…/…

Bütün yorgunluğuna rağmen uykusu hafif olan İpek Hatun, çok derinden gelen bir uğultu ile gözlerini araladı, dikkat kesildi. Yattıkları oda zindan gibiydi. Ürpererek yatağından bir miktar doğruldu ve dirseklerinin üzerinde ne yapacağını bilemez halde kaldı öylece. Uğultu giderek yükseliyor, yakınlaşıyordu. Öyle bir an geldi ki evin altından uçsuz bucaksız bir nehir geçiyor gibiydi. Kulakları sağır eden bir gürültüye dönüşen bu uğultuya anlam vermeye çalışırken, keskin bir çınlamayla duymaz oldu. Dili damağı kurumuş halde dualar ediyordu içinden. Kulaklarının çınlaması ne kadar sürdü, belli değildi. Bir anda bıçakla kesilir gibi çınlama durdu ve İpek Hatun “Bismillah“ çekerek tekrar uzandı yatağına.

* * *

Horozların birbirleriyle ses yarıştırıp haremlerindeki piliçlere racon kesmeleri, bazı koyun ve keçilerin boyunlarına kayışlarla bağlı çanların çıkardığı seslerin giderek artması, komşuların sağım için ahırlara girmeye başladığının habercisiydi.

Yırtık ve yamalı entarilerinin kol uçlarıyla burunlarını silen kırçıl kirli saçlı çocuklar ise, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte duvar diplerine tünemiş, kimseyi umursamadan hacetlerini gideriyorlardı.

Gecenin buğulu hazzını hâlâ kasıkları arasında hisseden İpek Hatun, kulaklarını sağır eden uğultunun ve sabaha yakın daldığı kısacık uykusunda gördüğü düşün etkisinden kurtulamıyordu. Gün ışımadan kalkmıştı. Büyük ocağın içindeki kütüklerin ısıttığı suyu alıp soğuk suya katarak banyo suyunu hazırladı. Örgülü uzun saçlarını özenle açtı. Ev damının en karanlık köşesinde sal taşlarıyla yükseltilmiş olan ve duvara açılan el büyüklüğünde olukla suyu tahliye eden, etrafı eskimiş bir kilimle çevrelenmiş banyolukta tahta oturağın üzerine oturarak bir yandan dualar mırıldandı, bir yandan suyla temas ettiğinde kokusu insanın içini ferahlatan kil parçalarıyla temiz pak yıkadı bedenini.

Çiçek desenli rengârenk fistanı, yuvarlak ve dolgun kalçalarını gizleyen çiçek desenli şalvarı giydi, etrafı sırmalı simle çerçevelenmiş gösterişli eşarbı bağladıktan sonra, sağımlık koyun ve keçilerin memelerinde biriken sütü huzur içinde sağdı. Helkelerle aldığı sütü tülbentten geçirdikten sonra, odun isinden dışı kapkara kesmiş olan büyük bakır kazana boşalttı ve kazanı ocaktaki ateşin üzerine koydu.

Çan sesleriyle koyun kuzu melemelerinin birbirine karışarak uzaklaşması, sabah temaşasının bittiği anlamına gelmekle birlikte, içinde süt kaynayan kara kazanın önünde çömelip kalmış olan İpek Hatun’un kafasındaki karmaşa bitmemişti.

“Neydi geceki uğultu?”

“Kıyamet mi kopacaktı yoksa?”

“Gördüğü rüya neye delalet ediyordu?”

Ziyaretgâh’ın en tepede yer aldığı dağ, insanların şaşkın bakışları önünde tam ortasından ikiye bölündü rüyasında. Bununla da kalmayıp yarılan yerden köye doğru nehir büyüklüğünde çamur aktı ve önüne çıkan her şeyi yutup gitti.

Ne rüyasını, ne de gece kulaklarının sancıyarak çınlamasına yol açan uğultuyu kocasına anlatmaya cesaret edemedi. Rüyasını anlatırsa, gerçek olacağından korkuyordu. Onlarca kez, “sular seller alıp götürsün, sular seller alıp götürsün…” diye dua okuyup bakır bir tasla eşiğin dışına su serpti.

