Bir zamanlar ‘İnce Gren’ isminde bir fotograf dergisi çıkartma düşü kurmuştuk. Dergi kolay değil, ekip işi. Emek, sermaye, zaman bakımından koşullar elvermediği için, düşten ibaret kaldı. Sonra ‘İnce Gren’ ana başlığını kullanarak fotografa dair çeşitli metinler kaleme almayı düşündük. Maalesef o vakit bunu gerçekleştirmek de mümkün olmadı. Fotografçı dostlar tarafından çıkartılan yeni bir derginin adı olabilirdi. O da olmadı. Akademik ortama girmeye aday olan bir dosta, dosya oluşturma hususunda işine yarar düşüncesiyle, bu başlık altında fotografa dair metinler kaleme almasını önerdik. Gene olmadı. Önerimizin hayata geçirilip geçirilmeyeceğini tam olarak bilemediğimiz bir zaman aralığında bulunmamız nedeniyle kendimiz de bu ana başlığı değerlendiremedik ve o sıralar çıkan ‘Fotoritim’ isimli sanal dergide yayınlanan yazılarımız için ‘Sanatın Kıyısında’ ana başlığını kullandık. Fakat İnce Gren, her zaman belleğimizin bir köşesinde duruyordu.
Analog dönemin filmli fotografik kayıt teknolojisine ait ‘İri Gren’ ve ‘İnce Gren’ ifadesinin teknik olarak nasıl bir görünüme tekabül ettiğini, dijital teknoloji öncesi uzun yıllar film teknolojisi kullanarak fotografik kayıt yapan dostlar bilirler. ‘İri Gren’ fenomeni eskilere muhtemelen ‘Blow- Up’ filmini de çağrıştırır. Yüksek ASA filmler grenli (iri gren) sonuç üretirdi. Film banyosu sırasında ısıya müdahale edilerek grenler daha da büyütülebilirdi. Filmin ASA’sı (hızı) ne kadar yüksekse, grenler o kadar büyük olurdu. Filmin zorlanması (daha yüksek ASA değerine itilmesi) durumunda grenler iyiden iyi irileşirdi. Ayrıca agrandizman baskı sırasında yüksek hızlı kart kullanılmak suretiyle ekstra gren patlamasına yol açılabilirdi. Genellikle 400 ASA ve daha yukarı ASA değerine sahip filmler düşük ışık koşullarında kullanılmaya elverişli oldukları için çantalarda mutlaka bulunur, iri gren elde etmek için de bilhassa tercih edilirdi. İnce gren için 100 ASA, şayet bulunabilirse 50 ASA tercih edilirdi. Nadiren 25 ASA filme ulaşılabilirdi. Agrandizman baskıda iri gren elde etmek için 4 (dört) numara ve daha yukarı derecede olan sert kartlar tercih edilir, ince gren elde etmek için 1 (bir) numara, hatta 0 (sıfır) numara yumuşak kartlar kullanılırdı.
İlave olarak şunu da söyleyelim ki herhangi bir soru işareti oluştuysa, yanıt bulsun: Dijital sistemde ISO değeri olarak tanımlanan şeyin karşılığı, filmde DIN (Avrupa’da) ve ASA (Amerika’da) idi. Ölçüleri (birim değerleri) farklıydı. Örneğin 100 ASA, 21 DIN’e, 200 ASA ise 24 DIN’e karşılık gelirdi. Avrupa da dahil olmak üzere yaygın kullanılan ise ASA idi. Filmin ışığa duyarlığını (hızını) ifade ederdi.
Özeti şu: İnce gren, fotografta detay elde etmek için gereklidir; iri gren ise, detay kaybı anlamına gelir. Sanat bağlamlı çalışmalar yapan usta fotografçıların bazıları iri greni bilhassa tercih ederlerdi. Çünkü grenli (iri gren) sonuçlar üretmek suretiyle, düşündükleri veya hissettikleri şeyi daha etkili şekilde anlatırlardı. Ayrıca kolajlarda gren, kolaj etkisini bir nebze kamufle ederdi. Bazı durumlarda detaylara çok gereksinim duyulurken, bazı durumlarda tam tersini sağlamak önem arz ederdi. Örneğin doğa fotograflarında her zaman daha fazla detay aranır, dolayısıyla ince gren film kullanmak esastır.
