Ekspresyonizm Sanat Akımı ve Fotoğraf

Ekspresyonizm, Fransızca expression’dan türetilmiş bir sözcüktür. “İfadecilik” anlamına gelir. “Dışavurumculuk” ya da “Anlatımcılık” da denir. Naturalizm, Akademizm ve Empresyonizm’e bir tepki olarak resim, grafik ve heykel alanlarında ortaya çıkmış bir sanat görüşüdür. Ekspresyonizm sözcüğü ilk kez 1911’de kullanılmıştır. Güçlü duyguların, çizgilerin veya renklerin abartılı veya çarpıtılmış biçimde kullanılması yoluyla anlatıldığı bir sanat yöntemi olarak tanımlanabilir.

-

19. yüzyılın sonundan başlayarak plastik sanatların terimleri, tüm sanat dallarına da yayılarak eğilimleri, akımları ve hatta çağın ruhunu tanımlamada temel oluşturmuştu. Fotoğrafın bulunması, resmin katı kurallardan kurtulmasına izin verecek bir ortam sağlamış ve böylece sanat ile gerçek arasındaki ilişkide ortaya çıkan köklü değişikliği de önceden hazırlamıştı. Yeni üslup, belirli bir çağ, toplum ve uygarlık görüşüyle daha çok bağlantılıydı. Romantizm’den sürrealizme kadar sanatsal anlatımın tüm biçimleri bu üslubun kapsamına giriyordu. Ekspresyonizm, işte bu durumun özgün bir örneğidir.

Ekspresyonizm, Fransızca expression’dan türetilmiş bir sözcüktür. “İfadecilik” anlamına gelir. “Dışavurumculuk” ya da “Anlatımcılık” da denir. Naturalizm, Akademizm ve Empresyonizm’e bir tepki olarak resim, grafik ve heykel alanlarında ortaya çıkmış bir sanat görüşüdür. Ekspresyonizm sözcüğü ilk kez 1911’de kullanılmıştır. Güçlü duyguların, çizgilerin veya renklerin abartılı veya çarpıtılmış biçimde kullanılması yoluyla anlatıldığı bir sanat yöntemi olarak tanımlanabilir.

Akım, Van Gogh ve 1800’lerin geç dönemindeki diğer sanatçıların yapıtlarından 20. yüzyılın başlarında gelişti ve daha sonra “Der Blaue Reiter” (Mavi Binici) ve “Die Brücke” (Köprü) adlı iki Alman grubun oluşmasına zemin hazırladı. Ekspresyonizm, duygusal ve öznel bir dünya görüşüyle belirlenen bir sanat akımıdır. İnsanoğlunun yaşantısı ve dünyayla kurduğu bireysel ilişkiler en güç, en kaygılı, en acılı ya da trajik yanlarıyla ekspresyonizmin özünde yer alır. Sanatçının kişiliği ve yaşamı yapıtından ayrı düşünülemez.

Kuzey Avrupa’ya özgü ve romantizmle simgecilikten etkilenmiş bir akım olarak 19.yüzyılın sonlarında Van Gogh, Munch, Ensor ve Toulouse-Lautrec’in kimi yapıtlarında belirmeye başlamış, 1910’lu yılların başında, Herwarth Walden’in “Der Sturm” (Fırtına) dergisini ve galerisini açtığı Berlin’de gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. Ekspresyonizm; kişinin derinliklerinde yatan yaşanmış deneylere biçim veren bir sanattır. “İster resime, ister doğaya uygulansın, taklit hiçbir zaman sanat olamaz” demektedirler. Empresyonizm’e ve daha genelde Naturalizm’e karşı olan bu başkaldırış, yeni estetiğin kilit noktası olmuştur. Ekspresyonizmin ilk ve en önemli anlamı budur.

Ekspresyonizm, sanatta sürekliliği ifade eden bir özelliktir. Yüzeysel bir deyimle, her sanatta, her sanat devrinde ve eserinde “ekspresyon”, yani “ifade” vardır. Ancak; bir sanat stili ve ekolü olarak oluşan ekspresyonizmle sanatçının aşırı bir duyarlılık, dizginlenemeyen bir dinamizm ile eser meydana getirmek temel ilkedir. Ekspresyonist sanatçı, çağının psikolojik, politik, moral ve dinsel sorunlarını, insanı ve insanın yaşam dramını, kendini hiçbir teknik ve estetik kurala bağlı saymaksızın dile getirme çabasındadır. Sanatçının kişisel yaşamı ile sanatı özdeşleşir. 1920’lerde entelektüel alanda her şeyi etkilediğini; yalnız şiir ve resmi değil, düzyazı, mimarlık, tiyatro, müzik, bilim, üniversite ve okul reformlarını da yönlendirdiğini söylemek mümkündür.

