BLOG

“Yok Oluştan Var Edilen” bir ulusun Cumhuriyet Bayramı kutlamaları

“Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz”

Atatürk ve arkadaşlarının yok olmuş bir milletten yeni bir ulus hedefiyle çıktıkları yolda Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 yılında kurulması ile toplumda oluşturdukları maya ve coşku günümüze kadar artarak süregelmektedir. Biraz farklı bir açıdan Türkiye’nin Cumhuriyete evrilmesine değineceğim. Yazıda yer alan fotoğrafların hepsi babamın arşivinden ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Babam Ertuğrul Tunalı (1918-2001) çocukluğundan beri fotoğraf çekmeye meraklıymış. 1930’larda lise sırasında bir de karanlık oda yapmış kendine. Saklanarak bugüne kadar gelebilmiş bir kısım kart baskılarından çok azı Cumhuriyet Bayramı’na ait; keşke negatifleri ile çok daha fazlası olsaydı. Bir de çekilmiş 8-16 mm Filmler var, acaba içlerinden neler çıkacak!

Babam, Karataş Okulundan İzmir Atatürk Lisesi’ne, oradan o dönem sınavsız girilen İstanbul Tıbbiyede (1938) kadavra dersinden kaçarak tek sınavla öğrenci alan İstanbul Teknik Üniversite’sine (İTÜ) iyi derece ile giriş yapmış. Altı yıllık eğitimle “Yüksek Mühendis” (1944) olarak Devlet Su İşleri 2.Bölge’de işe başlayıp bölge müdürlüğüne daha sonra da emekli olduğu halde liyakatlı, ilkeli, bilgili olması nedeniyle 1980 ihtilali akabinde Ankara’ya DSİ’de Türkiye genelinde müfettiş olarak atandı. Memurluğu sırasında birkaç kez ABD ve Avrupa ülkelerinde nerede ise tüm barajları da incelemeye gitmişti. Su mühendisi olarak özellikle Ege Bölgesinde birçok barajda imzası vardır.

Kısa Notlarla Giriş:

Osmanlı döneminin son onlarca yılında başta İstanbul yabancı gemilerle abluka altına alınıp postalları ile işgal altındayken Ankara çevresine çok küçük alana sıkışmış bir halk vardı. Osmanlının son padişahları, borç para ile saraylar yapmaya çalışırken Anadolu’yu gözden çıkarmıştı, sefillik içinde bir halk bulunuyordu. Osmanlı tarafından sömürülen Anadolu halkı üzerine Samsun’dan doğan güneşle başlayıp İzmir’de sonlanan hareket; emperyal güçlere karşı yapılmış haklı ender bir savaş örneği olarak Dünya Tarihi sayfalarında “Kurtuluş Savaşı” adında yerini almıştır.

Nasıl bir ülkeydik?

Annem 1925 doğumlu. Daha altı yaşında dayısının at arabası ile Basmahane’den (İzmir) Manisa’ya kasasına serilen kalınca bir yorgan üzerinde hopla hoplaya gittiklerini çocukluk sevinci içinde anlatırdı. Cumhuriyet ilan edildiğinde; eski fotoğraflarda Ankara dahil yolların toz toprak içinde görselleri var. Neredeyse tüm Anadolu yerleşkeleri aynıydı.

Ahmet Hâşim’in 3 Eylül 1919 tarihli Manisa Milletvekili Refik Şevket’e gönderdiği mektupta Anadolu’nun ne kadar perişan olduğunu yazmıştı. Kısaca; nerede ise sağlıklı kimse yoktu, beslenme eksikliği hat safhada, Anadolu Türkleri ekmek yapmasını dahi bilmiyordu; yedikleri mayasız bir yufka, karınlarında kurtlar, kanlarında parazitler, iş için ellerinde taş devri aletleri, hayvanların canını sömüren kağnılar…

Babamın babası Ömer (ayakta) İzmir-Sart (Salihli) arasında araba ile giderken çamurda battıkları arabayı çıkarıyorlardı. 24 Nisan 1930 tarihli bu fotoğraf; o çamurlu yollarda giysilerine dikkat çekiyor. Cumhuriyet ruhunun bir yansıması olarak.

Bu noktada babamın bir anısını yazayım: İlk mühendislik (1945) yıllarında Menderes nehri incelemeleri sırasında derince bir dere yollarını keser. Boyunlarında asılı ayakkabı kutusunun yarısı büyüklüğünde yükseklik ölçer altimetre ile başka cihazları, haritaları, kağıtları kuru olarak nasıl karşıya geçmesi gerektiğini konuşurken bölgeyi tanıyıp rehberlik yapan köylü “sizi omuzlarıma alıp geçireyim” deyip bir anda babamı omuzlarına alıp suya girmeye başlamış. Suyun derin yerinde adamın göğsüne kadar gelen su ile babam bir anda kaşınmaya başlamış. Nedir diye baktığında, adamda suyu gören pireler babamın üzerine tırmanmış. Bu da Ahmet Haşim’in 1919 yılında yazdıklarının yakın zamana kadar sürdüğünün bir göstergesidir.

