Daha

    Bir köy hikayesi – Sarıyurt

    _

    Eliyle karşı tepeyi göstererek;

    Aha, senin dediğin, hani meydanında ulu çınarlar olan köy vağ ya işte o depenin ardında: Sarıyurt” …

    İşte böyle başladı Sarıyurt maceramız Kızıloba köyüne veda ederken.

    Bir köy hikayesi: Sarıyurt

    Gittik sevgili Öner BÜYÜKYILDIZ gittik. Hem de defalarca… İlk gidiş tabii ki her zamanki gibi acemice oldu. Üç ahbap çavuş arabadan inip etrafa bakınırken bize de sanki -uzay gemisinden inmişiz- nerede olduğunu anlamaya çalışan uzaylılarmışız bakışı atan köylülerin olduğu bir köy meydanındayız. Burada Asteroid 325 [i] ‘de konuştuğumuz kendi aramızdaki dili kullanamazdık. Selam, hatır faslına onların anlayacağı dilde (!) başlayınca ortam hemencecik rahatlayıverdi. Şimdi gözlerinizi kapayın ve bu dakikaları hayal edin. Ya da boş verin hayal etmeyi, zaten fotoğraflarda ayan beyan görünüyor bu durum.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Doğal olarak bu köyde paramız da geçmiyor. Ne kadar çay ve kahve içtiysek bir türlü paramız kabul görmedi. Sebahattin, “Ben size gezegenler arası döviz bürosunda para bozduralım demedim mi?” diyerek lafa girdi. Zafer “Abi dert etme, hesaba yazdırır bir dahaki sefere öderiz” diye yatıştırma telaşındaydı. Öyle ya, bu güzel ortamda paranın ne önemi vardı. Zafer, aynı zamanda uzmanlık alanının etkisiyle, gördüğü taş parçalarından köyün jeolojik yapısı hakkında bilgi edinme çabalarına başlayıverdi. Bilgiç bir tavırla “Bu köyün geçmişi Osmanlılara dayanıyor” demez mi? Der… Gel de çık işin içinden!

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Benim -yoğun bir sahiplenme yaşadığım- çınar, mevsime bağlı olarak sarı yapraklarını meydana sermiş vaziyette oradaydı. “Merhaba ulu çınar” dedim. Kollarını beni saracakmış gibi hafifçe sallandırarak selam verdi. Tanımıştı beni.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Okyar

    Ve ilk geldiğimde altındaki masada oturup çay içerken yapraklarından göremediğim, muhtemelen görüp de dikkat etmediğim berisindeki dört çınar ağacı da bu seremoniye katıldı. Köylülerin şaşkın bakışları altında hepsiyle kucaklaştık.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Okyar

    Meydanda çaprazlama duran iki kahvehane. Benim çınara yakın olan bildiğimdi, diğerini hatırlamadım. Zaten “Hah hatırladım” desem de inandıramam kimseyi. Benim çınarın yanındaki, benim kahvenin hemen arkasına sıkışmış bir küçük kahvemsi bir yer daha varmış. Benim kahvenin önünde oturanlara doğru çınarlardan izin isteyip yavaştan yürümeye başladık. Bu arada Sebahattin 70-200’ü taktı, deklanşör kilidini açtı, D850’sinde çok hızlı birtakım ayarlar yaptı, hedef aramaya başladı. Buldu da.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Ben zavallım, elimde cep telefonu ile şakkada şukkada çınarların ve meydanın fotoğraflarını çekmeye çalışıyorum. Kahvenin içi daha cazip geliyor ve içeriye giriyoruz.Tekrar,

    • Es-selamın aleyküm Sarıyurt!
    • Ve aleyküm’s-selam ve rahmetullah

    Gelsin çaylar…

    Valla çay ocağının pervazlarını hiç ama hiç boyamamışlar. Aynı renk. Aynı yeşil, sadece biraz daha köhnemiş.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Okyar

    Ortada bir odun sobası, etrafa ağaç kokularını yaya yaya usul usul yanıyor. Etrafında iki yaşlı köylü amca.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Okyar

     

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Zafer Gazi

    Kahveci genç bir çocuk. Aslında kahveyi babası işletiyormuş, aynı zamanda Sarıyurt köyünün muhtarı, Bayındır’a gitmiş. Benim kahveciyi tarif etmeye çalışıyorum. “Dedemdi, sizlere ömür” deyince laf kendi noktasını koyuveriyor!..

