“19’ncu yüzyılın başlarında 850.000 kadar kişinin yaşadığı Londra’nın nüfusu Sanayi Devrimi ile patlamış ve 20’nci yüzyılın arifesinde 6.000.000’u aşmıştı. …Charles Dickens, Doğu Yakası’nı, ‘Bir pislik, paçavra ve açlık sahrası. İstihdamın terk ettiği ya da nadiren uğradığı bir çamur çölü’ olarak tanımlamıştı. Jack London da, ‘Dünyada böylesi bir sefaletin mümkün olacağını hayal bile edemezdim’ …’Onlar yaşamıyorlar. Hayatın ne olduğunu bilmiyorlar. Ancak ölümün merhametiyle kurtulabilecekleri hayvanca bir varlık sürdürüyorlar’ diyecektir. …Doğu Yakası’nda kanalizasyon ya da atık su kanalı yoktu. Sokaklardan akan lağım, özellikle yaz sıcaklarında salgın hastalıklara neden oluyordu. Ama Doğu Yakası’nda zaten yaz kış herkes hastaydı. Veba, kolera, verem, boğmaca, frengi ve akciğer hastalıkları Uçurum İnsanları’nı eninde sonunda mutlaka öldürüyordu. …1889’da yalnızca Doğu Yakası’nda 2.157 kişinin ölüsü sokaklardan toplanmıştı. …Doğu Yakası’nın sefaletinde yaşamak herkesin harcı değildi. Dayanamayanlar ya çıldırıyor ya da intiharı yeğliyorlardı. …En fazla da çocuklar ölüyordu. …Doğu Yakası’nda hastalıklardan ölmeyenlerse açlıktan ölüyordu. Friedrich Engels, okurlarına, eşi ve 19 yaşındaki oğluyla bir odada yaşayan 45 yaşındaki Ann Galway’in ölümünü (14 Kasım 1843) şöyle aktaracaktır: ‘Odada ne karyola vardı, ne de başka bir eşya. Kadın, oğlunun yanıbaşında bir tüy yığının üstünde, yarı çıplak bir biçimde ölü yatıyordu. Üstüne tüyler serpilmişti; ne bir yatak örtüsü, ne bir çarşaf vardı. Tüyler kadının vücuduna öyle yapışmıştı ki, adli tabip, tüyler ayıklanmadan cesedi inceleyemedi. İncelediği zaman da açlıktan öldüğünü ve vücudunun fare ısırıklarıyla dolu olduğunu gördü. Odanın bir köşesindeki taban tahtası kırılıp kopartılmıştı ve aile o kırık yerdeki deliği hela olarak kullanıyordu.’ …Doğu Yakası’ndaki bazı sokaklara girmek cesaret işiydi. …Her evden mutlaka bir suçlu çıkıyordu. …19’ncu yüzyılda Paris nasıl 20.000 canisiyle ‘Cinayetlerin Başkenti’ olmuşsa, Londra da 18.nci yüzyıldan itibaren onbinlerce fahişesiyle ‘Fuhuşun Başkenti’ olmuştu. 1888’de sırf Doğu Yakası’nda 30.000’den fazla fahişenin yaşadığı düşünülmektedir. 1857’de buradaki bir caddenin üzerindeki 2.825 evde 8.600 fahişenin çalıştığı tespit edilmiştir. …Daniel Defoe kentteki fahişe nüfusunun (1725) genellikle işlerinden kovulmuş hizmetçi kızlardan, John Binney ise hırsız göçmenlerden oluştuğunu yazar.”[1]
“James W. Loewen, ‘Öğretmenimin Söylediği Yalanlar: Amerikan Tarih Dersi Kitaplarının Yanlış Anlattığı Her şey’ de (1995), …beyazlarla temasın öncesindeki Kızılderililere, 1088 sayfalık ‘Pathways to the Present’da yalnızca 1,5 sayfa, 1077 sayfalık ‘The American Pageant’da yalnızca 4 sayfa, 831 sayfalık ‘Discovering American History’de yalnızca 2 sayfa ve 1162 sayfalık ‘Pagent’da yalnızca 4 sayfa ayrıldığını belirtir. 1610’a kadar ilk yerleşimcilerin ‘akıllı’, ‘çalışkan’ ve ‘kıvrak zekâlı’ olarak nitelendirdikleri Kızılderililer için 1610’dan sonra ‘vahşi’ stereotipinin kullanımı başlar. …Braddock Savaşı’nda Virginia’dan gelen birliklere komuta eden George Washington, 1790’daki Ohio Savaşı’ndan sonra Kızılderilileri ‘av hayvanı’ olarak tanımlar. …Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir lise öğrencisi, ders kitaplarından öğrendikleriyle köleliğin yalnızca Güney’e özgü bir sistem ve kölelerin de Afrika kökenli siyahlar olduğunu sandığından, ülkelerinin kurucu babaları George Washington ile Thomes Jefferson’ın köle sahipleri olduklarını ve köleliği ateşli bir biçimde savunduklarını bilmez; köleci sistemi yasallaştıran ilk koloninin Kuzey’deki Massachusetts olduğunu da. ‘Amerikalı’ için icat edilmiş tarihte, 1712’deki New York Köle İsyanı diye bir şey yoktur. ‘Amerikalı’, Köle İsyanı’nın öncesinde New York kentinin nüfusunun dörtte birinin köle olduğundan ve bu kölelerin dörtte birinin de Kızılderili olduğundan habersizdir. 1720’de 7.000 nüfuslu New York’ta, nüfusun 1600’nün köle olduğu tarih dersi kitaplarında hiç yazılmamıştır. 1730’da Rhode Island’ın 1.491 nüfuslu South Kingston kasabasında 556 kölenin bulunduğu ve bunlardan 223’ününse Kızılderili köle olduğu hep ıskalanmıştır. Bir ‘Amerikalı’, 1708’de 9.580 nüfuslu Carolina’da 5.500 köle bulunduğunu ve bu kölelerin 1400’nün Kızılderili olduğunu ders kitaplarından öğrenemez; Carolina’da köleleştirilen 10.000’den fazla Kızılderili’nin Batı Hint Adaları’na gönderilip, siyah kölelerle takas edildiklerini de.”[2]