Bu açıklamadan sonra gelelim İnce Gren-İri Gren meselesinde bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz hususa. Bizim derdimiz, metafor olarak ‘İnce Gren’ kavramını esas almaktı. İri Gren-İnce Gren karşıtlığı bu bağlamda lazımdı bize. ‘İnce Gren Yazılar’ ana başlığı altında, başlıktaki incelikle örtüşen nitelikte yazılar kaleme alıp paylaşmak pek güzel olurdu. Mamafih bu ince hayali gerçeğe dönüştüremedik.
Belleğimizin bir yerinde saklı duran bu başlığı hiç olmazsa fotografçı dostlarla paylaşabilmek amacıyla şimdi bir deneme yapalım istedik. Madem metafor olarak İnce Gren kavramına müracaat edeceğiz, o halde fotograf ortamında incelik, zarafet, özen, dikkat, ayrıntı, tamamlanmışlık, kusursuzluk (her ne diyeceksek diyelim) gerektiren şeylerden hiç olmazsa bazılarına bakmamız icap eder.
***
Av meraklısı kimselerden bazılarının zaman içinde merhamet duygularını depreştiren, düşünmelerini sağlayan, vicdan muhasebesi yapmalarına yol açan bir neden ortaya çıkıyor ya da beklenmedik bir uyaran vesile oluyor ve avcılığı bırakıp Kuş Gözlemcisi olabiliyorlar, Doğal Hayatı Koruma refleksleri gelişebiliyor, foto grafçılığa yönelip hayatlarının kalan kısmında Görüntü Avcısı haline gelebiliyorlar. Bu yola giren bütün avcıları gönülden tebrik ediyoruz. Gezegeni paylaştığımız diğer canlıların da en az bizim kadar yaşamaya hakkı bulunduğunu teslim etmek, aklı başında insanlara yakışır bir tavırdır. İlkel diye tanımlanan en naif dönem yahut ‘Avcı Toplayıcı’ insanlık durumu, tarihin derinliklerinde kaldı. O evrede iken insan evladı hayatta kalabilmek için avlanmak zorundaydı. Yaşadığımız insanlık evresinde avlanmak sadece zevk, eğlence, neşe, psikolojik tatmin için yapılan akıl almaz bir etkinliktir. Herhangi bir canlıyı öldürmekten zevk almak, bizim baktığımız yerden anlaşılır gibi değildir. Psikolojik tatmin sağlamak için doğaya (doğa diye bir şey kaldıysa) çıkıp tuzak kurarak, tüfekle ateş ederek herhangi bir canlıyı öldürmek yerine, onların yapıp etmelerini izlemek, yaşam alanlarının bozulmasını önlemek, görüntülerini kaydetmek evla değil midir? Avcılara, tüfeklerini satıp, yerine dürbün ve foto graf makinesi almalarını öneriyoruz. Hiç kuşkuları olmasın, tüfek yerine dürbün ve foto graf makinesi kullandıklarında çok daha ciddi psikolojik tatmin elde edecekler ve inanamayacakları kadar mutlu olacaklardır. Bunu yaşayarak öğrenecekler ve geçmişte tüfek kullandıkları için hayıflanacaklardır. Bu vesileyle, avlanmaktan vazgeçip kuş gözlemcisi ve foto grafçı olan dostlara yeni insanların katılmasını içtenlikle dilediğimizin altını çizmek isteriz.
***
Avcılıktan gözlemciliğe, doğal hayatı korumacılığa, foto grafçılığa geçişten duyduğumuz memnuniyeti ifade ederken, foto-graf ortamının önemli bir defosundan söz etmeden geçemeyeceğiz. Uzun süredir tartışılan konulardan biri doğal yaşamı foto graflarken, diğer canlıları yanıltmak, aldatmaktır. Örneğin et kullanarak yırtıcıların kokuya gelmesini sağlamak, kuş sesleri kullanarak, kuşların sese gelmesini sağlamak etik bağlamında tartışılan konuların başında gelir. Hayvanları aldatıp, arzu ettiğiniz yere gelmesini sağladıktan sonra foto grafik kayıtlarını yapmak suretiyle kendinize konfor sağlarken, söz konusu canlıların sonraki yaşam periyodlarında veya döngülerinde muhtemelen ciddi deformasyona, probleme yol açıyorsunuzdur. Böceklerin, bilhassa kelebeklerin, sprey kullanarak sabit kalmalarını sağlamak, yani onları dondurmak ve sonra görüntülerini kaydedip bununla övünmek hiç hoş değil, yakışıksızdır. Böcekleri, kertenkele gibi küçük sürüngenleri, kurbağa, kaplumbağa gibi türlü canlıları kutulara koyup stüdyo ortamına taşıdıktan sonra foto graflarını yapmak ve sonra kaldırıp atmak hangi vicdana sığar?
