Ana SayfaBLOGÇınar Fotoğrafhanesi

Çınar Fotoğrafhanesi

O yıllarda fotoğraf çektirmek zahmetli işti ama, fotoğraf çekmek de hiç kolay değildi. Dünya daha dijitalleşmemişti, fotoğraf da kimyasaldı. Şimdi cep telefonunun minik merceğine bakıyorum, bir de çevirip ekranına bakıyorum, ışık o mercekten girip bu ekranda şıp diye fotoğraf oluveriyor. Koskoca süreç bu ikisi arasında kotarılıveriyor.

-

Elli yıl önce ben on yaşlarında bir çocuktum, Ağlasun’da Burdur’a bağlı bir ilçe. Beş bin nüfuslu, küçük bir kasaba, ya da büyükçe bir köy. Dayım bir tane açıncaya dek Ağlasun’da fotoğrafçı yoktu. Vesikalık mı lazım oldu, sabah otobüsüyle Isparta’ya gider, çarşıda fotoğrafçıyı bulurdun, orada suretin kâğıda çıkardı. Sokakta pazarda mecburen akşama dek oyalanır, başka işin varsa görür, günün sonunda fotoğrafların cebinde, akşam otobüsüyle köyüne dönerdin. Otobüs bir taneydi; sabah getirdiği yolcuları köy garajında bekler, akşam tekrar toplar, o da köyüne dönerdi. Fotoğraf çektirmek tam günlük işti yani.

Ağlasun’un orta yerinde Pazaryeri var, onun da ortasında bin yıllık bir çınar. Dallarını dört bir yana açmış; Ağlasunlu çınarın altında yaşar, çınarın dalları gökyüzüne bakar. Ne kadar dükkân varsa hepsi Pazaryeri’nde bulunur, hepsinin de adında “çınar” lafı olur. Dayım da her Ağlasunlu gibi çınarın altında dolanır, kafasının içinde kırk tilki dolanıp durur. Dayım pratikti, pragmatikti. Bir işin uz[1] yönünü hemen sezer, kolayca yapıverirdi. Neyin kendine yarar getireceğini derhal bulur, o iş onun olurdu. Ağlasun’da ne yok, o yok, bu yok, ooo, liste uzun, a-haa! Fotoğrafçı yok. Tamam, hemen açalım. Ne lazım? Dükkân lazım, makine, malzeme lazım, öğrenmek lazım. Dükkân işi kolay, dede evinin karşısında, hızarın yanında, tozlar içinde üç yıldır boş duran dükkânı kiralarız. Üstelik Pazaryeri’ne yüz metre. Makine – malzeme? Alırız. Ee, işi bilmiyoruz? Öğreniriz. Dayım gitti birilerinden fotoğraf çekmeyi öğrendi, bir yerlerden makine buldu aldı, akşamına dükkânı kiraladı, sabahına fotoğrafçı oldu. Sıra geldi yağlı boyayla tabela yazmaya, kapının üstüne asmaya. Sabah kalktık, sokağa baktık, manzara tam fotoğraflık! Dükkânın önündeki direkte tabela sallanıyor; “Çınar Fotoğrafçısı!” Ya ne olacaktı ki? Az yukarıda, köşede Çınar Bakkaliyesi, ileride Çınar Elektrik, yanında Çınar Kıraathanesi, ötede Çınar Nalburiye, beride Çınar Tuhafiye. En yaratıcısı, Yeşil Çınar Kebapçısı. Sanırsın Çınar diye bir holding var, Ağlasun’da her işi onlar yapıyorlar! Aslında son derece anlaşılır bir şey, adam dükkân açacak, tabi ki bir isim bulacak, kafayı kaldırıp bakıyor, Koca Çınar’ı görüyor.

İsim gelip cuk diye oturuyor, Çınar bilmemnecisi! Bazen merak etmişimdir, ben doğduğumda adımı neden Çınar koymamışlar diye!

O yıllarda fotoğraf çektirmek zahmetli işti ama, fotoğraf çekmek de hiç kolay değildi. Dünya daha dijitalleşmemişti, fotoğraf da kimyasaldı. Şimdi cep telefonunun minik merceğine bakıyorum, bir de çevirip ekranına bakıyorum, ışık o mercekten girip bu ekranda şıp diye fotoğraf oluveriyor. Koskoca süreç bu ikisi arasında kotarılıveriyor.

Arada neler oluyor, bilmemiz gerekmiyor. Düşünmüyoruz da zaten. Eskiden fotoğraf çekmeyi biliyor olmak, başlı başına bir meslek sahibi olmak demekti. Garip ama gerçek, okulu yok, diploması yok, ama çekmeyi öğrendin mi, mesleğin hazır: Fotoğrafçı! Fotoğraf çektirmenin de bir adabı vardı, ciddiye alınırdı. En güzel giysilerini giyer, elini yüzünü yıkar, saçını tarar, fotoğrafçının karşısına otururdun. Sen de özenli davranırdın, fotoğrafçı da. Artık fotoğraf kolay üretilir olunca çabuk tüketilir oldu, bollaşan her şeyin değersizleştiği gibi. Fotoğrafı çekmek saniyenin yüzde biri, sosyal medya ekranında bakıp geçmek en fazla beş on saniye.