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Zafer Gazi

    Çaylar tazeleniyor. Sohbet genişliyor. Durmadan, hiç susmadan anlatıyorlar. Diğer köylerde de karşılaştığımız tam bir hasretlik sohbeti.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

     

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Okyar

     

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Zafer Gazi

    Çaprazdaki kahve gönül koymasın diye izin isteyip o yöne seğirtiyoruz. Aaaaa, buranın da ahşap pervazları yeşil boyalı. Bir tek kahveci var içeride. Girdik. Kahveci şaşkın, belli ki muhtarın kahvesinden kendi payına çok bir şey düşmüyor.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Zafer Gazi

    Peşimizden muhtarın kahvesinden bir köylü amca da geliverdi. Beklemeden “Köyü gezdiniz mi?” diye soruyu yapıştırdı. Elimizde yarıladığımız çay bardaklarına aldırış etmeden ve cevap beklemeden “Gelin sizi gezdireyim”, nokta. Yolda bir köylü daha katılıverdi aramıza. Birlikte kalkıp yığma taş evler arasında o sokak senin, bu sokak benim diye bazen dar yerlerden, bazen evlerin altından köyü dolaşmaya başlıyoruz. Ben de fırsat buldukça çekiyorum, Sebahattin her zamanki gibi bu fırsatı da kaçırmıyor 🙂

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Zamanın durduğu sokaklarda sessizliğin getirdiği bir sihirli hava var. Bize mihmandarlık yapan köylülerden köşe bucak, taşın, evin hikayesini dinlerken yığma taş evle bütünleşmiş bir çeşmenin başında duruyoruz. Şaşkınlıkla bakarken, “Bu Osmanlı zamanından gelme çeşme; üzerinde bazı yazılar var” dediler. Evet, hayal meyal eski Türkçe kabartma bir yazı. Var mı var… Belgelemek isteyince Zafer, suyla taşı ıslatıp yazıları bir nebze görünür hale getiriyor. Sebahattin de kahvede başladığı portre çalışmalarını sürdüreduruyor. Bütün köy doğal bir fotoğraf stüdyosu.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Başka bir sokakla köyün aşağısından dönerken “Hele bir de buraya bakalım” dedi bizim rehber köylü amca. Bir an duraksıyoruz. Eliyle işaret ettiği yön, yol desen yol değil, dikçe üstelik sulak, çamur. Taşların üzerinden düşmemeye çalışarak aşağı doğru inerken, köyün bitirim delikanlısı Sebahattin’e inceden bir Clark çekiyor…

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Yine yığma taş bir bina, ahır olarak kullanıldığı besbelli de özünde farklı bir yer. Rehberimiz “İşte burası köyün çamaşırhanesiydi. Kadınlarımız buraya gelip topluca çamaşır yıkardı. Epey eskidir, biz bile unutmaya başladık”. Şaşkınlığımız sürerken devam etti “Yıkmak istediler bir ara ama ihtiyar heyeti olarak karşı çıktık. Ayrıca artık hayvanda koydurmuyoruz. Amacımız, buranın eski haline getirilmesi” diye lafı bağlayıverdi.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Yine taşlarda sekerek köy meydanında geçiyoruz hep birlikte. Bu sefer de gelin bakın deyip, meydanın başka bir köşesine sürükleniyoruz. İçi oyuk iri bir kaya, üzerinde taştan bir tekerlek, merkezin etrafında dönebiliyor. Koskoca bir el değirmeni (bir benzerini İbradı/Antalya’da görmüştüm. İki kadın birlikte buğday öğütüyorlardı. Fotoğraflama şansına sahip olmuştum) karşımızda. “Bu da çok eski ama hala kullanılır. Düğün dernek oldu mu köy kadınları keşkek için buğdayı bunla kırarlar”. Kahveye döndüğümüzde telefon numaralarımızı yazıp ocağın camına iliştiriyoruz. Hani düğün falan olursa arasınlar diye. Bizimkisi bir umut. Ye Memet ye…

