BLOG

Eski köye yeni adet

İnsan türü tarih boyu gördüğü, işittiği, hissettiği, hayal ettiği, sezdiği, düşünme eylemiyle elde ettiği hemen her şeyi işaretle, sesle (ezgi/müzik), kelime ve sözle, sayılarla, çeşitli formlarla, renkle, çizimle vs aracılığıyla dillendirdi, paylaştı ve/ya anlattı.

Önce dik durmayı başardı ve bu hal yaşamının devamı için ona çok büyük avantaj sağladı. Bu sayede çevreyi daha iyi gördü, yukarıya-aşağıya, sağa-sola, öne-arkaya yön bağlamında çok daha rahat egemen oldu, böylece oyuk ve mağara gibi doğal barınma yerleri dışında kendisi için barınak inşa etmeyi ve ateşi evcilleştirmeyi başardı. Bu noktada en önemli husus, ateş yakma becerisinin geliştirilmesiyle ilgili en eski belgenin M.Ö. yaklaşık 600.000 yıl kadar geriye giden Chou-kou-tien dönemine ait olduğunun tespit edilmesidir. Fakat diğer türlerden belirgin şekilde uzaklaşıp insanlaşmaya doğru giden yolda çok önemli bir eşik, fırlatılabilen silahlar yapmak suretiyle mesafeye egemen olmaktı. Çünkü mızrak, ok-yay, balta, sapan gibi aletlerin insana sağladığı üstünlük, dünyanın farklı yerlerinde (eş zamanlı yahut farklı zamanlarda) çok çeşitli inanç, mit ve/ya efsaneye neden oldu. İnsanlık tarihindeki ilk sanat etkinliği olarak kabul edilebilecek yaratıcı eylemlerin hayata geçirilmesinde ise kuşkusuz mit, efsane, inanç olgusunun çok büyük payı vardı.

Alet edevat yaptı, oyun üretti, ritüel geliştirdi (homo faber, homo ludens, …) insan türü. Ne ki, bu gibi şeylere dair ipuçlarını bulmaya çalışan araştırmacıların milyonlarca yıl geriye giden zamana ilişkin bulgu elde etmeleri olanaksızdır. Dinozor kemikleri vb dayanıklı nesneler toprağın alt katmanlarında, derinlerde, uygun doğa koşullarında yüzbinlerce, milyonca yıl korunup günümüze değin kalabilirler, ancak oyuna, mite, efsaneye, ritüele dair ipuçlarının o kadar eski zamandan günümüze kalmaları mümkün değildir. O yüzden, “inançlar ve düşünceler fosilleşmez” der Mircea Eliade haklı olarak (Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi -Taş Devrinden Eleusis Mysteria’larına- Çev. Ali Berktay, Kabalcı Yayınları). Bu bağlamda olmak üzere ipucu niteliği taşıyan en eski resimler Endonezya’nın Sulawesi adasındaki mağaralarda, Fransa’daki Lascaux, İspanya’daki Altamira mağaraları ile benzer alanlarda olan (şimdilik) mağara resimleridir ve bunlar 30-45 bin yıl önceye tarihlenirler. Ondan önceki evrelere dair bulgu varsa bile henüz erişilememiş, keşfedilememiştir. Bütün dünyada büyük sansasyona yol açan ve insanlık tarihini yeniden yazdıracağı dillendirilen Göbeklitepe ve Karahantepe buluntuları ise, daha da yakın tarihlidir.

Sanat bağlamlı yaratıcı insan etkinliğine önemli ölçüde yol açan, ciddi anlamda motive edip yönlendiren mitler, efsaneler, inançlar, oyunlar vb şeyler hakkında bulgu elde edebilmek için nasıl ki yüzbinlerce yıl ya da milyon yıl kadar eskiye giden zaman ölçeğinde araştırma yapmak mümkün değilse veya bu minval çabalar beyhude ise, aynı zaman ölçeğinde insan türünün yaratıcı sanat etkinliklerine dair ipucu, bulgu elde etmek de mümkün değildir. Mit, efsane, inanç, oyun gibi soyut şeylere dair ipuçları ancak onları betimleyen resmetme etkinlikleri sayesinde somut veri olarak günümüze erişebilirdi. Fakat nereye ve nasıl yapılmış olursa olsun, rastlantı sonucu en elverişli doğa koşullarında bulunup maksimum korumaya sahip olsun, gene de milyon yıl öncesine ait insan elinden çıkmış çizim, boyama, kabartma, yontu gibi herhangi bir şeyin günümüze erişmesi düşünülemez (sonraki on yıllarda veya asırlarda es kaza öyle bir şey bulunursa, çok büyük sürpriz olur). Durumun böyle olması, elde yegâne veri olarak bulunmasından ötürü, insana dair yaratıcı sanat etkinliklerinin maksimum 45 bin yıl önce başladığı anlamına da gelmez. Köklerinin çok daha eskiye gittiğine dair fikir birliği (veya kanaat birliği) olsa dahi, yineleyelim, ihtiyaç duyduğumuz materyalin milyon yıl önceden bu güne kalması söz konusu bile değildir.

Genel anlamda eksiksiz insan olarak kabul edilen Paleantropiyenler sadece alet kullanmakla kalmadılar, aynı zamanda alet üretip geliştirdiler ve neredeyse iki milyon yıl boyunca avcı, toplayıcı olarak hayata tutundular. O safhada farklı coğrafyalarda yaşayan ve birbiriyle irtibatı bulunmayan türün, birbirine benzeyen yahut farklılık gösteren yüzlerce, hatta binlerce oyun, ritüel, mit üretmiş olması doğaldır. Aksini iddia etmek anlamlı değildir. Oldukça meraklı, oyuna düşkün, abartıyı seven, üretim yeteneği geliştirmiş, iletişim kabiliyeti diğer türlerle kıyas kabul etmeyecek kadar ileri seviyede olan türü, zihinsel etkinlikten âri düşünemeyiz. Öte yandan, el becerisini veya genel anlamdaki maharetini çizim yapmak, form üretmek için muhakkak surette kullanmış olabileceğini varsaymak da yanlış değildir.

