Rosenau’nun tesbitinde ‘Hermeneutic’ kavramı da yer aldığı için, kısaca da olsa açıklama ihtiyacı doğdu. Bu itibarla Vefa Taşdelen’e başvuracağız: “Hermeneutiğin çağdaş düşüncede bir akım gibi algılandığı ve ortaya çıktığı noktalar olsa da, aslında bir akım olmanın ötesine geçen özelliklere sahiptir. Zira o, antik Yunan mitolojisi ve felsefesinden bu yana bir geleneğe, bir anlama ve işleve sahiptir. Anlama ve yorumlama sanatı olarak ‘anlamı anlaşılır hale getirme’nin kurallarını ifade eder. Öncelikle metni anlaşılır hale getirmenin kurallarını araştıran bir sanat, bir disiplin; …Hermeneutik, günümüze doğru ilerledikçe, Dilthley ve Emilio Betti’nin yöntembilimsel hermeneutiğinden uzaklaşır, giderek bir düşünce ve felsefe akımı olma niteliğini kazanır. …Uzun yıllar özellikle kutsal metinlerin,
ilave olarak da felsefe ve edebiyat metinlerinin yorumlanması için kullanılan hermeneutik, Schleiermacher’in çabalarıyla birlikte, yazılı metinlerin anlaşılması ve yorumu yönünde genel bir yaklaşım haline gelme yoluna girmiştir. …Dilthey, hermeneutiği ‘kutsal metinlerin yorumu sanatı’ olmaktan çıkararak, insan bilimleri (Geisteswissenschaften) için, doğa bilimlerinin açıklamacı anlayışına alternatif bir yöntem olarak temellendirmeye çalışmıştır.”[1]
***
”Çoğulculuk, postmodernizmin hayatta ve sanatta ana eğilimidir. Daha da ileri giderek ve postmodernizmin hiçbir ilkeye/kurala/kurama/ölçüte/felsefeye/dizgeye damgasını basmak istemeyen yapısıyla ters düşmeyi de göze alarak diyebiliriz ki, çoğulculuk postmodernizmin tek felsefesidir; akıl ve düşünce, bilim ve ezoteriğin, teknoloji ve mitosun, burjuva dünya görüşü ile toplum dışı bir marjinalliğin yanyana/eşzamanlı var olduğu bir yaşam biçiminin adıdır.”[1] Sürecin gösterilen yüzü, süslenmiş sevimli yüzü böyle olsa da, arkasından sürüklediği herşeyi götüreceği yer, hem de küresel ölçekte, ‘aynı’lıktır, ‘tektip’liktir.
“Postmodern döneme eleştirel yaklaşanlar postmodernin ya geçici bir heves (Fo,… Guattari,…), bir yeni söylem ve kültürel sermaye arayışı içerisindeki entelektüellerin aldatıcı bir icadı (Britton,…) olduğunu ya da özgürleşimci modern teorileri ve değerleri değersizleştirmeye girişen başka bir muhafazakâr ideoloji olduğunu (Habermas,…) savundu. …Postmodernlik teorisyenleri (Baudrillard, Lyotard, Harvey vb.), bilgisayarlar ve medya gibi teknolojilerin, yeni bilgi biçimlerinin ve toplumsal ekonomik sistemdeki değişimlerin bir postmodern toplumsal oluşum ürettiğini iddia eder. Baudrillard ve Lyotard bu bu gelişmeleri yeni enformasyan, bilgi ve teknoloji biçimleri çerçevesinde yorumlarken, Jameson ve Harvey gibi neo-Marksist teorisyenler postmoderni, sermayenin dünya çapında daha yüksek bir derecede nüfuz sağlaması ve homojenleşmesinin damgasını taşıyan kapitalizmin daha yüksek bir aşamasının gelişimi çerçevesinde yorumlamaktadır.”