Yurtdışında yaşayan “enteresan” Türklerle röportaj serimiz devam ediyor. Bugünkü konuğumuz Birleşmiş Milletler’in 2009’da dağıttığı Yılın Siyasi Karikatürü ödüllerinden birinin de sahibi siyasi karikatürist, animatör, illüstratör Firuz Kutal. Kendisiyle Norveç’e geliş hikayesini, karikatür, sanat, siyaset, Edvard Munch ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektör atamasını konuştuk.
Memleket, hayat
E: Kendinizi 10 sözcükle tanıtır mısınız?
F: 10 ne ya 🙂 Doğmuşum, büyümüşüm, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite okumuş, adam olmaya çalışmışım.. 10 sözcük oldu sanırım 🙂
E: Abi o zaman bildiğin gibi anlat 🙂
F: Tekirdağ Lüleburgaz’da doğdum.
E: Lüleburgaz bugün olduğunuz insanı etkiledi mi?
F: Etkilemiştir elbette. Ailemin kökeni göçmendi. Çevremizde de Balkan kökenli insanlar vardı. Birbirine yardım eden, sıcak ve hoşgörülü bir ortamdı hatırladığım kadarıyla..
E: Biraz daha açık bir toplum.
F: Evet daha açık, tutucu olmayan bir toplum. Şarkıları, türküleri eğlencesi… Kendiliğinden, plansız, programsız ve doğaldı ilişkiler. Şimdi bugün arkadaşlara gel eğlenelim dediğimizde, düşünecek çok şey var. Para, eğlenmenin neden gerektiği, eğlenmenin yeri ve zamanı olması, rahatsız ve güdümlülük içerene dönüştü eğlenme bir bakıma. “Dışarıdan ne derler, biri laf etmesin şimdi durup dururken” düşüncesi de şekillendiriyor varoluşumuzu sanki. Eğlenmenin bir hata olacağı içimize yerleşti bir bakıma. Bu kadar acı varken eğlenmek ile suçluluk duygusu iç içe… İçinden geldiği için eğlenme dönemi kapandı sanki. Elbette birileri abartılı bir eğlence yaşar, durur. Onu da yine başkaları için yaşıyorlar galiba. Kızın çocuğun evleniyorsa havai fişekleri atarsın ki, yapıyor bak desinler vs..
E: Alem ne der sonra 🙂
F: Sık sık duyduğumuz silah atılan eğlenmeler de galiba sadece güç gösterisi, “ben varlıklıyım” gösterisi. Arada bir-iki masum hayatını kaybetmiş: Ah, ne kötü talihsizlik! Biz hayatımıza devam edelim. Korkunç eğlenmeler bunlar. Benim hatırladığım çocukluğumdaki eğlence tarzı farklıydı. Temiz ilişkilerdi, dostane idi birlikte geçirilen anlar gibime geliyor. Fazla nostaljiye de gerek yok gerçi. Bitti gitti o günler. Bugün de elbette dostane, güzel eğlenceler yaşanır sık sık istendiğinde. Yeter ki olumluluk karamsarlığın yerini alsın. Yeter ki sevgi değerli olan olarak kalsın. Bir araya geldiklerinle çoğu kez yapılan gibi, “acaba karşımdaki eski dostum bana kazık atar mı?” dersen mesafeler olur. Pandemi zamanında iki metre mesafe iyi de, sürekli mesafelerin olursa hoş olmayabilir. Keh keh 🙂
E: Ne yazık ki modern toplumda öyle bir bakış var.
F: Belki de. Başka bir dünya mümkün demeli ki mümkün olması için talepkar olalım. Güler yüzlü olmayı seviyorum. Karakterle de ilgili galiba. Hangi ayda doğduğunla ilgili olabilir 🙂
E: Yükselen burç da önemli 🙂
F: Bence bütün tartışılabilecek zeminlerin temeli zihniyet. O zihniyeti süzgeçlerden geçirdin mi geçirmedin mi? Geleneksel ya da ananelerine bağlı bir tipsen hiçbir süzgeçten geçirmezsin doğru bildiklerini. “Geleceğim bana bunu der, inancım, dinim bana bunu der, sorgulamanın lüzumu yok!” Sorgulaman, yanlışlara bakman, tutucu olmaman cesaret ve zihniyet işi oluyor. “Niye ben bunu yaptım? Bu bana ters ama hoşgörülü mü olmam lazım?” gibi sorular, kafayı çalıştırır. İnsanlarla ve kendinle barışık olursun. Fena mı böyle olmak?
Bence bütün tartışılabilecek zeminlerin temeli zihniyet. O zihniyeti süzgeçlerden geçirdin mi geçirmedin mi?
Çizmek
E: Çizmeye nasıl başladınız peki?
F: Ben görece çalışkan bir öğrenciydim, notlarım iyiydi. Boğaziçi Üniversitesi’ne girdikten sonra da dersler yanı sıra sanat ve edebiyatla ilgilenme fırsatım oldu. Bildiginiz gibi 70lerde bizim üniversite dünyada adı bilinen, çok nitelikli insanların çıkmasına ortam hazırlayan bir eğitim kurumuydu.
E: Çizmeye Boğaziçi’nde mi başladınız?
F: Boğaziçi’nde çok güzel kulüplerimiz vardı: Müzik, tiyatro, resim, seramik, sinema, satranç, folklor, karikatür vs.. ne ile uğraşmak istersen, okul yanı sıra kendini yetkin kılabileceğin ilgili bir kulüp vardı. Ben de tiyatro, sinema ve karikatür kulüplerinde çalıştım. Karikatür Kulübü’nün kuruluşunda vardım. 3 dönem başkanlığını da yaptım mesela.
E: Bir anda mı başladı çizim merakı?
F: Karikatür çizerek kendimi ifade etme isteği önce Tiyatro Kulübü’nde başladı. Hayatımda ilk defa gördüğüm, adını duyduğum kitapları okuduğum bir ortamdı orası. İyi bir kültür okulu gibiydi. Bertolt Brecht’i duymamıştım bile, onun oyunlarını orada oynadık mesela. Sadece oyun oynamak değildi yaptığımız, her oyun öncesi yoğun dramatürji çalısmaları olur, oyundan geçen tarihi, kişi ve olayları araştırırdık, incelerdik. Yazar kimdir, nerededir, neden bu kitabı yazmış, Almanya’da neler yaptı, Nazi kim? Hitler vs.. hepsini öğreneceksin. Bu çalışmalar sırasında bir şekilde çizgiye de bulaştım. Benim dışındakiler prova yaparken insanları, yüzlerini, mimiklerini çiziyordum. Prova kostümlü ise kıyafetlerini çiziyordum oyuncuların falan. Sonra birileri o çizdiklerimi toplayıp bir oyunun afişinde kullandı. İlk defa yaptığım bir şeyin benden çıkıp insanlara ulaşabildiğini görmüştüm. O sırada Gırgır Dergisi Çiçeği Burnundakiler sayfasına başlamış, hevesli ve yetenekli gençlerin işlerini basıyordu. Oraya da gittim. Oğuz Aral’la tanıştım. İş götürdüm ona.
E: Nasıl biriydi?
F: Bayağı sert biriydi. “Ne bu lan böyle” dediği de olurdu, ama bir çeşit daha iyisini yaparsın, dene, bununla yetinme ki iyi bir işini herkese gösterelim anlayışıydı onunkisi- Beğenmediğini ne kadar sert iletirse de genç olan sana, bir dahakine de beklerim de derdi. Yılmadığını, gurur yaparak vazgeçmediğini, bu iş için yandığını görmek isterdi herhalde. Sonunda çabalayıp iyi bir iş çıkartınca övgü de alıp mutlu olurdun. Benim de gençler için düşünülmüş Çiçeği Burnundakiler bölümünde çıktı bazı çizimlerim. İlk defa yayınlanmak bambaşka bir duyguydu. Yayınlanan çizgim için üstelik para almak da bambaşka bir olaydı. Bir öğrenci için eline emeğinin karşılığı bir para geçmesi çok hoştu. O duyguyu hiç unutmadım. Güzel paraydı o zamanlar için. Arkadaşlarıma yemek ısmarlamıştım ve hatta elimde para bile kalmıştı. Oğuz Abi’nin yaptığı en güzel şeylerden biri yaptığın bir işe karşılığını vermesiydi bence. Sorun para vermek konusu değildi sadece, yapılan işin bir meslek olduğunu ya da bir saygı gören iş olduğunu hissettirmesiydi. Oğuz Abi’nin insanları bu şekilde yetiştirmesi çok yerinde, çok toplumsal ve güzeldi. Bir çok genç insan bu yolla okullara gidemezken ya da açlık sınırında yaşarken iyi çizerler oldu ve hayata katılma fırsatını elde etti.
E: Peki neden sigortalı bir işe girmediniz 🙂 Boğaziçi’nde iki bölüm bitirdikten sonra hem de.
F: Evet, Boğaziçi Üniversitesi’nin hem Matematik hem de Endüstri Mühendisliği bölümlerini bitirdim.
E: Double yaparak mı (aynı anda iki bölümü okuyarak)?
F: Hayır. Matematik’te okurken notlarım iyiydi. O sırada Boğaziçi’nde Endüstri Mühendisliği de yeni kuruldu. Pek bilinen bir bölüm değildi. O sırada yeni olduğundan pek öğrenci alınmamıştı. İyi dersleri olan öğrencilere teklif gelince, Matematik Bölümü’nde aldığım derslerin çoğu sayıldı ve ekstra dersler de aldım ve Endüstri Mühendisliği Bölümü’nü de bitirdim. Sonra 12 Eylül oldu, mezun oldum ve askere gittim.
Daha sonra Bilge Yayınlarında grafiker olarak işe girdim. Sigortam da vardı. 1 yılda galiba 60 üzeri kitap basımından kendi kurduğumuz dört değerli kişi ile birlikte sorumlu oldum. O sırada bir çok çizer ve yazar ile de tanışmak fırsatım oldu.
Norveç
E: Norveç’e niye ve nasıl geldiniz?
F: Önce Gülay geldi. (Ertan: Gülay Kutal da Boğaziçi Üniversitesi mezunu. Firuz Bey’in eşi). İkimiz de yüksek lisans için nereye gidelim diye düşünüyorduk. Amerika ve Kanada’ya gitme fırsatımız vardı. İkimiz de endüstri mühendisiydik ve notlarımız da iyiydi. Deniz-aşırı deneyim yaşamak değil de, Avrupa’da kalmak fikri cazip geldi. Fransa, İngiltere gündemdeydi ama Gülay Norveç’ten burs aldı. Bu bizim gibi zengin olmayanlar için iyi bir olanaktı. O Norveç’e gitti, ben önce Avusturya’ya gittim ve oradan Norveç’e başvurarak geldim. 1-2 yıl deneyip dönecektik ama koşullar, yenilikler yılları yıllara ekledi. (Ertan: 40 seneyi geçmiş 🙂 ). Gülay’ın bursu vardı, ben burs alamadım. Dünyanın en pahalı ülkesi Norveç ve para kazanamazsan zorlanıyorsun. Yüksek lisansa başladım ama, bir yandan temizlikçilik ve Boğaziçi’nde dağcılık ve mağaracılık kulüplerinde faal olduğum için yukarılara tırmanma konusunda deneyimli olduğumdan inşaatlarda çalışma işleri buluyordum, ama ağır işçilikti ve az da ödeniyordu. Bu yüzden sergi açarak çizgilerimi satmaya girişmiştim.
E: Pozitif ayrımcılığın enteresan sonuçları.
F: Eski çizgilerimi sergiledim Oslo Üniversitesi’nde. Çok tutuldu. Resimlerin hemen hemen hepsini sattım. Benim için iyi paraydı. Norveççe öğretmenim “yahu sen yeteneklisin, neden güzel sanatlara başvurmuyorsun?” diye sordu. Biraz da şakasına sınava girdim. Çok sayıda insan başvuruyor, 16 kişi alınıyordu. Bir kaç günlük sınavdı. Eller çiziliyordu, çıplak modelden çalışılıyordu, kompozisyon sınavı vb. oluyordu. Daha önce pek bunları yapmamıştım ama sınavdan önce çok çalışmıştım, 16 kişi arasına girdim. Japon, İsveçli, Alman kökenli birileri dışında bir yabancı olarak olarak Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’na girdim Oslo’da. 5 yıllık eğitim aldım.
Norveççe öğretmenim “yahu sen yeteneklisin, neden güzel sanatlara başvurmuyorsun?” diye sordu. Biraz da şakasına sınava girdim.
E: 3 yıllık da var ama 5 yıl okuyunca yüksek lisans yapmış sayılıyorsun değil mi?
F: Evet öyle. Oradan grafik tasarımcı ve illustrator olarak mezun oldum. Gene iki bölüm yani. Son yılda da animasyon diploması aldım. Çizgi film vs.. Bilgisayarları da kullanıyordum, ama klasik animasyon eğitimiydi. Okul bitince Sonra Norveç televizyonuna (NRK) çalıştım bir süre. O sıralar 6 ay civarında 200’e yakın kısa Norveç Devleti’nin faaliyetlerini, halkın nelere başvurursa neler yapılacağını halka anlatan 5’er dakikalık animasyonlar yaptım. Örnek verecek olursam, çocuğun eğer mutfakta yanlışlıkla deterjanı ağzına koyup içerse ve zehirlenirse hangi devlet birimine hemen telefon edersen anında tıbbi müdahale edilir durumunu gösteren çizgi filmlerden biriydi mesela. Haberler başlamadan 5 dakika önce yayınlanıyordu bu yararlı bilgiler.
E: Norveç’te ilk bilgisayarlı animasyonu yapan siz miydiniz? Öyle bir yazı okuduğumu hatırlıyorum.
F: Aynı şirkette çalıştığımız iki kişi daha vardı ama ilk sayısal animasyon filmleri bizden çıktı evet.
E. Sonra?
F: Sonra kendi adıma çalısmaya karar verdim, yarısını sonradan resim galerisi yapacağım, şimdi senin de bulunduğun bu stüdyoyu açtık üç tasarımcı arkadaşımla birlikte. Daha sonra onlar ayrıldı, ben tek başıma sürdürdüm.
Bağımsız çalışmak
E: 2000’den sonra mı bağımsız çalışmaya başladınız?
F: Ben digital animasyon alanında, eşim de bir bilgisayar firmasında iş bulduk. Çocuğumuz da olunca bir şekilde kaldık burada. Bu dükkan da boştu. Buranın sahibi kadın bale sanatçısıydı. Kapıya da “sadece sanatçıya veriyorum dükkanı” diye yazmış. Elektrikçiler, telefoncular çok popüler o aralar. Onlar ne kadar para verdilerse de kiralamamış onlara. Biz sanatçıyız deyince okuldan 4 arkadaşımla tuttuk burayı. Ucuza da kiraladı bize. Dediğim gibi sonra arkadaşlar ekonomik krizlerde ayrıldılar, ben üstlendim burayı. Yarısını sonra küçük ama sevimli denilen bir resim, grafik, çizgi galerisine dönüştürdüm. Sanatın her çeşidinden sergiler sunup, resim/çizgi satıyorum. Türkiye’den de sanatçılar açtı sergiler burada.
E: Bağımsız (freelance) olmak zor mu?
F: Zor da, değil de. Zor olan sadece üretmek değil; pazarlaması, müşteri bulması vs.. ile kendin uğraşıyorsun. Ama senin üzerinden sana bir verilirken bir patronun çok dahasını kazanamıyor. Çeşitli grafik ve illüstrasyon şirketleriyle de mücadele içindesin. Şirketler savaş açıyor, istemiyorlar grafik tasarımcıların ve illüstratörlerin iş yapmasın. Tasarımcıları ucuza gelsin diye bünyelerine alma mücadelesi içerisindeler. Rekabet de olmasın diye tabi. Arkadaşlarım o yüzden ya o firmalara gitti ya da iflas etti. Bense hem grafik tasarımcı da olduğumdan kartvizit, broşür, afişler, kitap tasarımı vb. de yapıyorum, o sayede ayakta kaldım. O işler iyi gitmediğinde de gazete çizerliği, dergilere çizgi işleri yapıyorum.
Birleşmiş Milletler ödülü
F: Norveç Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü Norveç kolu) üyesiyim. Eskiden bir dergi yayınlanıyordu üyelere. Aylık dağıtılan bir dergiydi. Kapaklarını falan yapıyordum. O sırada Amerika Irak’a girecekti. Bütün dünya aktivistleri savaşa karşı duruş gösteriyordu. Burada da çok ciddi protestolar yapılıyor, herkes zıplıyor falan. İşe yaramadı. Oslo’da 2. Dünya Savaşı’ndan beri Norveç’teki en kalabalık sayıya erişti bu protestolar. Tüm dünyada oldu bunlar. Durduramadık tabi, Bush girdi bombaladı Irak’ı. Millet çöktü biraz. Böyle büyük bir tepki veriyorsun ve duracağını sanıyorsun, bütün dünya ayağa kalkmış. Ben de “hala barışa devam” diye bunu çizdim. Çökmüş barış güvercinleri, yıkılmadık ayaktayız gibi. Amnesty Int’in dergisinin kapağında çıktı bu çizim.
E: Birleşmiş Milletler’e nasıl gitti?
F: Bu çizimi alıp BM’ye yollamışlar. Tüm dünyadan basılanları gönderiyorlar, BM’de seçiliyor. 3 ana ödülle birlikte 10 kişiye veriliyor. Çok prestijli bir ödül. En iyi politik çizerlik karikatür ödülü de denilebilir. Benimkisi de 2009 da bunlardan birini aldı ve iyi yanı dünyanın çeşitli ülkelerinde bir siyaset karikatürcüsü olarak tescil edilmen ve statü kazanman olsa gerek. O zamana kadar animasyon, grafik tasarımı vs.. yapıyorum. 2009’dan sonra değişti biraz durumum. Daha çok editorial cartoon denilen medya için güncel olaylara siyası karikatürler üretmeye başladım.
2009’dan sonra değişti biraz durumum. Daha çok “editorial cartoon” denilen medya için güncel olaylara siyası karikatürler üretmeye başladım.
E: Amnesty International’a siz mi üye oluyorsunuz?
F: Tabi sen gidip üye oluyorsun. Çalışma ekiplerine giriyorsun. Mesela Suriye’de 30 tane adam öldürülüyor, bunun takipçisi olunuyor gruplar haline. Gazeteciyi bu uygulamaya maruz bırakan devletlere mektuplar yazıyorsun. Acil serbest kalsınlar, diyorsun. Davalara müdahil oluyorsun vs.. Uğraşıyorsun, peşini bırakmıyorsun. Gazetecilerin, muhaliflerin hapisten çıkarılmaları, idam cezası olan ülkelerde, hatta bazen davası bile görülmeden idam edilmemesi için uğraşıyorsun. Başarılı da oluyorsun çoğunlukla bu yoğun uluslararası karşı duruş sayesinde. Devletlerden yardım almayan etkili bir organizasyondur Uluslararası Af Örgütü.
E: Norveç’te bunları yapmak daha rahattır.
F: Norveç’in bir yanında evet silah üretimi ve satışı var. Küreselleşen kapitalizmle eklemlenmiş yanı da var, ama insani değerler ve başka ülkelerin mağdur insanlarına yardım konusunda toplumda belli bir duyarlılık da gözleniyor. Yardım örgütleri bu ülkede çok ciddi çalışmalar yapabiliyor, sonuçlar alabiliyor.
E: 2009’dan sonra nasıl gelişti?
F: Uluslararası camiada adım duyuldu. İngiltere ve Amerika’da işlerimi pazarlayan bir ajansım oldu. Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerdeki büyük basın kuruluşlarına iş vermeye başladım. Şu anda 6 uluslararası örgüte üyeyim. Mesela Le Monde’deki meşhur Plantu’nun ön ayak olduğu “Barış için Karikatürler” (Cartooning for Peace) grubunun ilk 60 üyesinden biriyim. Arjantin’den Kanada’ya, Afrika’dan Avrupa ülkelerine, vb. ifade özgürlüğü, tutuklu gazeteciler, kadına yönelik şiddet, insan hakları.çocuk istismarı vs.. gibi pek çok konuda çiziyoruz, ortak sergiler açıyoruz.
E: Don Quixote Cartoon Committee, Cartoon Movement, United Sketches, Norveç çizerleri, Norwegian PEN, oluşumlarına da üyesiniz galiba.
F: Norveç Gazeteciler Birliğine de üyeyim.
E: Bu oluşumlarda siyasi görüş önemli mi?
F: Önemli olan sürekli iş üreten, duyarlı bir sanatçı olduğunu kanıtlamış olman galiba. Yaptığın işin kalitesi de önemli. Sağ ya da sol görüşte ya da daha sola yakınsın, bunlar belirleyici değil elbette. Şu ya da bunu temsil etmen çok önemli değil. Gerçi bu alanda, yani politik çizerlik alanında, aşağı yukarı çoğu insan demokrat, hoşgörülü ya da daha sola yakın. Irkçı çizer yok mu peki, var elbette. Yine de bu oluşumlarda alenen kimse insan hakkı ihlali destekleyici olmaz gibime geliyor.
Komik
E: Komik misiniz?
F: Kendi çapımda öyle olduğumu düşünürüm. Ama komiklik de görece, değil mi? Türkiye’de komik algılaması güldürü olmak durumunda mı? Sadece komik, güldürü değil de, hiciv, eleştiri, iğneleme olduğunda, bir yanlışlığı öne çıkartmada mizahi bir anlatım varsa bir görselde, ne kadar komik diyebiliriz sadece komik gibi durana? Çizgilerin muhalif bir yanı olması iyidir öncelikle bir toplum için, komik olsa da olmasa da. Güldürme tek özellik olarak kalmaz. Charlie Chaplin “Çok aptal, serseri gibiyim. Pat diye yere düşerim, herkes kah kah güler. Aslında güldükleri kendileridir, kendileri o durumdan rahatsız olduğu için gülerler” benzeri bir şey dediğinde, komik olanla trajik olanı bir potada konulduğundan söz eder. Mizahın böyle bir yanı da var, daha geniş ve ideolojik yanı da var. Mizah iletişim aracı. Saf güldürmek mi istiyorsun? O da olur, sadece güldürmenin kötülüğü yok, hatta gülmek kendi başına dinginlik, devrimci bir hareket. Tutucular, despotlar gülmeye karşı olmuş tarih boyunca. Umberto Eco’nun “Gülün adı” kitabı bunu anlatır bize. Saf komiklik diye bir şey ne kadar var bilmiyorum. İnsan ve komiklikleri hep toplumsal olmak durumunda gibime geliyor. Benim çizgilerimde komiklik vardır. Ben çizerken gülerim, ama ben ironiyi de pek önemserim. Bazen gülmeler donuk da olur. Zor zamanlarda çizer olmak, insanlara bir şeyler göstermek zor iştir. Trajedi ile komedi içiçedir. Komik hep görünmeyen bir zeminde bir şey anlatandır aslında.
Tutucular, despotlar gülmeye karşı olmuş tarih boyunca. Umberto Eco’nun “Gülün adı” kitabı bunu anlatır bize.
E: Mesela?
F: Mesela bir erkek, canına tak etmiş, eline bir döviz almış, heyecanlı, kadınlara özgürlük istemiyorum diye bağırıp dolaşabilir. Kendinden emin, toplumun onu anlayacağından emin, ama bir çizer onun arkadaşından bir kadınının sivri topuklu ayakkabının kafasına atmış olarak gösterirse, komiklik yanında erkekle kadının terazisinin erkekten yana eğilimli olmasının doğru olmadığı zeminini de anlatmış olur. Bakan, yahu bu çağda da bu söylenir mi gibilerinden bir şey geçiriyorsa aklından komiklik başarmıştır işini.. Kahkahayla güler misin bilmem?
E: Satir mi?
F: Biraz öyle. Resimde de, Post-empresyonizm, Ekspresyonizm’de, Sürrealizm’de, Dadacılık’da da vardır. Henri de Toulouse-lautrec, Dega’lar falan (Ertan: Edgar Degas). Balerinlerin estetiğinde bulabilirsin satiri, ya da Lautrec’in eğlence evinde, gece kulüplerindeki kadınlarında. Çok güzel olmasalar da danseden, enerjik kadınlar ve onlara bakan erkekler ilginçtir, komiktir, ama üzücüdür de. Bedenini satan da olabilir bu kadınlar, yine de sanatçı yoluyla bir anın ironisini görmeye engel değildir. İnsan olanı gülümseme ile inceleriz. Kendi içinde bir mizahı ve hicvi vardır. İnsanların sınıfsal dengesiz ilişkilerini izlerken bir yandan, bir yandan da eğlenceler bir adım öndeyken, unuturuz zamanı ressamın fırçasında. Kahkahayla gülmezsin burada da. Buruk bir tebessümdür satir yaklaşımı. Çehov’da da rastlanan bir yaklaşımdır bu.
E: Türkiye’de nasıl sizce bu durum?
F: Çok eskilerde, okuma yazma eksikliği olduğu yıllarda, veremden doğum kontrolüne, doktorun ya da devletin anlatacaklarını basitçe anlatan çizgiler olurdu. Bazıları sadece çizimdi, bazıları da yazılı balonlarla bir durum anlatılırdı, sonra da mesela son karede aşı olduğu için mutlu ve sağlıklı evine koşan insanlar gösterilirdi mesela… Kolaylığı vardı karmaşık olayların algılanmasında görüntülerle anlatmanın. Türkiye’deki karikatürün bugün geldiği noktayı kısmen buna benzetiyorum. Toplumsal çok zengin bir mizah kültürümüz var, karikatür de bundan payını alıyor. Her konu mizah olduğu bir toplum bizimkisi. Karikatürler çok zekice muhalif bir hale geldi. Ben sevmediğim, ama karşı da olmadığım ve hatta güldüğüm, yazılara dayalı karikatürleri de savunuyorum. Yine de arada bir kafama takılıyor; çizileni kapa, yazı tek başına da güldürüyor gibi geldiği için, neden çiziliyor diye merak ettigim de oluyor. Türk karikatürlerindeki metinler tek başına, fıkra olarak da varken, karikatür olarak sunulması, yani çizginin sanki yazıya ek bir süsleme aracı olarak durması biraz bana o eski zamanlardaki anlatmayı kolaylaştırma kültürümüze benziyor gibi geliyor.
E: Güldüren şey aslında yazı.
F: Yazı da güldürsün çizgi de. Her şeyi sınıflamamıza gerek yok. Ama bir işin de doğası var. Bunu en açık animasyonda, yani çizgi filmde görebiliriz. Her şeyi anime edebiliriz. Mesela bir gemi denizdedir, o gemi korsanlarla karşılaşır, savaş çıkar filan. Bir şeyler anlatılır çizerek. Ama iyi çizgi film, başka şekilde yapılamayacak bir şeyi çizgi filmle yapmayı da içerir. Çizgi filme başvurmak bir gerekliliktir orada. Gemi örneğinde, korsanlarla savaşan gemiyi mesela birden dev bir boğaya çevirirsen. Kendini korumak için korsan gemisine saldırıp onu boynuzları ile atıp önündeki yolu açar ve tekrar gemiye dönüşürse, çizgi film olarak işlevini de tamamlamış olur. Türkiye’deki çoğu karikatürde de balon bir vazgeçilmez gibidir.
E: Orada balon çizime değil, çizim balona yardımcı oluyor gibi.
F: Çizgi bonus, süsleme ya da eşantiyon gibi kullanılıyor çoğu üründe. Elbette sanatta hiçbir şeyi genelleştirmemek lazım. Her stilin kendi raconu ve güzelliği oluyor. Beğenileri sınırlamanın kimseye yararı yok, çeşitlilik zenginlik ayrıca. Balonlu olup çok harika çizgilerle de başka katmanlar sunabilen çok çizer de var ülkemizde.
E: Balonlu mu balonsuz mu tartışmasını hep duyuyorum. Bugün bile.
F: Balonsuz olan çizgi, bu balonlu mizahtan kendini soyutlamış, ayırmış uzun zaman önce zaten. Kendini düşünen, düşündüren karikatür (Turhan Selçuk, Tan Oral tarzındaki gibi mesela) ötekisini sulu mizah olarak tanımlamış. Gırgır, Mikrop, Çarsaf, Uykusuz, Penguen’daki çizgiler gibi. Tartışmalar gidiyor yıllardır. “Balonlu mu balonsuz mu olsun?” “Bir kilo balonlu verelim.” Bugün balonlu kalmadı, balonsuz var onun yerine. Belki hemen anlaşılan değil ama biraz düşünürsen anlarsın. Hatta tad bile alırsın. Türkiye’deki karikatür olgusu biraz bana bir çocuğa “anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun?” diye sormak gibi saçma ve yanlış gelir. İkileme düşürmenin böyle yararı kime, niye? Şu ya da bu mizah türü sana ulaşıyorsa, sana ek olarak farklı bir bakış açısı katıyorsa işlevini görmüştür. At hafızana.
Elbette sanatta hiçbir şeyi genelleştirmemek lazım. Her stilin kendi raconu ve güzelliği oluyor. Beğenileri sınırlamanın kimseye yararı yok, çeşitlilik zenginlik ayrıca.
Hızlı tüketim
F: Popüler kültürde sanatın yeri tartışılabilir. Her şey önüne gelir, beğenebileceğini bir süzgeçten geçirmişsen neyi seveceğin, ne ile etkileşim kuracağın, neyi derin ya da yüzeysel bulacağın netleşebilir. Çoğu şey hızla tüketilen, geçici, alıp bir süre bağrına basıp, bitince çöpe attığın oluyor. Bir görsel üreten olarak derdimiz yapılan işi çoğu insana ulaştırmak. Ulaşıyorsa ne ala. Ulaşmıyorsa bir gün birileri değerlendirir belki. Kendimi tatmin etmek için de yapıyor olabilirim bu işi ama, sana da ulaşıyorsa benden çıkan, o zaman iyi olan bir şeyler adına ortak bir düşünce üretmişiz demektir. Senle iletişim içindeyiz. Siyah beyaz ya da renkli görsellerle kendimi anlatıyorsam, seninle ilişki kurabilmek önemli.
E: Fotoğrafta da var benzer bir durum galiba. Her gün milyarlarca fotoğraf çekiliyor. O kadar ki, “her şeyin fotoğrafı çekildi bile” tartışması doğdu son yıllarda.
F: Senin dediğin şey dönemlerle iç içe. Her dönemde artık yapıldı bunlar yenisi olmaz tartışması oluyordur. Picasso Fransa’da yaşarken da aynı tartışma vardı mutlaka. “Daha önce her şey çizildi” derken pat diye Picasso çıkıyor ortaya. O zaman da bir Picasso daha çıkmaz diyorsun, pat diye yeni bir şeyler yeni dönemde oluyor. Bugün herkesin elindeki cep telefonu ile fotoğraf çektiği bir yerde fotoğraf öldü demek daha kolay, ama mesela Türkiye’de birileri de çıkıyor, bina fotoğraflarını kuru kuru çekip sunmak yerine onları bir kaç açıdan defalarca çekiyor, gözünün istediği şekilde, ince ince keserek biçerek, ekleyerek çıkararak yeniden tıpkı resim yapar gibi üretiyor. Bunun bilgisayar ortamında olması çağdaş kılıyor belki, harika ve ilgi çeker işler çıkarıyor ortaya. Fotoğraf öldü diyene sormak istiyor o zaman insan; demek ki istenirse, aranırsa yeni bir şeyler bulunabiliyor. Denemek lazım, olmaz demek yerine sanki. Gidilen yollar sonuç verir herhalde, sonuç olarak.
E: Bir işi, bir ürünü tanımlamak önemli galiba. Yani siz ortaya bir ürün ortaya koyarsınız ama onu anlamlandırmak, isimlendirmek sizin yaptığınız iş kadar önemli belki de.
F: Sanatçı olarak bu tartışmaların dışında olmak da bir seçenek belki de. Birileri yaptığın işi tanımlayacak tabii. Bunu sen de dillendirebilirsin. İyi de olur. Ama çok konuşan var her alanda. Üreten, yeniliği arayan az. Sanat tarihçileri işini yapsın. Kategoriler tanımlarsın. Sürrealistler diyoruz mesela, sürrealistler ne yaptı? Bambaşka bir dünya yarattı. Andy Warhol bambaşka bir şey yaptı. Onun manifestosunu yazıyorsun. Bunu Andy Warhol’un kendisi yapmıyor. Andy Warhol iş yapıyor, sonra onu açıklıyor. Modern denileni kendisi değil, onun çalışmalarını tanımlayanlar öne sürüyor. O dese de onun etrafındakiler tanımladığında oluyor bu.
E: Güzel.
F: Türkiye’de Şair Küçük İskender, Ece Ayhan (“Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler” diyen) mesela. Çoğunluk tarafından benimsenmedi. Sonra önemli şair oldular. Bukowski aklıma geliyor sonra; ayyaştı, ölünce çok değere bindi. Dostoyevski dünyanın bir numaralı romancılarından. Adam sürünmedi, sürüldü de aynı zamanda. Ortaya öyle karakterler koydu ve öyle dünyalar yaratıyor ki. Karamazov Kardeşler belki de Dostoyevski’nin en önemli eseri ama adam kitabın başarını göremeden ölüyor. Orhan Pamuk da mesela önemli bence. Seveni var sevmeyeni var. Biraz bence rahat da olmak lazım. Sadece yargılayıcı değil, hoşgörülü anlamaya özenli olmalı sanatta. Üreten insanın ürettiğinin mutlaka bir tadı, güzelliği vardır, aramalısın. Hemen her seyden emin olmamak, silmemek lazım.
Biraz bence rahat da olmak lazım. Sadece yargılayıcı değil, hoşgörülü anlamaya özenli olmalı sanatta. Üreten insanın ürettiğinin mutlaka bir tadı, güzelliği vardır, aramalısın.
Bana hitap eden şey
F: New York’taki modern sanat müzesine (MoMa) gitmiştik. Dünyanın en önemli Modern Sanat müzelerinden biri. İçeri giriyorsun, pek ahım şahım bir şey gibi gelmiyor, ama en önemli koleksiyonlar da orada. Munch’un çığlık tablosunun orijinal olarak yaptığı kopyalarından biri de mesela orada. Camlamışlar Çığlık’ı! Korumalar, alarmlar filan. Bakabilmek için sırada büyük bir kalabalık. Dehşet geldi bana bu. Biz Oslo’da aynı tablonun bir başka kopyasını özgürce, rahatsız olmadan, rahatça izliyoruz, içimize tabloyu bütün güzelliği ve etkileyiciliği ile alabiliyoruz. Geç karşısına bütün gün otur istersen. Ne sırada beklemek, ne bir şey…
E: Aynı tablo, birinde değerini mi arttırmaya çalışıyorlar ki?
F: Parasal bir değer farklılığından söz etmiyorum. Aynı resme modern bir müze korumalı, ayrıcalıklı, “sen gördüğün için pek bir şanslısın” duygusunu veren bir şekilde muamele ederek, o sanat eserini erişilmez, elit kılarken, Norveç’teki öteki müze için doğal bir ortamda, herkesin paylaşacağı bir görsel olarak sunulan, herkesin istediğinde erişebileceği bir ürün olarak hissettirilen bir zihniyet olması.
MoMa’da 14. yüzyıldan da 21. yüzyıla modern kadar klasik resimler de var. Rus Avant-gard artist Kazimir Malevich’in tablosu da vardı mesela biz oradayken. Boş, dev bir salonda, kocaman siyah bir kare olan ünlü resmi sergileniyordu., Munch’un resmi gibi mesafeli sunulmamıştı. Karşısına oturabiliyorsun, bakıyorsun bakıyorsun. Kareyi herkes yapar, değil mi? Malevich, geometrik şekillerle uğraşan kübizm ve sonra futurizm ile tanışmış ve sonra nesneleri daha radikal kullanan bir resim tarzını benimseyerek “Süprematizm” terimini kullanmıştı. Nesnel olmayan, soyutlamaya olanak veren bir girişimdi onunkisi. Siyah Kare bu radikal anlayışın en ucu idi. Siyah Kare bir başlangıçtı. Adamın bu kareyle ilgili sayfalar dolusu teorisi, açıklaması, yayınladığı kitapları var elbette. Kendisi bu çalışmasıyla geleneksel olan resim anlayışını silmiş ve modern denileni geliştirmişti. Standard bildik gölgelemeler, perspektif yoktu onda. Geleneksel olanı değil, yenilik arayışıydı. Kara kare bir cesur girişimdi. Hiç bir şeyi temsil etmiyordu, kavramsal sanattı. Anlamlandırmasak da radikal bir ifade haliydi. Boşluktu, ama hayal gücümüzü zorlarsak zengin olabilirdik. Sanat, çoğu görsel ürünler gibi bir beğeni işidir, biraz yemekler gibidir. Onu tanımlayıp en görkemli fanuslarda sergile, gurme olarak sun ya da bir pazarda bir tezgahda sun, sonuçta bir tad kültürüne bağlıdır onu beğenmek. Çocukluğundan beri öğrendiğin, alıştığın yemek tadı ile mi yetineceksin, yoksa bilmediğin, hiç denemediğin, karşına çıkan bir yeni tada karşı açık mı olacaksın? Denemeden, önyargısız, bildiklerinden bağımsız yaklaşmadıkça beğeni beğeni olmuyor. Ağzında ne lezzet bırakacak önündeki o önemli. Sende bir lezzet bırakıyorsa onu anlaman gerekmiyor. Sanat da biraz böyle.
Sanat, çoğu görsel ürünler gibi bir beğeni işidir, biraz yemekler gibidir.
E: Çok güzel.
F: Çoğu yargılarımız, beğenilerimiz, keskinliklerimiz öğrenilmiş, ideolojik veya alışkanlık sonucu şekillenen. Törpülenebilirler oysa. Ufkunun açılması bu dünyada seni zenginleştirendir çünkü. Dinin sana “domuz yeme” der, yemezsin ya da vejeteryansın, yemezsin. Bu konuda senin kesin tavrın seni başka bir tadı yok saymaya iter. Bu da olur elbette, ancak aslında bilmediğin bir şey hakkında seçim yapmışsındır, inanırsın kötü, anlamsız olduğuna. Denesen öte yandan, belki zaten beğenmeyeceksin. O zaman bilerek sevmeyeceksin. Ama, oraya gelmeden durmuşsun, yapacak pek bir şey yok. Beğenmem dediğin, sınırlarının sonucudur. Görsel beğeniler de biraz böyle işte. Anlamadım dediğin modern resim anlamasan da olur olandır. Birine hitap edebilen ötekisine hitap etmeyebilir. Sonuçta ne ile iştigal ettigini anlamada tanımlamak önemli olabilir. ”Bana hitap eden şeyi severim” demek bana daha yerinde geliyor.
E: Sağ-sol ayrımı da bana biraz böyle geliyor. İnsanın yaptığı şey önemli aslında. Bir kalıba sokmamak lazım herkesi.
F: Bir günde siliyorsun yeri geldiğinde bir insanı, sağcı veya solcu diye tanımlayarak. Bu doğal olabilir bir yandan; herkesi, her düşünceyi benimsemek, kabul etmek zorunda değilsin. Halbuki insanlar havadan inmiyorlar dünyaya. Okuyorsun, konuşuyorsun, etkileşimdesin vs.. Sağcı faşist biri de o çevrelerde olunca öyle oluyor. Ama insanlar değişiyor. Düşüncesini benimsemediklerimize karşı farklı düşünüldüğü anlatılabilir mümkünse, onunla hemfikir olunmadığı ifade edilebilinir; ama onu silmeye, yok etmeye çalışmak yok olacağını ummak yanlış olur. Savaş savaşı doğurur. Her taraf kaybeder. Tabi bu konular karmaşık, bu kadar kolay ortada bir konu değil.
Ama insanlar değişiyor. Düşüncesini benimsemediklerimize karşı farklı düşünüldüğü anlatılabilir mümkünse, onunla hemfikir olunmadığı ifade edilebilinir; ama onu silmeye, yok etmeye çalışmak yok olacağını ummak yanlış olur.
E: Birini “ideolojime uygun mu değil mi” diye değil, “yaptığı şeyleri beğeniyorum” diye değerlendirmek lazım belki de.
F: Söylendiği kadar kolay mı bu? Nobel ödüllü Alman Günther Grass harika bir yazar. Teneke Trampet defalarca okunabilecek bir eser. Ancak kendisi gençken Nazilere üye oldugunu son yıllarda söyleyince çoğu insanın ilgisi azaldı. Bu noktada birini hemen silmek mi, erdem, yoksa o bu açıklamayı yapmadan önce senin zaten çok beğendiğin bir kitabinin neresi değişti ki, diye kendini mi sorgulamak? Böyle deyince Sivas, Madımak’ı düşünüyorum mesela. Orada insanlar yakıldı, dumanla boğuldu. Yakan insanlar nasıl başka insanlara karşı kendini doldurup bu kadar çılgınca kötülük yapabilecek hale gelir diye düşünüyorum. Bu adam iyi insan olma adına namaz kılmıyor mu, ak sakalları onu olgun ve bilgili kılmıyor mu? Kafir diyerek nasıl oluyor da kötülüğü cinayeti meşrulaştırıyorsun kafanda?
E: “Yaptığım şey inandığım ideolojiye uygunsa doğrudur” diye hareket ediyorlar belki de. Herhangi bir ideolojiye aşırı, sorgulamadan inanan herkes böyle davranabiliyor.
F: Gibi. Benim inancıma göre hak etti falan diyorsun. Adaleti tanımam, ben adaletin savcısı, yargıcı, celladı olurum, diyorsun…
Elle çizim
E: Hala kağıda mı çiziyorsunuz?
F: Ben bilgisayara hakimim. Onunla da çiziyorum, çizgi filmleri bilgisayarda üretmek zamandan tasarruf. Teknoloji de insan için. 90’ların sonuna kadar 200 civarı kısa çizgi film yaptım. Daha doğrusu bunlar, Norveç televizyonunda üretilmiş, devletin çeşitli kurumlarının çalışmalarını anlatan kısa, jenerik misali ürünlerdi. Ben bilgisayar ürünü olarak göründüğü için bıraktım sonra. Eskiden bilgisayarla yapılanlar daha bir bilgisayar ürünü gibiydi, bugün kollardaki kıllara kadar bilgisayarda üretilebiliyor, görsel olarak rahatsız etmeden. Yine de klasik elle çizim çizgi filmlerin doğallığı yok bence. Walt Disney’in eski çizgi filmlerine bak, bir de ayni firmanın simdi sunduğu modern çizgi filmlere bak. İkincisi dehşetli gelişmiş sahnelere sahip, sular, ortalarda koşan çok sayıda hayvanlar vs.. ama klasik olandaki el emeğ karekterlerin hareketi hep kendini iki adım önde tutar benim gözümde. Bence eski çizgi filmler daha çekici, dinamik ve sıcak. Bilgisayarla yapılanların biraz uzaklaştırıcı yanı oluyor hala.
E: Gerçekçi duruyor ama %100 gerçek olmayınca da biraz yapaylık hissediliyor her zaman.
F: Bilmem. Bilgisayar işi çok hızlandırıyor tabi, orası ayrı. Ben bilgisayarda da iş yapıyorum, ama daha çok elde çizmeyi tercih ediyorum. Bilgisayarla yaptığının şey seni tam yansıtmadığı duygusu da var. Mesela Kafka’yı elle çizince o benim Kafka’m oluyor. Bilgisayarda renklendirme işleri yapıyorum. Çizgide elle kafa arasındaki bağlantıyı daha önemsiyorum. Belki yaşlanan bir nesile aitimdir, ondan.
E: Boğaziçi direnişi için çizdiklerinizi kağıda mı çizdiniz?
F: Evet A3 ölçüsünde çizim kartonuna.
Bilgisayarla yaptığının şey seni tam yansıtmadığı duygusu da var. Mesela Kafka’yı elle çizince o benim Kafka’m oluyor.
Boğaziçi Üniversitesi
E: Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz?
F: Bu kadar insanı ürkütecek seviyede antidemokratik bir uygulama. Dünyada örneği yok herhalde. Nasıl bu kadar tepeden inme iş yapılabiliyor, değil mi? Alman ya da İtalyan faşizminde bile olacağını sanmıyorum. Hukuka uygun gibi yapılıyor, inatla devam ettirilen. Üniversite Senatosu’na bile müdahale edilip işlevsiz kılınabiliyor. Bu mesele sadece üniversite meselesi de değil. Türkiye meselesi. Üniversitelerin özerk bağımsız ve kendi kendini idare eder olması çağdaş, demokratik ve kaliteli eğitim için gerekli bir seçim. Hocaların, öğrencilerin başlarına ne gelirse gelsin direnmeleri, durmamaları, biz bunu istemiyoruz demeleri çok çok değerli ve önemli bence. Üniversiteler özgür yerler olmalı. Atamalar vs.. bunlar demokratik olmalı ki temiz bir şeyler yapılsın. Güdümlü bilim ıvır zıvır olur. İş yapılmaz. Var olan şeyleri tekrarlarsın en fazla.
E: Biraz sazı elime alayım 🙂 Mezunlar da kimsenin beklemediği derecede sahiplendi üniversiteyi. Konuyla birebir ilgilenen, hocalara öğrencilere ve çalışanlara birebir destek veren 100’ün üzerinde mezun var. Dolaylı yoldan tartışmalara katılanlar veya destek veren mezunların sayısı 1000’i rahat geçer. Bunlar mezun oluşumlarının etrafında toplandılar genel olarak, ya da mesela yurtdışındaki mezunların bir kısmı yeni oluşumlara gittiler. Bir mezun oluşumunun imza kampanyasına 5000 mezun destek verdi. Mezun, öğrenci ve çalışanların oyuna açık bir seçimde oy vermek isteyen mezunların sayısı da 5000’i geçti. Tüm bileşen grupları birleşip oylamaya giderse en az 20 bin oy bekliyorum ben. Çok ciddi bir irade.
F: Enteresan.
E: Üniversite konusu ilginç. Üniversiteler şehirlerde entellektüel kapasitenin en yüksek olduğu yerler. Her üniversite böyle. Siirt Üni. de, Yozgat Bozok Üni. de, Boğaziçi de, İTÜ de, ODTÜ de böyle. Sen bu insanlara diyorsun ki “bir dakika siz kenara çekilin, bu işlerden anlamazsınız, sizin başınıza birini atıyorum artık sizi o yönetecek”. Çaykur’a ya da THK’ya müdür atıyormuş gibi ki bu iki kurumun nasıl yönetildiğini son örneklerle hepimiz gördük. Üniversiteyi de öyle yönetmeye çalışıyorlar.
F: Bilimden yana insan için anlaması ve kabul edilmesi mümkün olmayan girişim kayyum rektör atama girişimi. Sonuna kadar hukuk kullanılmalı. Karşı durmak, direnmek protesto vs.. hepsi. Bu kadar hoca kolay olunmuyor, bu kadar ögrenci kolay eğitilmiyor. Hepsini atarsan üniversite bizim bildiğimiz, dünyanın tanıdığı Boğaziçi Üniversitesi olmaz. Gelenler de eksik işte (kayyum ve dışarıdan atanan dekanlar). Yalan da söyleniyor, ben ders verdim falan deniyor, kayıtlarda yok öyle bir sey falan.
Bu kadar hoca kolay olunmuyor, bu kadar ögrenci kolay eğitilmiyor. Hepsini atarsan üniversite bizim bildiğimiz, dünyanın tanıdığı Boğaziçi Üniversitesi olmaz.
E: Atanan rektörün tezinin belki yarısı çalıntı. Kendi yazmış gibi, referans da vermemiş. İnanılmaz. Türkiye’nin en gözde bir kaç üniversitesinden birinin başına gelen adam bu kadar “yanlış” olmamalı.
F: Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversitelerin bu kadar başarılı olmasının sebebi oradaki hocaların kalitesi, bunu unutmamak lazım.
E: Tavuk-yumurta ilişkisi biraz. Hocalar kaliteye önem verince giriş puanı yükseliyor, giriş puanı yüksek olunca okula gelen öğrenci de kaliteli oluyor. Boğaziçi’ne asistan ve hoca alma puanlarını ciddi düşürdüler mesela. Bu kadar düşük puanla kaliteli eğitim verecek hoca nasıl gelecek? Gelen öğrenci zeki, okuldaki hoca ya da asistan lise seviyesinde çünkü “bizim çocuk” olduğu için okula alınmış. Olmaz ki.
F: Hocalar, öğrenciler yorulur da. Ben bugünkü değerli çabaların arkasında oldum, olacağım. Çizerek, olabildiğince denizde bir kaç damla da olsam, mezun olduğum okuluma desteğimi, demokratik seçim taleplerine inancımı sürdüreceğim. Umarım işe yarar. Bize bunları yaşatanlar kadar sabrımız var mı, çelik gibi duran kapılar karşısında ezilmeden durulur mu, bunları da düşünmeden edemiyor insan. Vakit bulduğumca çizgim haklıdan yana, mağdur ve iyiden yana olsun. Birey olarak yapılacak şey de sınırlı elbette.. Bir arada durmak önemli…
E: Siz tüm dünyadaki olaylarla ilgili çiziyorsunuz. Irak’taki katliamlar, İsrail’in Filistin’e baskısı, hapisteki gazeteciler vs.. “yıllardır aynı şeyi çiziyoruz, hiç bir şey olmuyor?” gibi bir fikir doğuyor mu kafanızda?
F: Yok hiç öyle bir şey olmadı. İnsanların dayanışmasını, örgütlenmeyi, direnmeyi değerli buluyorum. Yenilgi ya da kazanma meselesi değil, Ezilmeme, biat etmeme, uygar ve insana dair bir dünya mümkün umudunu korumak meselesi. Babama hep “50 yıl önce de uğraşıyordun şimdi de uğraşıyorsun, ne değişti?” diye sorardım. Babam “uğraşsız asıl değişmez hiç bir şey; atıl olunur; çabalarsan, haksızlığa karşı durursan, direnirsen boş is yapmış olmazsın, değişmez gibi de gelse değişiyor bir şeyler,” derdi. Bir mücadele varsa, hareket eder zeminler. Aynı şekilde kalmaz. Gençlere, kadınlara bak. Kadın şiddeti yeniden arttı Covid-19 zamanında. Evde kocalar uzun süre kalınca, kadın cinayetleri, şiddet falan arttı. Norveç’te de arttı, sadece Türkiye değil. Irkçılık da arttı. Nefret söylemi günlük çerez oldu. Mülteci olmak sanki isteniyormuş gibi, mülteciler hedef oldu. Eğer insanlar değişmeseydi bu olaylar bu kadar ön planda olmayacaktı. Daha fazla kadın yürüyor sokaklarda, İstanbul sözleşmesini geri getirecekler.. Hala adaletli, eşit, haksızlığa göz yummayan insandan yana bir dünya mümkün diye düşünüyorum. Olması için çaba göstermek gerekiyor. Birileri de tersini söylüyor. Sadece ben olayım, diğerleri köle olsun. Bu belki hep böyleydi. Ama tarihte örnekleri var, değişim oluyor, mümkün. Türkiye kadın cinayetinden kurtulamaz gibi duruyor bu erkek egemen toplumda, ama gene de önceye göre bu cinayetler siyaseti de bir şekilde etkiliyor. Ayakta durmak kadar, her konuda önce galiba herkesin kendi evinin önünü temizlemesi, onu temiz tutması da önemli.
Bir mücadele varsa, hareket eder zeminler. Aynı şekilde kalmaz.
E: Türkiye’de bu işler daha zor tabi.
F: Türkiye başka ülkelere göre daha zor bir toplum gibi geliyor, evet, ama her ülkenin bu yaşanan zamanda kendine göre zorlukları oluyor. Bizde mahalle baskısı gerçeği var. Farklı olanı linç etme kültüründen sıyrılamadık. Türkiye’de kutuplar var, bunu yaratan bunla yaşayanlar da, değil mi? Korku da en yaygın gerçeklik her köşede. Bunu aşmak çok iyi olurdu. Korkularla yönetilen bir toplum da, güzellikler de güdümlü, kısır, dengesiz olur. Bir maçı bir takım çok iyi oynar, kazanır, öteki maçta hezimete uğrar. Hasan Ali Yücel gibi bir adam oturmuş çeviriler yapmış Batı edebiyatından. Bağnazlar onun çevirilerini yakmaya çalışmış. Niye? “Bizi batıya döndürdü,” demişler… Neyse, Sen Türkiye konusunda iyice karamsarsın galiba 🙂
E: Hep aynı şeyleri söylüyoruz, dünya iyiye mi gidiyor bilemem.
F: Dünya iyiye gidiyor mu, o ayrı tartışma. 50 yıl önce alınması gereken çevre önlemlerini daha yeni almaya ancak çalışıyor bazı ülkeler, falan.
E: Biz bu yazıyı yayınlamadan hemen önce Boğaziçi’nin atanmış rektörü görevden alındı. 6.5 ay süren Boğaziçi direnişi sonuç verdi. Bundan sonrası ne olacak, hep beraber göreceğiz.
Tehdit
E: Siyasi karikatür çizenler genelde tehdite ve baskıya maruz kalır. İşten atmalar, aleni tehditler, baskılar vs.. sizin de başınıza geldi mi?
F: Küçük küçük tehditler oluyor da, kurumsal bir şey yaşamadım. Özellikle şu anda internette “sen git de adam ol” vs.. gibi laf sokmalar oluyor tabi. Yaptığın işin içeriğinden dolayı.
E: Şaşırmadım.
F: Ben katı biri olmadım hiç. Nefrete karşı nefret üretmek istemem. Ama bazı durumlarda ne kadar rasyonel olunur, onu da bilmem.. Başörtüsü takmasın vs… demem kimseye. Benim gibi düşünmeyenlerle de birbirine zarar vermeden beraber yaşamaktan yanayım, mümkün olduğu kadar. İfade özgürlüğünden yana oldum hep… Ve birinin kendini ifade ederken şiddete maruz kalmasına, göz altına alınmasına veya yok edilmesine de karşı oldum. Bir kaç hafta önce Haiti başkanını öldürdüler, mesela. Türkiye’de de Hrant Dink’i tanıyordum. Öldürüldüğü gün sıralarında Norveç’e gelecekti. Parlamentoda konuşacaktı, Gelemedi tabi. Arada köprü bir insandı. Doğu’yu da tanıyordu Batı’yı da. Uğur Mumcu vb gazetecilerin de, Tahir Elçi gibi hukuk insanlarının da öldürülmesi de acıdır. Türkiye bu çoğalan ve asıl failleri de cezalandırılmayan cinayetlerle yalnızlaşıyor. Şiddet bir toplumda böyle kemikleşiyor belki de.
İfade özgürlüğünden yana oldum hep… Ve birinin kendini ifade ederken şiddete maruz kalmasına, göz altına alınmasına veya yok edilmesine de karşı oldum.
E: Ne yazık ki.
F: Annem vefat etmişti. Kardeşimle bankadaki hesabını açacağız. Bunun için yapılması gereken işlemler için bir notere gittik. Noter bize “siz anlaşıyorsunuz değil mi? Kavgalı değilsiniz değil mi?” Diye sordu, “elbette, sorunumuz yok, neden?” dedik. Önceki gün o noterde bir kardeş diğerini bıçaklamış. Noter kimlik istemiş, yaptırdıkları işlem için bir komik yeterliymiş , kardeşlerden biri çıkarıp vermiş. Diğeri de birden galeyana gelmiş, “neden benim değil de senin kimliğin?” Diyerek orada bıçaklamış kardeşini. Sanıyor ki kimliği verince o tek başına yapılana sahip olacak. Halbuki aynı işlem, sadece bir kimlik yeterli. Noter gibi bir yerde böyle bir olay. Kavramak zor. Milyonlarca örnek var böyle. Cahillik mi, başka şey mi….
Tavsiyeler
E: Çizmek isteyenlere ufak tavsiyeleriniz var mı?
F: Ufak tavsiyem mi?… Hımm?… Yapmak istediğin bir şey varsa, onu erteleme, yap. İfade etmek istediğini çizmek çok rahatlatıcı bir şey. Ben sana gıcık kaptım, değil mi, seninle yumruklaşmadan, küfretmeden de sinirlendiğimi gösterebilirim. En azından kendime. Giderim, kafamdakini çizerim. Bir güçtür bir bakıma çizgi ile kendini ifade etmek. Başta özgün bir şey yapma telaşına da girmeye pek gerek yok. Bence insan başkalarını taklit ederek öğrenir zaten. Taklitten korkmamak lazım. Ama kendi kafanda fikir üretmeye de güvenmek lazım. O fikre benzer fikri başkası üretmiş olabilir, onu çok basarılı da bulabilirsin. Onu da tıpkı çiz, ama dürüst de ol, fikrini kendi istediğin gibi çizmeyi de dene, beğendiğin kadar vurucu olmasa da, olur bir gün diye düsün. Bol çizmek lazım, azla yetinmemek lazım, Yine de, baskalarını taklit etmekten korkmamak lazım, yeter ki taklit ettigini çok önemseyip, daha iyisini yapmam, diye düşünme. Taklit etsen de sende varsa zaten çıkar ortaya.
Oslo’daki Tatbiki Güzel Sanatlar’a girdiğimde yıllarda hocamız bir gün sınıfa elinde Picasso’nun mavi döneminden “Yaşlı gitarcı” resmi ile geldi. Resmi hepimiz kadar kopyalamıştı ve bizden de “bunu bire bir, aynen kopyalayın” dedi. Biz de, biraz şaşırdık, ama hepimiz olduğu gibi resmi kopyaladık, tıpkı aynisi oldu. Yan sınıf da ayni ödevi yapmıştı. İki sınıfı da birleştirdi ve 26 tane Picasso taklidi resmi koridorda yan yana astı. Picasso’nunkini de astı. İlk bakınca hepsi birbirine benziyordu, ama hoca teker teker resimler üzerine konustugunda, her resmin yapan ögrenciden bir seyler kaldığını gözlemledik. Elinin titrekliğinden tut, işte rengin bir yerde açılıp bir yerde kapanmasına kadar her resim aslında Picasso gibi olsa da çok farklıydı. 26 ayrı bir resim o andan itibaren asla bir Picasso resmi olmadı gözlerimizde. Çünkü bir şeyi taklit etsen de senden gelen bir şey seni koyar oraya bir şekilde. Amatör de olsan profesyonel de olsan taklit etmek bir öğrenme yöntemidir. Korkmamalı kopya çekmekten. Gençlere şimdi ben “taklit etmeden, onlar gibi yapmayı denemeden zaten bu işlere giremezsin,” diyorum. Demeye çalıştığım taklitçilik degil, baskalarının yaptıklarından ders çıkarmak gibi bir sey. Onları taklit tek amacın olursa bu yarat´ıçi insan için kayıptır bir bakıma. Kopyalayarak güzellikle üretilemez. Ama kendini bulmak için taklit iyi bir şeydir. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Çünkü bir şeyi taklit etsen de senden gelen bir şey seni koyar oraya bir şekilde. Amatör de olsan profesyonel de olsan taklit etmek bir öğrenme yöntemidir.
E: Kopya ile rektör olan bile var.
F: Ha, ha! Evet, hatta kendilerini tutamayıp, “ben ders verdim ,” diyerek kendini daha da aşabiliyor gaza gelerek. Bir hoca, gidip başkasının tezini çalıyor ve kendi tezi gibi kullanıyorsa, çok acıklı bir durum aslında, bunun adı öğrenmek için taklit etmek değil tabii ki, olsa olsa düpedüz hırsızlık olur muhtemelen. Bence yetersizlik belirtisi başlı başına..
E: Fotoğrafta da derler. Bir fotoğrafı beğenirsen aynısını çek. Ansel Adams’ın fotoğrafları gibilerini çekmeye çalış. Bir süre sonra kendi yolunu, tarzını bulacaksın zaten. Hatta belki sevmeyeceksin onu.
F: Elbette, kendini ufuklandırmanın, önünü açmanın, kendini aşmanın en iyi yollarından biridir. Deneyerek öğrenirsin, öğrendiklerin oturur, gitgide yeni yaptıklarında kendi kıvamında başka şekilde şekillenir. Sana yardımcı bir araç haline gelir taklitlerinin toplamı. Bazıları bir sanatçının, çizerin ayni ve tanıdık çizgisi olmasından yanadır. Turhan Selçuk’un çizgisini her yerde tanırsın mesela, değil mi? Ben bildik stillerin zamanla oluştuğunu düşünüyorum. Onun kaygısını duyarak yaklaşmak sınırlar çizeri gibi gelir bana.. Kendi adıma ayrıca, bugün elimin çizdiğini bir kaç gün sonra da benzer şekilde tekrarlamak doğru gelmiyor. Tarz değiştirebilirim. Bu zenginliktir.
E: Stilim de değişebilir diyorsunuz. Aslında insanın imzası da zaman içinde değişiyor.
F: Kullandığın malzeme de değişir. Kalem, fırça, bilgisayar. Asıl olan bir şeyi ifade etmek istemek ve sürekli üretmek. Süreklilik. Üşenmeden çizmeli. Her gün mutlaka bir şey çizme ilkesi olmalı. İki elim kanda da olsa ya sabah ya akşam bir düşünceyi, bir fikri, bir espriyi not almalı. Ben bunu deniyorum.
Edvard Munch
F: Haklısın. “Çığlık” her şeyden önce çok yaygın bir korku ve endişe sembolü olmuştur. Munch arkadaşlarıyla yaptığı gezintilerde köprüde bir çok tema yanında bunu da yapıyor. Ya müşterileri ya da dostları için her resmini çeşitli sayıda üretiyor. Bir tane de kendine yapıyor. “Çığlık” da böyle. Sonuç olarak bu resmin 4 renkli versiyonu var. İkisi yağlı boya ve Tempra olarak yapılmış, ikisi de renkli kalem ve pastel boya ile yapılmış. Bunlardan ikisini kendine ayırmış ki bunlar müzelerde olanlar, öteki ikisi kişilere satılmış. Ayrıca aynı resmin siyah beyaz litografi olarak basılan versiyonları var. Tam olarak sayısı bilinmiyor, ama bunlar 30 civarında ve resimdeki arka plandaki gökyüzü desenleriyle çok oynanmış olarak karşımıza çıkıyor Bunların 6 tanesi ise el ile renklendirilmiş, Oslo’daki Munch müzesinde sergileniyorlar.
