Fotoğraf: Ebru Tekerek Ertuğ
‘Postmodern’i irdeleyeceğiz irdelemesine ama, çok açık ki Postmodern yaklaşımla değil, istesek de istemesek de ‘Modern’in normlarıyla kaleme alacağız düşündüklerimizi. Paradoks işte: Modernizmi çok sert tavırla eleştiren, adeta tartaklayan, modern olana ait her şeyi tümüyle reddeden önemli entelektüellerin, düşünürlerin söylevleri ve kaleme aldıkları metinler incelendiğinde, onların da Modernizmin normlarına yaslandıkları net olarak görülecektir. Bu bile, esasen her şeyin modern durum içinde olup bittiğinin göstergesidir.
İrdeleyeceğimiz konu Postmodern olduğu için, okurun açıkça fark edebileceği ölçüde postmodern bir tavırla bu metni kaleme almayı epeyce düşündük. Yazıyı postmodern biçime uydurmayı denemek ilginç olabilirdi. Öyle bir metin olmalıydı ki bizatihi metnin hem şekli şemali, hem de içeriği postmoderni çağrıştırmalı, hissettirmeliydi. Hakikaten yapılabilirdi; en azından denenebilirdi. Fakat metnin sonuna, bu metnin kasıtlı olarak bu şekilde yazıldığına dair bir not düşülmeliydi. Aksi halde her şeyin muğlak olduğu, her şeyin birbiriyle çeliştiği, ne söylemek istediği belli olmayan, aslında hiçbir şey söylemek istemeyen, ne için yazıldığı belli olmayan tuhaf metnin neden öyle olduğu konusu soru işareti olarak kalırdı. Yahut ‘aykırı, gereksiz’ bir yazı olarak yazın tarihinde veya zayıf bir ihtimalle düşün ortamında yerini alırdı. Özetle, ‘anti-metin’ kıvamında bir şey deneyimlemeyi aklımızdan geçirdik, fakat tereddütte kaldık.
***
Modernizm-postmodernizm gibi önemli ve oldukça kapsamlı, dallı budaklı bir meseleyi irdelerken, kökleri 15.Yy’la değin uzanan tarihi süreci dikkate alarak yola çıkmakta yarar var. Maateessüf, Batı tarihidir sözü edilen; yaşadığımız coğrafyayla pek bir ilgisi yok. Önce 15. ve 16.Yy’da gerçekleşen “Rönesans”, ardından Rönesans’ın yarattığı uygun iklimde 16.Yy’da yeşeren “Reform” hareketi ve Batı tarihinde önemli bir dönemecine işaret eden bu sürecin 18. Yy’da ortaya çıkardığı “Aydınlanma”. Aydınlanma sürecinde Rönesans’ın belirleyici rol oynadığı, adeta mihenk taşı olduğu çok açık. Küçük bir bilgi: “Rönesans, yani ‘yeniden doğuş’ kelimesini ilk kullanan, Rönesans sanatının Giotto’dan (1267?-1337) başlayıp onaltıncı yüzyıla kadar İtalya yarımadasının hemen hemen kayda değer bütün sanatçılarının hayat hikâyelerini yazan Vassari olmuştur.” …‘Aydınlanma’ nedir? “Genel bir ifadeyle ‘Aydınlanma’ dendiğinde, modernitenin en önemli uğrağı olarak 18. Yüzyıl’da yaşanan, sonuçları itibariyle günümüze dek etkili olan ve geleneksel olarak 1688 İngiliz Devrimi’yle başladığı ve 1789 Fransız Devrimi’yle doruk noktasına ulaştığı kabul edilen dönem ve bu dönemde Batı dünyasındaki bilimsel ve felsefi gelişmeler, sosyal ve politik süreçler bir bütün (idea ve süreç) olarak kastedilmektedir… Aklı başat kılması ve tüm toplumsal ilişkiler ve kurumları akılcı esaslar üzerine oturtmayı hedeflemesi nedeniyle Aydınlanma Çağı’nın bir diğer adı Akıl Çağı’dır.”[1]
Nihai olarak ele geçen ne idi? Batı ölçeğinde başlayıp, yine onlar için genel toplumsal bağlamda ele geçen ve dönemin iletişim koşullarının ve kültürel farklılıkların zorunlu kıldığı uzunca bir zamanın sonunda Doğu toplumlarını da etkisi altına alan “bilim”, “akıl”, “rasyonalizm”, “hümanizm”, “laisizm”, “pozitivizm”, “kapitalizm”, “evrensellik”…gibi yeni değerlerdi. Bu değerler aynı zamanda “ulus” kavramının boy vermesine yol açtı ve doğal olarak iktisadi hayat, kültür-sanat ortamı, politik koşullar ve siyasi atmosfer için gereken paradigma artık bu yeni kavramlar üzerine inşa edilmeye başlandı.
Monark’ın egemen olduğu (Hakikat o ki, Kilise en az Monarşi kadar, hatta kimi zaman daha da baskın bir egemen güç idi) Feodal sistem tasfiye edildi, Burjuva’nın egemen olduğu Kapitalist sistem hayatı ele geçirdi. Esasen modern hayat (modern değerler) önemli ölçüde oradan devralındı; bir kısmı elbette ki geliştirildi, fakat bir kısmı kuşkusuz dejenere edildi, bir kısmı zamandan geriye sürgün edildi, hatta defnedildi. Kendinden önceki evre’nin değerlerini devralma hususuna ışık tutacak bilgi de şu olsa gerektir: “17.yüzyıl, bir çelişkiler yüzyılıydı. Hoşgörüsüzlük çağıydı. Avrupa’da büyücü avı doruğa ulaşmıştı. Ayrıca tıbbî polemikler, dinî bölünmeler ve savaşlar çağıydı. Ama aynı zamanda düşünce ve sanat devlerinin çağıydı. Cervantes, Shakespare, Molier, Milton, Corneille ve Calderon de la Barca, Lope de Vega’nın çağıydı. Büyük bilim adamlarının, Yeniçağın ustalarının, Galileo, Newton, Toricelli ve Sanctorios’un çağıydı. Geleceğin bilimlerinin, matematik, astronomi ve fiziğin çağı idi. Tıpta Harvey gibi devler vardı. Büyük filozoflar çağı idi; deneysel bilimin yaratıcısı Fransis Bacon, çağdaş akılcı, bilimsel düşünceyi başlatan Descartes, Spinoza; Malebranche… çağı idi”[2]
***
Bu metin bağlamında bize lazım olacağı için, belli ölçüde ‘Gerçek’ ve ‘Hakikat’ meselesine değinmekte yarar görüyoruz. Gerçek ile Hakikat (kanaatimizce) aynı şey değildir. Zaten terminoloji der ki Gerçek, ’nesnel’ olanı ifade eder; Hakikat ise, nesnel olanın zihindeki ’öznel’ yansımasının karşılığıdır. Hakikat daha ziyade teolojik bağlamda ilahi olanı, doğaüstü varlığı, mucizeyi, yaradılışı söze konu ederken kullanılan bir kelime olduğu için metafizik alanın teolojik boyutuna mal edilir. Oysa teolojik bağlamı olsun olmasın, metafizik düzlemle ilgisi bulunsun bulunmasın, düşün alanı Hakikat ile Gerçek olanı birbiriyle bağı bulunduğunu teslim ederek, birbirinden ayrı ele alır. Örneğin hayatın içinde iken, Gerçek, görünen ve/ya gösterilen; Hakikat, görünmeyen ve/ya gösterilmeyen olarak özetlenebilir. Doğal koşullar altında; Duyu organlarımızla algıladığımız şeyler, yani görebildiğimiz, dokunabildiğimiz, kokusunu alabildiğimiz, tadabildiğimiz, duyabildiğimiz şeylerin her biri bizim için birer Gerçek’tir. Ancak duyularımızın alt ve üst sınırları var; üst sınırın üzerinde olanı, alt sınırın altında kalanı duyamayız, göremeyiz, tadını alamayız, hissedemeyiz, fark edemeyiz. Örneğin havada uçuşan ve ancak mikroskop altında görebileceğimiz büyüklükteki bir toz zerresini çıplak gözle göremeyiz, dokunma duyumuzla hissedemeyiz. Aynı şekilde, belli bir limitin üstündeki ve altındaki sesleri duyamayız, duyma organımızın yeteneği buna elvermez. Bir ‘şey’ bizim duyma, görme, koklama, dokunma, tadma duyularımızın limitlerinin üzerinde ya da altında kaldığı için ona erişemiyor olabiliriz; bu hal, onun varlığını ortadan kaldırmaz. O, vardır.