Fotoğrafla tanışmam bu Çınar Fotoğrafçısı’nda oldu. Sözde dayıma yardım ediyorum, onun kuyruğundan ayrılmayan bir çocuğum; özde beni büyüleyen bu işin sırrını arıyorum. “Dayıcım şu ne, bu ne?” diye sorup ortada dolanırken, orayı burayı kurcalarken ben de akşamdan sabaha fotoğrafçı oldum.

Önce dükkânı ikiye ayırdık, arkada karanlık oda, arada bir bölme, önde müşterinin buyur edilip fotoğrafının çekileceği “stüdyo”. “Dünyanın ilk fotoğraf stüdyosu” deseniz inanmayacak kimse olmaz, o kadar basit. Yerler tahta döşeme, duvarda bir ayna; gelen parmağını yalayıp saçını düzeltsin diye, yanındaki çivide hazır bağlanmış şal desenli kravat. Kimse kendi kravatını bağlayıp gelmezdi, zaten gündelik yaşamda yeri yoktu, sanırım kimsenin evinde de yoktu. Dükkânda bulunması en normal şeymiş gibi gelir, çividen alıp boyunlarına geçirir, aynada düzeltirlerdi. O yıllarda Ağlasun’da fotoğrafı çekilmiş herkesin boynunda aynı şal desenli kravat görülürdü!

Dayım makineyi getirdi, Bismillah dedi, çantasını açtı, tahta bir üçayağa sabitledi. Makinenin arkasına geçip tepeden bakıyorsunuz, üst yüzdeki buzlu camda ne çekeceğinizi görüyorsunuz. Ön yüzde alt alta duran iki lensi var; birinden makinenin içindeki filme ışık gidiyor, diğerinden buzlu cama. Makineyi sarsmadan kımıldatmadan çekim yapabilmek için kablolu deklanşörü var. Yan yüzde film sarma düğmesi yer alıyor, bir fotoğraf çektiniz miydi bunu sağ elinizle bir tam tur döndürmeniz gerek. Yoksa makine sonraki fotoğrafı da aynı film karesine çekiyor, üst üste çekilmiş fotoğrafınız oluyor. Lenslerin altında diyafram açıklığı, perde hızı ayar kolları var, kargacık burgacık harfler, rakamlar, daha başka bir şeyler. Muamma gibi bir şey yani.

Makine Sovyet yapımı, Lubitel marka, Komsomolets model, 6×6 rulo film kullanıyor. Dayım harflerin üzerinde elini gezdirdi, “sen okumuş adamsın,” dedi bana, ne yazıyor burada?” Ben o yaz uzaya kafayı takmış durumdayım, gece göğünde gezegenleri arıyor, isimlerini ezberliyorum. Hemen bağlantıyı kurup işi çözdüm, her şeyi bilen çocuk olarak yanıtladım: “Jüpiter bu dayıcım!” O da her şeyi bilen dayı olarak “İyi o zaman,” dedi, “Jüpiter’in bir adı da Müşteri, bize de müşteri lazım şimdi.” O günden sonra makinenin adı Jüpiter kaldı.

Çok sonraları öğrendim, meğer Jüpiter filan değilmiş, Lubitel Rusçada amatör demekmiş. Bu makine orta formatmış, büyük makineler stüdyodan dışarı çıkmazmış, hatta bir kara örtüyü başına çekip yarı beline dek makinenin içine sen girermişsin. Bu kutu gibi makineyi eline alıp dolaşabildiğinden amatör demiş adamlar. O kadarcık hata olur artık.

Biz daha dükkânın içini hazırlayamadan, işini tamamlayamadan ilk müşteri geldi, “hayırlı olsun, foturaf lazım olduydu” dedi. “Bize de az zaman lazım, yarın gel” dedik ona. Ertesi gün adam geldi, üç kişi daha bulmuş getirmiş, hep beraber dükkâna girdiler.

Tahta döşeme bel verdi, gıcırdayıp itiraz etti. “Birer birer” dedik, dört kişilik müşteri ekibinin lideri olarak ilk gelen emmi, şal desenli kravatı boynuna geçirdi, gelip sandalyeye oturdu, yüzünü makineye döndürdü. Tecrübesi var, daha önce fotoğraf çektirmiş. İki kişilik fotoğrafçı ekibimizin lideri olarak dayım makinenin arkasına geçti, onun tecrübesi yok, heyecanı var, daha önce fotoğraf çekmemiş. Makineye bak, gözünü kırpma, kımıldama, nefesini tut, tamam. Güçlü flaş lambası “pof” etti, güneş bir anlığına odaya girmiş oldu, herkes kısacık bir süre kör gibi oldu. Diğerleri de sırayla girdi, şal desenli kravatı taktı, oturdu, kımıldamadı, bir “pof”, tamam. Fotoğraflar makinenin içinde, adamlar kapının dışında. “Ne zaman gelelim?” dediler, “biz de bilmiyoruz” dedik.