[2] …“Peter Drucker (tarih: 1957) iyimserdi ve postmodern dünyanın fakirlik ve cehaletin sona erişini, ulus-devletin çöküşünü, ideolojinin sonunu ve dünya çapında bir modernleşme sürecini göreceğine inanıyordu. …C.Wright Mills, (tarih: 1959) karamsardı ve ‘Bizler Modern Çağ’ denilen çağın sonundayız. Tıpkı Antik Çağ’dan sonra Batılıların bölgesel olarak Karanlık Çağlar dediği birkaç yüzyıl boyunca Doğu’nun yükselişe geçmesi gibi, şimdi de bir post-modern dönem Modern Çağ’ın ardından gelmektedir’ diyordu. …Mills, bilhassa Marksizm ve liberalizmin her ikisinin de, artan rasyonelliğin özgürlüğü artıracağını varsaymalarından ve akıl ile özgürlük arasında içsel bir bağlantı olduğu yönündeki Aydınlanma inancını sürdürmelerinden ötürü, bundan böyle ikna edici olamayacaklarına inanıyordu. …Mills, …toplumun artan rasyonelleşmesinin özgürlüğü azalttığı durumların bazılarına işaret eder ve artan köleliği pekâlâ arzulayabilecek ya da bu köleliğe seve seve boyun eğebilecek bir ‘neşeli robotlar’ dan oluşan toplum heyulasının tasvirini yapar. …Hudson Smith’e göre, (tarih:1961) yirminci yüzyıl, Batı düşüncesinde ‘post-modern zihin’i başlatan bir dönüşüm doğurmuştu. …gerçekliğin insan zekâsı tarafından kavranılabilecek yasalar uyarınca düzenlenmiş olduğu yönündeki modern dünya görüşünden, gerçekliğin düzenlenmemiş ve nihai olarak bilinemez olduğu yönündeki postmodern dünya görüşüne doğru kaymanın cereyan ettiği dönüşümü betimler. …Irwing Howe (tarih:1959) ve Harry Levin (tarih:1960) Aydınlanma rasyonalizminin çöküşü, anti-entelektüalizm ve kültürün toplumsal değişime destek olabileceği umudunun kaybı çerçevesinde yorumladıkları yeni postmodern kültür karşısında genelde olumsuz bir tutum benimsemişlerdi.”[3] …Seteven Best ve Douglas Kellner’in “Postmodern Teori” isimli eserlerinde, metinlerinden alıntı yaptıkları düşünürlerin, kuramcıların, yazarların bu düşüncelerini paylaştıkları tarihleri özellikle belirtme gereği duyduk. Aynı tarihlerde (50’lerin sonu, 60’ların başı) bu meseleye ilişkin kendi ahvalimizi hatırlatmak istedik. Böyle bir mevzudan haberli miydik? Örneğin, Modernizmi eleştiriyor muyduk? Postmodernizm diye bir olgu hakkında bilgimiz var mıydı? Dünyada ölçeğinde iletişim koşulları bugünkü gibi gelişmiş olsaydı, hiç kuşku yok, bizde de böyle tartışmalar o tarihlerde yapılırdı. En azından meseleye vakıf olunurdu. Mamafih o tarihlerde iletişim koşulları pek gelişkin sayılmazdı. Diğer yandan, biz de dahil bizden önceki kuşaklar (istisnalar dışında) henüz modernizmi içselleştirmiş değildik. Feodalizm hâlâ baskındı, Kapitalist sistemle yeni tanışıyorduk. Şimdi dünya birbirini duyuyor, görüyor, her mesele neredeyse herkes tarafından aynı zaman dilimi içinde tartışılıyor… Hazır buna değinmişken, bizim durumumuza dair bilgi için Murat Erol’a kulak verelim: ”Biçimlenen toplum, biçimlendirildiğinin farkında bile olmaz. …İddiamız, bundan belki de yirmi otuz yıl sonra araştırmacılar Türk toplumunun 90’ların sonu itibariyle postmodern değerleri hayata geçiren başta gelen millet olduğunu yazacaklardır. Hem de öyle bir yaşam ki, o kadar içerde, o kadar doğal ki,… Bizdeki tartışmalarda ilk önce anti-modernizm