20. yüzyılın başlarında Kuzey Avrupa (İsveç, Norveç) sanatçılarıyla bazı Alman sanatçılarının oluşturup geliştirdikleri bir sanat hareketidir. Ekspresyonizm’de amaç; bütün avangart sanat hareketlerini empresyonizm ve post-empresyonizme karşı birleştirip uzlaştırarak geleceğin sanatını hazırlamak olmuştur. Yalnız gerçeği tanıtmak, tıpkısını aktarmak ve öykünmek istemeyenler Ekpresyonist sayılıyordu.

Almanya tarafından kaybedilen I.Dünya Savaşı’nın ardından ülke, korkunç bir politik ve ekonomik krize girmişti. Savaş sonrası kaos yaşayan ortamda Weimar Cumhuriyeti kurulmuştu. Ancak Weimar Cumhuriyeti, sadece 15 yıl yaşadı. Bu kısa sürede Almanya’da mevcut olan liberal ruh, sanat ve kültürde olağanüstü bir gelişmeye yol açtı. 1920’li yıllarda Almanya’da büyük yazarlar önemli yapıtlar ortaya çıkardılar. Thomas Mann ünlü eserlerini yayınlandı. En önemli yazarlarından Franz Kafka bu dönemde Berlin’de öldü. Tamamlayamadığı romanı “Dava”, ölümünden sonra yayınlandı. Müzisyenler Alban Berg ve Pol Hindemith, orkestra şefleri Wilhelm Furtwagler ve Bruna Walter bu dönemde ortaya çıktılar. Einstein 1921 yılında Nobel ödülünü kazandı. Freud’un psikanalitik araştırmaları ve terapisi bütün dünyada ünlü oldu. Franz Marc, Kandinsky, Emil Nolde, George Grosz ve Paul Klee gibi sanatçılar yeni sanatsal eğilimleri belirlediler. 1919’da Walter Gropius, Bauhaus Okulu’nu kurdu. Bauhaus Okulu’nun hocalarından Laszlo Moholy-Nagy’nin fotoğraf üzerinde son derecede belirleyici bir etkisi oldu. Genç Cumhuriyet’in başkenti Berlin, entellektüel ve sanatsal hareketlerin merkezi oldu. Tiyatrosu Max Reinhardt ve Erwin Piscator gibi yönetmenlerin sayesinde ün kazandı. Bertolt Brecht’in tiyatro eserleri, Ernst Toller ve Karl Zuckmayer ile UFA’nın sessiz filmleri, Fritz Lang, Ernst Lubitsch ve diğer yetenekler tarafından yönetilen filmlerle Alman sineması üne kavuştu.

Savaş yıllarında katı bir biçimde sansür edilen basın bu dönemde atağa kalktı. Bütün büyük Alman kentlerinde illüstratif, süreli yayınlar çıktı. Bunların en önemlilerinden iki tanesi “Berliner Illustrate Presse” ve “Munich Presse” idi. Bu dergiler, en başarılı oldukları zamanda iki milyon tiraj yaptılar. Bu dönem, fotojurnalizmin altın çağının başlangıcı olmuştur. Günceli yansıtan fotoğraflara yer verebilmek için desenler ve illüstrasyonlar kayboldu.  Bu dönemde gazetelerde çalışan fotoğrafçıların önceki kuşak meslektaşlarıyla bir ilgileri yoktu. Çünkü bu fotoğrafçılar, birer sanat yapıtı olarak değil gazetelerine haber olarak fotoğraflar çekiyorlardı.

Ekspresyonizm, bunalımlı bir dönemin duygularından ayırt edilemez. Bu bunalım, 1905-1914 yılları arasında yazan, resim yapan ve oyun sahneye koyan bir kuşağın tüm üyeleri tarafından baştan başa yaşanmış ve dile getirilmiştir. Akım, empresyonizm ve naturalizme bir tepki olarak önce müzik, edebiyat, resim ve mimarlıkta etkili olmuştur. E.Alan Poe öykü ve şiirde, Franz Kafka yazın alanında, Max Reinhardt tiyatroda, Van Gogh ve Edward Munch resim sanatında akımın önemli temsilcileri olmuşlardır. Sanatçılar, huzursuzluk duyuyor, gözleri önündeki gerçekten hoşnut kalmıyorlardı. Temelleri sarsılan Almanya’nın sanayideki gelişmesinin sonuçlarının acısını çekiyorlardı. Bireysel girişimlerin yıkımının bir kanıtı olan bu gerçeğin, yıkıp yok etme işlemi için yetkin bir makine olduğu görülüyordu. Bu makineyi de yok etmek gerekiyordu. Ekspresyonistlerin yapıtlarında seçtikleri konu ve biçim yoluyla yüzeye çıkan şey buydu. Ayaklanmadan yanaydı. Hepsi aileye, öğretmene, orduya, imparatora ve kurulu düzenin tüm yandaşlarına karşıydılar. Öte yandan tüm aşağılanmış yaratıkların, düzenin kıyısında kalanların, ezilmişler topluluğunun, yoksullar, sokak kadınları, akıl hastaları ve gençlerin dayanışmasını savunuyorlardı.

