Ana Sayfa BLOG Kırık sandalye ve neden Heidi’nin ayakkabısı yok?

Kırık sandalye ve neden Heidi’nin ayakkabısı yok?

İsviçre benim için, aşağı yukarı Avrupa’nın ortasında olmasına rağmen sadece bir kere Zürih havaalanından aktarma yaptığım ülkeydi. Üstelik etrafındaki ülkelere defalarca gitmeme rağmen nedense yolumu düşürmek için hiç gayret göstermemiştim. Taa ki 2019 yılbaşına kadar.

-

Cenevre seyahatimiz için her türlü hazırlık ve plan yapıldıktan sonra oraya vardık. Aslında sadece gitmiş olmak için gittiğimi de biliyordum. Daha iyi ve fotoğraf odaklı bir yer olabilir miydi? Kesinlikle evet.

Çok pahalı bir şehir ve ülke. Bunun en büyük avantajı üçüncü dünya ülkelerinden göç almıyor. Bir araba kiralayayım dedim, indirimlerden sonra €165 fiyat çektiler. Normalde bu arabayı başka bir ülkede €50 ya kiralayabiliyorsunuz. Neymiş efendim sezonmuş? Külahıma anlatın onu siz. Şehrin güzel yanı turistlere toplu taşıma ücretsiz. Otelden kart (resepsiyona sorun) alıyorsunuz.

Anlatmak istediğim Cenevre değil. Nations meydanında yer alan bir ayağı kırık sandalye anıtıyla başlayayım. 1997’te anti personel mayın kullanımını yasaklayan bir anlaşma imzalandı. Ottawa Antlaşması veya Mayın Yasağı Anlaşması olarak bilinirdi. Aynı zamanda, devletlerin antlaşmayı imzalamalarını ve kara mayınlarının kullanımını durdurmalarını teşvik etmek için, sivil toplum örgütü “Handicap International”, İsviçreli heykeltıraş Daniel Berset’i, mayın kurbanlarına dikkat çekmek için “Kırık Sandalye” heykelini yapmak üzere görevlendirdi. Bilin bakalım, bu anlaşmayı imzalamayan en baba ülkeler hangileri; Bildiniz! Tam arkasında ise yeşilliklerle bezenmiş çooook geniş bir bahçenin içinde Birleşmiş Milletler binası yer alıyor. Kara mizah yap deseniz ancak böylesi olabilir. Burada yer alan milletlerin hemen hemen hepsinin ürettiği kara mayınları çocukların, insanların ayaklarını, kollarını parçalıyor gözlerini kör ediyor, kısaca insanları yok ediyor. Ve ne yazık ki bu anıtın altında onlarca hatıra fotoğrafı çektiriyor.

Kırık sandalye ve Heidi’nin neden ayakkabısı yok?

Bana göre bu anıt vicdan rahatlatma işini iyi yapıyor. Tam da burada normalleşmeye başlamak üzereyken Gül “Heidi’nin dağlarına mı gitsek?” diye bir soru atınca internette “neresidir?” diye aramak istediğimde ekranıma “Heidi’nin ayakları neden çıplak?” başlıklı yazılar düşüverdi. Merak bu ya, okumaya başladım. Okudukça yüzüm asılmaya yüreğim daralmaya başladı.

Aynı zamanda Almanca “Verdingkinder Reden” başlıklı hem İsviçre hem de Almanya kökenli web sayfalarına ulaştım. “Verdingen” kelimesinin anlamı İngilizce “hire” yani “kiralık” ya da sözleşmeli” olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bir alternatif ifade şekli de “put into service” yani “hizmete girmek” gibi daha çok köleliği anımsatan bir tarafı da var. Bütün bunları bir arada düşündüğünüzde, evet, doğru tahmin ettiniz… KÖLE ÇOCUKLAR…

1800’den bu yana çocuklar, pazarlarda küçük köleler gibi ticareti yapılırdı. O zamanlar fakir bir tarım ülkesi olan İsviçre’de ucuz iş gücü olarak kullanılıyorlardı. Devletten en az yemek yardımı talep eden çiftçilerin bu çocukları alma hakkı bulunuyordu. Sabah başlayıp geç saatlere kadar çalıştırılıyorlardı. 16 yaşına kadar bu sürüyordu. 1974 de kesin olarak son buluncaya kadar yetim ve fakir aile çocuklarının çiftliklerde –köleler gibi- çalıştırılması İsviçre’de doğal ve yaygın bir uygulamaydı.

Kırık sandalye ve Heidi’nin neden ayakkabısı yok?

