklı gelişir, kentler varoş etkisine maruz kalmazdı. Belki daha önemlisi, ülke hızla ve daha sağlıklı, daha etkin şekilde sanayileşir, sanayide lazım olan yetenekli eleman kolayca temin edilirdi. Bununla birlikte, muhtemeldir ki Avrupa’ya işçi olarak gitme zorunluluğu ortadan kalkardı. Başka ne olurdu? Aklımız yettiğince, dilimiz döndüğünce söyleyelim: Bir dönem kimi kalem erbabınca Köy Edebiyatı olmakla küçümsenip hor görülen yazarları, romancıları, şairleri hatırlıyoruz. Bunların bir kısmının Köy Enstitüsü, Köy Öğretmen Okulu mezunu olduklarını ve memleket sathında kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde görev aldıklarını, en zor koşullarda çalışıp emek verdiklerini, eğitim gönüllüsü gibi çalıştıklarını da biliyoruz. Memleketin özellikle kırsal kesiminin iktisadi durumunu, sosyo-kültürel yapısını onlardan daha iyi bilen, kavrayan pek az insan vardır. Kaleme aldıkları metinlerle tanıklıklarını ölümsüzleştirmiş, ülkenin kültür-sanat hayatına çok ciddi katkı yapmışlardır. Fakir Baykurt’un eserleri ilk akla gelenlerdendir: Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği… Mahmut Makal’ın kitaplarına bakmak insana yeterince fikir verir. Talip Apaydın, Dursun Akçam, Hasan Kıyafet, Adnan Binyazar, Ümit Kaftancıoğlu (Garip Tatar) ve Köy Enstitülerinden yetişen diğer yazarların kaleme aldığı harikulade metinler ülkenin bir döneminin sosyo-kültürel yapısına ışık tutmakla kalmaz, aynı zamanda kültür-sanat hayatımıza yüksek seviyede katkı verir. Daha fazla Köy Enstitüsü inşa edilebilse ve Köy Enstitüleri kapatılmasaydı kültür-sanat hayatımız kuşkusuz çok daha zengin olurdu. Demek ki hem iktisadi ve sosyal vaziyetimiz, hem de kültür-sanat hayatımız Köy Enstitülerinin varlığı ve devamıyla çok daha şen ve esen olurdu. Bu büyük olanağı elimizin tersiyle itmiş, bir yığın emeği ve çabayı heba etmişiz.
Şimdi sayın Nezaket Koç’un tam isabetle hayat verdiği kitap/albüm için kaleme aldığı sunuş metnini paylaşmanın zamanıdır.
“17 Nisan 1940 tarihinde KÖY ENSTİTÜLERİ YASASININ TBMM‘de kabulünden sonra ülkenin her köşesinden büyük bir devinim başlar. Avrupa’nın birçok ülkesinde faşizmin egemen olduğu bir dönemde kız-erkek yoksul köy çocuklarının, çarıklı ayakkabılarıyla, sepetleriyle, yayan, at sırtında, trenlere, kamyon kasalarına binerek, uygarlığa, kültüre, sanata, demokratik eğitime, ö z g ü r i n s a n o l m a, b i r e y o l m a yürüyüşüne katıldıkları onurlu yolculuğa çıkarlar.
Babam Ramazan Koç, bu yürüyüşe 1945 yılının bir sonbaharında Mersin-Aslanköy’den katılır, 15 saat yürüyerek Düziçi Köy Enstitüsüne giden Adana trenine biner. Bu yolculuğun sonundaki 5 yıllık öğrencilik dönemi ve çoğu köylerde geçen 29 yıllık öğretmenlik yaşamını, bir Fotoğraf sergisi ve kitabıyla anlatmak istedim.
Enstitülerin kısa sürede büyük başarısına rağmen, yine kısa sürede kapatılmasını, toplumdaki tüm ilerici, aydınlar gibi ben de içimizdeki derin bir yara olarak hep hissetim.