Bazı hayvanların duyma yeteneklerinin limitinin bizim duyma yeteneğimizin limitinden onlarca, hatta yüzlerce kat daha yüksek olduğunu biliyoruz. Görme duyusu için de aynı şey geçerli. Bir kartalın, akbabanın yahut şahinin görme yeteneği bizimkinin kat be kat üzerindedir. Bu durum koku alma duyusu için de geçerlidir. Bir kedi yahut köpeğin koku alma duyusu, bizim koku alma duyumuzdan onlarca kat daha yüksektir. Balinaların, fillerin ve diğer bazı canlıların duyma yeteneği olağanüstüdür. Dolayısıyla her canlının duyu organlarının limitleri birbirinden oldukça farklıdır. Doğada gezinirken akbabaların havada dönüp durmaları, biz göremesek ve kokusunu alamasak bile, yakınlarda bir yerde bir leş bulunduğuna delalet eder. Burada Gerçek nedir? Biz göremediğimiz ve kokusunu alamadığımız için Gerçek, ortada herhangi bir leşin bulunmadığıdır. Hakikat nedir? Hakikat, yakınlarda bir yerde bir leş bulunduğudur. Hakikati beyan eden, akbabaların davranışıdır. Bazı hayvanların depremi önceden algıladıkları, sezdikleri bilinir. Yeraltının derinliklerinde meydana gelen, bizim hissedemediğimiz titreşimi onlar hissediyor olabilirler. Onların telaşlı hareketleri, hiç neden yokken sağa sola kaçışları ve bağırışları, deprem olacağının belirtisidir. Deprem olduğuna dair bir Gerçeklik söz konusu değilken, az sonra deprem olacağına dair bu bilgi Hakikati ifade eder.
Doğal halin dışında, insan eylemiyle ilgili de Gerçek ve Hakikat ayrı düşünülmek durumundadır. Hayat, ne yazık ki, bir yığın manipülasyon, yalan dolan ile yürüyen bir süreçtir. ‘Manipülasyon’ sözcüğü ve ‘Subliminal’ mesaj, ‘Algı operasyonu’ , ‘Toplum mühendisliği’ gibi kavramlar gökten zembille inmedi. Her manipülatif söylem ve/ya görsel materyal, duyma ve görme duyularımız bağlamında (algılarımız ele geçirildiği, paralize edildiğimiz için) birer Gerçek’tir. “Biz hepimiz aynı Güdülerle yönlendiriliriz, hepimiz aynı Hilelerle aldatılırız, hepimiz Umutla canlanır, Tehlikeyle engellenir ve Hazla baştan çıkarılırız.”[3] Esther Leslie, Walter Benjamin’den, tam da taşı gediğine oturtan bir cümle paylaşır: “Manastır disiplininin keşişlere tefekkür amacıyla verdiği nesneler onları dünyadan ve onun meselelerinden uzaklaştırmak için tasarlanmıştır.”[4] Söylenenden ve/ya gösterilenden kuşku duymuş isek, kuşku duymamızı sağlayan deneyimlerle, bilgiyle, beceriyle donanmışsak ve varsa az çok düşünme yeteneğimiz, o, bize Hakikat’in başka bir şey olduğunu fısıldar.