* * *

Gün öğlen vaktini aştıktan sonra helkeleri koluna takıp pınar başına su almaya gittiğinde, başka insanların da geceyi huzursuz geçirdiğini farketti. Kapı önlerinde fısıldaşarak birşeyler konuşan kadınlarda ve damların başında elleri kasketlerinin altında terli kafalarını kaşıyan erkeklerde belirgin bir endişenin varlığını sezdi. Köyde her zamankinin aksine bir sessizlik ve cansızlık hakimdi.

İkindi vakti bu sessiz bekleyiş yerini yüksek sesli tartışmalara bıraktı. Herkes geceki uğultuyu konuşuyordu. Bir uğursuzluktan söz ediliyor, yeri göğü yaratan ve hükmüne akıl sır erdirilemeyen yüce Rab’in hışmına uğramaktan, cezadan, öfkeden, uğursuzluktan, musibetten konuşuluyordu.

Gün batıp da uzaktan çan sesleri ile çobanların bağırış çağırışları ve ıslıkları duyulmaya başladığında, yılın bu mevsiminde hiç görülmemiş bir sislenme sardı dağı taşı. Hayvanlar huzursuzdu. Sürübaşı koyunlar, arada bir durup etrafı dinliyor, sonra çobanların zorlamasıyla isteksizce yürüyor, adeta köye girmek istemiyorlardı. Özellikle keçiler, her fırsatta geri kaçıyorlardı. Çobanlar, yürümek istemeyen koyunları, kaçmaya çalışan keçileri toparlamakta güçlük çekiyor, küfür ve bağırışlarla sopalarını olanca güçleriyle hayvanların sırtına, kafasına vuruyorlardı.

Tuhaflık sadece yayla hayvanında değil, kangal köpeklerinde de baş gösterdi. Köpekler can havliyle sürünün önüne koşup arka ayaklarının üzerine çömelerek etrafı uzun uzun kokluyor, sonra inleme ve ulumayla karışık sesler çıkartarak geriye doğru koşuyorlardı.

Gökyüzündeki grilenme iyice ağırlaştığında bütün ufuk çizgileri kayboldu, köye yakın mesafelerde çobanların binbir güçlükle yürütmeye çalıştığı sürüler dahi görünmez hale geldi. Gece olmamasına karşın, güneş ışınları yeryüzüne hakimiyetini neredeyse tamamen yitirmişti. Gübreliklerde eşelenen tavuk ve horozlar kümeslere girmek yerine bulabildikleri çalı çırpı ve çitlerin üstüne tünemeye başladılar.

Havanın ani kararmasından ötürü gaz lambalarını, fitilli teneke hunileri yakmak için evlerine giren köylüler ilk şaşkınlıklarından sonra tekrar kapı önlerine çıktılar. Merak içinde, köye girmeyen hayvanlar için endişelerini mırıltılarla birbirlerine duyurmaya çalıştılar. Her türlü yarenliği bağıra çağıra yapan, yanyana otururken bile bir sağıra laf anlatmaya çalışıyor gibi gırtlaklarını yırtarcasına konuşan köyün orta yaşlılarının boğazları düğümlenmişti sanki. İçlerine düşen kurdun kemirmesini hissediyor ama huzursuzluklarını yüksek sesle ifade edemiyorlardı.

Havanın kararmasıyla birlikte evlerine girmeleri için her zaman azarlanan çocuklar da meraklarını gidermek için kapı önlerindeydi ama buna ses çıkaran olmamıştı. Bir donma anıydı bu. Hayat durmuştu. Sular akmıyor, rüzgâr esmiyor, börtü böcek yaşamıyor duygusu veriyordu insanlara. Doğa büyük bir şölen hazırlıyordu da bunun belirtilerini gösteriyor gibiydi.

“Dünyanın sonu mu gelmişti?”

“Dünyayı boynuzlarının üzerinde taşıyan ihtişamlı öküz mü hastalanmıştı yoksa?”

Kardeşi Aliye’yle birlikte annesinin şalvarına sıkıca tutunmuş olan Temir dünyayı boynuzlarında taşıyan devasa öküzü düşünürken, Teber Ali ile İpek Hatun fısıldaşarak sebepsiz yere ortalığın böylesine kararmasını ve sessizleşmesini, büyüklerinden öğrendikleri ilahi bilgilerle birbirlerine açıklamaya çalışıyorlardı.

Sessizliğin tam ortasında, uzaktan gelen tiz bir yakarış sis perdesini yırttı ve kısa bir süre donma belirtisi gösteren köylüleri uyandırdı.