Fotoğraf eğitimime başladığım 2003 yılından bu yana, babamın ve annemin titizlikle sakladığı Düziçi öğrencilik fotoğrafları ve öğretmenlik yıllarında öğrencileriyle çekilen bu fotoğraflar benim için de değerliydi. Ayrıca babamın köyden Enstitüye dramatik gidiş öyküsünü fotoğraf ya da filim olarak anlatma isteği oluşmuştu. O, öğretmen olma tutkusunu, o heyecanı, buna karşılık zor koşulları anlatmalıydım. Öğretmenlik yaptığı köylerde, köyün aydınlanmasında ve kalkınmasındaki rolünü tam bir köy enstitülü ruhuyla nasıl gerçekleştirdiğini anlatmalıydım. Günümüzde bu ruha hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyulduğu bir zamanda anlatmak mutlaka gerekliydi.
Üretimin en çok da tarımsal üretimin, kooperatifleşmenin konuya en uzak mecralar tarafından bile acilen gerekliliğinin konuşulduğu bir zamandaydık. Büyük şehirlerde, o dev betonların arasına sıkışmış bazı okulların küçücük bahçesinde sebze yetiştirmeye çalışarak, çocukları bu yönde eğitme çabasını görmek içimi acıtan görüntüler olmuştu.
Köy enstitüleri ruhunu yaymakta, küçük de olsa bir katkıda bulunmak beni çok mutlu edecekti. Bu düşünce ile iki yıl önce fotoğrafları albümlerinden çıkararak işe koyuldum. Düziçi öğrencilik ve köy öğretmenliği yıllarını fotoğraflarla anlatacaktım. Sergi hazırlığına başladım. Bu sararmış kimi yıpranmış fotoğrafları tarayarak dijital ortama aktardım. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneğinde (AFSAD) eğitimini verdiğim, Güneş baskı tekniklerinden Van Dyke (sephia) tekniği bu nostaljik fotoğrafların ruhuna uygun olacaktı. En eski dönemlerde fotoğraf baskısı yapılan bu teknikte, kimyasallarını kendimiz hazırladıktan sonra, güneş ışığının olmadığı bir ortamda, yarı emici suluboya kağıtlarına, fırça yardımıyla kimyasal eriyikleri uyguluyoruz ve kurutuyoruz. Böylelikle kağıdı gün ışığına karşı hassaslaştırmış oluyoruz. Dijital ortamda taradığımız fotoğrafları asetat filmine negatif olarak aktarıyoruz. Güneş ışığında bu filmleri, hazırladığımız kağıtlara belirli sürelerde pozlandırıyoruz, suyla yıkayarak, HYPO ile sabitledikten sonra kurutarak bu resimsel görüntülü baskıları elde ediyoruz.
Toplam 47 fotoğraftan oluşan bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölüm; Genel kapsamlı Düziçi fotoğraflarıdır.
İkinci bölüm; Ramazan Koç Düziçi öğrencilik yıllarına ait fotoğrafları ve öğretmenlik yıllarını anlatan fotoğraf seçkisinden oluşmaktadır.
Sergi baskıları ortaya çıktıktan sonra, bu sergiyi bir albüm-kitaba dönüştürme fikri ile bu kitapta, Mersin Aslanköy’den Düziçi’ne gidiş öyküsü olan ‘onun hikayesi‘ (Ramazan Koç) başlığı altında olacaktır. Ayrıca Köy Enstitüleri ve Düziçi’ni anlatan kısa bir yazı bulacaksınız. Emeği geçenler teşekkürler…”
Usta fotografçı Nezaket Koç üzerine düşeni yapmış, eldeki belgeleri kıymetleri ölçüsünde önemseyip kalıcı hale getirerek önemli bir görsel bellek oluşturmuş ve/ya genel anlamda görsel bellek ortamına azımsanamayacak bir katkı sunmuştur. Alkışlanacak bir çaba.
Gönülden tebrik ediyoruz.
Saygıyla,
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…
Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…
Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…
Yorumlar
Köy Enstitüleri, genç Cumhuriyetin gerilikten ve yoksulluktan zurtarılması için başlatılmış bir " Rönesans Hareketidir" .
Bu konuyu bir fotoğraf sergisi ile yeniden anımsatan size sonsuz teşekkürler...
I usually don’t read blog articles, but I have to say that this piece really encouraged me to make an exception. Your writing style impressed me, and I appreciate the fantastic post. Thank you!
Thank you!