Tarih kitaplarında, özellikle de ilgili ülkenin/ülkelerin tarih kitaplarında bu bilgilere rastlamak mümkün değildir. Anlatılmaz. Prestij sorunu olarak telakki edileceği için gizlenir. Herkes kendisini tertemiz, ak pak sunmayı tercih ettiği, günahlarıyla değil sevaplarıyla anılmayı arzu ettiği için kirli görüntüleri siler, yok eder, onun yerine kendi elleriyle hazırladığı süslü malzemeyi koyar. Metinde ‘fuhuşun başkenti’ olarak anılan Londra özelinde o tarihler için bilinen gerçekler nelerdi? En temel bilgi ‘Sanayi Devrimi’ idi. Buna bağlı olarak denizaşırı, hatta okyanus ötesi ticaret. Yani ‘zenginlik’, yani ‘gelişmişlik’, yani ‘refah’, yani ‘istihdam’, yani ‘hukuk’ vs. Metinde ‘cinayetlerin başkenti’ olarak anılan Paris özelinde hatırlanan nedir? Paris Kömünü, 1789 Fransız İhtilali. Monarşinin yıkılışı, Cumhuriyetin kuruluşu. Sanat ve Edebiyat, Felsefe, Hukuk gibi yüksek değerler. Ya ‘özgürlükler ülkesi’ Amerika? Yerli halkın ve siyah derililerin ıstırabından tarih kitapları, ıstıraba yol açanlar bizatihi o kitapları kaleme alanlar veya kaleme alınmış kitapları denetleyenler kendileri oldukları için, katiyen söz etmezler. Beyan edilen, söylenen, anlatılan, yazılıp çizilen, kayıtlara geçen, telkin edilen (yani ‘gerçek’) bunlar olsa da, Taner Ay’ın paylaştığı son derece etkileyici metinden anlıyoruz ki Hakikat çok başkadır.
Bu örnekten sonra şöyle bir soru sorsak: ‘Köle isyanı’ dendiğinde, aklımıza ilk ne gelir? Kuşku yok ki akla ilk gelen ‘Spartaküs’ olur. Trakyalı (üzerinde yaşadığımız topraklardan) gladyatör, isyancı lider efsaneleşmiştir ve herkesin belleğinde yerini almıştır. Üzerine bin türlü metin kaleme alınmıştır, filmleri yapılmıştır. Özetle, hakkı teslim edilmiştir. Peki, ondan başka büyük çapta köle isyanları oldu mu? Tarihçiler dışında çok az insan bilir. Çoğu insanın aklına başka bir köle isyanı gelmez, duymamıştır çünkü. Büyük Roma İmparatorluğuna kafa tutan (M.Ö.73-71) Spartaküs’ün önderliğinde gerçekleşen köle isyanından başka büyük bir köle isyanı efsanesi baskın çoğunluğun belleğinde yer almamıştır. Oysa tam da bu coğrafyada, burnumuzun dibi sayılabilecek topraklarda çok büyük bir köle isyanı daha gerçekleşmiştir. Tarihe ‘Zenc İsyanı’ (Siyahî oldukları için ‘Zenc’ denir) olarak geçen, Ali b. Muhammed el Zenc önderliğinde (M.S.869-883) yaşanan siyahî köle isyanı 15 yıla yakın sürmüş ve Güney Irak’ı harabeye çevirmiştir.[3] Hazır reçeteleri veya kalıpları olduğu gibi kabul etmek yanlışa sevkedebileceği için, kuşkucu olmaktan, sorgulamaktan, araştırmaktan, düşünmekten dem vurulur ya; o halde bu tavrın önemini vurgulamak üzere verdiğimiz örnekle de yetinmeyip başka büyük çapta köle isyanı olup olmadığını araştırmak gerekir. Örneğin, Portekizli ve İspanyol sömürgecilerin Güney Amerika topraklarında köleleştirdiği yerli halklar büyük bir isyan gerçekleştirmişler midir ya da başka yerlerde benzer şeyler olmuş mudur? Prof.Dr. Hasan Malay’ın “Çağlar Boyu Kölelik” isimli eserine bakmakta yarar var. ‘Hakikat’, (genellikle) gizlenendir; gösterilmeyen, anlatılmayan, kamufle edilen veya çarpıtılandır. Ona rağmen cesur araştırmacılar, cesur kalemler kuşkucu davranır ve binbir zorlukla da olsa hakikate ulaşır ve elde ettikleri hakiki bilgiyi paylaşırlar. Okumaya meraklı edilgen insanlar da, o metinlere erişir ve hakikati öğrenirler.