Üzerine kafa yorunca, insanın (bireyin) serüveni ile insanlığın (türün) serüveni, özü itibariyle farklı değilmiş gibi bir kanaat oluşur zihinde. İnsanın doğumunu, bebekliğini, çocukluğunu, ergenliğini, gençliğini, olgunluğunu, yaşlılığını kapsayan süreçle, insan türünün ilk halinden, yaşadığımız çağa dek devam edegelen insanlık süreci birlikte düşünüldüğünde ciddi anlamda benzerlik olduğu fikri ağırlık kazanır. Önce doğum-bebeklik, ardından çocukluğa geçiş, sonra çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe, gençlikten olgunluğa, olgunluktan yaşlılığa ve nihayet hayata gözlerini yummaya varan süreç, aynı zamanda insanlığın (türün) serüvenidir adeta. Ancak böyle bir konuda kesin kanaat oluşturmak hiç kolay değildir. Bundan ötürü hep birlikte düşünmeyi gerektiren, yanıtı zor bir soruyla karşı karşıya kalırız: İnsanlık serüveninin de (“insanlık trajedisi” mi demeli, yoksa “doğanın/gezegenin trajedisi” mi?) özü itibariyle bireyin serüvenine benzer bir hal ile başlayıp devam ettiği düşünülebilir mi?

Velhasıl, hüküm vermekten kaçınmamıza karşın insan türünün ilk zamanından bu güne milyonlarca yılda geçirilen çeşitli evrelerin, salt bireyin doğumundan ölümüne dek geçen süreçle, doğum-bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk, yaşlılık evreleriyle örtüşmesi olasılığını düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Bir an için en naif haliyle bir çocuğun doğa ortamına bırakıldığını düşünelim: Çocuk olmaktan kaynaklı oyun ihtiyacından ötürü eline geçirdiği çer çöp yardımıyla toprak yüzeye çizimler yapar. Yanık veya isli odun parçalarıyla, renkli taşlarla kaya yüzeylerine çizimler yapar. Doğayı taklit eder; dağları, nehirleri, kuşları, böcekleri, gördüğü çeşitli hayvanları çizer. Çamur, kil ve başka şeyler kullanarak üç boyutlu nesneler yapar. Çalı çırpıdan yararlanarak oynayabileceği çeşitli materyal üretir. Her şeyi deneyimler. Böcek sokar, yediği ot zehirler, diken batar. Bu evrede hangi şeylerden sakınması gerektiğini öğrenir. Onu izlerken tanık olacağımız şey, bu gibi durumlardan ibarettir. Çünkü o aşamada belirleyici olan, merak ve ihtiyaçtır. Çocuktur ve en meraklı olduğu çağı yaşamaktadır, duyu organlarının bütün canlılığıyla pür dikkat her şeyi öğrenmektedir. En fazla ihtiyaç duyduğu şey ise oyundur. Oyun için ne gerekiyorsa, bireysel kabiliyetlerinin elverdiği ölçüde onu yapar.

İnsan tabiatına ilişkin bu çok belirgin hal, yani çocukluk çağındaki merak, oyun arzusu ve deneyimleyerek/yaşayarak öğrenme sürecinde iken çeşitli yüzeyleri çizip karalama, doğadaki nesneleri ve oluşumları taklit yoluyla resmetme çabasına dair bilginin, aynı evrede iken, yani çocukluk evresinde olduğu söylenebilecek süreçten geçerken genel anlamda insan türünün eğilimine benzediği, dolayısıyla milyon yıl ile tanımlanan o çok eski evrede insanın aynı şeyleri yaptığı, çizip karaladığı, doğadaki oluşumları, çeşitli canlıları, nesneleri resmettiği varsayımını güçlü kılar. Aynı nedenle, gerek çizim-boyama, gerekse yontu olarak resmetme olgusunun günümüze erişebilen sınırlı verilerden çok daha önceye, yüzbinlerce ve hatta milyonca yıl eskiye gittiği kanaatindeyiz. Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için altını çizerek belirtelim: Hüküm beyan etmiyoruz, kanaat olduğunu söylüyoruz. Bu bir iddia değil, bir varsayımdır. İddia olabilmesi için ciddiye alınabilecek verilere dayanması icap eder. Lakin gezegenin koşulları ve insanlık hali dikkate alındığında, meseleye ilişkin olası verilerin milyon yıl geçmişten yaşadığımız zamana erişmesinin mümkün olmadığı rahatlıkla söylenebilir. İşte o yüzden, kuvvetle muhtemel olduğunu düşünmemize yol açan bu varsayımı dikkatlere sunma ihtiyacındayız.

Resmetme olgusunun insanlık tarihinin çocukluk evresinde, yani milyon yılla ifade edilecek kadar uzak bir geçmiş zamanda var olduğu kanaatine yol açan temel nedenleri özetledikten sonra, diğer her şey gibi resmetme yöntemlerinin ve/ya tekniklerinin de zaman ilerledikçe yenilendiğini, değişikliğe uğradığını hatırlatmalıyız. Sadece zamana bağlı olduğunu söylersek eksik bırakmış oluruz. Mekân da en az o kadar öneme sahiptir. Mekândan kastımız, üzerinde yaşanan yer yahut coğrafyadır. Farklı coğrafyalardaki iklim, yüzey şekilleri, bitki ve canlı türleri insan tutum ve davranışlarında belirleyici rol oynar. Bol miktarda meyve, sebze, kök vs bulunan ılıman iklimlerde, vejeteryan beslenme ağırlık kazanır. Deniz yahut nehir kıyılarında balık avı öne çıkar. Soğuk iklim koşullarında bitki türleri sınırlı olacağı için, beslenmede av hayvanları birinci sıraya oturur. Sürekli yağmur alan bir yer ile yılın büyük bölümü güneş alan yer farklı avantaj ve dezavantaja sahiptir. Doğa koşulları, insan etkinliklerinde en önemli yeri işgal eder. Üstelik farklı kuşaklar ölçeğinde uzun zamana yayılan stabil koşullar kadar, ansızın ortaya çıkan (beklenmedik) doğa olayları da oldukça etkilidir. Nispeten kısa periyodlarla gerçekleşen volkanik patlama, deprem, taşkın, çığ, yangın, kuraklık gibi doğal devinim ve daha uzak periyodlarla gerçekleşen soğuma ve buzul dönemleri gibi doğal devinim de insan etkinliklerinde belirleyici bir faktör olmuştur kuşkusuz.

Doğa bağlamında topyekûn her şey insan evladının neyi, nereye, nasıl resmedeceğini, hatta resmedip etmeyeceğini belirlemiştir. Neyi resmedecektir? Gördüğü şeyi elbette ki, görmediği şeyi resmedemez. Özellikle de en naif evrede iken. Soğuk iklim kuşağında yaşayan beyaz tenli insan, siyahî insanla hiç karşılaşmamışken, siyah tenli bir insan tahayyül edemeyeceği için, doğal olarak onu resmedemez. Afrikalı siyahî insan kutup ayısını tahayyül edemeyeceği için, onu resmedemez. Peki, gördüğü şeyi nasıl resmedecektir? Koşulların sunduğu malzeme asıl kaynaktır. Kırmızı toprak, renkli taşlar, çalı çırpı kökleri, yapraklar, meyve kabukları, deniz kabukları, ağaç reçineleri, hayvan iskeletleri vb elde ne varsa onu kullanacaktır. Soğuk iklim koşullarındaki insan mağaralara sığınacağı için ister istemez mağara duvarlarını tuval olarak kullanacak, sıcak iklim koşullarında yaşayan insan ise kaya oluşumlarını, ağaç gövdelerini, toprak yüzeyi tuval olarak kullanacaktır. Av hayvanlarının artıkları bu işi için idealdir. Kuş tüyünden, boynuzdan, kemikten, yün ve kıldan yararlanacaktır. Kapalı ortamda iken ışığa ihtiyaç var. Kimi bulunduğu ortamı aydınlatmak için yağlı ağaç çırası veya reçine kullanırken, kimi av hayvanlarının kemiklerinden elde ettiği iliği, balık yağını, iç yağı veya kuyruk yağını kullanacaktır.

Sırrına erilemeyen şeylerden biri de mağara duvarlarına ve tavanlarına yapılan onca resmin, mekân gün ışığından mahrum olduğu için bir aydınlatma aracı olmaksızın yapılamayacağı, ancak her ne hikmetse duvarlarda ve tavanlarda en ufak bir is belirtisine rastlanmamış olması idi. Her hal ve kârda yağlı ağaç çırası veya reçine kullanılmış olmalıydı, ama nedense bütün resimler tertemizdi, en ufak bir kirlenme ve is belirtisi yoktu. Keşif, bu noktada çok değerliydi. Seneler sonra aydınlatma için av hayvanlarının kemiklerinden alınan iliğin kullanıldığı, iliğin hem uzun süre dayandığı, hem de hiç is yapmadığı keşfedildi, bu meseleyi araştıran modern zaman bilim insanları tarafından. Oysa dönemin insanları ısınmak için mağarada muhakkak odun yakmıştır ve çıranın yanıcı özelliğini biliyorlardır. Nasıl olmuştu da çıra yerine bu temiz aydınlatma aracını tespit etmişlerdi? Muhtemeldir ki et pişirirken iliğin yandığını ve is çıkartmadan aydınlattığını rastlantı sonucu gördüler, yani keşfettiler. Tıpkı Hindistan’a gitmek üzere gemiyle yola çıkıp uçsuz bucaksız bakir toprakların bulunduğu Amerika kıtasına gitmek gibi.