Ekspresyonistlerin biçimsel kaygılarının, iletmeye çalıştıkları mesajdan soyutlanamayacağı açıktır. Burada onları birleştiren ana öğe, ‘Yeni İnsan’dır. Aristokratlara, kapitalistlere ve küçük burjuvalara eşit bir biçimde karşı çıkıyorlardı. Ekspresyonist edebiyatın beş felsefi direği vardır: İsa, Darwin, Nietzsche, Marx ve Freud.  İsa’nın öğütlediği yeni bir insanlığın doğuşuydu. “Böyle Buyurdu Zerduşt”ta İnsan’ı Üstüninsan’lığa yükselten Nietzsche’nin felsefesinin derin etkisi olmuştur. Ekspresyonistlerin asıl inandığı, insanın içindeki değişimdi. İnsan değişip savaşma içgüdüsünden vazgeçerse yeni insan soyunun varolmaya devam edebileceğine inanıyorlardı. Bu yönleriyle Darwin’in evrimci düşüncesine yaklaşıyorlardı. Savaşlara ve sefalete neden olan kin, açgözlülük ve hırsın “cinsel güdüleri baskı altına alan ve erkekleri tek kadınla yetinmeye zorlayan toplumdan” kaynaklandığını ileri sürerek Freud’un kişiliğine yakın görülüyorlardı. Ekspresyonistleri düşündüren, kaygılandıran ortak bir temel öğe vardı, o da insanoğlunun geleceğiydi. Tek düşünceleri insanlığın nasıl kurtulabileceğiydi. Bu nedenle daha adil, daha insancıl, sınıfsız bir toplum oluşturmayı dileyen Marksizm’e yakınlık duyuyorlardı.

Ekspresyonist sanatçılar yeniliği konu ve içerikte arıyorlardı. Örneğin; Emil Nolde, dinden yararlanıyor; Otto Müller, hayalindeki bir ilkel yaşamı canlandırıyordu. Weimar Almanya’sının sosyal düzeni, sınıf farkları, savaş sakatları, yeraltı insanları, büyük kent yaşamı Alman Ekspresyonistlerinin sevdikleri konulardı. Bu konuların anlatımı için geleneksel biçim-dili yetiyordu. Konunun etkisini artırmak istediklerinde hareketli çizgilere, bağıran renklere, biçim çarpıtmalarına başvuruyorlardı. Resim bir tür afişçiliğe dökülmüştü. Ancak biçim bakımından getirdikleri yenilik, biçim zorlamalarından ileri gitmemiştir. Norveçli ressam Edward Munch’un “Çığlık”(1893) adlı tablosu, tiyatro oyunlarındaki ve sahnedeki ekspresyonizmin başlıca özelliklerini gösterir. “Çığlık”, biraz çarpık, başını elleri arasına almış bir insan tablosudur. İnsanın bakışları ürkektir, açık duran ağzından taşan çığlık, dalgalar halinde tüm doğaya yayılır. Arka planda ise iki kişi uzaklaşmaktadır. Munch’un bu tablosunun özellikleri ve ressamın yorumu, ekspresyonizmin simgesi (tedirginlik, çığlık) ve ekspresyonist tiyatronun habercisi olmuştur.

İlk oyunlarıyla dışavurumcu akımın içinde yer alan Alman tiyatro yazarı ve yönetmeni de Bertolt Brecht’tir. Brecht, ilk oyunu “Baal”(1918)’i yazarken başkaldırı içinde entellektüel bir anarşiye yönelmişti. I.Dünya Savaşı sonucu yayılan karamsarlık, eski değerlere karşı olma ve anarşik tutum Brecht’in ilk şiirlerinde ve oyunlarında belirgindir. Çağının dehşetini ve kokmuşluğunu, “kokan leşler”, “öldürülen çocuklar” ve “ölen askerler” gibi imgelerle ortaya koyuyordu. Ancak Brecht’in estetik kuramı bugün “Epik Tiyatro” ya da “Diyalektik Tiyatro” deyimleriyle anılmaktadır. Çünkü Brecht’in estetik kuramının ruhunu diyalektik ve tarihi materyalist felsefe, bedenini ise epik tiyatro oluşturmaktadır.