Daha da ilginci, o günün yoklukları içinde arazi aracı bulmak zordu. Alttaki fotoğraf, 20.09.1941 tarihinde staj olarak gittikleri bir bölgede kağnıyı kullanmak zorunda kalışlarını anlatıyor. Sağda oturan babamdır. Tüm bu anılar, Osmanlı’nın Anadolu’yu ne hale getirdiğinin en güzel örneklerinden bazılarıdır. İşte böyle bir yok oluştan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup dünyanın nerede ise bir numaralı ülkesi haline getirenlere laf söyleyenlerin bugün bizi ne duruma getirdiği ortadadır.

Bu Cumhuriyet ruhu ve ATATÜRK sevgisi çocuklara aktarılıp günümüzde “Bitmeyen Bir Sevda”ya dönüşmüştür. Her ne kadar günümüzde yine de; Cumhuriyet’in özgür yapısından güç alarak yalan dolan ağzına geleni söyleyenler de azımsanmayacak kadar çoktur.

Tarih bilmeyenler, bir idol olan Atatürk kavramını ne yazık ki çıkarları doğrultusunda anlamamakta diretiyorlar.

Güçlü zor bir Kurtuluş Savaşı sonrasında bazı üniversiteler ile liselerin son sınıflarında ne yazık ki mezun olacak çocuk kalmamıştı. “Hey onbeşli” türküsü savaşa giden çocuk yaştaki gençlere yapılan ağıttır. Yolunuz kesinlikle Dumlupınar Şehitliğine düşsün: Orada 8-14 yaşlarını göreceksiniz. Günümüzde pek önemsenmese de Cumhuriyet ilanının arkasından Milli Güvenlik Derslerine çok değer veriliyordu. Babam İzmir Atatürk Lisesi son sınıfında (1937-1938) bu dersin gereği olarak asker giysisi ile yerine göre tüfek verilmiş. Trenlere doldurulup Yamanların bir bölgesinde gece yatılı olarak askeri eğitim için kampa götürülmüştü; başlarında resmi komutanlarla…

6 Temmuz 1937 tarihli bu fotoğraflar o güzel günlerin bir kesiti olarak belleklerimizde yer ederken neden bizim zamanımızda yapılmadı diye hep hayıflanmıştım.

Hatta, Gaziemir’deki çok eski uçak pistinde THK planör eğitimi bile rahatlıkla alınabiliyormuş (1937; Foto Cemal). Burada pilot yerinde oturan babamdır.

O günlerde arkadaşlıkların da paylaşmanın da pekiştiği; Kurtuluş Savaşı sırasında verecek bir şeyleri dahi olmayanların çoraplarını verip evlerine yalınayak gitmenin yansımasında yokluk içinde başlayan onurlu; Cumhuriyet Bayramlarından birini de babam Ertuğrul ortaokul öğrencisi iken 1931 yılında birkaç kare çekmiş.

O zamanki törenler Konak tarafından başlayıp Cumhuriyet Meydanı Atatürk Heykeli önünden Alsancak’a doğru geçerdi. Eldeki olanaklarla yol yordamın dahi olmadığı bir ülke bazı devşirme araçları görüyoruz tören geçidinde.

Yine bugünlerde olduğu gibi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında her yer hatta her bir direk donatılırdı. Annemin babası Mehmet Ali Ulvi’de işlettiği Basmane’deki kahvenin tüm direklerini kırmızı-beyaz grapon kağıtları ile sarmalayıp her yere Türk Bayrağını asarmış.

İçimize işleyen bu sevda ile her yıl binlercemiz, milyonlarcamız Atatürk’ü anmak ve bu muhteşem Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için memleketin her bir köşesinde meydanlara akıyor, akmakla kalmayıp sokak aralarına kadar yayılıyoruz. Annem (1925-2023) ölünceye kadar zoraki olmadıkça çıkarmadığı; kendi deyişi ile “tek mücevheri” saydığı basit bir zincirde kalpaklı Atatürk kolyesini hiçbir zaman terk etmedi. Hatta, evinde aile fotoğraflarından çok Atatürk resimleri vardı. Üstelik yenilerini de isterdi hep.

İzmir ilinin ileri gelenleri askeri geçit sırasında selam duruşunda kutlamaya katılırdı. Yine bu kutlamaların en farklı özelliklerinden biri izleyicilerin fotoğraflarına baktığımızda hemen herkesin özel, evet çok özel bir gün için en güzel temiz kıyafetlerini giydikleri görülecektir. Ne güzelmiş o “ON YIL”. Şimdilerde ise Cumhuriyetin tüm kazanımları birer birer satılıyor.

Tören askeri geçitlerle başlayıp, çeşitli kurum, kuruluş, okul vb katılımla sürerdi. Çocukluğumuz en güzel anlarıydı. Hele fener alayı sırasında tüfekleri ile gösteri yapanlar.