Bütün canlılar milyon yıl boyunca gördükleri her şeyi koklamış, tatmış ve ona dokunmuştur. İnsan da aynı şeyi yaptı. Örneğin, tuz: Hemen her canlının gereksinim duyduğu önemli bir mineral. Dokunma, tatma, koklama yoluyla keşfettiler tuzu. Tad alma duyusu ve görsel bellek yardımıyla, gittikleri her yerde neyin tuz olduğunu kolayca tespit ettiler. Örneğin, mantar: Aralarından birileri ölümcül şekilde zehirlenmedikçe zehirli mantar türlerine belirlemeleri olanaksızdı. Yenecek mantar türleri, zehirli olanların tespit edilmesini zorunlu kılar. Bu kez keşif iki taraflıdır; hem zehirli mantarlar, hem zehirsiz mantarlar keşfi zorunlu kılmıştır. Böceklerin, sürüngenlerin can yakanlarını veya öldürenlerini bizatihi yaşamadan, yani deneyimlemeden bilmek olanaksızdı. Sadece insanlar değil, diğer bütün canlılar birbirleriyle ilgili çok büyük bedel ödediler, ödüyorlar. En büyük bedel de insana ödendi ve homo necans bütün hışmıyla diğer canlılardan tahsilata devam ediyor. İnsan hayatının en önemli beslenme girdilerinden biri olan ‘maya’nın keşfi rastlantı dışında gerçekleşmiş olamaz. Keyif verici maddeler için de aynı şey söylenebilir. Bu nevi şeyler şimdi artık laboratuvarlarda, fabrika tezgâhlarında üretiliyor olsa bile, insanlık tarihi bunların tadarak deneyimleme, gözlem vb sonucu keşfedildiğini söyler bize. Bazı şeylerin suyun dibine gitmesine karşın bazılarının suya batmayıp yüzeyde kaldığını gözlemlemedikçe, ağaç parçalarının suyun üzerinde kaldığından ilham almadıkça kayık yapmak olanaksızdı. Bu gözlem bir keşfe yol açmış olsa bile, insan ve malzeme taşımaya elverişli suda yüzer bir kayık yapmak, hareket ettirmek için kürek yapmak, manevra için dümen yapmak bir dizi zihinsel etkinlik ve denemeyi zorunlu kılar.

Tütün: Rastlantı ile tütün yaprağının ateşe düşmesi ve dumanının hoş bir etki bırakması bir keşiftir belki. Fakat tütün dumanı çekmek için yapılan ağızlık, pipo vb için ne demeli? Buğdayı tadarak keşfetmiştir insan hiç kuşkusuz. Buğdayın ezilerek un haline getirilmesi, sonra su ile karıştırılıp hamura dönüştürülmesi ve ardından bunun ateşte pişirilmesi hem bir dizi rastlantı sonucu, hem de bir dizi fikir yürütme ve deneme sonucu olabilir. Fakat ekmek pişirmek için birtakım alet edevat ve özel aparat yapılmasına ne demeli? Şarap: Mevsiminde toplanan üzüm toprak kapların vb ekipmanın içinde muhafaza edilirken mayalanıp alkol üretmiş olması ihtimali çok yüksek. İnsan evladı arzu edilmeyen bir sonuçla karşılaşsa da kıt koşullarda iken böyle önemli bir gıda ürününü dökemez, o haliyle de tüketmek ister. Onun sonucunda keyif verici şarap ve başka koşullarda rastlantı sonucu pekmez keşfedilmiştir diye düşünmek yanlış olmasa gerektir. Yoğurt, peynir gibi stoklanarak daha sonra tüketilebilecek ne varsa, içinde fikir yürütme payı bulunsa bile çoğunlukla rastlantı sonucu keşfedilmiş olma ihtimali ağır basar. Peki, ok ve yay için ne düşünmeli? Bir yandan ağaç dallarının esnemesi ve fırlatma kabiliyetine dair gözlem ve rastlantılar esin kaynağı olmuştur, bir yandan etkin bir zihinsel faaliyet ve deneme sonucu yapılmıştır fikri yabana atılamaz. Mancınık da benzer bir durumun sonucu olabilir. Böyle şeylerin hem keşif, hem de îcad olduğu iddia edilebilir yahut keşifle başlayıp îcadla devam eden bir süreç olduğu söylenebilir.

Foto-grafın bir îcad mı, yoksa keşif mi olduğuna ilişkin soruya tutarlı yahut tatminkâr bir yanıt oluşturabilmek için düşünme etkinliğine ve ufuk açmaya matuf bir yolculuğa gereksinim var. Okuyucu açısından meselenin özüne girmeyip çevresinde dolaşıp duruyormuş gibi bir izlenim doğmamış olduğunu umut ederek yolculuğumuzu sürdürelim.

“Nereden çıkarttınız şimdi bu îcad mı, keşif mi meselesini. Eski köye yeni âdet getirmeyin. Fransız Bilimler Akademisi daguerreotype’le birlikte fotoğrafı îcad olarak kabul edip onayladı ve bu mesele 1839’da halloldu. Konu kapanmıştır.” diyenleri duyar gibiyiz. Haklılar. Ağalar vaktiyle buna karar kılmışlar. Ağaların sözünün üstüne söz söylenmez.

Mamafih ağaların, ustaların, düşünürlerin, yazarların söyledikleri ilahi kelam değil ki sorgusuz sualsiz biat edilsin. Bilim alanında dogmaya yer yoktur, keza düşün alanında da öyledir, sanat alanında da. Sanat, bilim, düşün alanının insanı sürekli sorgular, hem de her şeyi sorgular. İddialı bir izlenime yol açma ihtimalini ortadan kaldırmak için altına kalın bir çizgi çekerek söyleyelim: Merkezinde fotoğrafın bulunduğu bir meseleyi sorgulama cür’eti göstermiş olsak dahi, katiyen feylesofluk iddiasında değiliz. Bu ‘nazik’ konu (ciddiye alındığı için) ilgililerce tartışmaya/sohbete açılmıştır, diyebiliriz ki biz de konu üzerinde yüksek sesle düşünmekteyiz. Mesele bundan ibarettir.

Düşünme eylemi kelimelere muhtaçtır. Ne kadar zengin kelime hazinesi varsa, o kadar zengin (üst düzey) düşünme eylemi gerçekleşir. Düşünürlerin, kuramcıların, fikir üretenlerin veya fikir yürütenlerin, yorumlayanların, açımlayanların, analiz edenlerin, anlamlandıranların, çözümleyenlerin, söylem geliştirenlerin (başka neyi ilave edersek edelim) hepsine lazım olan şey, çok zengin bir kelime dağarcığıdır. Bir dil (lisan) ne kadar zenginse, düşünürler (filozoflar) için, teorisyenler için, edebiyatçılar ve şairler için, velhasıl herkes için, o kadar avantajlıdır.

Resmetme kulvarındayız. Heybemizde iki kelime var: Îcad ve Keşif. Onlarla yolculuğa çıktık. Tartışma (‘sohbet’ demeyi yeğleriz) konumuz: Fotograf bir îcad mıdır, yoksa keşif midir? Bu iki kelimeyi, sohbete konu olan temel mesele (resmetmek) üzerinden irdelemek ve onları anlamlarına uygun yere konumlandırmak için, bir yığın başka kelimeye daha müracaat etmek zorundayız.

Bu metin bağlamında çok ihtiyaç duymasak bile, eksik kalmasın diye çok kısa ilave edelim. Keşif, Arapça kökenlidir (Arapça, ‘keşf’). Mevcut olduğu bilinmeyen, mevcudiyetinden haberli olunmayan bir şeyin ortaya çıkartılmasına karşılık gelir. Îcad da Arapça kökenli bir kelimedir (buluş) ve olmayan bir şeyi var etme eylemine karşılık gelir. İlki, var olan ama varlığından haberli olunmayan bir şeyin ortaya çıkartılması iken, ikincisi, var olmayan bir şeyin insan çabası sonucu varlık kazanmasıdır, daha önce olmayan (benzersiz) bir araç, nesne, yöntem, şey ortaya konmasıdır veya yaratılmasıdır diyebiliriz. İki kelime ifade ettikleri şey bakımından hem birbirine çok yakındır, hem de çok uzak.

Esasen kelimelerin köklerine inmek, etimolojiye başvurmak, düşünen her zihnin alışkanlığıdır. Kaleme alınan metinler ağdalı olmak zorunda değil, en yalın metinlerde dahi çok çeşitli kelimeye yer vermek, düşünürlerin, şair ve edebiyatçıların vazgeçemeyeceği bir tutumdur. Aksi halde söylemler ve/ya ilgili metinler kısırlaşır, zayıf düşer. İşte o nedenle kelimeleri irdelemek, köklerine gitmek, onlar üzerine söz söylemek katiyen yanlış değildir, tersine düşünme alanını zenginleştirecek son derece değerli bir çabadır.

Kelimelerin öneminden (bir bakıma sihrinden) söz etmişken, ister istemez akla gelir: Neden dünyanın farklı yerlerindeki topluluklar farklı diller (lisanlar) üretmişlerdir? Neden herkes aynı kelimeleri, bir başka deyişle aynı ‘lisanı’ üretmedi? Farklı olmasına yol açan şey nedir? Güzel bir soru değil mi, üzerine düşünmeye ve bilim insanlarının bu güne dek meseleyle ilgili geliştirdikleri teorileri gözden geçirmeye değmez mi? Lisan deyince, bir başka soru daha gelir akla: Neden dünyanın farklı yerlerinde yaşayan toplumların her biri diğerinden farklı yazma teknikleri, farklı harfler (alfabeler) üretti? Arap harfleri, Kiril harfleri, Latin harfleri… Hint, Çin, Japon, Yunan, İbrani harfleri… Hepsinin formları farklı. Bundan gayrı sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya yazılma bakımından da farklılık içeriyor. Farklı olmalarına yol açan şey nedir? Bu da yanıtını bulmaya, konuya ilişkin hakikati öğrenmeye, nedenlerini anlamaya değer önemli bir soru değil midir?

Bir kısım insan böyle şeyleri düşünmenin, bunlara kafa yormanın gereksiz, anlamsız olduğunu düşünebilir, hatta eften püften bulup bunlara kafa yoranlara gülebilir. Ancak, “Söz konusu türün tamamı insan iken, neden farklı kelimeler ürettiler, farklı alfabeler geliştirdiler, farklı yönlere doğru hareket eden yazma tekniğine başvurdular?” sorusunu ciddiye alıp üzerine kafa yoracak insanlar var. Kendilerine bıyık altından tebessüm edilmesini göze alma cesareti gösterip, eften püftenmiş gibi görünen bazı meselelerin aslında önemli olduğunu onlar ifade eder. Bilim, düşün, sanat hayatını geliştirenler de bu cesarete sahip olan insanlardır.

Resmetme meselesindeki yolculuğumuzla dolaylı bağı bulunan bu kısa molayı bitirip zurnanın karar sesine dönelim ve aynı meseleyle doğrudan bağı olan rotayı takip edelim. Şu ya da bu teknikle yapılmış olsun, özünde hepsi resmetme eylemidir. Ve fakat hayatın her alanında gerçekleşen insan etkinliklerinde ‘yöntem’ yahut ‘teknik’ sözcükleri süreci anlatmakta kilit rol oynar. Tarımsal etkinliklerde karasaban bir yöntem yahut teknik iken, traktör ve biçer-döver de bir yöntem veya tekniktir. Taşımada yük hayvanları (eşek, öküz, at, deve) geçmiş zamanın yöntemi iken kamyon, tren, gemi, uçak, bant onların yerini aldı. İnsan gücüyle hareket eden kürekli tekneler, önce rüzgârın gücüne dayalı yelkene, sonra buhar gücüne, sonra dizel motorlara, hatta nükleer güce evrildi. Haberleşme teknikleri muazzam değişiklik gösterdi; kısa mesafede bağırıp çağırma, uzun mesafede ışık ve duman, güvercin yollama, derken telgraf, telefon, mektup ve nihayet elektronik-dijital sisteme evrildi. Konut süreci malûm, mağaradan saz ve kerpiç evlere, oradan günümüzdeki gökdelenlere gelindi. Isınma sürecinde de orta yerde ateş yakma hali, ocakta ateş yakmaya, oradan odun-kömür sobalarına, derken kaloriferli sisteme ve dahası klimaya dönüştü. Elektrik üretimi su gücünden, fosil yakıtlardan, nükleerden, rüzgâr ve güneş enerjisi sistemlerine ve kimbilir başka hangi yeniliklere doğru yolculuk halinde. Savaş ekipmanları bile (ki milenyumun ilk çeyreğinde gündemi savaş işgal ediyor) kılıç-kalkan, ok-yay, mancınık gibi aletlerden, tüfek, tank, top, uçak, füze (baruttan nükleer güce) dönüştü.  Foto-graf ise pinhole, metal levha, cam negatif, film, derken sayısal sisteme evrilen bir süreç takip etti. Bundan sonra da şaşırtıcı başka yenilikler olacaktır.