Ekspresyonizm; dış dünyanın gerçeklerine yüz çeviren, bu dünyayı alabildiğine değiştiren, bu gerçekleri kendi kafasında ezip büzen, türlü kılıklara sokarak yeniden biçimlendiren bir anlayışın sonucudur. Akım, gerçekte Almanlar’ın öteden beri karanlık, karabasanlı, gizemli, ürkünç şeylere olan eğilimlerinin savaştaki yenilgiyle birlikte bütün sanat dallarını, bu arada yeni bir sanat olan sinemayı tüm gücüyle etkilemiştir. Yenilginin verdiği karamsarlık, kötümserlik, umutsuzluk en iyi anlatım aracını sinemada bulmuştu.  Çünkü sinema hileleri dış dünyayı istendiği ölçüde değiştirebiliyor, alıcının devinimleri bu gerçek dışı dünyada gezintiyi gerçekleştirebiliyor, aydınlatmayla bu sonuçlar abartılabiliyordu. Bu konuda yapılmış filmler arasında 1919 yılında Robert Weine’nın “Dr.Caligari’nin Muayenehanesi”, Fritz Lang’ın “Kumarbaz Dr.Mabuse”(1922), Wilhelm Murnau’nun “Nosferatu”(1922), Lubitsch’in “Bebek”(1920), Paul Leni’nin “Balmumu Yontular Müzesi”(1924) gibi filmleri saymak mümkündür.

Ekspresyonizmden etkilenerek akımın özelliklerine uygun çalışmalar yapan Alman sanatçılardan birisi de ressam ve gravürcü Otto Dix’tir. Otto Dix, kendisi için bir devrim anlamı taşıyan ekspresyonizmi önce bir kavram olarak izlemiş, bununla birlikte savaştan sonra da siyasal bir etkinlik aracı olarak görmüştür. I.Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla gönüllü olarak askere giderek, bir dönemin bitişini ve birçok sanatçının savaşın sonucunda umduğu kentsoylu toplumun çöküşünü yaşamak istiyordu. Abartılmış ekspresyonist renklerle asker resimleri yapıyordu. Resimlerinde sadece savaş olaylarını belgelemekle kalmıyor, aynı zamanda onları kendinden geçmiş dışavurumsal görüntülere dönüştürüyordu. Çalışmalarının başlıca temaları arasında yer alan savaş, cinsellik ve insan figürünü acımasız bir eleştiri anlayışıyla soğuk, çiğ renklerin canlılık kattığı grafik bir üslupla işlemiştir. “Kibrit Satıcısı”(1920), “Gece Kuşları”(1927) ve “Savaş”(1929) adlı resim ve gravürleri ekspresyonist yaklaşımlarla gerçekleştirdiği çalışmalarındandır.

Ekspresyonist fotoğraf çalışmaları yapan bir başka fotoğrafçı da Wols’tur. Asıl adı Alfred Otto-Wolfgang Schulze olan Wols, 1913-1951 yılları arasında yaşamıştır. Almanya’da ekspresyonist akımın etkisinde kalarak yaptığı “Ohne Titel” başlıklı 10 fotoğraflık çalışmasında bebeklerin bozulmuş görüntüleri yer almaktadır.

1923-24 yıllarında Berlin’de Otto Dix ve George Grosz ile iyi ilişkiler kuran bir diğer fotoğrafçı da Hans Bellmer’dir. Hans Bellmer, 1902-1975 yılları arasında Almanya’da yaşamış hem ekspresyonist hem de sürrealist özellikler gösteren bir sanatçıdır. Bellmer ilk çalışmalarını Almanya’da yapar. 1933 yılında Nazilerin baskılarına karşı çıkar ve Paris’e gider. Bir süre Paris’te kaldıktan sonra savaşın sona ermesiyle birlikte tekrar Almanya’ya döner ve sanatsal çalışmalarını Almanya’da sürdürür. Bellmer, daha çok deforme edilmiş bebek fotoğraflarıyla tanınmıştır. Fotoğraf çalışmalarında hem sürrealist hem de ekspresyonist boyutu birlikte görülür. “La Poupée” (Bebek,1936) adlı 10 adet fotoğrafının yer aldığı bir fotoğraf albümü çıkarmıştır.