Bize bu sevdayı aşılayan tüm CUMHURİYET SEVDALILARINA TEŞEKKÜR EDERİZ. Sonsuza kadar nice 100 yıllar; yoktan var eden ATATÜRK’ün gösterdiği yolda…

Zafer Gazi Tunalı

Doğmuşum, gözümü açtığımda evde fotoğraf makineleri, dia (saydam) oynatıcıları; film makineleri ile kristalize perde… Eh bunları kurcalamaktan pek azar işitmedim değil. Baktılar olmuyor, bir makine aldılar. Hoş arada öteki makineleri de… Neyse. Hafta sonları radyonun güzel günleri yanında aile-akraba toplanıp film seyrediyorduk; tar tar tar sesi içinde. Tabi, TV denilen yaratık yoktu daha… Mekanikler hep sihirli gelmiştir bana, sanki hepsinin içinde ruh var gibiydi. Zaman içinde sinema filmleri kopunca küçük yaşta asetonla montajcılağa da başlamıştım. Derken ilk fotoğraf çekimlerimi, kartların arkasına attığım tarihten görüyorum; 1967.

Yorumlar

  • Sevgili Zafer, öncelikle hazine değerinde olan bu fotoğrafları ilk olarak blog sayfamızda paylaşmış olman blog takipçileri için çok anlamlı. Cumhuriyetin 100'ncü yılı devam ediyor. Yapmamız gereken Cumhuriyetin anlamını gelecek nesillere aktaracak sürekliliği ve bu değerleri korumayı sağlamaktır. Bize atalarımızdan kalan bu miras geleceğe olan borcumuzdur aynı zamanda.

    Yazında iç acıtan satırlar Ahmet Haşim'in mektubunda. Gerçekten yok edilmiş bir Anadolu insanından Atatürk ve arkadaşları bir millet yarattı.

    Atatürk'ün Vahdettin'e "1918'de Almanya'dan döndükten sonra verdiği "kurtuluş için Anadolu'yu ihya etmek gereklidir" lafına Vahdettin kızarak "Paşa, benim sorumluluğum İstanbul halkına karşıdır. Önce onları doyurmam lazımdır" cevabı payitahtın Anadolu'ya bakışının en kısa açıklamasıdır.

    Anadolu'nun eğitimde durumu şöyledir: okuma oranı %2 olarak tahmin ediliyor. Bırak köyleri bir çok şehirde bile okul yok. Bunun yanı sıra Tarsus, Merzifon, Kayseri'de misyonerlerin açtığı okullar vardır. Bunları bir amaçlarının da Cumhuriyetin dibine dinamit koymak olduğu o kadar açıktı ki. Bu Konu Lozan antlaşmasında gündeme gelmiştir.

    Sağlık ise içler acısı bir durumdaydı. Kurtuluş savaşında ilaç, serum ve aşı yüzünden kaybedilen çok canımız oldu. Atatürk ve Arkadaşları bunun bilincindeydi. Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda durum şöyleydi: Yaklaşık 10 milyonluk Türkiye’de sadece 344 doktor, 434 sağlık memuru, 136 diplomalı ebe vardı. Çok az şehirde eczane vardı. Toplam eczacı sayısı, çoğu yabancı olmak üzere 100’ü bulmuyordu. Ülkede yeterli hastane, hastanelerde yeterli yatak yoktu. Buna karşın halkın yaklaşık yüzde 65-70’i sıtma, frengi, tifüs, trahom gibi salgın hastalıkların pençesindeydi. Bebek ölüm oranı yüzde 60’tan fazlaydı. Sadece insanlar değil hayvanlar da hastaydı; örneğin, sığır vebası çok yaygındı. 

    Refik Saydam sağlık bakanlığı (1923-1937) yaptığı 14 yıllık dönemde Hıfzısıhhı'yı kurarak aşı üretimine başladığında yıl 1928'di. 1940 yılında Çin'deki kolera salgınına aşı desteği verildi.

    Hıfzısıhha'yı 2011 de kapattılar. İlginçtir sadece bir önce yani 2010 da aşı üretmek için Ankara'da bir özel şirket faaliyete geçti. 2021 de bir şirket daha. Bu bilgilerin hepsi devlet arşivi ve kayıtlarında yer alıyor. Söylenecek çok şey var.

    Artık burada noktayı koyayım: YAŞASIN CUMHURİYET... NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...

    Yeni yazlılarını okumak dileğimle sevgi ve saygılarımla

Paylaş
Yazar:
Zafer Gazi Tunalı
  • yakın zamanda gönderilenler

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce

    Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

    Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…

    % gün önce

    Çektiğiniz filmin banyosunu neden kendiniz yapmalısınız?

    Çektiğiniz fotoğrafların kendi çabanızla negatif üzerinde belirmesini görmek adeta bir sihir gibi! Teknik yönün yaratıcılıkla…

    % gün önce