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Köy hayatı çetin… Motosikletiniz bozulsa, tamirci kilometrelerce uzakta, o halde iş başa düşüyor, o patlak lastik onarılacak. Eksoz kesik olacak ki, komşu köylerdeki kızlar senin geçtiğini anlasın.

    Kahveyle benim çınarın arasında terkedilmiş bürolar var. Kapıları kırık dökük, içleri viran. İşte bunlardan ortada olanı benim tam tamına 22 sene önce telefon santralı kurduğum yer.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Ben geçmişe dalmışken Sebahattin ve Zafer biraz daha ileriye yürümüşler. Gözüm onlara kaydığında iki duvar arasında kaybolduklarını gördüm. Arkadan Zafer’in “Evraka evraka!” çığlığı geldi. Koşup gittiğimde yere eğilmiş karışla “O sokak burası!” diye genişliğini ölçmeye çalışıyor. Afallamıştık. Sebahattin “Elli santim ya vardır ya yoktur” diyedursun Zafer hala sokağın değişik yerlerini karışlamakla meşgul. Evet, gerçekten de köyün en dar sokağı meydanı arka taraftaki genişçe sokağa bağlıyordu.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Bülent

    Hatta sadece köyün değil belki de dünyadaki dar sokaklar listesine girebilecek bir sokak. Biz bulduk… Arada durduğumuzda omuzlarımız duvarlara değiyor, karşıdan biri gelse yan dönsek bile geçilemez. Bu kısa mesafeli sokak boyunca bir gittik, bir geldik. “Bizim sokak” diye iki başını tuttuk. O sırada sokağın niye adı yok diye sorgularken Zafer “Dilek Sokağı olsun adı” dedi, “Buradan geçenin dileği olsun. Hem böylece köyü tanıttığımızda ilgi çeker, daha çok ziyaretçi gelmesini sağlar” diye ilave etti.

    Veee… Bu gezimizin de sonuna geldik. Görüşmek üzere, sağlıcakla kal Sarıyurt…

    Aşağıdaki gibi kısa bir video derledik, arzu edenlere…

    Bu güzellikten, insanlıktan, temiz havadan ayrılmak istemeye istemeye akşama doğru İzmir’in yolunu tutuyoruz. Yola çıktığın yere aynı yoldan dönülmez. O halde hadi bakalım, dönüş Turgutlu üzerinden İzmir.

    İyi yolculuklar.

    Köyün darlarından, dağın dar yollarına dalıverdik. Yemyeşil bir deryanın içinde yer yer sonbaharın güzel renkleriyle bezenmiş manzara içinde kayboluyoruz. Virajları dönüyoruz. Yaprakları dökülmüş kavakların olduğu vadi birden karşımıza çıkınca frene bastım. Kameramı alıp araçtan iniyorum. Başlıyorum çekmeye. Arka kapıdan inen Zafer, “bırak fotoğrafı, asıl manzara burada” diye sesleniyor. Önce bir anlam veremiyoruz, bakaçtan gözümü ayırmadan kavakları kadrajlıyorum. “Bak şu güzelliklere” dediğinde anca dönüyorum. Her taraf kıpkırmızı dağ çileği.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Zafer Gazi

    Hemen makineleri yerine koyup bagajımızda ne var ne yok karıştırıp kap olabilecek şeyleri kaptığımız gibi yamaca tırmandık. Hoş, Sebahattin o günün akşamında şehir dışından gelen arkadaşları ile buluşacağından biraz salon ayakkabısı giymişti. “Ben çıkamam bu ayakkabılarla” derken, o da kendisine engel olamayıp iki zıplayışta ormana dalmıştı.