olarak tanımlanmış, yani modernizm ne öneriyorsa tersini ileri sürme iddiası olarak açıklanmaya çalışılmış, ilerleyen süreçte ileri-modernizm olarak açıklanmıştır. …Postmodernizm, modernizmin büyük bir kırılmasıdır. Modernizmin sonundaki yeni aydınlanma tsunamisi. …Modernizm tanımladı, yani muhtevaya yöneldi. Postmodernizm ise önce biçime yöneldi, sonra tanımlanana yönelerek yeni tanımlar, görece anlamlar çıkardı. … postmodernitenin iki temel özelliği vardır. Birincisi, gerçekliğin yerini imajın alması; ikincisi, zamanın şizofrenik parçalanmışlığının, fasılasız anlara dönüşmesidir. …Toplum modernleşmesini daha yaşamadan/tamamlamadan postmodern algılar ile yüzyüze geldi. Yarım kalmış bir modernleşmemiz var. Postmodernizme, eğer modernizmin bir aşaması olarak bakacaksak, örneğin siyaseti ve toplumun muhafazakârlaşmasını modernleşmenin tamamlanması olarak okuyabiliriz. Eğer aksi şekilde ele alarak, bağımsız olarak bir postmodernizm değerlendirmesi yaparsak o zaman modernleşmemiz yarım kaldı diyeceğiz.”[4] …Dilek Doltaş, ülkemizdeki postmodernizm tartışmalarının kısa bir tarihçesini paylaşır: Kasım 1990’da Gösteri dergisinin postmodernizm konusunda özel bir sayı çıkardığını; Mart-Mayıs 1991’de Plastik Sanatlar Derneği’nin genelde çağdaş düşünce ve sanat, özel olarak ise postmodernizm üzerine bir konferans dizisi hazırladığını ve kitap yayınladığını; Bahar 1992’de hem Galatasaray lisesi hem de İstanbul Belediyesi tarafından iki ayrı konferans dizisi düzenlendiğini ve bu konferanslarda en çok tartışılan konunun postmodernizm olduğunu görürüz. 1992 yılının Eylül ayında ise Evrensel Kültür dergisi bir ‘postmodernizm dosyası’ yayınlar ve Varlık dergisi Ekim, Kasım ve Aralık sayılarında postmodernizm konusunu çeşitli yönleriyle ve değişik açılardan oldukça kapsamlı bir biçimde ele alarak tartışmaya açar.[5]
***
Postmodern teorisyenlerin sıkça dillendirdiği ve adeta tiksintiyle baktığı önemli şeylerden biri de ‘Büyük anlatı’ olarak tanımladıkları olgulardır. ‘Büyük anlatı’ların isim babası Jean Francois Lyotard, bu kavramı Batı’nın aydınlanma çağıyla başlayan, Marksist dünya görüşü eleştirisini de içine alan modern dünya tasavvuru için kullandı.” …”Feodalitenin hüküm sürdüğü imparatorluklar çağında büyük anlatılar ‘din’lerdi. Aydınlanmayla başlayan ve sanayi devrimiyle hız kazanan ulus devletler çağında ise büyük anlatı modernizm düşüncesi, bilim ve bilimin yol açtığı ideolojiler oldu.”[1] …“Büyük anlatılar özünde teleolojik (erekselci) bir dünya tasavvurunu barındırır. Ve düşmana (ötekine) galebe çalmak esastır. Kıyıcılıkları da buradan gelmektedir, ihtişamları da. Nihayetinde yaşam bir amaca hizmet ediyorsa değerlidir. Ülkü, sistem ya da dava baki, insanlar fanidir. Bir yığın savaş ve zulmün de kaynağı olabilecek bu anlayışlardan ikrah edildiği noktada postmodern durumla karşılaşıldı. Akıl, bilim ve ilerleme üzerine kurulu modernlik paradigmasının toplumları gelişmiş/az gelişmiş/gelişmekte, uygar/uygar olmayan, Batılı/Doğulu vb. kalıplar üzerinden