Johanna Spyri, Heidi’yi yazdığında 53 yaşındaydı. Amacı dur durak bilmeden herkesin yardımına koşan Heidi’nin ve onun çıplak ayaklarıyla köle çocuklara dikkat çekmek istemiştir. Bu hikaye, seslendirilmeyen bir dönemin gözler önüne çıkmasına vesile olmuştur. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeği simgeler. Çıplak ayaklar, erkek ya da kız, bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran bir simgeydi.

“Yalnızca 1930 yılında 30 bin çocuk bu şekilde köle olarak kullanıldı. İstismara maruz kalan çocuk sayı da 100 bini geçti. “

Fransız ihtilali ile birlikte (1789) İsviçre’de 14 yaş altındaki çocukların iş yerlerinde ya da tarlalarda çalıştırılması yasaklanmıştı. Ancak açgözlülük buna hemen bir çözüm buluverdi. İsviçre, 18. yüzyılın sonundan itibaren çocuk sömürüsünün akıl almaz uygulamalarına sahne oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı.

Bu çocukların çoğunun şiddete ve cinsel tacizlere maruz kaldığını konuyla ilgili röportaj veren Verdingkinder’lerden öğreniyoruz. Walter Steck “verdingkinder” olarak istismara uğrayanlardan. “Yatağımı ıslattığım zamanlarda bana yemek vermezlerdi ki uzun zaman ıslattım. O zamanlar hep aç kalırdım” diyor Steck. Annesi ve babası toplum düzenine uymadığı öne sürülerek alınıp bir bakıcı aileye veriliyor. Daha beş yaşında tarlada çalışmak zorunda kalıyor. Bütün çocukluğunu orada geçiriyor. O, kahredici günleri geçirdiği ev yıkılmış ve onun için asla bir yuva olmamış; “Hiçbir zaman sofraya onlarla birlikte oturamazdık. Yemeğimizi ayakta lavabonun başında yemek zorunda kalırdık. Her zaman ayakta yerdik.“ Bugün Walter Steck “Verdingkinder” olarak geçmişini anlattıkça karanlık tarihi gözler önüne seriyor. Walter Steck, “Burada (kaldığı yerden bahsediyor) dar bir yol vardı. Yukarı doğru çıkardı ve tepeden tren istasyonu gözükürdü. Çocuklar yukarı çıkıp, ailelerimiz geliyor mu diye bakardı. Tabii ki bende. Benim annem babam hiç gelmezdi. Evet bu çok acıydı” ifadelerini vermiştir. Steck son olarak şöyle diyor; “Birçok kişi biliyordu ama kimse ilgilenmedi. Benim başıma gelenlerin aynısı diğerlerinin de başına geldi. Öyle değil mi? Kimse üzerimizden yük almadı.“ Şimdi 70’li yaşlarında, ona 20 bin euro tazminat verdiler. Tazminat kelimesi Steck’in hoşuna gitmiyor, çünkü acılarının telafi edilmesi imkânsız.

Çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı. Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü….

Nedense suistimal edilen “Verdingkinder” uzun süre sustu. Ya da konuşmaları bir şekilde engellendi. Belki de utanıyorlardı. Bu konu İsviçre’nin iyi imajını bozuyordu. Daha yeni yeni bu karanlık tarih hakkında açıkça konuşulabiliyor. Eski yurtlardan bir tanesi geçmişte kendisi de burada çocukluğunu geçiren ve mağdur olan bir İsviçreli İş adamı Guido Fluri tarafından anıt haline getirilmiş. Devlet bu konuda hala sessizliğini koruyor. Guido Fluri’nin başlattığı girişimle devletten sadece özür değil maddi tazminat da talep edildi; sonuçsa başarılı oldu. İsviçre Parlamentosu o dönemde “Verdingkinder” denilen mağdurların her birine 20 bin euro verilmesine karar verdi. İşadamı Fluri’nin çabası olmadan bu sonuca ulaşmaları mümkün değildi. Verdingkinder İnisiyatifi kurucusu Guido Fluri: “Bu mağdur grubun gücü çok az. Ya da aslında lobileri yok. Böyle olunca konu gündemden kayboluyordu. Medyada konu ediliyordu ama tabii ki diğer taraftan tüm bu girişim güç istiyor ve para gerektiriyor. Bu kesin.“

Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger’dir. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.

Bu karanlık dönemde de tepki gösterenler vardı. Bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için alışılmadık bir durumdu. Dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “Annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti.

Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!

Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi. Film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider. Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.

Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşındaki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra yazdığı kitapta yaşadıklarını anlatır.

Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.

Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu film sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabilmiş. İsviçre Çiftçiler Birliği o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.

İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş. Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:

“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”
“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”
“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”
“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”

İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.

Cenevre birden griye döndü. Hiç renk kalmadı. Alplerin karları siyahlaştı. Gezdiğimiz parklarda çocukların ayak izlerini görmeye başladım. Heidi’nin dağlarına da gitmedik. İçimden gelmedi. Uçak İtalya hava sahasına girinceye kadar aşağısı renksizdi…

Not: Yazı ve fotoğraflar için internette okuduğum yazılardan ve sitelerden faydalandım. Almanca olanları “Google translate” ile çevirerek anlamaya çalıştım. Konu kamuya açık olduğu için kaynak göstermiyorum. “Verdingkinder” diye arattığınızda karşınıza çıkanlara şaşıracaksınız.

Yeni içeriklerden haberdar olmak istiyorsanız hemen abone olabilirsiniz.

Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

avatar
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bana bildir
Sebahattin Demir
Yönetici

İlginç tespitler, çoğunu bilmiyordum.
Kısa bir aradan sonra aramıza hoşgeldin Okyar.
Emeğine sağlık.
Selamlar, sevgiler.

Hanefi Tam 35
Ziyaretçi
Hanefi Tam 35

Bize birde hak adalet ahlak dersi vermeye kalkıyorlar ya ona üzülüyorum
İçimden gelenleri yazsam siteyi kapatırlar iyisi mi susayım 🙁
Ellerinize sağlık Okyar usta
İyi ki sizin gibiler hala var

Okyar Atilla
Ziyaretçi
Okyar Atilla

Blasier Pascal’ın sevdiğim bir tanımlaması var; Adalet güçlü, güç adil olmalıdır. Güç kimin elindeyse söz sahibidir. Devletin güçlü olması sağlayan unsurlar da ekonomi, kültür, sanat, spor, eğitim ve yanında da silahlı (bu İsviçre için geçerli değil) kuvvetleridir. Bunları kaybettiğiniz anda ezilirsiniz. Kişisel olarak da bu böyledir. Ülke adı vererek örnekleme yapmak istemiyorum. Ancak bildiğiniz gibi ekonomik olarak Avrupanın en güçlü ülkesi olan İsviçre ve diğerleri benzer konularda seslerini başka ülkelere karşı yüksek tonda çıkarabiliyorlar. Ancak, bence en önemlisi ülkedeki aydın kişilerin bununla yüzleşme yolunda attıkları adımlar engellenmiyor. Özgürce seslerini duyuruyorlar. İşte demokrasi bu anda anlam kazanıyor.

Öner BÜYÜKYILDIZ
Ziyaretçi
Öner BÜYÜKYILDIZ

Son cümlenize katılmıyorum Okyar bey. Ülkenin aydın insanları engellemeyip seslerini duyurmaları, son 50 yılda demokratikleşmiş (!) olmaları, onların karanlık tarihini ve ayıplarını örtmüyor. Kusura bakmasınlar üç-beş aydın geçmişi biraz eşeledi diye onlara alkış tutacak değilim. Kaldı kı halen ne kadar demokratik, insan haklarına ne kadar saygılı oldukları tartışılır. Kendi rahatları için kapılarını üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçe kapatmaları, dünyada yaşanan savaş ve zulümleri görmezden gelmeleri zihinlerinde halen çok da aydınlanamadıklarının bir göstergesi.
Ayrıca, aynı şey bizim ülkemizde yaşanmış olsa maruz kalacağımız uluslararası baskıyı düşünebiliyor musunuz? Onlara bir şey var mı ??? YOK!!!

sevil
Ziyaretçi
sevil

cok sasirdim
biz heidi cizgi filmleriyle buyuduk
bir kanalda rast gelirse hala izlerim
yuregim burkuldu simdi 🙁
okumasadaydim keske bu yaziyi

Okyar Atilla
Ziyaretçi
Okyar Atilla

Dün akşam TV kanallarının birinde Heidi filmi vardı. İzleyemedim.

Osman G.
Ziyaretçi
Osman G.

Acaba bu konuyu objektif anlatan film/filmler var mı?

