6 Şubat 2023 tarihinden bu yana yaşadığımız deprem felaketinde çaresizlik içinde yaşanan can kayıplarımıza üzülürken 24 Şubat 2023 de küçük bir gazete haberi gözüme ilişti ve kayboldu. Bu haberi rüyamda tekrar okudum. İkinci dünya savaşının dramları arasında yer alan olay deprem nedeniyle gündemde yer bulamamıştı sanki.
“Struma” hakkında ilk bilgimi Zülfü Livaneli’nin -bana göre- şaheser olan “Serenad” adlı romanında edinmiştim. Kitabı kenara bırakıp araştırmaya girişmiş ve Struma hakkında bulduğum makaleleri okumuş Su Altı Araştırma Derneğinin batığına dalıp çektiği görüntüleri Youtube’da izlemiştim. Romanın bana katkısı sadece bu bilgiler olmamıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği güvenle Nazilerden kaçıp gelen Alman Yahudi bilim adamları arasındaki Erich Auerbach adınu öğrenmiş ve onun “Mimesis” adlı etimoloji üzerine referans olan kitabını İstanbul Üniversitesinde görev yaparken yazdığını öğrenmiştim. Bu kitap yakın zaman önce Türkçeye çevrildi. Aynı zamanda Blasier Pascal’ın “Pensées-Düşünceler” kitabı için “Der Triumph des Bösen-Kötünün Zaferi” adlı çok değerli bir makalesi olduğunu keşfetmiştim. Pascal’ın kitabı piyasada bulunmuyordu. Ege Üniversitesi merkez kütüphanesinde kitabın 1932 baskısını “özel kitaplar” bölümünde bulup araya akademisyenleri koyarak almıştım. Komik bir şekilde Pascal’ın kitabı alakasız başka bir kitap ile birlikte ciltlenmişti. Aynı şekilde Aeurbach’ın makalesini de aynı bölümdeki “Felsefe Arkivi” dergisinin 1946 yılı basımında (sayısını hatırlamıyorum) bulmuştum. Kitabı ve makaleyi günümüz Türkçesi ile yeniden oluşturup bir araya getirdim. Beş kopyasını kütüphaneye verdim. Bütün bunlara Livaneli’nin kitaptan alıntı yaptığı “Gücü olmayan adalet acizdir, adaleti olmayan güç ise zalim” cümlesi yol açmıştı.
Nazilerin dur durak bilmeyen katliamları Romanya’nın sınır şehri olan Yaş’ta yaklaşık 4000 Yahudi kökenli insanın yok edilmesiyle hız kesmeden devam ediyordu. Hayata tutunmaya çalışan geriye kalanlar bir yolunu bulup İngiliz sömürgesi olan Filistin’e gitmenin yolunu arıyorlardı. Karşılarına çıkan “Campania Mediteranea de Vapores Limitada” isimli Yunan seyahat acentesinden Queen Mary adlı gemiyi Köstence – Filistin kaçışı için kiralamışlardı. Ne yazık ki kişi başına 1000 Amerikan doları gibi oldukça yüksek olan bir bedel ancak yaklaşık 800 kişi tarafından ödenebilmişti. Acentenin yolculara gösterdiği fotoğraflara göre Queen Mary, 800 kişiyi rahatlıkla bu kaçışı yapabileceği niteliklere sahip bir gemiydi. Ancak yardıma muhtaç ve zor durumdaki olan insanlar bir kandırmaca içinde olduğunu anlayamadı. Anlayacak durumda da değillerdi.
Limanda binilmesi istenen gemi “Struma” idi. Struma; ahı gitmiş vahı kalmış köhne bir gemiydi. Panama bandıralı bir Bulgar kömür gemisi olan Struma; 1867 yılında Newcastle (İngiltere) şehrinde üretilmiş, önce Balkan Savaşı’nda ardından da hayvan taşıma aracı olarak kullanılan ahşap bir gemiydi. Hayvan taşıma aracı olarak kullanılan bu geminin 800 kişiyi taşıması imkânsız olduğu aşikardı. Struma,Köstence’de üstünkörü bir tadilattan geçirilmiş, ambarlarına portakal sandıklarından ranzalar yapılmıştı. Hiç kimse bu geminin bu kadar kalabalık bir yolcuyla açık denize çıkabileceğine inanamazdı. Bu yüzden, sefer izni alabilmek için yetkililere büyük rüşvetler ödendi.
Acentenin ikinci yalanı limanda yolculardan gelen yoğun itiraza karşı oldu. Güya Queen Mary limana yanaşamamıştı ve açıkta bekliyordu. Struma yolcuları transfer etmek içindi. Tabii böyle olmadı.
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişine gelen gemi, çeşitli sorunlar yaşadı, defalarca arıza yaptı. Sonunda motorları tamamen çalışamaz duruma geldi. Ve bir Türk römorkörünce çekilip 16 Aralık 1941 gecesi İstanbul Boğazının girişine bırakılır. Struma artık gemi olmaktan ziyade yüzen bir tabuta dönüşmüş gibiydi.
Romanya, geminin geri dönmesini istemiyordu. Türk yetkililer ise, yolcuların karaya çıkmasına izin veremiyordu. Çünkü mevcut yasalara göre, sadece gidecekleri ülkeden vize almış olan yolcular, Türk topraklarından transit geçiş izni alabilir ve Türkiye’de geçici süre konaklayabilirdi. O sıralarda Filistin’de İngiliz sömürge Yönetiminin izni ve vizesi olmadan Struma’dan yolcuların inmesi olanaksızdı. Yani İngiliz sömürge yönetiminin yolculara vize vermediği anlaşılıyordu. Türk Dışişleri yetkilileri, Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi Adrian Knatchbull-Hugessen’den, yolcuların Filistin’e giriş vizesi alabileceklerine dair bir güvence istediler. Böylece en azından gemi onarılana kadar, yolculara karaya çıkış izni vermeye istekli görünüyorlardı. Ancak İngilizler herhangi bir güvence vermeyi reddetti. Araya giren uluslararası kurumlara (ABD hükümetinin tavrı meçhuldür) rağmen, İngiliz hükümeti, Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiseri’ne gönderdiği telgrafta, geminin Filistin’e varmasının her ne pahasına olursa olsun engellenmesini istedi. Bunun üzerine, Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiserliği, en uygun çözümün, geminin Türk yetkililer tarafından geriye, Karadeniz’e gönderilmesi olduğunu belirtti. Koloniler Bakanı Lord Moyne, bu insanların kaçışının, “başka Yahudilerin gemilerle kaçışını cesaretlendirerek çok acı bir etki” yapacağından yakındı.
İnsanların banyo yapma ve çamaşır yıkama imkanları yoktu ve üzerlerindeki giysileri değiştiremeden yaşıyorlardı. En kötüsü, 769 kişi için sadece bir tuvalet vardı. Bu nedenle yolcular ihtiyaçlarını güvertede gidermeye başladılar. Bütün güverte dışkıyla kaplandığından zemin kayganlaştı ve etrafa dayanılmaz bir koku yayılıyordu.
Türkiye’de, Filistin’de ve ABD’de bulunan siyasi nüfuza sahip Yahudiler de bir şeyler yapmaya çalışıyordu. İstanbul Yahudi cemaati liderlerinden Simon Brod ile Rifat Karako, Struma yolcularını kurtarmak için ellerinden gelen tüm gayreti gösterdiler. Yolcuların gemiyi terk edip karayolu ile Filistin’e gitmelerine izin verilmesi için resmi makamlara türlü vaatlerde bulundular, ancak bütün bu gayretler sonuçsuz kaldı. İngiliz hükümeti ve gizli servisi, Struma konusunun büyümemesi ve Yahudilerin Filistin’e gitmemesi için her türlü çabayı harcıyordu.
24 Şubat 1942 günü Struma menşei belirlenemeyen bir denizaltının torpillemesi sonucu batırıldı…
Yıllar sonra Frankfurt Savcılığı’nın görevlendirdiği bir Alman araştırmacı, gerçeği ortaya çıkardı. SC 213 numaralı Sovyet denizaltısı torpillemişti Struma’yı. Çünkü Stalin’in Karadeniz’deki her kimliği belirsiz gemiyi batırma talimatı varmış. Teğmen Dejnenko komutasındaki Sovyet denizaltısı da İstanbul Boğazı’nın 14 mil kuzey-kuzeydoğusunda kimliği saptanamayan (?) bir gemiyi 24 Şubat 1942’de sabah Struma’yı görünce, birkaç telsiz sinyali göndermişti. Yanıt gelmeyince torpilleyip batırmıştı.
Struma’nın Karadeniz’de batırılmasından birkaç gün sonra, Filistin’de Yahudilerin yaşadığı bölgelerde duvarlara yapıştırılan bir afişte şunlar yazıyordu: “Cani, Sir Harold Mac Michael, İngiliz Hükümeti’nin Filistin Yüksek Komiseri, Struma gemisindeki 800 göçmenin boğularak ölmesine sebebiyet vermek suçundan dolayı ARANIYOR!”. Filistin’deki Yahudi toplumu, Struma Faciası’ndan baş sorumlu olarak Britanya’yı tuttu. Facianın öfkesiyle LEHI (Filistin’deki Britanya mandasına karşı Yahudi gençlerden oluşan bir örgüt), Britanya’nın bölgeye tayin ettiği yönetici Harold Mac Michael’e suikast düzenleyerek infaz etti.
İshak Alaton söyleşilerde babası ile birlikte fırından aldıkları ekmekleri mavna ile Struma’ya götürdüklerini anlatır. Vehbi Koç kişisel çabası ile ticari ilişkisi olduğunu beyan ettiği birkaç kişiyi karaya çıkarmayı başarır. Aşağıda yer alan birkaç linkten daha geniş bilgi edinmek mümkün. İnternette “struma” aratıldığında çok daha fazla sayıda kaynak çıkacaktır. Halit Kakınç’ın “Struma” adlı kitabı (okumadım) vardır. Bazı yazılarda söyleşilerde okuduğum Türkiye’yi suçlayıcı ifadelere katılmak mümkün değil. Nazilerin sebep olduğu katliam, Yunan acentenin sahtekarlığı İngiliz hükümetinin engellemeleri ve Rusya’nın Struma’yı torpilleyerek sorgusuz sualsiz (muhtemelen denizaltı geminin ne olduğunu biliyordu) batırması yanı sıra dönem Türk hükümetinin felaketzedeleri karaya çıkarabilmek yaptığı girişimler, Türkiye sahilinde manevi destek için yakılan ateş ve yapılan yardımlar göz ardı edilemez. Tam da bu noktada “Atatürk yaşasaydı ne olurdu?” sorusunun zihnimde dönüp durmasını engelleyemiyorum.
İkinci Dünya savaşında kıta Avrupa’sında taraf olan ABD’nin Struma olayından haberi olmaması mümkün görünmüyor. Neden müdahale etmediğiyle ilgili olarak bir bilgiye rastlamadım. Bu da bu facianın sorgulanmayan tarafıdır.
Struma faciası faşizmin ve kapitalizmin ve emperyalizmin en karanlık yüzünden birisidir.
Not: Yazıda yer alan fotoğraflar kaynaklarda verilen web sitelerinden alınmıştır.
Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…
Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…
Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…