değerlendirdiği sınıflayıcı, nesneleştirici, ötekileştirici algılayışlarının getirdiği noktada akıl eleştirellikle, bilim determinizmden (Newton fiziği) göreceliliğe (Kuantum fiziği) kayışla, ilerleme düşüncesi teknolojinin de elvermesiyle kürüselleşmeye ve vahşi kapitalizme dönüşünce üç koldan ortaya çıkan hız ve sıkışma posmodern durumu ortaya çıkardı. Modernitenin aydınlanma projesinin temel dinamikleri olan bilim hakikate, ahlak adalete, sanat güzelliğe varamamıştı.”[2]… ”Postmodernizm, büyük anlatıların kesinliklerine saldırırken, büyük anlatıcılarca sosyal amaçsızlık, ahlak yoksunluğu, ilkesizlik, gevşeklik, pragmatistlik olarak suçlanmıştır.”[3]…”…modernizm, karşımızda büyülü masallarını (insan hakları, demokrasi…) güçlü silahlarıyla (küresel sermaye, teknolojik bilim…) tahkim etmiş korkunç bir heyula olarak görünür. Bu, beni öldürmeyen beni güçlendirir diyen içinde her antitezle (Marksizm, postmodernizm…) güçlenen bir tez (modernite; ‘Bitmemiş Proje’) saklayan bir büyük anlatıdır. Ve bu büyük anlatıda, iyimser bir yorumla postmodernistler, kralın sofrasından beslenen, diğer insanların rağmına bir refahtan bunalmışlıkla kuşatılmışlığın çaresizliği arasında kalmış, karayı gören ama elinden de bir şey gelmeyen vicdani retçiler olarak yer alır. Umuda değil umutsuzluğa, anlama değil anlamsızlığa, inanca değil inançsızlığa, hiçliğe yelken açarlar. Ve bu da kralı güçlendirir.”[4]
Bu ifadeler bağlamında olmak üzere Tolstoy’un bir ‘sanat yapıtı’na ne yüklediği ilginçtir: “Olağanüstü şeyler; hayvanların insan diliyle konuşması, uçan halıların insanları bir yerden bir yere taşıması, efsaneler, meseller ya da peri masalları, eğer onlarda Tanrısal saltanatın doğruları varsa, gerçeklik kazanacaklardır. Eğer bu doğrulardan yoksun iseler, anlatılanlar her ne kadar doğrulansa da, hikâyeler yanlış olacaktır.”[5]
***
Malûmları olduğu üzere, postmodern durum için dile pelesenk önemli olgulardan biri ‘Enformasyon Toplumu’, diğeri ‘Tüketim Toplumu’ kavramıdır. Enformasyon Toplumu kavramı için Jennifer Slack, ‘Enformasyon devrimi söylemi sınıf, ırk, toplumsal cinsiyet ya da etnik farklılıkları ne olursa olsun ortak duyuya güçlü bir şekilde hitap ediyor. Bu söylem yalnızca kapitalistlerin bizi aptallaştırmak için kullandıkları bir araç değil; genellikle bizzat kötüleyicileri tarafından kucaklanıyor ve tutunduruluyor. Enformasyon devrimi söylemi, en azından, içerisinde yaşadığımız dünyadır.”[6] tesbitinde bulunurken, Nurdoğan Rigel: “Enformasyon (Information) ile bilgi (knowledge) kelimeleri arasındaki derin anlam farkına rağmen, İngilizcedeki ‘information society’ teriminin dilimize sürekli ‘bilgi toplumu’ olarak çevrilmesi konusundaki duyarsızlığı tekrarlamak istemiyorum. …enformasyon, ticarileştirilmiş ve beyinsel etkisi yerini duygusal etkiye bırakmış veridir.”[7], diyerek bir eleştirisini paylaşır. Eleştirisinde son derece haklıdır, çünkü bilgi söz konusu değildir, enformasyon ise başta kişisel veriler olmak üzere her alanı kapsamaktadır.