Bilim alanında yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan her bilgi Gerçek’tir bizim için. Ancak, aynı konularda bir başka bilim insanlarının ikna edici farklı söylemleri, önceki bilgileri Gerçek olmaktan çıkartabilir (geçersiz kılabilir) ve böylece yeni Gerçek’lerle karşı karşıya kalırız. İşte bu yeni Gerçekler, bilinmeden evvel birer Hakikat’i ifade edecektir, başka bir söyleyişle, onların bilinmiyor olmaları, o konulardaki Hakikat’i ortadan kaldırmaz. Diğer yandan bilimin açıklayamadığı, ileride açıklayabileceği veya hiçbir zaman açıklayamayacağı pek çok şey var. Bilinmeyen, henüz çözülememiş veya sırrına vakıf olunamamış olan konularda, mevcut bilimsel birikimden yararlanmak suretiyle sadece tahmin yürütülebilir, öngörü de bulunulabilir, varsayımlara dayanan söylemler üretilebilir. Çok kez sezgiler devreye girer, hatta tahayyül kabiliyeti yardımcı olur. İşte o bilinmeyen, yani henüz çözülememiş olan şey her ne ise, o bir Hakikat’tir. Biz böyle düşünürüz, fakat Kenan Çağan, “Modern bilimin amacı hakikatin keşfidir. Ancak bu hakikat kanaatle kirletilmiş olmamalıdır.”[5] diyerek önemli bir uyarıda bulunur. Söylediklerimiz ‘kanaat’e tekabül eder mi, Çağan’ın ‘kanaat’den kastı, bizim ifade etmeye çalıştığımız şeyle örtüşür mü? Bilemiyoruz, emin değiliz.
Sözü daha fazla uzatmadan, bu metin içeriğinde Gerçek ve Hakikat için düştüğümüz notun sadece bizi bağlayacağını, kişisel görüşümüz olduğunu özellikle belirtmek isteriz. O yüzden, Max Horkheimer’ın John Dewey’den aldığı şu cümleye müracaat edeceğiz: Horkheimer: “…Dewey’in dediği gibi, her düşünme eylemi şu unsuru barındırır: Burada söylediklerim, bütüne gerçekten hakim olmayan ve bütünü bilmesi imkânsız olan biri tarafından söyleniyor.”[6] Diğer yandan, Norbert Elias da haklı olarak şunu söyler: “Her bir insanın bilgiye katkısı ne olursa olsun ve ne kadar yenilik getirirse getirsin, herkes istisnasız, daha önce mevcut bilgi birikiminden hareket ederek onu çoğaltır.”[7]
Not: İngilizce’de ‘truth’, Hakikat anlamında kullanılır; ‘real’, Gerçek anlamında kullanılır. Fakat çeviri metinlerde çoğu kez ‘truth’un Gerçek olarak Türkçeleştirildiğini görürüz. Böyle yapılmasının iki nedeni olabilir; ilki, Arapça’daki ‘hakikat’ kelimesinin, Türkçe’deki karşılığını ‘gerçek’ diye düşünenler bu iki kelimenin aynı anlamda olduğunu varsayar ve ‘hakikat’ Arapça olduğu için (kimi zaman) tepkili davranarak Türkçe ‘gerçek’ kelimesini kullanmaya özen gösterirler; ikincisi ise, çeviri hatası olması ihtimalini düşündürür.
***
Özellikle felsefi düzlemde son derece önemli bir kavram olduğu için Hakikat’i kavrayabilmek üzere derinleştirme çabası göstermekte yarar var. Birlikte bakalım; kuramsal bağına dair söylenenlere göz atalım ve hayatın içinden örneklerle meseleyi irdeleyip kavramın özde neye tekabül ettiğini, kişisel perspektifimize uygun şekilde açmaya çalışalım.