“Ya Muhammed, ya Ali!.. Ya Muhammed, ya Ali!.. Ya Muhammed, ya Ali!”

“Üç’ler, Beş’ler, Yedi’ler, Oniki’ler, Kırk’lar!.. Ayaklarınızın turabı olurum!”

“Ya Hızır, sen bak yüzümüze!”

“Yetiş car’ımıza… Yetiş ya Muhammed, ya Ali!”

“Ya Hüseyin, Ya Ali!”

“Bizi darda koma Bozatlı Hızır!”

Ve böyle daha bir sürü duayı, yakarışı nefesi yettiğince haykıran kişi, ev damının üzerine çıkmış, huzursuzluğunu dışa vurarak korkularını gidermeye çalışan Hacer nine’ydi. Sesinin bütün gücüyle yalvaran Hacer nine’nin dualarına başkaları da sessizce eşlik etmeye başladı. Dünyanın, çok büyük ve güçlü bir öküzün boynuzlarının üstünde durduğunu Hacer nine’den öğrenmişti Temir.

Teber Ali tabakasını açıp bir tütün sardı. Tam yakmak üzereyken, kadının içler ürperten yakarışından çok etkilenmiş olmalı ki tabakayı Temir’e uzattı.

“Al bu tabakayı Hacer nine’ye götür Temir’im. Bir tütün sarsın, sonra tabakayı geri getir olur mu?”

Temir giderken, ardından seslendi İpek Hatun.

“Dur, beraber gidelim benim yavrum, göz gözü görmüyor şimdi bir yerlere takılır düşersin” dedi ve Aliye’nin de elinden tutup yürüdü.

Hacer nine’nin yanına gidenler elli adım kadar sonra birer silüete dönüşünce, boğazının ve dudaklarının kuruduğunu hisseden Teber Ali su içmek için, neredeyse gece gibi karanlık olan ev damına girdi. Gözleri alışıncaya kadar biraz zaman geçti. El yordamıyla bir tas buldu ve içinde su bulunan bakır helkeye daldırdı.

Fakat daha tası dudaklarına değdirmeden öyle bir gürültü koptu ki, elindeki tas bir yana, helke bir yana gitti. Ayaklarının altındaki her şey kayıyordu. Toprak damı çeyrek asırdır sırtında taşıyan köknar tomrukları ile onları aşağıdan dikey olarak destekleyen kaya gibi sağlam ardıç gövdeleri cızırdamaya başladılar. Avuç avuç toprak dökülüyor, duvarlar bir o yana bir bu yana gidip geliyordu.

Zelzele oluyordu!..

Bunu anlamıştı Teber Ali.

Nefesini tuttu, kalbi dışarıya fırlayacak gibiydi.

İlk şokun ardından dışarıda bağırış çağırışlar başladı.

Sallanma durur durmaz kendini dışarıya atmak için kapıya koştuysa da ikinci ve daha güçlü bir sallantıyla birlikte, kendi elleriyle kesip yonttuğu ulu ağaçların gövdeleri bütün ağırlıklarıyla tepesine yığıldılar.

Duvarlar birbirine geçti, köydeki bütün ahır ve evler yerle bir oldu.

Depremin yarattığı gürültüden hemen sonra köyün her yerinden feryatlar koptu. Herkes çoluk çocuğunu arıyordu.

“Kim dışarıdaydı, kim içerideydi, kim kurtuldu, kim dam altında kaldı?” …anlamaya ve bulmaya çalışıyorlardı.

Bağırmalar, ağlamalar, ağıtlar birbirine karıştı.

Kimse tam olarak ne yaptığını, ne aradığını bilmiyordu.

Art arda gelen daha güçlü sallantılar seslerin kesilmesine neden oluyor, sallanma durunca yeniden haykırışlar yükseliyordu.

Gökyüzü önce gri-kızıl, sonra mor bir renk almıştı.

Yeryüzü asırlardır durmadan sallanıyordu sanki.

“Ne zamandan beri devam ediyordu, ne zaman bitecekti?”…kimse kestiremiyordu.

Köy meydanı toz bulutu içinde kalmıştı.

Koşuyordu herkes.

İnleyerek, yakararak, haykırarak, oradan oraya çaresizce koşuyorlardı.

İpek Hatun, Temir’in elini bırakmış, diz bağı çözülmesine rağmen nefes nefese ve umutla evine koşmuştu. Düşmüş, kalkmış, tekrar düşmüştü. Yüzyıllardır koşuyor gibi bitkindi.

En nihayet yerle yeksan olmuş evinin başına gelebildi.

“Aliii… Aliii… Aliii…” diye kocasına bağırmaya çalıştı.

Çenesi kilitlenmiş gibiydi, açılmıyordu.

“Tebeeer… Tebeeer…” diye lakabıyla seslenmeye çalıştı ama olmadı.

Gücünü toplayıp yeniden bağırmaya çalıştığında, büyükleri gibi ıslık çalmaya heveslenen ve ne yaparsa yapsın bir türlü ıslık çalmayı beceremeyen küçük çocuklar gibi bir tek ses bile çıkaramadığını hissediyor ve evin etrafında pervane gibi dönüyordu. Seslenmelerinin sayısını, geçen zamanı, kocasını arayışı sırasında düşüp kalkmalarını, çocuklarını, köyü ve köylüleri tamamen unutmuştu… Hatırlamıyordu…

Diz bağları tümüyle çözüldüğünde, olduğu yere çöküp kaldı. Gözlerinden yaş akmıyordu. Kurumuştu sanki göz pınarları. Kollarını kaldıracak gücü bulabildiği vakit elleriyle dizlerini dövüyor, nefesi yettiği vakit bağırıyor, inliyordu.

Annesinin bıraktığı yerde öylece oturup kalan Temir, gökyüzünün bir anda pırıl pırıl bir hal aldığını, her yerin yıldız seline tutulduğunu gördü. Yıldızlar öylesine parlak, öylesine büyük ve yakındı ki elini uzatsa tutacak gibiydi. Bir gece önce de gökyüzünün böyle berrak olduğunu, yıldızların yeryüzüne inmiş gibi yakın ve parlak olduğunu görmüş, annesinin öğrettiği duaları etmişti.

(*) Bu metin, Tekin Ertuğ’un yayınlanmış ilk romanı ‘Köhne Bahar’ dan alınmıştır.   

Tekin Ertuğ

İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı. Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı. Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı. Kitapları: “Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt. “Fotoğraf Ustaları” 10 cilt “Işıkla Resmedenler” 16 cilt “Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi “Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi) “Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi) “Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf” “Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme) “Köhne Bahar” (Roman) “Demir Çıra” (Öykü) “Kırık Köşe Taşları” (Öykü) "Foto İntelijansiya" "Fotoloji / Fotologya"

Yorumlar

  • Tabii ya; "Zelzele" derdik önceleri. Kelime tam olarak "zel" hecesinin ikinci kez tekrarı ile olayı vurgular. Toprak zel zel gümbürder vurur, duvarlar zel zel sallanır. Saniyeler zel zel uzar bitmek bilmez. Zelzele kalleştir, sinsidir. Ne zaman nerede nasıl vuracağı belli değildir. Tıpkı Ortadoğu'ya has "pusu kurmak" gibidir. Her an tetikte olmayı gerektirir.

    Geçmişte yaşanan zelzelelerden ders almaya gerek yoktur aslında. Yapılacaklar bellidir, açıktır, nettir. De yapılmamasının nedeni bir elin parmaklarından fazla birbirinin içine girmiş problemler yumağıdır. Çözmek için hangi ucunu tutup çekmeye kalksan yumak düğüm olur bırakılır. "Kader" demek, "ağıt yakmak", "rahmet okumak", "yaraları sarmak", "hesap sormak", "zelzele sonrası tedbirleri aldık", "yardım toplayıp dağıtmak", "yeniden inşa etmek" düğümü çözmeğe uğraşmaktan daha kolaydır.

    Acı olan ise zelzele sonrası eylem planları yapıldığı söylenirse de kimse buna gerek olmayacak proaktif davranışı sergilemez. Sanki "olsun, görelim gereğini yaparız" tarzında reaktif davranış tercih edilir.

    Bu kadar söz yeter. Yazdıkça düşüncelerim başka yönlere kayıyor. Ummak ve inanmak isterim ki bir sonraki zelzelede tekrarlamayız bunları...

Paylaş
Yazar:
Tekin Ertuğ
  • yakın zamanda gönderilenler

    Filmi zorlamak (Push Film) Nedir, Nasıl Yapılır?

    Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…

    % gün önce

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce

    Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

    Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…

    % gün önce