Dışavurumculuk politik istikrarsızlık ve ekonomik çöküntü ortamında Almanya’da pozitivizm, naturalizm ve empresyonizm akımlarına karşı ortaya çıkmıştır. 19.yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir. Dışavurumcu sanatın amacı, sanatçının duygularını ve iç dünyasını renk, çizgi, düzlem ve kütle aracılığıyla dışa vurmasıdır. Bu duyguları daha iyi yansıtabilmek için sanatçı geleneksel kuralların dışına çıkarak gerçeğin biçimini bozma yöntemini kullanan ve sanatçının öznel duygularına dayanan etkili bir sanat akımı olmuştur.

KAYNAKLAR :

https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C4%B1%C5%9Favurumculuk

Adnan Turani, Sanat Terimleri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993
Cahid Kınay, Sanat Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1993
Bruce Altshuler, The Avant-Garde in Exhibition, New Art in the 20.th Century, Japan, 1994
Gisele Freund, “Nascita del fotogiornalismo in Germania”, Fotografia E Societa, Traduzione: Laura Lovisetti, Ein audi, Torino, 1976
Lionel Richard, Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi, Çev: Beral Madra Remzi Kitap, İstanbul, 1984
Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, İdeart Yayını, İzmir, 1991
Nazan- Mazhar İpşiroğlu, Sanatta Devrim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991
Nijat Özön, Sinema, Uygulayımı, Sanatı, Tarihi, Hil Yayınları, İstanbul, 1985
Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi II, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

Yapay Zekâ, Yapay Dünya, Yapay Fotoğraf

Fotoğraf, uzun bir süre boyunca gerçeğin yüzey üzerindeki görüntüsü olarak nitelendirilmiştir. Hatta net bir biçimde belge olarak kabul görmüştür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte işler karışmış, fotoğraf ve gerçeklik arasındaki ilişki sorgulanır hale gelmiştir. Artık bugün bu ilişki tamamen kurgulanabilir düzeydedir.

Ali Durmaz’ın “ENSTRÜMANTAL” i

Kıymetli fotografçı dostumuz Ali Durmaz, Şubat 2026’da Ankara’da Fotokolektif Sanat Galerisi’nde son derece şık bir sergiyle, deyim yerindeyse renk-ahenk bir çalışmayla fotograf ortamında varlık inşa ettiğinin altını kalın çizgilerle çizdi.

Kumun fotoğrafçası

Bir Patara var: Uçsuz bucaksız kumsalıyla nefis bir Akdeniz plajı. Yaz aylarında herkesin masmavi sularında serinlediği, kıyısında kumların tepeler oluşturduğu uzun sahil. Eskiden, filmlerdeki çöl sahneleri burada çekilirmiş.

Çınar Fotoğrafhanesi

O yıllarda fotoğraf çektirmek zahmetli işti ama, fotoğraf çekmek de hiç kolay değildi. Dünya daha dijitalleşmemişti, fotoğraf da kimyasaldı. Şimdi cep telefonunun minik merceğine bakıyorum, bir de çevirip ekranına bakıyorum, ışık o mercekten girip bu ekranda şıp diye fotoğraf oluveriyor. Koskoca süreç bu ikisi arasında kotarılıveriyor.

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster

Makale yazarı

Doç. Dr. A. Beyhan Özdemir
Doç. Dr. A. Beyhan Özdemir
1965 yılında Gaziantep’te doğdu. 1982-1986 yılları arasında Ankara Üniversitesi DTCF Macar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. 1986’da girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi “Sinema-TV Fotoğraf” Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. 1992’de DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Çağdaş Macar Sineması” konusundaki master teziyle Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1992 yılında TRT İzmir TV’sinde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki Doktora çalışmasını 1996 yılında tamamladı. Fotoğrafın ortaya çıkışı, bir sanat olarak değerlendirilmesi ve günümüzde fotoğrafa müdahalenin teknik, ideolojik ve estetik boyutlarının incelendiği doktora teziyle “Bilim Doktoru” ünvanı aldı. Bugüne kadar yurtiçinde ve yurtdışında 36 kişisel sergi açtı. Çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı, ulusal ve uluslararası toplantılarda konferanslar verdi. 60’tan fazla karma sergiye katıldı, dia gösterileri yaptı. 3 tanesi uluslararası olmak üzere toplam 20 ödül, çok sayıda sergileme aldı. Çeşitli fotoğraf yarışmalarında jüri üyelikleri yaptı. 40’a yakın ülke ve 300 civarında şehre fotoğraf yolculuğu yaptı. Gaziantep Fotoğraf Sanatı Derneği (GAFSAD) ve İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) üyesidir. 2017-2019 döneminde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) Başkanlığı yaptı. Halen DEÜ GSF Fotoğraf Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

MANŞET

POPÜLER İÇERİKLER