“Bu, Nietzsche’nin bu suali duyduğunda ‘Eski ahid içinde değerli olan tek söz budur’ diyerek ifade ettiği vurgudur. …Heidegger’in Yunanca’daki hakikat (aletheia) kelimesinin anlamını yeniden ele alması bizim neslimiz için devrim niteliğinde bir bilgidir. …Hakikat ‘adaequatio intellectus rem’ (düşünce ve nesnenin yeterliği) dir. …Felsefede hakikatin mekânı cümledir.”[8] “…mitologyadan öğrendiğimiz bir şey var: İnsanoğlu neye hamile kaldıysa, hayır veya şer, mazide rahmine saçılan tohumdan kaldı. Giyotin, kesiyorsa eğer, çeliğin sertliğine değil boynumuzun yumuşaklığına borçlu keskinliğini. …Hakikat ancak söz’ün yatağında ve yalnızca bir kereliğine kendini açar. Yazı ise söz’ün tekrarlanan bir cesedidir sadece.”[9] Adorno: “…Bu günkü aptallaşma doğrudan ütopyadan kopmanın bir sonucudur. Ütopyanın istenmediği yerde düşünce kuruyup gider. …Hakikat fikri pozitifliği aşar. …İnsan düşünmeye başladığında artık etrafa körü körüne saldırmaz. Düşünen kişi yumrukla tepki vermez, önüne geleni yalayıp yutmaz.”[10]
“Kaynağı belirsiz bir fotoğraf; …Toplama kampına düşen insan hep iki defa ölür; biri türsel, diğeri fiziki. …gaz odasında son soluğunu veren kişi, çoktan insan olmanın ayrıcalığını yitirmiştir bu cehennemde; çünkü daha ilk günden numaralanmış bir yaratıktır buraya düşen kurban. Her tutuklu, vücuduna dövmeyle kazınmış numaradır ilkin: SS görevlisi tutuklu hakkında herhangi bir işlem söz konusu olduğunda, mahkûmun yüzüne değil, numarasına bakar sadece. SS subayı ya da tutukluların en acımasız ve hayvani olanları arasından bir işkence makinesi olarak seçilmiş kapo, karşısındaki insanı kâh soyup, kâh diri diri yakan amansız bir cellattır. Soymak, kendi bedenine fırlatılmış insanı orada ezip yok etmenin en emin yoludur toplama kampında; çıplak beden, böylelikle önce sahibine yabancılaşan dayanılmaz bir acı kaynağına dönüşmüştür; çıplaklık, kayıtsız teslimiyetin tenden aldığı intikamdır şimdi. Fotoğraf baktıkça, ilençli bir dünyanın simgesini çağrıştıran bu çıplak bedenlerde kendi varoluşumuzdan utanmaya başlıyoruz. Academi’de güzellik ideasının rehberi olan çıplak vücut, mahremin zorla teşhiriyle utanç vesilesidir artık. Bu bağlamda, çaresizliğin göstergesi olarak çıplaklığa mahkûmiyetin teşhiri seyredilen için katıksız bir cehennem mezalimdir hiç kuşkusuz. …; bedenin önce mahrem yerlere yıkılması nedeniyle, hazza aracılık eden her şey çöküntü altında kalmıştır. Böylece baskı yoluyla teşhir edilmek zorunda bırakılan vücut, bir seyir objesi bile olmaktan çıkan hiç’tir sonuçta. …Sıkılgan bir insan en fazla eline yer bulmakta güçlük çeker; …belki hazıroldalar ama hepsinin kolu fazla geliyor kendisine; …çıplaklık, utanç tablosunun son ve en çarpıcı halkasıdır bu aşamada. …Toplama kampının mantığı daha ilk günden bellidir: imha edilmesi gereken bir vücutta saç, tüy, kıl vb. her şey fazlalıktır; bu nedenle, vücudun her yerinde sürekli ustura gezinir. Bunca eziyet arasında sinekkaydı tıraş, meşum sonu ertelemenin en sağlam yoludur; fırınlar önce çürük insanları yutmaktadır. Yine o günleri yaşamış adsız bir kahramanın arkadaşlarına uyarısını hatırlayalım: ‘Mümkünse her gün traş olun; bu iş için bir cam kırığı da kullanmanız gerekse… bunun için son ekmek diliminizi vermek zorunda kalsanız da tıraş olun. Daha genç görünürsünüz ve kesikler yanaklarınızın daha kırmızı gözükmesini sağlar. Hayatta kalmak istiyorsanız bunun tek bir yolu var: çalışmaya elverişli görünmek.’ Ne var ki, …ölüm orucu vardır sırada: ‘Deri altının son yağ tabakaları da eriyince üzerine deri ve paçavra geçirilerek gizlenen birer iskelete dönüşünce, vücudumuzun kendi kendini nasıl yediğini gözleyebiliyorduk. Organizma kendi proteinini sindiriyordu; kaslarımız yok olmuştu.’ (Victor E. Frankl) Besbelli: Deri ancak kemiği örten bir zar tabakası haline gelinceye kadar inceldikten sonra soyunmaya geçiş tamamlanmıştır; yani, yalnız ölüme değil, çıplaklığa son adımı atmak da bir ön hazırlığı gerektirir SS düzeninde. …Çıplak bedenle kurduğumuz ilişki, her defasında bir insanlık sınavıdır esasen.”[11]