Okyar Atilla
Ziyaretçi
Okyar Atilla

Merhaba, “Verdingkinder reden” diye aradığınızda bir çok belge, web sitesi ve video geliyor. Almanca belgeleri google translate ile çevirerek okumaya çalıştım. videolar bana tarafsız gözle bakıldığı izlenimleri bıraktı. Röportaj filmleri de var. Kaldı ki iş adamı Fluri’nin çabaları ile oluşturulan bir organizasyon var. Devletin sessiz kalması da bana göre “sükut ikrardan gelir” sözünü teyit ediyor. Ayrıca birinci ağızdan anlatılan hikayeler var. Rus doktorun kayıtları da yenilir yutulur şeyler değil. 1800 lü yılların bir gerçeği diyerek kabullenmek zor. 1970 lere kadar sürmesi kabul edilir bir şey değil.

Osman Gökhan ALPHAN
Ziyaretçi
Osman Gökhan ALPHAN

Sanırım yanlış anlaşıldım… Daha önce az da olsa bildiğim bir konuydu, sizden de okuyunca bildiklerim genişlemiş oldu… yani şüphe ettiğim bir konu değil… Batı’daki bütün ülkelerin böyle kirli/ayıplı tarihleri var… Bizi tenkid eden Batı bizden daha yozlaşmış ve batmış vaziyette… Ki eşim yeni tanıştığımızda Fransa’da 1 sene kaldı ve Avrupa’yı da gezdi, anlattığı yozlaşmışlıklar yanında bizim Cennet bir ülkede yaşadığımızı anlamıştım… Kaldı ki çocuk işçiler mevzuunda başka film yok mu, yoksa gerçekten ilginç… Yani bahsettiğiniz film dışında da çok film olmasını beklerdim… Ki o filmide ilk fırsatta izleyeceğim… ve yorumda yazdıklarınıza da bakacağım…

Öner BÜYÜKYILDIZ
Ziyaretçi
Öner BÜYÜKYILDIZ

Merhabalar Okyar bey,
12 Haziran’da yayınlanmış yazınızı yeni gördüm. Nasıl gözümden kaçmış diye baktığımda Fulden Hanım’ın yazı dizisinin 3. Bölümü ile çakıştığını gördüm. Dikkatimden kaçmış.
Okumaya başlayınca site siyah beyaza döndü. İsviçre gibi. Heidi hakkında bazı şeyleri biliyordum. Ama İsviçre tarihinin 1970’lere kadar bu kadar karanlık olduğunu bilmiyordum.
Lanet olsun onların insanlık ve özgürlük anlayışlarına…
Selam ve saygılarımla.

Bu makaleyi paylaş

Okyar Atilla
Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

ÖZEL MAKALE

Fotoğraf ve Propaganda

Rembrandt - The Anatomy Lesson of Dr Nicolaes Tulp
Günümüz dünyasında görsellik, iletilerin yayılmasındaki en önemli unsurlardan biri olarak, ortak dil oluşturmaya zemin hazırlamaktadır. Görselliğin bu derece ön planda oluşu hiç kuşkusuz etki alanının geniş olması, dikkate değer bulunuluşu, bellekte uzun süre kalması, gerçek oluşu gibi konuları da beraberinde getirmektedir. Fotoğrafın ilk çıktığı yıllarda “gerçeklik” ve “inandırıcılık” gücünden hiç şüphe edilmemekteydi. Dolayısıyla kuşkusuz bir inançlar silsilesi, adeta sosyal bir belgeydi.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Lens kalibrasyonu nedir, nasıl yapılır

Back-Front Focus Problemi Nedir, Nasıl Anlaşılır, Lens Kalibrasyonu Nasıl Yapılır?

Eğer Lens kalibrasyonu nedir, nasıl yapılır merak ediyorsanız, bu yazımda ayrıntılı açıklamaları ve örnekleriyle AF Sistemi (otofokus) hassas ayar yöntemlerini bulacaksınız.

POPÜLER İÇERİKLER

Arthenos | Diyafram nedir, fotoğrafta diyafram ayarları nasıl yapılır, alan derinliği nedir, ISO nedir, perde hızı nedir, doğru pozlama nedir

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyafram nedir?Objektiflerin önüne monte edilmiş, fotoğrafını çekeceğiniz objeden yansıyan ışınların, aynanın veya algılayıcının üzerine ne yoğunlukta düşeceğini belirleyen...
Rembrandt - The Anatomy Lesson of Dr Nicolaes Tulp

Fotoğraf ve Propaganda

Pozlama Ölçüm Modları

Pozlama Ölçüm Modları

ISO Nedir, Fotoğrafı Nasıl Etkiler?

ISO Nedir, Fotoğrafı Nasıl Etkiler?

Buna benzer birçok yazı
E-Posta Kutunuza
gelsin ister misiniz?

Bültenimize abone olun, yeni içerikler ilk size gelsin.

Teşekkürler. Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyin.