‘Gerçek’ten, ‘Hakikat’e

Mehmet Ergüven, bir sanat yapıtının nasıl okunması gerektiğine dair, bizce, oldukça sağlam bir örnek teşkil eden “Sırdaş Görüntüler” isimli kitabında (*), kaynağı belirsiz bir fotoğrafı öylesine güçlü, öylesine katmanlı ve anlamlı şekilde analiz eder, yorumlar ve/ya değerlendirir ki, deyim yerindeyse, okuyucuyu can evinden vurur.

“Toplama kampına düşen insan hep iki defa ölür; biri türsel, diğeri fiziki. …gaz odasında son soluğunu veren kişi, çoktan insan olmanın ayrıcalığını yitirmiştir bu cehennemde; çünkü daha ilk günden numaralanmış bir yaratıktır buraya düşen kurban. Her tutuklu, vücuduna dövmeyle kazınmış numaradır ilkin: SS görevlisi tutuklu hakkında herhangi bir işlem söz konusu olduğunda, mahkûmun yüzüne değil, numarasına bakar sadece. SS subayı ya da tutukluların en acımasız ve hayvani olanları arasından bir işkence makinesi olarak seçilmiş kapo, karşısındaki insanı kâh soyup, kâh diridiri yakan amansız bir cellattır. Soymak, kendi bedenine fırlatılmış insanı orada ezip yok etmenin en emin yoludur toplama kampında; çıplak beden, böylelikle önce sahibine yabancılaşan dayanılmaz bir acı kaynağına dönüşmüştür; çıplaklık, kayıtsız teslimiyetin tenden aldığı intikamdır şimdi. Fotoğrafa baktıkça, ilençli bir dünyanın simgesini çağrıştıran bu çıplak bedenlerde kendi varoluşumuzdan utanmaya başlıyoruz. Academi’de güzellik ideasının rehberi olan çıplak vücut, mahremin zorla teşhiriyle utanç vesilesidir artık. Bu bağlamda, çaresizliğin göstergesi olarak çıplaklığa mahkûmiyetin teşhiri seyredilen için katıksız bir cehennem mezalimidir hiç kuşkusuz. …; bedenin önce mahrem yerlere yıkılması nedeniyle, hazza aracılık eden her şey çöküntü altında kalmıştır. Böylece baskı yoluyla teşhir edilmek zorunda bırakılan vücut, bir seyir objesi bile olmaktan çıkan hiç’tir sonuçta… Sıkılgan bir insan en fazla eline yer bulmakta güçlük çeker; …belki hazıroldalar ama hepsinin kolu fazla geliyor kendisine; …çıplaklık, utanç tablosunun son ve en çarpıcı halkasıdır bu aşamada. …Toplama kampının mantığı daha ilk günden bellidir: imha edilmesi gereken bir vücutta saç, tüy, kıl vb. her şey fazlalıktır; bu nedenle, vücudun her yerinde sürekli ustura gezinir. Bunca eziyet arasında sinekkaydı tıraş, meşum sonu ertelemenin en sağlam yoludur; fırınlar önce çürük insanları yutmaktadır. Yine o günleri yaşamış adsız bir kahramanın arkadaşlarına uyarısını hatırlayalım: ‘Mümkünse her gün traş olun; bu iş için bir cam kırığı da kullanmanız gerekse… bunun için son ekmek diliminizi vermek zorunda kalsanız da tıraş olun. Daha genç görünürsünüz ve kesikler yanaklarınızın daha kırmızı gözükmesini sağlar. Hayatta kalmak istiyorsanız bunun tek bir yolu var: çalışmaya elverişli görünmek.’ Ne var ki, …ölüm orucu vardır sırada: ‘Deri altının son yağ tabakaları da eriyince üzerine deri ve paçavra geçirilerek gizlenen birer iskelete dönüşünce, vücudumuzun kendi kendini nasıl yediğini gözleyebiliyorduk. Organizma kendi proteinini sindiriyordu; kaslarımız yok olmuştu.’ (Victor E. Frankl) Besbelli: Deri ancak kemiği örten bir zar tabakası haline gelinceye kadar inceldikten sonra soyunmaya geçiş tamamlanmıştır; yani, yalnız ölüme değil, çıplaklığa son adımı atmak da bir ön hazırlığı gerektirir SS düzeninde. …Çıplak bedenle kurduğumuz ilişki, her defasında bir insanlık sınavıdır esasen.” (Ergüven: 102-105)

'Gerçek'ten, 'Hakikat'e

Bir görsel kaydın (fotografın), tek kelimeyle muhteşem okumasıdır bu metin. Ergüven, bir yandan görsel bir materyalin nasıl okunacağıyla ilgili ders niteliğinde metin kaleme alırken, diğer yandan o görsel materyalin içindeki Hakikat’i gözler önüne serer. Modern zamanlarda yaşanan bir soykırımı, soykırıma maruz kalan insanların herbirinin tek tek yaşadığı ıstırabı, travmayı, yürek parçalayıcı hali gerek politik, gerek sosyolojik, gerekse psikolojik bağlamda ortaya koyar. Fotografı gördüğümüzde, benzer pek çok görüntüye aşina oluşumuz ve dolayısıyla böyle görüntüleri kanıksamış olmamızdan ötürü ilk anda muhtemelen sadece bir insanlık ayıbı olarak düşünüp geçip gideriz. Fakat Ergüven’in analizi öylesine derinlemesine ve öylesine etkileyici ki, metni okuyunca adeta mıh gibi olduğumuz yere çakılıp kalıyoruz, fotograftan gözümüzü alamıyoruz. Farkında olmaksızın onların yerine kendimizi koyuyor (hakiki anlamda ‘empati’ yapıyoruz; gözlerimiz doluyor) ve denebilir ki diz çöküp ıstırabı yüreğimizin derinlerinden hissediyoruz. Çünkü Ergüven, bizi bir Gerçek’ten yola çıkarıp Hakikat’e götürüyor.

Sayın Ergüven’in kitabı, bu güne dek incelediğimiz ve çok yararlandığımız en sağlam metinlerden biridir. Sanat ortamında özellikle amatör uğraşı içinde olan dostlara bu nitelikli eseri okumalarını, naçizane öneriyoruz.    

Tekin ERTUĞ

(*) Mehmet Ergüven: Sırdaş Görüntüler, Agora Kitaplığı, 2007  

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

“Düşünüyorum, o halde varım” idi, “Görünüyorum, o halde varım” oldu – 10

Dolar milyarderlerinin sürekli basit bir tişört, keten-kot pantolon ve basit bir ayakkabıyla veya terlikle görünmeleri (bunca tevazu) ilk anda, yeni dönemde üst kesim ile alt kesim arasında herhangi bir sosyo-kültürel fark olmadığı izlenimi bırakır.

“Düşünüyorum, o halde varım” idi, “Görünüyorum, o halde varım” oldu – 9

Fotoğraf, özünde modern sanat olarak, yirminci yüzyılda resmin bütünlüğünün en tehdit edici düşmanlarından biri olmuştur. Gerçekten, modern resmi temsilden uzaklaşıp kendi biçim ve koşullarının soyut sorgulanışına geçmeye zorlayanın, kısmen, fotoğraf teknolojisinin olduğu söylenebilir.

“Düşünüyorum, o halde varım” idi, “Görünüyorum, o halde varım” oldu – 8

“Zenginlik, insanlığın hayati sorunudur. Hayır, yoksulluk değildir bir numara. Zenginliktir. Yoksulluğu yapan odur. Zenginlik, toplumsal sorun olmaktan önce, toplum hayatını kirleten ideolojik, psikolojik bir sorundur. …New York’a yeniden belediye başkanı seçilebilmek için 85 milyon dolar harcanabiliyor. Çünkü bunu harcayanın serveti 11.5 milyar dolar.

“Düşünüyorum, o halde varım” idi, “Görünüyorum, o halde varım” oldu – 7

Sanat ile tasarım, sanat ile zanaat aynı kaba konuyor, aynılaştırılıyor. Ne ki, tasarım dünyası, endüstri ortamı, hatta zanaat ortamı esasen modern zamanın genel geçer estetik ögelerini maksimum seviyede bir yeterlilikle kullanıyor.

E-POSTA ABONELİĞİ

Makale yazarı

Tekin Ertuğ
Tekin Ertuğ
İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı. Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı. Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı. Kitapları: “Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt. “Fotoğraf Ustaları” 10 cilt “Işıkla Resmedenler” 16 cilt “Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi “Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi) “Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi) “Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf” “Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme) “Köhne Bahar” (Roman) “Demir Çıra” (Öykü) “Kırık Köşe Taşları” (Öykü) "Foto İntelijansiya" "Fotoloji / Fotologya"

POPÜLER İÇERİKLER

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Melisa
Melisa

toplama kamplarının gerçek olduğuna inanmak bile istemiyorum