‘Hakikat’ dedik ya; işte bir deri bir kemik kalmış bir grup insanın fotografik görüntüsüyle ilgili Hakikat. Mehmet Ergüven’in, imzasız bir görsel kaydı tek kelimeyle muhteşem okumasıdır bu. Ergüven, bir yandan görsel bir materyalin nasıl okunacağıyla ilgili ders niteliğinde metin kaleme alırken, diğer yandan o görsel materyalin içindeki Hakikat’i gözler önüne seriyor. Modern zamanlarda yaşanan bir soykırımı, soykırıma maruz kalan insanların her birinin tek tek yaşadığı ıstırabı, travmayı, yürek parçalayıcı hali gerek politik gerek sosyolojik, gerekse psikolojik bağlamda ortaya koyuyor. Fotografı gördüğümüzde, benzer pek çok görüntüye aşina oluşumuz ve dolayısıyla böyle görüntüleri kanıksamış olmamızdan ötürü ilk anda muhtemelen sadece bir insanlık ayıbı olarak düşünüp geçip gideriz. Fakat Ergüven’in bu fotoğrafı analizi öylesine derinlemesine ve öylesine etkileyici ki, metni okuyunca adeta bir mıh gibi olduğumuz yere çakılıp kalıyoruz, fotoğraftan gözümüzü alamıyoruz. Farkında olmaksızın onların yerine kendimizi koyuyor (hakiki anlamda ‘empati’ yapıyoruz; gözlerimiz doluyor) ve adeta diz çöküp ıstırabı yüreğimizin derinlerinden hissediyoruz. Çünkü Ergüven, bizi bir Gerçek’ten yola çıkarıp Hakikat’e götürüyor.
[1] Fatih Duman: Aydınlanma Eleştirisinden Devrim Karşıtlığına Edmund Burke, Liberte Yay., 2010, s.45-46; Ahmet Çiğdem: Aydınlanma Düşüncesi, İstanbul, İletişim yayınları, 1997, s.13-16’dan ve diğerlerinden
[2]Hakan Poyraz: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s.18; Ibanez, F.M. 1998, Felsefe Öyküleri, Çev. H. Koyukan, İmge Yay., 2.Baskı, Ankara, s.160’dan
[3] Lucy Niall: Postmodern Edebiyat Kuramı, İng. Çev. Aslıhan Aksoy, Ayrıntı Yay., 2003, s.234; Johnson, Rambler, s.986’dan
[4] Esther Leslie: Walter Benjamin: Konformizmi Alt Etmek, Çev. Eda Çaça, Habitus Yay., 2011, s.263
[5] Kenan Çağan: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s. 129-141, s. 130
[6] Teodor W. Adorno-Max Horkheimer: Teori ve Pratik Üzerine (Bir Tartışma-1956), Çev.Orhan Kılıç, Metis Yay., 2013, s.12-15
[7] Norbert Elias: Zaman Üzerine, Almancadan Çev. Veysel Atayman, Ayrıntı Yayınları, S. 18
[8] Gadamer-Hedigger-Adorno-Dilthey: Hakikat Nedir? Felsefi Fragmanlar, Derleme ve Tercüme: Medeni Beyaztaş, Efkâr Yay., 2004, s.12-15
[9] Metin Tavukçuoğlu: Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Modernizmden Postmodernizme. HECE, Özel Sayı. 138/139/140, Temmuz-Ağustos 2008, s. 489
[10] Teodor W. Adorno-Max Horkheimer: Teori ve Pratik Üzerine (Bir Tartışma-1956), Çev.Orhan Kılıç, Metis Yay., 2013, s.12
[11] Mehmet Ergüven: Sırdaş Görüntüler, Agora Kitaplığı, 2007, s. 102-105
Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde…
Evet, zordur.İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit;…
Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak…
Bu makalede, günümüz fotoğrafçılık trendlerini, kariyer fırsatlarını ve profesyonel gelişim yollarını ele alarak, hem görsel…
Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve…
Çektiğiniz fotoğrafların kendi çabanızla negatif üzerinde belirmesini görmek adeta bir sihir gibi! Teknik yönün yaratıcılıkla…