***
Postmodern olarak nitelenen Modernizmin gelinen aşamasında ‘Tüketim Toplumu’ kavramı can alıcı meselelerden biridir. Bu kavrama eğilen Mehmet Ali Aydemir, Baudrillard’ın yaklaşımını paylaşır: “Tüketim toplumu aynı zamanda tüketimin öğrenilmesi toplumu, tüketime toplumsal bir biçimde alıştırılma toplumudur; yani yeni üretim güçlerinin ortaya çıkmasıyla ve yüksek verimlilik taşıyan ekonomik bir sistemin tekelci yeniden yapılanmasıyla orantılı yeni ve özgül bir toplumsallaşma tarzıdır.”[1] Aydemir, ”Tüketim artık herkes için bir kimlik edinme sürecine dönüşmüştür, …ister istemez süreklilik arzeden bir borçluluk döngüsüne girmişlerdir. Kredi kartı böylece borçlanmayı mümkün, borçluluğu doğal hale getirerek, tasarruf kavramının içini boşaltmıştır[2], dedikten sonra George Ritzer’in, AVM’leri tüketim katedralleri olarak adlandırdığını söyler.”[3] Aşırı Üretim ve Aşırı Tüketim, önümüzdeki zamanlarda muhtemeldir ki durulacak ve yerini başka bir stratejiye bırakacak. Kapitalist sistemde bütün mesele kâr maksimizasyonudur. Bu istem değişmeyecek. Her zaman daha fazla kâr elde edilecek. Strateji, her zaman kâr maksimizasyonu olacak. Değişen, daha az üretim ve daha yüksek fiyattan satış olacaktır. Nesneleri kolayca elde edebilme döneminin hızla kapanacağı, nesnelerin zor elde edilebilir olacağı bir döneme geçileceği kanaatindeyiz. İhtiyaçtan fazla üretim ve ihtiyaçtan fazla tüketim, yerini ihtiyaç nisbetinde üretim ve ihtiyaç nisbetinde tüketim, hatta giderek ihtiyaçtan az üretim, ihtiyaçtan az tüketim anlayışına bırakacak, fakat asla bir eşitlik hali söz konusu olmayacak, sadece üretim maliyetleri minimize edilip satış fiyatları maksimize edilecektir. Herkesin herşeyi almasına gerek görmeyecekler. İnsanların kuzu gibi edilgen olmasını sağlamak, egemen için çok önemlidir. ‘İt kapıda aç gerektir’ diye bir söz var. Bu söz, muhtaçlığın kerametini anlatmak içindir. Fazlasını elde etmek için çok çaba sarfetmesi, acımasızca yarışması gerekecek ya da birey itaat ederek kendisine lütfedileni bekleyecektir. Şimdi daralmış gibi görünen statü farkı göstergeleri, tarih boyu olanın toplamından çok daha fazla açılacaktır. Bu bir kehanet değil elbette ki, bir öngörü. Olup bitene bakarak ve olabilecekleri dikkate alarak vardığımız bir sonuç.
***
Gelelim ‘Sanat’a: ‘Tarihin Sonu’, ‘Felsefenin Sonu’, ‘Sanatın Sonu’…gibi uzayıp giden bir ‘Son’lanma halinden bunca dem vuruluyorken, ‘Sanatın Sonundan Sonra’ isimli eseriyle bu önemli meseleye ilişkin derinlemesine bilgi sunan Arthur C.Danto’nun metnine bakalım: “Sanatçı kavramı, …Rönesans’ta, Giorgio Vasari’ye sanatçıların yaşamı üzerine bir başyapıt yazdıracak kadar merkezi bir konuma oturmuştu. …sanat çağı ne 1400’de birdenbire başlayıverdi, ne de Belting’in Almanca metniyle benim (Danto) İngilizce metninin yayımlandığı 1980’lerin ilk yarısından bir süre önce kesin bir şekilde sona erdi. …Seksenli yıllarda, belirli radikal kuramcılar resmin ölümü temasına merak sarmışlardı; yargılarını gelişkin resim sanatının bir iç tükenişin tüm belirtilerini sergiler göründüğü ya da en azından daha ilerisine taşımanın olanaksız olduğu bir sınıra dayandığı iddiası üzerine temellendiriyorlardı. Akıllarından Robert Ryman’ın neredeyse bembeyaz tobloları ya da belki Fransız ressam Daniel Buren’in agresif, monoton çizgili tabloları geçiyordu.[1] …Sanatın sonundan kastettiğim budur. Sanat tarihinde yüzyıllar içinde gelişmiş ve Manifestolar Çağı’nda kaçınılması mümkün olmayan belirle çatışmalardan kurtulmuş bir biçimde kendi sonuna erişmiş belirli bir anlatının sonunun kastediyorum. Hiç kuşkusuz çatışmadan kurtulmanın iki yolu var. Bir yol, kişinin manifestosuna uymayan her şeyi tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu, siyasetteki biçimini etnik temizlikte bulur. Hiç Tutsi kalmadığında Tutsiler ile Hutular arasında hiçbir çatışma olmayacaktır. Hiçbir Bosnalı kalmadığında Bosnalılar ile Sırplar arasında çatışmalar olmayacaktır. Diğer yol, temizliğe gereksinim duymadan hep birlikte yaşamak, ister Tutsi ol ister Hutu, ister Bosnalı ister Sırp, ne olduğun ne fark eder demektir.[2] …Heinrich Wöflinn, Principles of Art History (Sanat Tarihinin İlkeleri) adlı yapıtının 1922 tarihli altıncı baskısının önsözünde şöyle yazıyordu: ‘En özgün yetenek bile, kendisi doğana dek çoktan sabitlenmiş belirli sınırlamaların dışına taşamaz. Her şey her zaman mümkün değildir ve belirli düşünceler ancak gelişmenin belirli aşamalarında düşünülebilir.’ Ne ilginçtir ki Matisse de Teriade ile konuşmalarından birinde hemen hemen aynı şeyi söylüyordu: ‘Sanatların gelişimi kaynağını yalnızca bireyden değil; aynı zamanda bizden önce gelen birikmiş bir kuvvetten, uygarlıktan alır. Kişi her şeyi öylece yapıveremez. Yetenekli bir sanatçı öylece canının istediğini yapamaz. Sadece yeteneklerini kullansaydı, varolamazdı. Ürettiklerimizin efendisi değiliz biz. Bunlar bize dayatılan şeyler.’ Bu tespit bu gün doğruluğundan bir şey yitirmemiştir: Bizler kapalı bir tarihsel periyodun ufku dahilinde yaşar ve üretiriz. Sınırlamaların bazıları tekniktir: Şövale resmi icat edilmeden şövale resmi yapılamaz. Bilgisayar icat edilmeden bilgisayar sanatı yapılamaz.[3] …Her iki koşulda da, yani tarihin sonu ve sanatın sonu durumunda da özgürlük teriminin iki anlamını barındıran bir özgürlük durumu mevcuttur. Marx ve Engels’in çizdiği tabloda, insanlar istediklerini olmakta özgürdürler; tarihin herhangi bir aşamasında geleceğe işaret eden otantik bir varoluş kipi ile geçmişe işaret eden otantik olmayan bir varoluş kipini zorunlu kılan belirli bir tarihsel açıdan özgürdürler. Keza sanatçılar da sanatın sonunda, istediklerini olmakta özgür; herhangi bir şey ve hatta her şey olmakta özgürler, tıpkı sanatın mevcut anını mükemmel biçimde örneklediğini düşündüğüm kimi sanatçılar gibi: Sigmar Polke, Gerhard Richter, Rosemarie Trockel, Bruce Nauman, Sherrie Levine, Komar&Melamid ve belirli bir türün sınırlamarıyla bağlanmayı reddeden, yani belirli bir saflık idealini reddetmiş tüm diğerleri.[4] …Clement Greenberg’ün sanat tarihinde son otuz yıldır hiçbir şey olmadığına, sanatın tarihinin hiçbir döneminde bu kadar yavaş hareket etmediğine ilişkin feryatlarının yanına, buna derinlemesine alternatif bir yorum yerleştirmek mümkündür: Sanat yavaş hareket etmemektedir ama içinde yavaş ya da hızlı hareket ettiği tarih kavramının kendisi sanat dünyasından yok olmuştur ve artık ‘tarih sonrası’ zamanlar biçiminde adlandırdığım bir dönemde yaşamaktayızdır. Greenberg, gelişimsel ilerlemeci bir tarih görüşünü örtük olarak benimsiyordu: sanat en azından Vasari’den beri bu biçimde, yani sanatsal hedeflerin gelişim sürecinde kazanımların elde edilip çığırların açıldığı bir ilerleme anlatısı olarak tasavvur edilmekteydi. Modernizm altında amaçlar değişmiş ama Greenberg’ün önerdiği büyük anlatı, gelişimsel ve ilerlemeci kalmıştı: 1964’te ise renk alanı soyutlamasının resmi saf hale getirmeye yönelik bir sonraki adım olduğunu düşünmekteydi Greenberg. Ama -bam!