    Bir köy hikayesi - Sarıyurt
    Fotoğraf: Sebahattin

    Nefis dağ çileklerini bir kaba, bir midemize gönderiyorduk. Doğal, katkısız, tarım ilacı yok; yağmurda yıkanmışlar pırıl pırıl. O kadar çok dağ çileği vardı ki, birkaç tatmadan sonra hangi tondakinin daha lezzetli olduğunu anlayıp ormanın içinde yukarı doğru hepimiz ayrı ayrı kaybolmaya başladık. Birbirimize bağırarak yerimizi belli ediyor, bulduğumuz güzel dağ çilekleri için yanımıza çağırıyorduk. Resmen kendimizi kaybetmiştik.

    Bir hayli topladıktan sonra birbirimizi dürterek, hadi artık bırakalım eve gecikiyoruz, gidelim diye toplandık.

    [i] Asteroid 325 Küçük Prens’in gezegenidir.

    İlişkili İçerikler

    E-POSTA ABONELİĞİ

    Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

    Abone ol
    Bana bildir
    guest
    13 Yorum
    Beğenilenler
    En yeniler Eskiler
    Satır içi geribildirimler
    Bütün yorumları göster
    Sebahattin Demir
    2 yıl önce

    Güzel yerler gördük, güzel insanlar tanıdık, güzel dostlar edindik!
    Güzel demiş Bedri Rahmi Usta:

    Şairim,
    Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
    Ayak seslerinden tanırım.
    Ne zaman bir köy türküsü duysam,
    Şairliğimden utanırım.

    Teşekkürler Sarıyurt.

    Neslihan
    Neslihan
    2 yıl önce

    Günaydııın.
    Güzel ve neşeli bir yazıyla güne ve haftaya başladık!
    Videoyu sevdim, yenilikler her zaman iyidir.
    Emek verdiğiniz çok belli. Arayı açmayın…
    Teşekkürler
    Selamlar.

    Kalipso Ufuk
    Kalipso Ufuk
    2 yıl önce

    Cok icten ve cok bizden bir yazi. Beni koyume kadar goturdunuz. Dag cilekleri ise son darbeyi vurdu. Sizi kiskandim. Biz metropolde birkac metre kare yesil alan icin kac kilometre yol gidiyoruz sonra yorgunluktan o anin tadını cikaramiyoruz. Emeklerinize yureklerinize saglik..

    Öner BÜYÜKYILDIZ
    Öner BÜYÜKYILDIZ
    2 yıl önce

    Yazının ilk cümlesinde adımı görünce çok şaşırdım. Bir önceki yazıdan kalan aynı heyecanla ve yüzümde bir tebessümle devamını bir çırpıda okudum.
    Yine sayenizde o köy havasını teneffüs ettik. İnsanların samimiliğini ve sıcaklığını hissettik. Hele birde sizin akıcı anlatımınız ve güzel fotoğraflarınız ile harman edilince tadından yenmez oldu.
    Elinize emeğinize yüreğinize sağlık.

    Selam ve saygılarımla.

    Sebahattin Demir
    Yorumun sahibi  Öner BÜYÜKYILDIZ
    2 yıl önce

    🙂

    Turgay Seven
    Turgay Seven
    2 yıl önce

    Okyar Bey yazınızı okudum ve sonuna geldiğimde çok kısa olmuş diye düşündüm.
    Tekrar başa döndüm ve incelemeye başladım. Yazı ne uzun ne de kısaydı. Anladım ki okuyucuyu içine çeken samimi ve akıcı anlatımınızdan dolayı bir solukta okumuştum:))
    Unutmaya başladığımız değerleri zaman zaman hatırlattığınız için size ve emeği geçen tüm dostlarınıza da ayrıca teşekkür ederim.
    Kalın sağlıcakla…

    Makale yazarı

    Okyar Atilla
    Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.

    MANŞET

    POPÜLER İÇERİKLER

    13
    0
    Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
    ()
    x