Burada sözü edilen ve edilmeyen insana dair yığınla şeyin izlediği süreç gibi, resmetme süreci de elbette ki foto-graf teknolojisiyle başlamadı. Foto-graf, yani ışıkla resmetme eylemi, kökü, (başlangıcı) bir resmetme eylemi olarak kanaatimizce mağara duvarlarında kendi doğal koşullarında korunup bu güne gelebilen resimlerin tarihlendiği 45 bin yıldan çok daha önceye gider. İnsanlık halini, insan yeteneklerini ve eylemlerini düşününce, resmetme olgusunun başlangıcının milyon yıla tarihlenebileceğini metnin önceki kısımlarında söylemiştik. Bu bir kanaattir elbette ki, iddia, katiyen değildir. Hatırlanacağı üzere bu yöndeki kanaatimizi ispata matuf somut verilerin o zamandan bu zamana erişmesinin olanaksızlığının da altını çizmiştik.

Sanayi Devriminin olgun bir aşamasında hayatın diğer alanlarındaki teknolojik gelişmelerle birlikte ilerleme kaydeden ve nihai olarak bütünüyle yeni, dahası son derece hızlı ve kolay resmetme olanağı sağlayan foto-graf, yani ‘ışıkla resmetme’ teknolojisi hayata girdi ve bunun bir îcad olduğu akademi tarafından tasdik edildi. Foto-graf, kendinden önceki resmetme tekniklerinin bir devamıdır, onu öncekilerden ayıran özellik yeni bir resmetme tekniği (ışıkla resmetme tekniği) olmasıdır. Kök, yaprak, reçine vb şeylerden elde edilen boyaların kuş tüyü, hayvan kılı ve yünü, kemik parçaları, taş parçaları, ağaç yaprak ve kabukları yardımıyla çeşitli doğal yüzeylere nakşedilmesi (hayvan derilerine resim yapılmış olması ihtimali çok yüksektir) nasıl bir resmetme tekniğiyse, ilerleyen zaman içinde kullanılan suluboya, pastel boya, yağlı boya, kâğıt, kalem, tuval, fırça, spatula ve diğer malzeme alet edevatla yapılanlar da başka bir resmetme tekniğidir. Foto-graf da onlardan sonraki bir evrenin resmetme tekniğidir. Özünde resmetme tekniklerinden söz ederken heykeli, kabartmayı, oymayı vb şeyleri ihmal etmemek gerek. İki boyutlu, üç boyutlu vs, özü itibariyle tamamı resmetme eylemine tekabül eder.

Keşif nerede başlar, îcad hangi evrede ortaya çıkar, ayırdına varmak epeyce zordur aslında. Buna karşın, örneğin akademik ortamda yer alan bir zat dalgınlık veya dil sürçmesi sonucu foto-graf için ‘keşif’ sözcüğünü ağzından kaçırsa, herhalde mensubu olduğu çevre tarafından aforoz edilir. Böyle bir şeye tanık olan alaylılar da kinayeli tebessüm ederler. Çünkü akademik kabul ‘îcad’ dır, foto-graf literatüre îcad olarak geçmiştir ve akademik çevre buna uymak durumundadır. Her şeye rağmen akademik çevreden zaman zaman bazı sivri dilli insanlar çıkmış ve riski göze alarak genel kabul görmüş konulara itirazda bulunmuştur. Akademik ortamda bulunmayan, dolayısıyla akademide tutunmak gibi kaygısı olmayan, ancak böyle meselelere kafa yorup doğru yahut yanlış, isabetli yahut beyhude sav geliştiren insan da esasen ender çıkar, ama beklenmedik zamanda, bir bakıma kendisinden şiddetle rahatsızlık duyulacak zamanda çıkar, bazen ciddi anlamda ihtiyaç hâsıl olsa bile. Akademik ortamdaki sivri dilli zat’lar da, akademi dışındaki itirazcılar da genellikle aykırı tiplerdir ve onların işi çoğunlukla ezber bozmaktır. Rutinin sarsılmasından, genel geçer bilgi halini almış argümanın yıkılmasından çekinmemeli ve aykırı tiplere kulak vermeli. Onlara kulak vermekle bir şey kaybedilmez, fakat her zaman olmasa bile bazen çok şey kazanılabilir.

Şimdi biri kalkmış eski köye yeni âdet getiriyor; durup dururken foto-grafın aslında bir keşif olduğunu söylüyor, ima ediyor veya îcad olduğu konusundaki kuşkularını dillendiriyor. Kafa bulandırmanın âlemi var mı? İşte bu ve benzeri cümleler, aykırı birinin söylemine duyulan şiddetli rahatsızlığın ifadesi olarak foto-graf ortamında yerini alır. Dedik ya, ağalar vaktiyle îcad olduğunu söyleyip altına imza atmışlar. Endüstri Devriminin teknolojik gelişimini, hatta sıçramasını temsil eder nitelikte olduğu için bu karara imza atmalarından daha doğal bir şey olamazdı zaten.

Öte yandan, eski köye yeni âdet, istesek de istemesek de, bütün gücümüzle engellemeye çalışsak da kaçınılmaz olarak gelir zaten. Üstelik bazen yeni diye dejenere şeyler gelir, biz de farkında olmadan kucak açarız. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, son 30-40 yıla dönüp bakınca, toplumsal hayatta ne kadar çok şeyin değiştiğini, eski köye ne kadar çok yeni âdet geldiğini görürüz. Bu bir yana, sırf ağaya muhalif olma isteminden ötürü bir itiraz gelmiş olsa, baştan savmaya elverişli olurdu. Fakat öyle değil. Öyle olmadığını birinci elden öğrenmek için sayın Dr.Halûk Uygur’un geride bıraktığımız dönemde (yakın zaman içinde) basılan kitaplarını incelemek, söyleşilerini dinlemek, bu metinle aynı anda yayınlanacak yazısını okumak yeterli olur. Bu arada belirtelim, metne konu olan tartışmaya/sohbete davet edilmiş olmamız, sırf ağalar öyle buyurdu diye îcadı veya sırf ağaların buyruğuna itiraz diye keşfi savunmamızı gerekli ve/ya zorunlu kılmıyor.

Bir an için sanat tarihi düzleminden çıkıp, başka bir düzleme geçmeyi deneyelim. Bu düzleme geçildiğinde farklı bir bakış açısı sunulabilir. Örneğin, “Genel olarak doğanın, özel olarak da insan doğasının (istemlerinin ve kabiliyetlerinin) elverdiği ölçüde keşfediyoruz” dense, ciddi bir itiraz noktası bulmakta güçlük çekilebilir.

Doğayı esas alarak meseleye bakıldığında; örneğin, denizler, göller, nehirler (sular) olmasa, balıklar, diğer deniz canlıları ve perde ayaklılar (yüzen canlılar) olmasa insan yüzme olgusunu bilir miydi, yüzmeyi düşünür müydü, arzu eder miydi ve hayal eder miydi? Kuşlar ve kanatlı böcekler olmasa (uçan canlı örnekleri), ağaçlar, tepeler, dağlar ve uçurumlar (yukarı-aşağı) olmasa, uzak-yakın (mesafe) olmasa insan evladı uçma arzusu duyar mıydı, buna kafa yorar mıydı, uçmayı hayal eder miydi? İlk evrede insan, muhtemeldir ki karıncanın, arının, sincap ve benzer canlıların (yahut o zamanki türlerin) yiyecek stoklamasından esinlenmişlerdir. Karlı, buzlu, soğuk ortamda etin daha fazla dayandığına, bozulmadığına tanık olmuşlardır. Tuz için aynı şey söylenebilir. Tuzlu ortamda bulunan şey bozulmuyor, taze kalabiliyor. Bu keşiflerden sonra, onlardan esin alarak hayatı kolaylaştırıcı teknikler geliştirdiklerine kuşku yok. Bu iki örneğe baktığımızda görürüz ki yiyecek stoklamak, onları uygun koşullarda saklamak marifeti zaten doğadaki diğer canlı türlerinde veya doğal ortamda vardı. Tohumun toprağa düşmesi, ertesi yıl aynı yerin üzerinde onlarca tohum bulunan bir başak çıkması, yani tohumun çoğalmış halde üremesi doğada vardı. Kök bitkiler için de aynı şeyler söylenebilir. Benzer yığınla örnek verilebilir.

Her şey doğada var. Katı halde, sıvı halde, gaz halinde her şey var. Bazısı birlikte vardır, insan onu ayırarak kullanır. Bazısı ayrı halde vardır, insan onu birleştirerek kullanır. Burada önemli olan insanın doğada mevcut olanı ayrıştırarak ve/ya birleştirerek kendi varlığını sürdürmek ve konfor sağlamak için kullanmasıdır. Onu yapabilmek için de ekipmana ihtiyacı var. Dolayısıyla teknoloji üretmesi ve geliştirmesi gerek. Süreç dikkate alındığında keşif ile îcadın atbaşı gittiğini söylemek hiç kolay değil. Fakat birinin ötekini tetiklediği veya zorladığı söylenebilir. Petrolü keşfedersiniz, ancak onu kullanabilmek için hem yerin derinliklerinden çıkartmanız, hem de ayrıştırmak için rafineri tesisleri kurmanız gerekir.

Belli bir mesafeden sonrasını görmeyi engelleyen ufuk hattı olmasa dünyada keşfedilecek bir kara parçasının varlığından söz edilemezdi (o takdirde dahi buna ilişkin mit zihinleri zorlar ve dünyayı boynuzlarında taşıyan muhteşem öküzü görme merakı başlardı). Dünya yuvarlak, belli bir yerden sonrası muamma. Yuvarlak olanın bize dönük kısmını görme yeteneğimiz var, arkada kalan kısmı görme şansımız yok. Bir akıl yürütmeyle arka kısmına, yanlara, alta ve üste ayna tutulduğunda (îcad emareleri bu noktadan itibaren belirir) diğer tarafları da görürüz. Dünya gibi tahayyül sınırlarımızın erişemeyeceği büyüklükte bir kütle söz konusu olunca, fezaya çıkıp baksak dahi, gene sadece bize dönük yüzeyini görebiliriz. Aynı anda her tarafını görme şansımız olmaz. Bu basit örneği mecaz olarak alalım ve hangi mesele olursa olsun, düz mantıkla bakıldığında muhakkak surette gözden kaçacak kısımlarının bulunacağını, dolayısıyla sağlıklı sonuçlara varılamayacağını hatırlayalım. Suyun kaldırma gücü, buhar gücü, rüzgâr gücü, fosil kaynaklar, güneş enerjisi, dalga enerjisi, metaller, mineraller zaten var. Milyon yıllık insanlık serüveninin çeşitli evrelerinde görmüş, farketmiş, anlamış ve yararlanmamın yollarını düşünmüş, araştırmış, tasarlamış ve eylemiştir insan evladı. Amerika’yı keşfetmiş ama önce gemi inşa etmiş. Gemi inşa etmeden önce suyun kaldırma kuvvetini keşfetmiş. Yelken tasarlamış ama önce rüzgârın gücünü farketmiş. Pusula îcad etmiş ama önce dünyadaki manyetik gücü, manyetik kuzeyi ve dahi kutup yıldızının (polaris’in) sürekli kuzeyi gösterdiğini keşfetmiş. Harita yapmış ama önce haritasını yapacağı alanlarda keşif gezisine çıkmış. Silsile takip edildiğinde, kürekli gemi-yelkenli gemi, pusula, harita îcad kulvarında düşünebilir. Buna mukabil rüzgâr gücü, yeni karaların ve denizlerin tespiti, kutup yıldızının konumu, dünyadaki manyetik mekanizma ve kuzey kutbunun manyetik çekim gücü keşif kulvarında düşünülebilir.

Kesin olarak ‘şu, şudur’, ‘bu, budur’ demek yerine küçük de olsa bir ihtiyat payı bırakmayı düstur edinenler nezdinde, özellikle her olgu için ‘görece’ kavramının öne çıktığı postmodern evrede ve post-postmodern süreçte asıl değerli olan zihinsel etkinliktir. Bir durumu, savı, reçeteyi, kalıbı veya genel kabulü olduğu gibi benimsemek ve savunmak bir miktar kuşkucu yaklaşıma sahip bireylerin tasvip edeceği tavır değildir. Çünkü bu yaklaşımdaki birey sorgular, önünü-ardını yeterince görmek ister. Araştırır, düşünür, analiz eder, yorumlar; ince gözenekli sağlam bir süzgeçten geçirir her şeyi.

Ayrıntılı olarak araştırdıktan, üzerine çokça düşünüp analiz ettikten sonra dahi net bir hüküm vermekten kaçınılabilir. Küçük de olsa bir kuşku payı bırakmanın önemli olduğunu söylüyoruz ama başkalarının da böyle davranması gerektiği hususunda ısrarcı değiliz, katiyen. Bu bizim şahsi yaklaşımımızdır. Meselelere böyle bakıyoruz, böyle ele alıyoruz ve vardığımız sonuçları (ender haller dışında) bir ihtiyat payı bırakarak paylaşıyoruz ve daha önemlisi, bütün verileri masaya serip hükmü/yargıyı okuyucuya bırakıyoruz.

Foto-grafın (ışıkla resmetme tekniğinin) bir keşif mi, yoksa bir îcad mı olduğu sorusu üzerine düşünürken de böyle bir tutum izledik. Kanaatimizi veya fikrimizi paylaşmak üzere, kadim Anadolu kültürünün müstesna figürlerinden birine müracaat edeceğiz.

Kadı Nasreddin hazretleri, davacının yüksek perdeden şikâyetini dinledikten sonra ‘haklısın’ der, davalının ayrıntılı açıklamasını dinledikten sonra, ona da ‘haklısın’ der. Olup bitenlere kulak kabarttığı için söylenenleri duyan eşi, “Hoca efendi bu nasıl iş? Davacıya ‘haklısın’ dedin, davalıya da ‘haklısın’ dedin, iki taraf birden haklı olur mu hiç?” diye itiraz edince, ‘sen de haklısın hanım’ demesine benzer şekilde, bu konuda da hem ‘keşif’ diyen haklı, hem ‘îcad’ diyen haklı, hem de ‘olmaz öyle şey, ya keşiftir ya da îcad’dır’ diyen haklı.

Tekin ERTUĞ

(Mart 2022)

Tekin Ertuğ

İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı. Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı. Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı. Kitapları: “Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt. “Fotoğraf Ustaları” 10 cilt “Işıkla Resmedenler” 16 cilt “Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi “Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi) “Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi) “Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf” “Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme) “Köhne Bahar” (Roman) “Demir Çıra” (Öykü) “Kırık Köşe Taşları” (Öykü) "Foto İntelijansiya" "Fotoloji / Fotologya"

Paylaş
Yazar:
Tekin Ertuğ
Etiketler: Sanat ve Sanatçı
  • yakın zamanda gönderilenler

    Paris bir şenliktir…

    Paris’le ilk buluşmam iş seyahati için Seul’a giderken oldu. O çağda direkt uçuş yoktu ve…

    % gün önce

    Filmi zorlamak (Push Film) Nedir, Nasıl Yapılır?

    Dayanamadım kameramı çıkardım, yan gözle baktı, gördü. "Ben amatör bir fotoğrafçıyım, sizin bir fotoğrafınızı çekmek…

    % gün önce

    Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

    Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…

    % gün önce

    İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

    Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…

    % gün önce

    Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

    Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…

    % gün önce

    Günümüz Fotoğrafçılık Trendleri: 2026 İçin Beceriler ve Kariyer Fırsatları

    Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…

    % gün önce