- sanat tarihinin treni raydan çıktı ve otuz yıldır da onarılmayı bekliyor. 1992 yılının o boğucu ağustos öğle sonrasında, hiç umut görüp görmediği sorulduğunda, Jules Olitski’nin en iyi ressamımız olduğunu uzun süredir düşünmekte olduğunu söyler Greenberg. Buradaki ima şuydu: En sonunda sanatı kurtaracak, treni yeniden rayına sokacak ve modernizmin büyük ilerlemeci gelişiminde bir sonraki istasyona hareket edecek olan şey resimdi; oraya geldiğimizde, gelmiş olduğumuzu bilecektik. Alternatif görüş ise bir transit geçişin sekteye uğramasından çok, tarihsel olarak anlamlandırılmış sanatın, farklı bir bilinç düzlemine geçmiş olduğu için hattın sonuna vardığı yönünde olacaktır. …ne ki sanat pratiği düzleminde rayları estetik bilinmeye doğru uzatmak artık bir tarihsel zorunluluk değildi. Tarih sonrası evrede, sanat üretiminin seçebileceği sayısız istikamet vardır; hiç biri, en azından tarihsel anlamda, diğerlerinden daha ayrıcalıklı değildir. …Resim, artık tarihsel gelişimin başlıca vasıtası olmadığı için, enstalasyon, performans, video, bilgisayar ve çeşitli karışık teknik biçimlerinin yanısıra, toprak çalışmaları, beden sanatı, benim tabirimle ‘nesne sanatı’ ve önceden haksız yere zanaat damgası yemiş birçok sanat türünün açık ayrıklığındaki araçlardan yalnızca bir tanesiydi. Resmin artık ‘anahtar’ olmayışı, hakimiyeti başka bir şeyin üstleneceği anlamına gelmiyordu; …Greenberg’ün hiçbir şey olmuyor diye yorumladığı ise, tek bir akıntının bulunmayışıydı. Daha doğrusu, ırmağın tüm kollarını, ‘tuhaf’ sanat adını verdiği tek bir temanın çeşitlemeleri olarak yorumluyordu.[5] …Resim, kendini tarihsel olarak gerçekleştirmek vasıtasıyla ölmüştü. İleri düzeyde bir eleştirmen olan Douglas Crimp’in Fransız ressam Daniel Buran üzerine şu sözleri hiç alışılmadık değildir: ‘Bu günden sonra resim ölmüştür.’ Paul Delaroche’un, söylenenlere bakılırsa Daguerre’in icadının sunduğu ezici kanıtlar karşısında bu hükmü bildirmesinin üzerinden bugün (1981, –bu metnin yazıldığı yıl-) neredeyse bir buçuk asır geçti. Bu idam hükmünün modernizm çağı boyunca belirli aralıklarla yeniden yeniden verilmesine karşın, hiç kimse infazı gerçekleştirmeye tümüyle istekli görünmüyor; ölüm hücresinde uzayıp giden bir yaşam. Oysa ki 1960’larda resmin ölümcül hastalığı nihayet görmezden gelinemezmiş gibi görünüyordu. Semptomlar her yerdeydi: Tümü de Ad Reinhardt’ın, ‘Herhangi birinin yapabileceği son resmi yapıyorum’ iddiasını yineliyormuş gibi görünen ya da tablolarının fotografik imajlarla kirletilmesine izin veren ressamların işlerinde: resmin yüzlerce yıllık idealizmle önüne geçilmez bağında kesin bir kopma sağlayan minimal heykelde; ressamların birbiri ardına resmi terk ederken çarkettiği tüm diğer araçlarda… (Daniel Buren) kendi elinden çıkan çizgiler resim sayıldığında, resmin gerçekte olduğu üzere ‘saf ahmaklık’ olarak anlaşılacağını çok iyi biliyor. Buren’in işleri görünür hale getirdiği anda, resmin yasası yürürlükten kalkmış olacak; o zaman, Buren’in tekrarları da artık son bulabilir: Resmin sonu nihayet tasdiklenmiş olacak.”[6] …Artık, çağdaş sanatı belki de 1400’den bu yana üretilen sanattan ayıran bir özellik var: Çağdaş sanatın birincil hırsları estetik değildir. Öncelikli ilişkilenme biçimi izleyici olarak izleyicilere doğru değil, sanatın seslendiği kişilerin diğer yönlerine doğrudur. Dolayısıyla, bu türden tüm sanatların öncelikli alanı ne müzenin kendisi ne öncelikle estetik bir nesne olup izleyicilere de öncelikle izleyici olarak seslenen sanat yapıtlarınca işgal edilmek üzere müze biçiminde kurulmuş kamusal alanlardır elbette.”[7]