Bu resim ayni zamanda oldukça gizemli bir resim. Kimse kesin olarak gerçekten oradaki kisinin çığlık mı attığını, yoksa bir çığlık sesi karşısında kendini içgüdüsel olarak koruyan biri mi olduğunu bilmiyor. Arkadaki uzaktaki kişiler belki de insanlar arasındaki iletişimsizliği sergiliyor. Munch belki de “kafanızı kaldırın beyler, önünüzde olanı farkedin” diyor. Gökyüzünün de ayrı bir yeri var bu resimde. Bu resimden önce Munch 1892’de Nice’de defterine benzer bir motif çizmiş, orada bir kişi bize doğru değil de gökyüzüne bakıyor ve gökyüzü kırmızı. Bu defterde motifin yanında renkli harflerle bir metin yazılmış, “Arkadaşlarla dolaşıyorduk, birden gökyüzü kızardı ve doğanın içinden gelen sonsuz sürecek gibi bir çığlık duydum.”
Munch belki de “kafanızı kaldırın beyler, önünüzde olanı farkedin” diyor.
E: Munch enteresan karakter.
Yurtdışı ve Türkiye
E: Türkiye’deki adacıklardan bahsediyordunuz bir ara.
F: Türkiye’de az sayıda dostların, arkadaşınla ufak, güzel bir adacığın oluyor. Korumalı bir yer orası. Onun dışına çıktığın anda Türkiye hayatı var, baskılarıyla, linç etmeyi anlayanlarla, trafiğiyle.. trafiğe girersin küfretmek, şiddet günlük pratik oluyor. Mutluluk, insan olma, haklar sanki ikinci vatandaşlık. Küçük sevinçler her daim koştuğun oluyor. Yurtdışına çıkınca başarılı ol, olma, rahat olma potansiyelin oluyor. çünkü insanlar gibi davranmayı yaşıyorsun. Yaptığın işi iyi yapar oluyorsun.
Galiba en önemlisi, olaylar karşısında seçeneklerin önünde olması. Kısır bir kaç düşünce etrafında, sana çizilen alanlarda var olmaya zorunda kalmamak gibi. Burada polisle bile insani konuşmak mümkün. Kıyaslamak için söylemiyorum bunları. Demokrasi iyisi kötüsü ile işletilirse halk daha az gergin oluyor. Gülay Kutal’ın kitabını tavsiye ederim. ”Emek vererek demokrasi – Gülay Kutal”. Ayrıntı Yayınları. Demokrasi denen şey Türkiye’de beklenen bir şey. Başkalarının oluşturacağı, bizim de ah be iyi ki geldi diyeceğimiz belki bir şey olarak algılıyoruz sanki . Sensin, senin emeğin oluşturacaktır demokrasiyi. Kendi evinin önünü öncelikle temiz tutmaya çalışmakla başlayacaksın, sonra senin komşunla ilişkin, arabanı engelli parkına mı park ediyorsun, ne bileyim her gördüğün ağacı rahatsız olduğun için kestiriyor musun, vs.. Birilerinden beklemeden ne kadar katkın var etrafına? Haksızlık etmemek de lazim, Türkiye’de pek alternatifi görmüyoruz, başka dünya olabilir, bu görülmüyor. Yurtdışına çıkınca bunları da görüyorsun. Kutuplaşmanın Türkiye’de vardığı boyutu buralarda yaşamıyorsun. Norveç’te sağcı ya da solcu iktidar olsa da, evinin önünde kaldırım taşı yerinden oynasa, telefon ettiğinde gelip yapılıyor, kimse senin mahallenin kime oy verdigi ile iş yapmıyor mesela. Sen bana oy vermedin, sana hizmet etmem diye bir yaklaşım, zihniyet olmaz.
E: Siz ders vereyim demiyorsunuz aslında. Alternatifler olduğunu söylüyorsunuz. Bu önemli bence. Alternatifleri bilmek çok önemli.
F: Öte yandan, ”Yurtdışı”na çıkmak çok ahım şahım bir şey de değil. Uzaktan hayatın kurtuluyor, diye bakanlar oluyor. Ama kimi için öyle olsa da, 70 yıl burada yaşayan, ama buradan hiç bir şey almadan, ülkesini özleyen, ama gitmeyen insanlarla dolu etraf. Her yerde ve her konuda mücadele var. Ne istediğini, haklarını bilmek, istemek her yerde önemli. Batı için sen zaten hazır kaynaksın, adam seni ister. Hesaplamışlar, eğitimini bitirmiş bir kişi bu topluma çok ucuza geliyor, burada büyümüş ve devletin baktığı kişiye kıyasla. Niye istemesin, çoğu insana yapılması zor isleri de yaptırıyorsun, temizlik işçiliği, inşaat vb.. işlerini. Senin ülken bir şekilde seni gönderiyorsa buralara, “yabancı” oluyorsun, başka bir mücadele sürdürüyorsun. Çok uğraşıyorsun. Kendini göstereceksin, kendini güvenilir kılacaksın, uyumlu olabildiğini her daim hissettireceksin. Oldukça yorucu bir koşuşturma buralardaki de..
E: Uyum sağlamanın eğitimle alakası var mı?
F: Belki. Ama burada ilkokuldan mezun işçi ailelerine de bakıyorum. Benim bildiklerimin hemen hemen hiçbiri bu ülkede, kendi ülkesindeki gibi, bir trafik canavarı olmuyor mesela. Cezalar yüksek olduğundandır belki, ama yine de yaya inceliğini ve yaya geçidine geldiğinde durmayı öğreniyor bu insanlar ve uyuyor bu uygulamaya, çünkü muhtemelen kendi çocukları da yaya geçidine geldiğinde başkalarının durduğunu görüyor. Eğitim bir yere kadar, ondan sonrası kendi yararına bir yaşam tarzını destekleyen bir ortak toplumsal herkes için geçerli kurallara uymaktan gocunmamak sorunu herhalde. Aşırı tutucu ve geleneklerine bağlı değilse kadınlara bakısı da değişiyor vatandaşların bu ülkede. Çünkü bu ülkede sana iş verenler çoğunlukla kadın olunca, sen de kadına davranışlarını değiştiriyorsun zamanla. Yasalarda, siyasi uygulamalarda kadın çok sayıda varsa ya da parlamentodaki kadın sayısının çokluğu ile mesela kadından yana bir ülke kurmuşsan şiddet de bizdeki kadar alenen rastlanan olamıyor. Ama erkeğin kadına yönelik şiddet yaklaşımı burada bile tamamen yok olmuş bir konu değil…
E: Her Türk vatandaşının 2 yıl başka bir ülkede kalma zorunluluğu olsa 🙂 Staj gibi..
F: Keh, keh.. Evet, sınırları kaldıracaksın. Herkes mesela mekanlarını da değişecek. Sen benim evimde kalacaksın bir süre, ben de senin evinde yaşayacağım. Başka bir dili dinleyeceksin, etrafta işler, nasıl işliyor diye göreceksin. Barselona’da Paskalya’da kadınlar kilolarca zinciri taşıyıp çıplak ayakla yollarda yürüyorlar günlerce. Koyu Hristiyanlar. Yolda kendini kırbaçlayanlar da var mesela. Bizim tarikatlara benzeyen sahneler. Paskalya bitiyor, sonra herkes eğlencesine dönüyor, kadınlar işlerinde, çoğu mini etekli, kimse onların eteklerinin boyuna takılıp kezzap işleri üretmiyor vs…
E: Sınırların dışına çıkmak insana çok şey katıyor. Siirt’ten İzmir’e çalışmaya gidip 2 sene sonra eve dönünce ailesiyle anlaşamayan şoförler tanıdım. Aynı ülke içindeki başka bir şehir bile çocuğu o kadar değiştirmiş. Kabuğunu kırıp başka yerler, alternatifler görmek önemli.
F: Son olarak Boğaziçi Üniversitesinde seçim meselesinden söz edelim. Umarım iktidar kayyum konusundaki ısrarını sürdürmez ve ortaya konulan demokratik seçim teoride değil, pratikte de demokratik, üniversitelere uygun ve yakışan şekilde, başarılı olur. Hocalar, öğrenciler, çalışanlar, mezunlar ayrı ayrı da olsa seçim yaptılar en son ve çeşitli adaylar konusunda tartışmalar olsa da bence iktidarın seçmesi muhtemel iki aday için çok az oy çıkması önemlidir. Ne kadar dinleneceğimizi ve demokratik seçim olup olmayacağını göreceğiz.
Hocalar, öğrenciler, çalışanlar, mezunlar ayrı ayrı da olsa seçim yaptılar en son ve çeşitli adaylar konusunda tartışmalar olsa da bence iktidarın seçmesi muhtemel iki aday için çok az oy çıkması önemlidir.
E: Bu keyifli sohbet için teşekkürler. 6 Ağustos sizin doğum gününüz. Bu röportajı da 6 Ağustos’ta yayınlayarak size ufak bir doğum günü hediyemiz olsun 🙂
İLİŞKİLİ İÇERİKLER
E-POSTA ABONELİĞİ
Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.




















Ertan merhaba,
Keyifle okudum. ve sayende Firuz Kutal’ı tanımış oldum. Elinize sağlık.
Sevgilerimle
Teşekkür ederiz Ertan bey.
Firuz bey’e selamlarımı iletiyorum.