Başka bir örnek: “Aynı dönemde Marx’lar, Engels’in dostluğu ve yardımı ile orada (İngiltere, Londra) yaşamaktadırlar. ‘1884’den itibaren Eleanor Marx Aveling adını kullanan Eleanor Marx (1885-1898) Karl Max’ın en küçük kızı ve tanınmış bir sosyalisttir. Ailenin ekonomik durumunun uygun olmamasından ötürü ondört yaşından itibaren çalışmaya başlayan Eleanor, yaşamını babası Karl Marx’a adamıştır ve 1880’den sonra onun sekreterliğini yapmış, yapıtlarını İngilizceye çevirmiştir. 1883’te babasının ölümünden sonra İngiliz işçi hareketi içinde ve İkinci Enternasyonalin kuruluşunda öne çıkmıştır. Karl Marx’ın tüm yazılarının yayımlanmasını sağlamıştır. Edebiyat ile de yakından ilgilenen Eleanor Marx intihar ederek yaşamına son vermiştir.”[4] Malumları olduğu üzere Stefan Zweig de en verimli ve olgun çağında iken eşiyle birlikte intihar etti. Pekçok sanatçı, yazar, düşünür intihar etmiştir ve hepsinin intiharıyla ilgili rapor ve tutanaklar kayıtlarda yerini almıştır. Kanaatimizce hepsi araştırmaya değer. Raporlar, tutanaklar hakikati yansıtıyor olabilir, yansıtmıyor da olabilir. Özellikle öne çıkmış muhalif kimliklerin intiharı ister istemez kuşkuya yol açıyor. Örnek olarak ele aldığımız için biz burada sadece Eleanor Marx ve Stefan Zweig’in intiharıyla ilgili kuşku duyduğumuzu, hakikatin intihar değil suikast olabileceğini söylesek, ne kadar yanılırız? Yanlış anlamaya meydan vermemek için altını çizerek belirtelim; bu bir iddia değil, sadece örnek olay. Hakikat konusunda düşünmeyi sağlamak için, kavramı yeterince irdeleyebilmek ve ufuk açabilmek için verdiğimiz bir örnek. Hakikat, intihar da olabilir. Dedik ya, ‘Hakikat’… Gerçek bir şey söyler, fakat çoğunlukla Hakikat öyle çıkmaz, yani Gerçek ile Hakikat çoğu kez örtüşmez. Meseleyi konuştuğumuz dil üzerinden ve yaşamın içinden basit bir örnekle pekiştirelim: ‘Barbar’ ne demek? Bu sorunun ardından herkesin aklına gelen karşılık aynıdır veya benzerdir. Çünkü hayatın içinde birilerine barbar dendiğinde çağrıştırdığı (belleklere yerleşmiş) karşılık ‘kaba, saldırgan, gayrı medeni…’ gibi sözcüklerdir. Fakat “Barbar sözcüğü ilk kez yabancı dil konuşan kişi anlamında idi, zamanla kültür bağlamlı pejoratif (indirgeyici, küçülten) bir terim oldu.”[5]
Marx, ‘Yeni Prusya Sansür Genelgesi Üzerine Açıklamalar’ (Şubat 1842) adlı yazısında hakikat sorununa değinmiştir. Bu filozofun açıklaması uyarınca, ‘hakikat, ışık kadar mütevazıdır; hakikat kime karşı olmalıdır, kendine karşı mı? Hakikat, kendine karşı ve hakikatsizliğe karşı denek taşıdır.’ Öte yandan, hakikat ‘geneldir; bana ait değildir; herkesindir. Ben hakikate, hakikat de bana sahip değildir. Benim mülküm, biçimdir; biçim, benim tinsel bireyliğimdir.’ Kişi, ‘biçemde’, bir başka deyişle, biçemiyle tanınır. Biçem, ‘tinin görünen yüzüdür.’ … Tinin özü/tözü, ‘her zaman hakikatin kendisidir.’ Tinin ‘genel mütevazılığı, akıldır; evrensel özgürlük(çü)lüktür.’ Buna ‘ciddilik’ de eklenmelidir. Tinin ‘en ciddi alçakgönüllülüğü, alçak-gönülsüzlüğe karşı, alçakgönüllü olmaktır.’ Marx’ın deyişiyle, ‘yazara biçem dayatılamaz’. Dolayısıyla, sansürcüler, eğer tutarlı olmak istiyorlarsa, ‘çok ciddi ve çok mütevazı olarak’ hakikati araştırmayı yasaklamalıdır; çünkü ‘çok ciddilik en gülünç şeydir ve çok büyük alçakgönüllülük en acı ironidir.’ Yazarların etkinliklerinin ‘bütün nesnelerinin, tek bir genel tasavvur’, diyesi, ‘hakikat’ altında toplandığını eleştiren Marx’ın çözümlemesiyle, bu konuda asıl önemli olan ‘öznedir’, öznelliktir; çünkü ‘bir ve aynı nesne, farklı bireylerce farklı biçimde’ algılanır ve ‘çeşitli yönlerini, çeşitli karakterlere büründürür.’ Dolayısıyla, ‘nesnenin karakteri’ önemlidir. …Ayrıca Marx’ın anlatımıyla, hakikat, yalnızca ‘sonuç’ değildir; ‘yol’ da hakikatin bir parçasıdır. Bu nedenle, Hakikatin araştırılması da ‘hakiki olmak zorundadır; hakiki araştırma dağınık parçacıkları sonuçta toplanan açımlanmış hakikattir.’ Araştırmanın ‘tarzı’ da nesnesine uymalı, ona göre değişmelidir. Dolayısıyla, sansürcüler, hem ‘nesnenin hakkını’, hem de ‘öznenin hakkını’ ihlal etmektedir. Onlar ‘hakikati soyut kavramakta’, tini, ‘araştırmayı kuru bir şekilde tutanaklaştıran araştırma yargıcı’na indirgemektedir.[6]
Metin uzadıkça muhtemelen okuyucu sıkılacaktır; bunu biliyoruz. Fakat entelektüel düzlemde önemli kabul edilen meseleleri irdeleyip üzerine söz söylerken kaleme aldığımız metnin yavan, içi boş, meseleyi açıklamaktan uzak bir metin olmasındansa, hiç olmamasını (yazmamayı) yeğleriz. Bilirsiniz, bazı kitaplar öyledir. Kitabın adı oldukça iddialı ve önemli bir meseleye ilişkindir; içeriğine göz atma gereği duymadan satınalırsınız, okumaya başladığınızda maalesef kof olduğunu görürsünüz. Bazı kitaplar da bunun tam tersi sonuç verir; okuduğunuzda çok yararlanırsınız. Cesaretle bu konudaki yarayı deşen Ahmet Oktay’dır: “Tam anlamıyla kuralsızlık (deregulation) egemendir. Tiraj, tek ölçüt haline getirilmiştir. …Türkiye’de Kitap Ek’lerine ilişkin kapsamlı bir içerik araştırması yapılmamıştır. …Örneğin, Ernest Mandel’in ‘Geç Kapitalizm’ adlı yapıtı, yayınının üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen, hemen hiç söz konusu edilmemiştir. Örnekler artırılabilir. Öte yandan, piyasaya yığınla kadın/erkek bir yığın genç yazar sürülmektedir. …Bu ek’lerdeki yazılar aracılığıyla yapay bir kültürel cemaat oluşturuluyor ve o cemaatin ölçütleri, giderek başat konuma gelmiş gibi algılanıyor. Daha sonra kültürel pazar bu ölçütlere uygun yapıtlarla dolduruluyor. Ve sonunda Herta Herzog’un bir yazısının adıyla söylersem, ‘ödünç alınmış yaşamlara’ sahip oluyoruz.”[7] …Yayın ortamının elverdiği ölçüde biz de ele aldığımız meseleyi enine boyuna irdelemeye ve kişisel yaklaşımımızı anlaşılır bir dille ortaya koymaya çalışıyoruz. Birkaç sayfadan ibaret kısa bir metin, meramımızı dört başı mamur anlatmaya ne yazık ki yetmez. Montaigne’nin düsturuna katılıyoruz: “Her konunun yüzlerce uzuv ve yüzünden birini, bazen okşamak, sadece dokunmak, bazen de kemiğe kadar oymak için elde tutarım. Oraya neşterimi genişlemesine değil, ama mümkün olduğunca derinlemesine daldırırım. Ve pek sıkça da, konuları alışılmadık yanlarından yakalamayı severim.”[8] Sanat alanında, düşün alanında bu düsturla meseleleri ele almaz isek, amatör ligden hiçbir zaman çıkamayız. Kanaatimiz bu. O nedenle kaleme aldığımız metinlerin kayda değer olması için çaba sarfediyoruz. Metnin uzun oluşu bundandır. Ve fakat böyle olması, iddialı olduğumuz anlamına da gelmez. Aksine, hiçbir iddiamız yok. Bütün derdimiz okuyucuya küçük bir katkı vermekten ibarettir. Meramımızı, Walter Benjamin’in şu cümlesi açıklar: ”Makineler için yağ neyse, toplumsal varoluşun dev aygıtları için de fikirler o olmalıdır; hiçbiri çarkta yükselip tepeden aşağıya makine yağı boşaltamaz. Gizlenmiş noktalara bir miktar uygulamada bulunur ve bilmesi gerekeni ona ekler.”[9] ‘Hakikat’ kavramı, Şeyla Benhabib’in metnine de konu olmuş: “Postmodernistler, kendilerinden önce Dostoyevski ve Nietzsche’nin söyledikleri gibi ‘Tanrı öldü; artık her şey mubah’ diyormuş gibidirler. Buradaki ana düşünce postmodernistlerin savunmalarında şu kılığa bürünüyor: ‘Hakikatin aşkın garantileri öldü; dil oyunlarının tartışmacı mücadelesinde kıyaslanabilirlik yok; hakikatin yerel söylemleri aşan garantileri yok, yalnızca birbirleriyle meşruluk uğrunda çatışan yerel anlatıların sonsuz mücadelesi var.’[10] …Nasıl ki Hakikatin zeminini Gerçek oluşturuyorsa, Gerçeğin imtiyazlı temsilcisi ve Hakikat iddialarının soruşturmacısı olarak felsefenin de tüm ‘olumlu bilgi’de temel oluşturucu bir rol oynaması gerekir.”[11]
Yakın tarihte Batı’da başlayıp neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan önemli bir siyasi rüzgâra (68 olayları) atfen bir örnek daha vermek yerinde olur: “Fransız öğrencilerin Mayıs ayındaki (1968) dramatik boykotlarını bir genel grev izledi ve ülkenin tamamı felç oldu. Ayaklanma, geçmişteki kurumlardan ve politikadan radikal ölçüde kopulması yönünde istekler olduğunun işaretlerini verdi ve liberal kurumların büyük bir yurttaş kitlesinin hoşnutsuzluğuyla başa çıkma konusunda uğradıkları başarısızlığı ifade etti. Öğrenci radikaller ‘tüm iktidarın hayal gücüne’ devredilmesi, ‘peder’in değerlerinden ve politikasından kopulması çağrısında bulundu. De Gaulle, seçimlerin yenilenmesi vaadinde bulundu ve herkesi normal işine dönmesini sağlamak için birçok grup ve bireyle ittifak kurma manevralarına girişti; Komünist Parti bu hamleyi destekledi ve ‘öğrenci provakatörler’e saldırdı, böylelikle de kendi sözümona devrimci taleplerinin gözden düşmesine ve radikalleşmiş kesimlerden birçok insanın partiden kopmasına neden oldu. …Mayıs 1968 ayaklanması postmodern teorinin daha sonraki gelişmelerine önemli açılardan katkıda bulundu. Öğrenci ayaklanmaları, üniversite sistemindeki eğitimin mahiyetini politikleştirdi ve bilginin bir iktidar ve tahakküm aracı olarak üretilmesini eleştirdi. Öğrenciler üniversite sistemine, insanı aptallaştıran bürokratik mahiyetinden, uzlaşmacılığı dayatmasından ve ürettiği bilgilerin gerçek varoluşla alakasız biçimde uzmanlaşmış ve bölmelenmiş olmasından ötürü saldırdılar. Ama öğrenciler aynı zamanda üniversiteyi baskıcı bir kapitalist toplumun mikrokozmosu olarak analiz ettiler ve dikkatlerini ‘bir toplumun kendi bilgisini taşıdığı ve bilgi maskesi altında kendi varkalımını sağlama bağladığı bütün bir gizli mekanizmalar silsilesine’ yönelttiler. …Mayıs 1968 olayları birçoklarının Marksizm’in -bilhassa Fransız Komünist Partisi’nin sunduğu Marksizm değişkesinin- günümüzün toplumunu ve onun çeşitli iktidar biçimlerini (mode) upuygun teorileştirmek açısından çok dogmatik ve dar bir çerçeve olduğu sonucuna varmalarına yol açtı. Bunun üzerine postmodern teorisyenler feminizm, ekoloji grupları, gay ve lezbiyen oluşumlar gibi politik hareketlere kaydılar.”[12]
Soru şu: Yığınları içine çeken 68 rüzgârının sonunda (diğer ülkeleri bir kenara bırakıyoruz) Fransa’da ne oldu? Yanıt gayet açık: De Gaulle yeniden daha güçlü bir şekilde iktidar oldu, Fransa’daki komünist hareket de, işçi sendikaları da eskisine oranla daha fazla gözetim ve denetim altına alındı, 68 olaylarında yer alan öğrenciler savruldu, öğrenci örgütlenmeleri iyice zayıflatıldı, bir dönem Komünist parti ile organik bağı bulunan Baudrillard gibi bazı önemli isimler, sonraki zamanlarda postmodern söylemin önde gelen teorisyeni rolünü üstlendi. Umulan ne idi, sonuç ne oldu? Ve ‘Neden öyle oldu?’ sorusuna yanıt ararken, ister istemez arka planda olup bitenlere, olayları manipüle etmeye dönük çeşitli olasılıklara kafa yorar insan. Öyle olunca doğal olarak Görünen ile Görünmeyen, Gösterilen ile Gösterilmeyen arasındaki fark, yani Gerçek ile Hakikat arasındaki fark belirir kendiliğinden.
***
Bu açıklamalardan sonra, ülkemiz entelijansiyasının önemli simalarından Alev Alatlı’nın sözlerine (tespitlerine) yer vermek isteriz: “Tümüyle doğru ya da tümüyle yanlış. Siyah ya da beyaz. 1 ya da 0. Oysa söylemleri derece meselesiydi. Olguların hepsi derece meselesiydi. Olgular her zaman bir ölçüde saçaklı (fuzzy) veya müphemdi, asla kesin değil. …Ne ki, bilim adamları gri ya da bulanık (fuzzy) olguları matematiğin siyah-beyaz verileriymiş gibi ele alıyorlardı. Oysa dünyaya dair olup da %100 doğru ya da %100 yanlış olduğu ispat edilmiş tek bir olgu yoktu. …Bilim adamları mantık ve matematikte yanılıyor olabilirlerdi. Ve bu yanılgılarında adeta dini bir tarikatın debdebesi ve yobazlığı ile ısrar etmeyi sürdürüyor olabilirlerdi. …Kosko, hayatta en hakiki mürşit ilim değildir, demiyordu. Kosko, mürşit bellediğimiz ‘siyah-beyaz bilim’ yanlış diyordu. Çünkü Batı zihniyetini şekillendiren, parametrelerini, doğru-yanlış cetvellerini tanzim eden, Eski Yunan. Demokritos’un kâinatı atomlar ve boşluktan ibaret. Eflatun’un dünyası keskin üçgenlerle dolu. Aristo’nun mantığı, siyah-beyaz kurallarla. Aristo’yu izleyen kuşaklar, aklı ve kâinatı onun mantığı ve bilimsel eğilimleri doğrultusunda algılamaya devam etti. …Ağzımızdan çıkan her önerme ya doğru ya da yanlış. Her yasa, her yönetmelik, her kural kesin. Dijital bilgisayarın 0-1 ikili sistemi, siyah-beyaz dünya anlayışının zaferi gibi. Bir kere hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz. …‘Sahici dünya kesin tanım kabul etmiyor’ diyor Kosko, ‘uyumsuzluk problemi var.’ İnsan dili 0-1 modunda çalışıyor ama gerçek, 0 ile 1 arasında bir yerde. Bilimsel bir veriyi veya iddiayı veya olguyu asla %100 kanıtlayamıyoruz. Anlayacağınız, fizik kanunları, ‘kanun’ filan değil. …‘Aristo mantığı, toplantıya smokin, kolalı beyaz gömlek, siyah kravat, siyah rugan iskarpinlerle gelmiş adama benzer. Fuzzy mantık, kot pantolon, tişört, lastik ayakkabı giymiş birisi gibidir. Bu kıyafet eskiden kabul edilemezdi. Artık işler değişti.’ Zadeh bunları söylüyor ve kıyamet kopuyor! …‘Fuzzy’nin kelime anlamı saçaklı, dağınık, müphem, puslu. Fuzzy’ciler, Aristo’nun siyah-beyaz mantığının karşısına Buda’nın hem siyah-hem de beyaz mantığını koyanlar. Ya doğru ya yanlış değil, hem doğru hem de yanlış. Ya 0 ya 1 değil, hem 0 hem de 1. …Sahici dünya siyah-beyaz değil, kırçıl. Sahici dünyanın mantığı da kırçıl. Güle güle Aristo, hoş geldin Buda. …Buda, Aristo’dan iki asır önce yaşadı. Düşünce sistemi çelişkiler üzerine kuruludur. Güller hem kırmızıdır hem de değildir. Gökyüzü hem mavidir hem de değildir. ‘Hem-hem de’ tarzı düşünce biçimi Lao Tzu’dan çağdaş Zen’e kadar uzanan Uzak Doğu inanç sistemlerinin aslı, esası. Saçaklı mantığın aslı esası, ikili sisteme (bivalence) karşı, çoklu sistem (multivalence). Saçaklılık, bilim dünyasını altüst etti. Bertrand Russell, sonra 1937’de kuantum fizikçisi Max Black, daha sonra Werner Heisenberg, Lotfi Zadeh, Bart Kosko yüz yıllardır ‘Doğu mistisizmi’ diye aşağılanan düşünce biçimini saçaklı sistemler olarak mikroprosessorlara yerleştirdi.”[13]
Alatlı’nın altını çizdiği mesele, kuşkusuz son derece önemlidir. Böyle metinleri iyi okumak lazım. İyi okumak ve iyice düşünmek lazım. Evet, ‘gri’ (yahut ‘kırçıl)’ oluş doğru; evet, ‘saçaklı’ oluş doğru (bu savlar da dahil herhangi bir sav için ‘doğru’ demek, günümüzde ne kadar doğruysa). Buna mukabil belki bu bağlamdaki en önemli problemlerden biri şu olabilir: Modern’in ‘kesin’liklerine postmodern itiraz kuşkusuz haklı; Ve fakat ‘yazılım’ daha da sert bir kesinlik içerecek şekilde aynı şeyi yapmakta. Yapay Zekâ (ileride Süper Zekâ, sonra belki Hiper Zekâ) insanlığı böyle keskin ve sert kesinliklerle denetim altına alıp idare edeceğine göre, modernizme yöneltilen eleştirinin açtığı yolda esasında modernizmin kesinliklerinin aşılamayacağı, tersine, geriye dönüşü olmayacak şekilde katmerleşeceği varsayılabilir, düşünülebilir, iddia edilebilir. Hal böyle iken, beklentinin aksine, rasyonalizmin hayata daha da sağlam şekilde yerleşeceği, tırnaklarını, geriye çekemeyecek şekilde geçireceği kanaati ister istemez güç kazanıyor. Bu denli içselleşmiş pragmatizm temelli hayat düzleminde (ki o da giderek katmerleşiyor) rasyonalizasyonun katmerleşeceğine kuşku yok. O halde, ortada ciddi bir ‘çıkmaz’ var. Peki, bu durumda ne yapmalı? İşte yanıtı en zor olan soru da bu: Ne yapmalı?
***
İncelediğimiz mesele Postmodernizm olduğuna, Modernizm’i kavramadan Postmodernizm hakkında yargı oluşturulamayacağına göre, bu iki kavramla ilgili bir felsefe sözlüğüne başvurmak gerekecek. Bakalım 1728 sayfalık oldukça hacimli ‘Felsefe Sözlüğü’ bize ne söylüyor:
Modern Felsefe: (…) XVII. Yüzyılın ortalarında Descartes ile başlayıp XIX. Yüzyılın ortalarında Kant ile sonlandırılan, yerine ya da bağlamına göre ‘Yeniçağ Felsefesi’ diye de adlandırılan, ‘ortaçağ felsefesi’ nden sonra, ‘çağdaş felsefe’ den ise önce geldiği düşünülen felsefe tarihinin üçüncü ana felsefe dönemi. ‘Ortaçağ Felsefesi’ nden hemen her konuda, hemen her bakımdan kesin çizgilerle son derece açık bir kopuşun yaşandığı, kendi içinde birbirinden değişik sorunların, yöntemlerin, araştırma izlencelerinin, yazma biçemlerinin bulunduğu ‘özgül’ felsefe yapma yordamını anlatmak amacıyla kullanılan felsefe terimi. Kimilerine göre daha XV. Yüzyıldaki belli düşünsel eğilimlerde kendisini açıklıkla dışa vurduğu, buna karşın modern felsefeye özgü birtakım ‘insancı’ izlence ve ülkülere karşı tepki olarak doğan ve günümüzde ağırlığını gitgide daha da bir yakından duyumsatan ‘post-modern felsefe’ dönemi ile kapandığı, dolayısıyla XX. Yüzyılın ortalarına dek çeşitli biçimlerde yaklaşık 500 yılı kapsayan bir dönem boyunca varlığını etkin bir biçimde sürdürdüğü savunulan felsefe anlayışı, yaklaşımı ya da tutumu.[14]
Modernizm: (…) Sanatın başlıca amacının gerçekliği olduğu gibi, nasılsa öyle temsil etmek olmadığını, bunun bilincinde olmakla, bu ülküyü sanat yapıtında gerçekleştirmekle yükümlü sanatçının hepten zaman aşırı değerlere yönelmesi gerektiğini savunan; çok büyük ölçüde ‘gerçekçi estetik’ anlayışına karşı tepki olarak XIX. Yüzyıl sonlarında doğmuş, kimileyin ‘soyutlamacılık’ adıyla da anılan estetik öğretisi. Gelenekten bütün bütün bir kopuşu sağlamak amacıyla ortaya çıkmış; sanat dalları ile yazında yenilikçi deyişler, olağandışı sunum teknikleri ve yepyeni söyleme biçemleriyle yaratma etkinliğine yeni bir soluk kazandırmlış sanat akımı. Kimileyin ‘yeniçağ’ ya da ‘çağcılık’ diye de anılan modernizm, kendinden önceki hemen bütün geleneksel sanat yaklaşımlarının ileri sürdüğünün tersine, sanatın ille de bir amacı olacaksa bunun sanatçının o anki yaşadıklarını dile getirmekten öte bir anlamı olmadığını; bu anlamda değme sanatçının sunumcu ya da yansıtımcı olmayan soyutlamalarla, imgelerle ve düşlemlerle bezeli deyişlerle kendi dünyasını dile getirirken olabildiğince özgür davranması gerektiğini savunmaktadır. …Modernizmin en büyük örnekleri olarak ‘Küpçülük’ (Kübizm), ‘Fauvicilik’, ‘Dışavurumculuk’, ‘Gelecekçilik’, ‘Simgecilik’, ‘İmgecilik’, ‘Dadacılık’, ‘Vorticilik’, ‘Gerçeküstücülük’ ile ‘İzlenimcilik Sonrası’ akımlarının değişim biçimleri yer almaktadır.[15]
Postmodern Felsefe: (…) En genel anlamda ‘Aydınlanma Tasarısı’nın temelini oluşturan nesnel bilginin us yoluyla edinilebilir olduğuna duyulan güvenin kökten yıkılmasıyla birlikte, ‘temeldencilik’, ‘özcülük’, ‘gerçekçilik’, ‘ussallık’, ‘özne’, ‘ben’ gibi modern felsefenin en temel tasarımlarının sorunsallaştırılarak ele alındığı felsefe çerçevesi, konumu ya da duruşu. Felsefede postmodern yönelimli düşünürlerin evrensel, temel, nesnel, ussal bir doğruluğun varlığına yönelik bir kuşku duydukları, bu kuşkuları doğrultusunda da özellikle değişik dil ve deyiş stratejileri aracılığıyla Batı felsefesi dilinin keskin kavram karşıtlıkları üstüne bina edilmiş ikilikleri yıkmayı amaçladıkları, hep ‘dilin yaşamsallığı’ ile ‘yaşamın dilselliği’ düşüncesini öne çıkardıkları gözlenmektedir. Düşünceleriyle postmodern felsefenin oluşumuna katkıda bulunan düşünürlerin en önde gelenleri olarak Nietzsche, Heidegger, Wittgenstein, Foucalt, Levinas, Derrida, Lyotard, Baudrillard, Rotry, Irigaray, Kristeva, Cixous adları sayılabilir. Görüngübilim, Varoluşçuluk, Marksçılık gibi düşünce okullarının tersine postmodern felsefenin temel bir savunusu olmadığı gibi belli uslamlamalarla özetlenebilecek genel bir öğretisi de yoktur.[16]
Bu yazı dizisindeki diğer yazılar
[1] Taner Ay: Post-Gerçek: Yeni bir kavram, yeni bir dünya, Varlık Dergisi, Mayıs 2017, s.30-31
[2] Taner Ay: Sanatın Sonundan Sonra: Varlık Dergisi, Aralık 2017, s.77
[3] Farhad Daftary: İsmaililer, Çev. Ercüment Özkaya, Rastlantı Yayınları.
[4] Onur Bilge Kula: Marks, Benjamin, Adorno: Sanat ve Edebiyat, T. İş B. Yay., 2013, s.4, Dipnot’dan
[5] Leszek Kolakowski: Modernliğin Sonsuz Duruşması, Türkçesi: Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İstanbul 1999, s.31
[6] Onur Bilge Kula: Marks, Benjamin, Adorno: Sanat ve Edebiyat, T. İş B. Yay., 2013, s.21-22
[7] Oktay Ahmet: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.253-254
[8] Michel de Montaigne: Denemeler, Birinci Kitap, Fransızca aslından çev. Engin Sunar, Say Yayınları, 2006 (Montaigne: 449)
[9] Esther Leslie: Walter Benjamin: Konformizmi Alt Etmek, Çev. Eda Çaça, Habitus Yay., 2011, s. 25
[10] Şeyla Benhabib: Modernizm, Evrensellik ve Birey (Çağdaş Ahlak Felsefesine Katkılar), İngilizceden Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yay., 1999, s.278
[11] Şeyla Benhabib: a.g.e., s. 283; Jane Flax, Psycoanalysis, Feminism and Postmodernism in the Contemporary West, University of California Press, Berkeley, 1990, s.32 ve sonrası’ndan
[12] Steven Best-Douglas Kellner: Postmodern Teori (Eleştirel Soruşturmalar), İng. Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yay., 1998, s.40-41
[13] Batıya Yön Veren Metinler (4 cilt). Derleyen: Alev Alatlı; Moderniteye Doğru Kaotik Modern Dünya (1800-1970), 4.ncü cilt, Kapadokya Meslek Yüksek Okulu, 2010, s. 1775-79
[14] Abdülbaki Güçlü – Erkan Uzun – Serkan Uzun – Ümit Hüsrev Yolsal: Felsefe Sözlüğü: Bilim ve Sanat Yay., 2002, s.986-987
[15] Abdülbaki Güçlü – Erkan Uzun – Serkan Uzun – Ümit Hüsrev Yolsal: Felsefe Sözlüğü: Bilim ve Sanat Yay., 2002, s.1005-1006
[16] Abdülbaki Güçlü – Erkan Uzun – Serkan Uzun – Ümit Hüsrev Yolsal: a.g.s., s.1151-1152