***
[1] Vefa Taşdelen: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.92
[2] Kadir Can Dilber: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.507; Yıldız Ecevit, türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yay., İst., 2006, s.66’dan
[3] Steven Best-Douglas Kellner: Postmodern Teori (Eleştirel Soruşturmalar), İng. Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yay., 1998, s. 14-16
[4] Steven Best-Douglas Kellner: a.g.e., s.22-24
[5] Murat Erol: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s. 158-160
[6] Dilek Doltaş: Postmodernizm ve Eleştirisi (Tartışmalar-Uygulamalar), İnkılap Yay., 2003, s.75
[7] Bekir Şakir Konyalı: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.368; Murat Belge, ‘Türk Romanında Tip’, Yeni Dergi, sayı 46, Temmuz 1968, s.17’den
[8] Bekir Şakir Konyalı: a.g.der., s.368-369; Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, İletişim Yay., İst.,2003, s.58’den
[9] Bekir Şakir Konyalı: a.g.der., s.370
[10] Bekir Şakir Konyalı: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.372
[11] Lev Nikolayeviç Tolstoy: Sanat Nedir? Türkçesi: Kâbil Demirkıran, Şûle Yay., 2000, s.39
[12] Krishan Kumar: Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma (Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları), Dost Kitabevi Yay., 1999, s. 49; Jennifer D. Slack: ‘The İnformation Rivolution as Ideology’. Media. Culture and Society, 6, 1984: s. 249-50’dan
[13] Nurdoğan Rigel: Modernite’den Postmodernite’ye Değişim: Editör: Coşkun Can Aktan, Çizgi Kitabevi Yay., 2003, s. 335
[14] Mehmet Ali Aydemir: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.259; Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, Çev.Hazal Deliçaylı-Ferda Keskin, 2.Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004, s.95’den
[15] Mehmet Ali Aydemir: a.g.der., s.265; Ali Ergur, Kredi Kartı Kullanımında Zaman Algılaması ve Borçlu Yaşam; Toplum ve Bilim, Derrida Özel Sayısı, 2005, 102: 128’den
[16] Mehmet Ali Aydemir: a.g.der., s.264; George Ritzer, Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Çev.Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000, s.56’dan
[17] Arthur C. Danto: Sanatın Sonundan Sonra (Çağdaş Sanat ve Tarihin Sınır Çizgisi), İngilizceden Çev. Zeynep Demirsü, Ayrıntı Yay., 2010, s. 25
[18] Arthur C. Danto: a.g.e., s.62
[19] Arthur C. Danto: a.g.e., s.69
[20] Arthur C. Danto: Sanatın Sonundan Sonra (Çağdaş Sanat ve Tarihin Sınır Çizgisi), İngilizceden Çev. Zeynep Demirsü, Ayrıntı Yay., 2010, s.70
[21] Arthur C. Danto: a.g.e., s.169-171
[22] Arthur C. Danto: Sanatın Sonundan Sonra (Çağdaş Sanat ve Tarihin Sınır Çizgisi), İngilizceden Çev. Zeynep Demirsü, Ayrıntı Yay., 2010, s.172
[23] Arthur C. Danto: a.g.e., s.224
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…
Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…
Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…
Çektiğiniz fotoğrafların kendi çabanızla negatif üzerinde belirmesini görmek adeta bir sihir gibi! Teknik yönün yaratıcılıkla…