Makineyi alırsın, karanlık odaya dalarsın. Filmi çıkarıp yıkarsın, mandalla asarsın. Kuruyunca agrandizöre takarsın. Kendi de adı gibi garip bir şey, mikroskop gibi dik duruyor, tepesinden ışık veriyor. Karanlık odada burnunun ucunu göremezsin, bir küçük kırmızı ölgün ampul ile işini görürsün. Banyo edilmiş negatif filme “arap” denir, siyahlarla beyazlar birbirinin tersidir. Agrandizörün tablasına fotoğraf kâğıdını yerleştirirsin, pozlayıp fotoğrafı sanki yeniden çekersin. İlkinde adamın suretini filme, ikincisinde filmdeki görüntüyü kâğıda geçirirsin. Daha bitmedi, yan yana üç tepsi duruyor. İlkinde geliştirici solüsyon, ortadaki su dolu, sondakinde sabitleyici var. İlk tepside beyaz kâğıtta fotoğraf hiç yokken yavaş yavaş belirmeye başlar, fotoğrafın ilk görünür olmaya başladığı yer işte burası. Sonra kâğıdı kurutursun. Yıka kurut as, sanki çamaşırhane. Kurumuş fotoğrafı alırsın, makasla ayırır, küçük giyotinle kenarlarını tırtıklı kesersin. Suretin sahibine teslim edersin.

Fotoğrafhanenin içinde sihir yapılırdı. Fotoğrafların hepsi siyah beyazdı, renkler gerçek yaşamdaydı.

[1] Güzel, iyi. “Az olsun, uz olsun, yeter ki temiz olsun”, eli işe yatkın, işini iyi yapan, becerikli, usta, uzman70

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde belge olarak kabul görmüştür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işler karışmış, fotoğraf ve gerçeklik arasındaki ilişki sorgulanır hale gelmiştir. Artık bugün bu ilişki tamamen kurgulanabilir düzeydedir.

İç mekanlarda filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha mı zordur?

Evet, zordur.
İç mekan çekimlerinde filmle fotoğraf çekmek dijitale göre daha zordur. Bunun nedeni çok basit; dijital sensörlerin gölgelerde daha fazla, parlak alanlarda ise daha az bilgi yakalamasıdır.

Film fotoğrafçılığında pozometre olmadan flaş kullanmak

Ara sıra evde kendi kendime flaş deneme çekimleri yaparken her ne kadar alaylı fotoğrafçı olarak düzgün ayar yapabiliyor olsam da işin başlangıcı yine ayarları doğru yapmaya gelip dayandı. Ama pozometrem artık yoktu.

Eksikliğini hissetmemek, muhtaç olmamak; Doktorlarımız…

Tabii bu sadece temenni olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Üstüne üstlük basın, sürekli taciz edilen ve yurtdışına giden doktorlardan bahsediyor. Buna bir de gençlerin üniversite sınavlarında tıp seçmemesini ekleyin. Bu yeteri kadar karamsar bir tasvir oldu.

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

4 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Sebahattin demir
Makale Puanlama :
     

Aramıza hoşgeldiniz Gökhan bey.
Güzel ve nostaljik bu ilk yazınız için teşekkür ederiz.
Saygılar

Gökhan Korkmazgil
Gökhan Korkmazgil
Yorumun sahibi  Sebahattin demir

Hoş bulduk Sebahattin Bey,
Galiba doğru yerdeyim 🙂

Okyar Atilla
Editör / Yazar
Makale Puanlama :
     

Sevgili Gökhan,
Fotoğrafın en iyi yanı ne diye hani soran olursa insanları yakınlaştırması ve dost kazandırması derim. Çınar fotoğrafhanesi senin fotoğraf yolculuğunun ilk km taşıymış. Ne güzel. Dediğin gibi bizim çocukluğumuzda (burada yaşımız ortaya çıkıyor ama boşver çıksın) kasabalarda adı “Çınar” olan çok yer olurdu. Bana hem o günlerimi hem de kendi fotoğraf yolculuğuma nasıl başladığımı yeniden anımsattım. Ellerin dert görmesin.

En ama en kısa sürede tekrar bir araya gelip görüşmek dileğiyle hem sana hem de tüm dostlarımıza güzel sağlıklı ve huzurlu bir 2026 yılı diliyorum.

Sevgi ve saygılarımla

Gökhan Korkmazgil
Gökhan Korkmazgil
Yorumun sahibi  Okyar Atilla

Usta iyi dileklerin için teşekkür ederim,
Bütün iyi şeyler gibi fotoğraf ve yazı da paylaşıldıkça çoğalıp güzelleşiyor,
Sevgiler…

Bu makaleyi paylaş

Gökhan Korkmazgil
Gökhan Korkmazgil
1960 Burdur doğumlu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi, sonrasında Kulak Burun Boğaz uzmanı oldu. Otuz yıldan beri Fethiye’de yaşıyor. Çoğu eski zaman doktoru gibi, tıpla birlikte, insan ve doğayla ilgili her şeyle uğraşıyor. Kendini bildi bileli okur, çocukluğundan beri fotoğraf çekiyor.

MANŞET

POPÜLER İÇERİKLER