Foto grafa dair pek çok meseleyle ilgili seminer, söyleşi, panel, sempozyum vs düzenleyen foto graf dernekleri, akademik ortam ve diğer kültür-sanat ortamları, bu önemli meselelere dair de etkinlik düzenleseler, muhtemelen çok yararlı olacaktır.
***
Problem üreten önemli hususlardan biri de kuşkusuz insan foto grafıdır. En tartışmalı meselelerden biri olageldi. Foto grafçının nazarında foto grafa konu olan insanın statüsü, sosyal konumu, yaşam koşulları, kültürel vaziyeti, etnik kimliği alt seviyelerde olabilir. Kaldı ki foto grafçının vaziyetinin, o insana göre daha üst basamaklarda bulunduğunu kim söyleyebilir?!.. Foto grafçının, diyar diyar dolaşarak insana dair görsel kayıt yaparken çoğunlukla nasıl davrandığı malûmlarıdır. Çoğunlukla diyoruz, çünkü istisnalar var. Bir düşünün, adamcağızın veya kadıncağızın ağzında diş kalmamış, kalan birkaç diş de çürük; fotografçı ısrarla o naif insanın gülmesini sağlıyor ve ağız içindeki olumsuz vaziyeti teşhir ediyor. Ya da altın dişli insanları ısrarla güldürüp, ağız içindeki sıra sıra altın diş görüntüsünü kaydediyor. Aynı fotografçı, söz dönüp dolaşıp oryantalistlere geldiğinde esip gürlüyor, yerden yere vuruyor hepsini. Bu vaziyet, foto grafik eylemlerimiz sırasında hiç düşünüp tartmadığımızın, ölçüp biçmediğimizin kanıtıdır. Bu olmaz. Hiç olmaz. Daha pek çok örnek verilebilir ama gerek yok. Çünkü neyi anlatmaya çalıştığımız gayet açık. Görüntüsü kaydedilen insanlar bilincinde olmasa, kavrayamasa bile foto grafçı, başkalarını küçük düşürecek onur kırıcı görüntüleri kaydetmemeli, gaflette bulunup kaydettiyse bile paylaşmamalı. Burnunu karıştıran insanın foto grafını ulu orta paylaşmak doğru değil. Elini kaba etine atmış kaşıyan insanın foto grafını paylaşmak doğru değil. Hiç tanımadığı insanın flört foto grafını paylaşmak doğru değil. Say sayabildiğin kadar.
***
Zor koşullarda yaşayan, ağır çalışma koşulları içinde hayatını kazanan, kötülüğü maruz kalan vb insana iyilik olsun diye foto grafik kayıt yapıp her platformda paylaşıldığı vakit, istem dışı olumsuzluğa yol açmak pekâlâ mümkündür. Son derece ince bir çizgidir bu. Çok hassas davranmak, çok iyi düşünmek, neyi nasıl ve ne zaman yapacağını çok iyi hesap etmek gerekir. İnsan hayatına foto grafik eylem neticesinde olumlu yansımış epey bir şey olmakla birlikte, tersi de çok kez olmuştur. Seneler önce Tekel İşçilerinin Ankara’da yaptıkları eylemde yüzlerce foto grafçı onbinlerce foto grafik kayıt yaptı ve bu kayıtlar onlarca mekânda, yüzlerce insanla paylaşıldı. ‘Pala’ lakabıyla anılan ve neredeyse direnişin sembolü haline getirilen emekçinin elinde gül ile onlarca foto grafı kaydedildi ve o foto graf yüzlerce yerde paylaşıldı. Adeta ikonik bir görüntüye dönüşen o foto grafı hatırlayanlar olacaktır.
Sonuç ne oldu? Bütün o foto grafik kayıtların ve paylaşımların işçilere katkısı oldu mu, yararı dokundu mu? Kimseyi yargılamıyoruz. Haddimiz değil. Sadece şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Foto grafik çabayı negatif göstermek kastında değiliz katiyen. Toplumsal alt kesimlerin dertleriyle dertlenen, emeği en önemli değer olarak kabul eden ve emekçilere saygı duyan foto grafçılar çoğunlukla orada idiler kanaatimizce. Düşünsel ve duygusal boyutu at başı olan bir meselede, bu çaptaki foto grafçıların bilimsel yaklaşıma sahip olduklarını varsaymaktayız. O nedenle, meseleyi yorumlamak konusunda kendimizi bir kenara alıyor ve foto grafın entelektüel boyutunu önemseyen dostların kendi içlerinde sorgulamasını sağlamaya çalışıyoruz. Yorum yaptığımız takdirde polemiğe neden olacağını bildiğimiz için yorum yapmıyor, sormakla yetiniyoruz. Soru sorma yeteneği elimizdeki en kıymetli şey. Kültür-sanat ortamında ve bilhassa bizi doğrudan ilgilendirdiği için foto graf alanında soru sormaz isek, bir arpa yol alamaz ve asla ilerleme kaydedemeyiz.
Altınız çizerek ifade edelim; daha ziyade amatör foto grafçılar nazarından ele almaktayız bu meseleyi.
Hafıza oluşturulduğuna kuşku yok. Pek çok amatör foto grafçının arşivinde böyle şeylerle ilgili epeyce görsel materyal vardır muhakkak. Sadece onlarla ilgili değil, bir zamanlar çok popüler hale gelen ‘Torakçılar’ konusunda da amatör foto grafçıların arşivinde çok miktarda görsel materyal var. Her tür mekânda yüzlerce gösteri yapıldı torakçılarla ilgili. Yararı dokundu mu? Doğrusu bilemiyoruz. Peki, istem dışı zarar verilmiş olabilir mi? Araştırmak ve tartışmak lazım. Konuyu çalışan foto grafçılar herkesten daha iyi bilirler. Mevsimlik Tarım İşçileri bir vakitler hayli popülerdi, herkes tarım alanlarına koşup görüntü kaydediyor, derneklerde ve benzer yerlerde paylaşıyordu. Bu konuda da amatör foto grafçıların arşivinde epeyce görsel materyal vardır. Peki, sonuç? Düşünmekten, tartışıp konuşmaktan kaçınmak doğru değildi. Böyle meseleler, esasen en fazla tartışılmayı, konuşmayı, fikir alışverişinde bulunmayı gerektiren çok ince meselelerdir.
Bir dönem çok popüler olan problemli bazı sosyal meseleler kısa sürede ve deyim yerindeyse oburca tüketilmiş olabilir mi? Gündemden düşmüş olmaları neyin göstergesidir? Şimdi hiç birinin popüleritesi yok. Unutuldular. Neden? Doyuma ulaşılmış olabilir mi? Doyuma ulaşıldıysa, asıl mesele foto grafçının tatmini ve foto graf ortamının doyuma ulaşması mıydı? Başka bir kaygı yok muydu?
***
Ve arşivler… Ne olacak arşivlerin hali? Şimdiye dek çok sayıda arşivin çöpe gittiğine tanık olduk. Bu konularla ilgili birikimin, hafızanın yer aldığı arşivlerin çöpe gitmeyeceğini kim garanti edebilir? Hafıza oluşturmaktan söz ederiz sıklıkla. Eksik de olsa, zayıf da olsa, böyle konularda yapılan çalışmaların hiç olmazsa hafıza oluşturduğuyla teselli ederiz kendimizi. Ancak hafıza olarak sözünü ettiğimiz arşivlerin işlevini yerine getirmesinin koşullarını inşa edemeyiz bir türlü.
Albüm yapmıyoruz. Dijital ortamda, bilgisayar, flaş bellek, hard disk gibi ortamlarda şimdilik muhafaza ediyoruz. Sonra ne olacak? Çoğunun çöp olacağını hepimiz biliyoruz. İşte asıl sorun da budur. Yaptık, ettik, faydası olup olmadığını üzerine kafa yormadık, sunumlar ve söyleşilerle vitrinimizi parlattık. Bitti. Acemiliğimizi attık, toy dönemimiz geride kaldı ama yaş aldı yürüdü. Şimdi olgunluk dönemi foto grafik yapıp etmelere zihnen hazırız ama bu kez de bedenimiz yorgun. Bu nevi çalışmaları bihakkın yapacak, her bakımdan tutarlı, eli yüzü düzgün, hakikaten işe yarar sonuçlar elde etmeye matuf görsel kayıtlar yapacak birikime sahibiz ama mecalimiz kalmadı. Öyle mi?
Naçizane görüşümüz o ki, esasen yaş itibariyle kendimizi yorgun hissettiğimiz zamanda yola çıkmalı, aklımızdakileri tam da böyle bir zamanda hayata geçirmeliyiz. Kastımız amatörler olduğu ve kendimiz de amatör foto grafçı olduğumuz için meseleye önemli ölçüde vakıfız. Belli bir olgunluk seviyesinden sonra yapılacak foto grafik çalışmaların daha tutarlı ve sağlam olacağına, amaç ne ise, o amaca hizmet edecek niteliğe kavuşacağına kuşku yok. Öyleyse, toy dönemin arşivini korurken, olgun dönemin çalışmaları için yola çıkmanın zamanıdır.
Olgun zamanımızda harekete geçer, zihnimizdeki önemli foto grafik çalışmaları yapmak üzere yola çıkarsak, hani şu herkesin şikâyetçi olduğu, bütün foto grafların birbirinin tekrarı olması meselesini de muhtemelen aşarız. Evet, neredeyse bütün foto graflar birbirinin tekrarı gibi. Örneğin, bir ustanın kelebek foto graflarını izledikten sonra, başka bir kelebek sunumu izlemeye fazla gereksinim kalmıyor. Bir ustanın kuşlarla ilgili sunumunu izledikten sonra, başka bir ustanın kuşlarla ilgili sunumunu izleme ihtiyacı neredeyse hiç duymuyoruz. Peyzajda, portrede, başka şeylerde durum aynı.
Başka bir şey yapmak lazım. Şayet aynı şeyi yapacaksak, farklı şekilde yapmak lazım. Böyle şeylerin hazır reçetesi yok. Hazır reçeteler toy dönemde kullanılıp tüketildi. Olgun döneme erişildiği vakit, geriye dönüp bakınca sonuç: Hemen hemen ‘elde var sıfır’. Hiçbir reçeteye yaslanmadan, her usta kendine has foto graf yolculuğuna çıkarsa beklenti yükselebilir. Ancak o zaman tekrara düşmeyen, ezberleri bozan, zihinleri allak bullak eden, sorgulatan foto grafik görseller ortaya çıkar.
Toy dönemi hızla geride bırakmalı. Tekrarın tekrarına, tekrarın tekrarının tekrarına ihtiyaç var mı?
***
Para ödemek suretiyle katılımın sağlanabildiği foto graf yarışmalarına muazzam bir bütçe ayrıldığı bazı dostlar tarafından dillendirilmekte. Yarışma olgusuyla yakından ilgilenen dostların tespit ettiği tutarlar kuşkusuz doğrudur. Para ödenerek katılım sağlanan uluslararası yarışmalara unvan ve madalya elde edebilmek için (‘toplum nezdinde ve fotograf ortamında itibar elde etmek kaygısı’ denebilir) harcanan tutar şayet foto graf ortamının gelişmesi için yatırıma dönüştürülebilse, muhtemelen her yıl başka bir ilde bir foto graf galerisi sahibi olunabilir. Dayanışma sağlamak üzere bu tutar kullanılsa, örneğin her yıl 20 (yirmi) civarında albüm basılıp dağıtılabilir. Bu itibarla, yarışmalara katılabilmek üzere ödenen miktarları imece usulü ile biraraya toplayıp galeri açmak, albüm ve kitap basmak için kullanmak daha mı isabetli olur acaba? Unvan, ödül, madalya, belge alarak itibar sahibi olma yanılgısına düşmenin maddi bedeli hayli yüksek. Bunun bir de manevi bedeli var tabii ki. Onlarca, hatta yüzlerce madalya, plaket ve belgeyle evdeki vitrinleri donanabilmek için yıllara yaygın oldukça uzun bir emek, zaman ve paranın gözden çıkartılması lazım. Ne ki gün geliyor, yaptığı şeyin beyhude olduğunu, onca zamanı, emeği ve parayı heba ettiğini kavrıyor ve hayıflanıyor çoğu insan. İşte bu kez manevi bedel ortaya çıkıyor. Böyle olumsuzlukların yaşanmasını hiç olmazsa kısmen önlemek iyi olmaz mı? İnsanların birbiriyle rekabet etmesine yol açmak yerine, dayanışarak ve paylaşarak önemli şeyler inşa etmesini sağlamak evla değil midir? Dikkate alınması gereken önemli şeylerden biri de, bütün rekabet ortamlarında zemini kirleten, suyu bulandıran, husumete yol açan birilerinin her zaman çıktığı yönündeki deneyimlerdir. Rekabet, dayanışmanın karşıtıdır. ‘Düşmanıdır’ demek belki daha doğru olurdu ama o kadar sert bir söyleme gerek olmadığı kanaatindeyiz. Ne kadar yumuşatmaya çalışırsak çalışalım durum değişmez; rekabetle ve dayanışma, tabiatı gereği hasımdır. İkisi birlikte aynı ortamda yeşermez. Senelerdir foto graf ortamı garip bir rekabet düzleminde yol alıyor. İster istemez itiş kakış da yaşanıyor. Bu negatif vaziyet ne kadar erken terk edilirse, kültür-sanat ortamı için o kadar iyi olur diye düşünmek yanlış mıdır?
İtiş kakış, sadece bireyler arasında yaşansa amenna. Çünkü insanın bulunduğu her ortamda muhakkak bir itiş kakış yaşanır. Olgun ortamlarda kolay çözümlenir, ham ortamlarda, her şey gibi o da zorlaşır. Bir vakitler dernek mensupları arasında bir nevi aynı ailenin ferdi olma duygusu yaşanırdı. Cenaze, düğün, doğum ihmal edilmez, iyi günde, kötü günde birlikte olmaya, dayanışmaya çalışılırdı. Kabul edilmiş, kanıksanmış bir durum olduğu için bir tür haslet haline gelmişti. İşte o zamanlar derneklerin yönetici ve üyelerinin yüksek olgunluk seviyesi gösterdiği zamanlardı. Ne olduysa oldu, gün geldi, bir zamanlar öyle şeyler hiç yaşanmamış gibi dernek ortamları tam anlamıyla ham, çiğ bir düzeye çekildi. İtiş kakış da o zaman başladı. Ve tabii ki çok yazık oldu. Gelecek zamanlarda dayanışmanın ne denli kıymetli olduğu anlaşılacaktır ama aşırı tahribata uğramış insan zihni, duygu dünyası, algı kapasitesi bu büyük tahribatı onarma yeteneğini yitirmiş olacaktır. Ne yapılacaksa, şimdi yapılmalıdır. Yapılır mı? Hiç sanmıyoruz. Her şey, (maalesef ‘doğal’ değil) yapay akışında ilerliyor, öyle de devam edecektir. Tıkanıncaya kadar.
***
Foto graf ortamının problemli hallerinden biri fertlerin birbirini ötekileştirmesi ise, diğeri derneklerin birbirini ötekileştirmesidir. Nasıl ki bireyler arasında gelişen husumet, dayanışma duygusunu örseliyor ve gönüllü çabaya, yardımlaşmaya zarar veriyorsa, benzer şekilde dernekler arasında gereksiz yere gelişen husumet de dayanışma duygusunu örseliyor ve gönüllü çabaya, yardımlaşmaya zarar veriyor. Tersini iddia etmek mümkün değil. O halde bu negatif vaziyetin de onarılması icap eder. Dayanışma ruhunun yitirilmesi, herkesin zararınadır. Bir federasyon çatısı altında toplanmanın, farklı dernekler arasında dayanışma hali yaratma hususunda pek fayda sağlamadığı deneyimlerle sabittir. Demek ki dernekler kendi aralarında yakınlaşmalıdır. Dostluklar kurulmalı, ortak etkinliklere imza atılmalı, sık sık bir araya gelinmelidir. Başka türlü olumlu bir gelişme sağlanamaz.
Bir derneğin üyesi, neden başka bir derneğin düzenlediği etkinliklere katılmasın veya başka derneğe üye olmasın? Bunu olumsuzlamak veya yadırgamak, çağdaş insana yakışır mı? Futbol takımı taraftarı olmak gibi fanatik yaklaşımlar, entelektüel ortamlar için uygun değildir.
***
Yaşadığımız zamanda dernek ortamlarında verilen eğitim seminerlerinin kapsamı genişletilmek, içeriği zenginleştirilmek zorundadır. Nereye kadar temel eğitim semineri? Nereye kadar portre atölyesi, makro atölyesi, doğa atölyesi, şu atölyesi, bu atölyesi? Nereye kadar gezi? Nereye kadar ‘Ayın Fotografı’? Birbirinin tekrarından başka şey olmayan gösterilerle nereye kadar gidilecektir?
Mevcut vaziyet, gelişmeye ve ilerlemeye fazlaca katkı vermeyen, daha ziyade olanı korumaya ve varlığını sürdürmeye yönelik klişe, reçete, kalıp, ezber gibi kelimelerle ifade edilebilecek hal ile meftundur. Fotograf derneklere olan ilginin azalmasına karşın, eksik-gedik, deneyimli-deneyimsiz, donanımlı-donanımsız, birikimli-birikimsiz kimseler tarafından açılan özel atölyelere ilginin artmasının nedeni ne ola ki? Bu vaziyet, bir çıkış üretememenin göstergesi olabilir mi?
Kafa kafaya verip yenilenmenin, ilerleme ve gelişmenin yol ve yöntemlerini üretmek lazımdır. Bir vakitler (dijital sistemin parladığı dönem) FSK (Fotograf Sanatı Kurumu) ortamında atölye yaparken, yeni bazı etkinliklerin hayata geçirilmesini temin etmiş ve epeyce bir canlılığa yol açmıştık. Onlardan ilki ‘Porfolyo Değerlendirme Etkinliği’ idi. Dijital sistem filmli döneme nazaran çok daha fazla fotograf kaydına elverdiği için ‘Ayın Fotografı’ etkinliğini bir basamak yukarıya taşıyarak, her ay bir de Porfolyo Değerlendirme Etkinliği yapılmasının kolaylaştığını, ayrıca böyle bir etkinliğin üyeleri teşvik edeceğini ve geliştireceğini öngörebiliyorduk. Hayata geçirildiğinde gördük ki, tam isabet. Bir süre sonra bunu da bir basamak yukarıya taşımak kaygısıyla ‘Üyelerden Kısa Gösteriler’ etkinliğini hayata geçirdik. Üyeler hem portfolyo yapmaya, hem de gösteri hazırlamaya teşvik edilmiş oldu. Bu vesileyle, üyeler öğreniyor, birikim elde ediyorlardı. Sonuçlar çok parlaktı. Daha önce başka bir dernekte bu etkinlikler yapılmamıştı, dolayısıyla FSK iki tane ilki hayata geçirmişti. ‘Fotoğraf Ustaları’ adlı 10 ciltlik kitapla FSK üçüncü ilke de imza attı. Hepsinin gerisinde çok yoğun bir düşünme, çaba, emek, zaman var. Tam da olması gerektiği gibi dayanışma ruhunun harekete geçirildiği, rekabet etmek yerine öğrenmek ve kendini geliştirmek çabasının öne çıktığı bir zaman dilimi yaşandı FSK ortamında. Böyle bir vaziyeti arzu etmeyen kimselerin olumsuz etkilerini elbette ki her zaman hissettik, yaşadık. Ama üstesinden gelmeyi başarabiliyorduk. Düşe kalka yol alırken, pandemi belası ortaya çıktı. Malûmları olduğu üzere pandemi, pek çok şeyi sekteye uğrattığı gibi, foto graf derneklerinin etkinliklerini de sekteye uğrattı. Biz dernek ortamlarından uzaklaşıp köşemize çekildik, okuma-yazma çabalarına daha fazla vakit ayırır olduk. Bu hal memnuniyet vericiydi. Dinozor gibi dernek ortamlarında devam etmenin anlamı yoktu. Bizden sonraki kuşaklara yer açılması gerekli ve şarttı.
Talep üzerine online atölye yapmayı denedik. En nihayet ona da son verdik. Epey zamandır kendi başımıza idik. Şu sıralar (2025 sonlarında başlayan ve Mayıs 2026 itibariyle devam eden) çok sınırlı katılımın olduğu bir online atölye daha yapıyoruz. Foto graf ortamından büsbütün kopmak mümkün değil. Sağlığımız elverdiği sürece katkı vermeye çalışacağız elbette ki. Bu güne dek yaptığımız her şeyi amatör dernek ortamlarına katkı verebilmek için yaptık, bundan sonra prensip olarak bu tavrımızdan vazgeçmeyeceğiz.
İnsanların ilgisini kazanmakta güçlük çeken, ciddi anlamda durgunluk, tıkanma gibi bir hal yaşayan foto graf dernekleri bu handikapı aşabilmek için ne yapmalı? Geleneksel etkinlikler eskisi gibi ilgi görmüyor, seminerlere katılım ya hiç olmuyor ya da çok düşük. En sığ çözüm önerisi ‘kapatmak’ tır. Böyle bir hataya düşülmemeli. İlkin dernekleri tam anlamıyla dayanışma ve paylaşım alanları haline getirmeli, yani deyim yerindeyse (popüler ifadeyle söylersek), dernekler fabrika ayarlarına dönmeli. İkincisi, teknolojinin sunduğu olanaklardan, olabilen en yüksek seviyede faydalanmalı. Çeşitli sosyal medya mecraları dernek yöneticilerinin elinin altında, emrinde. Bütün sosyal medya mecraları tanıtım için oldukça elverişli. Titizlikle seçilmiş fotograflar paylaşılmalı, etkinlik duyuruları yapılmalı, teorik ve teknik videolar hazırlanıp paylaşılmalı. İnsanlar sizden haberdar olmalı, ne yaptığınızı, nasıl yaptığınızı bilmeli. Bireylerin kendilerini ifade edebileceği bir sanat ortamının varlığını ve niteliğini, bütün sosyal medya mecralarında duyurmalı. Hazırlanan duyuru görsellerinde çok titiz davranmalı. Foto graflar, videolar, metinler çok amatör değil, hataların minimize edildiği ileri amatör seviyeye tekabül etmeli. Çıta yukarı çekilmeli. Sergi, gösteri, seminer, söyleşi, panel, sempozyum ve diğer etkinlikler böyle bir yaklaşımla gerçekleştirilmeli. Dernekler dayanışma göstermek suretiyle, ortaklaşa etkinliklere imza atmalı.
Çok yalın öneriler sıraladık. Bunların yapılabilirliği var mı? Kanaatimizce hiçbir zorluğu yok. Hepsi çok kolay şekilde yapılabilir. Biraz zaman, biraz emek. Hepsi bu. Şayet dayanışma sağlanabilmişse, her problemin üstesinden gelinir. Zamanı da, emeği de bolca kullanıyoruz zaten. Bütün mesele zamanı ve emeği daha verimli, daha üretken, daha etkin, daha nitelikli şeyler için harcamaktır. Kafa kafaya verip düşünüldüğünde ve tartışıldığında verimli, üretken, etkin, nitelikli şeyler elbette ki tespit edilebilir. Gönül gönüle verildiğinde dayanışma ruhu sağlanır, emek ve zaman birleştirilir, güç kazanılır. El ele, omuz omuza yol alındığında ise, olması arzu edilen ne varsa daha kolay inşa edilir.
Dernekler ayakta kalmalı. Yaşadığımız çağ, bireyin doğaya, topluma, kendisine yabancılaştığı garip bir çağ. Yitirilen bu çok önemli şeylerin tekrar kazanılabilmesi için dayanışmaktan başka bir yol ne yazık ki yok. Dernekler, dayanışmanın hem fiziki hem de soyut zeminini oluşturabilecek yegâne yerlerdir. En azından şimdilik başka bir seçenek yok. Derneklerin korunması ve devam etmesi elzemdir.
***
Mamafih derneklerden yetişen insanların genel ahvali pek de neşe verici değil. İç karartıcı olduğunu söylemek doğru olmasa da, aradan geçen onca zamandan sonra hâlâ yerinde sayıp durmak, hatta kimi zaman geriye düşmek başka neyle tarif edilecektir? Kabul edelim ki neşe verici bir ortam çok ender. Sosyal medyada sıkça rastladığımız ‘Sergileme Ödülü’ nün pek çok açıdan iyi bir gösterge olduğunu söylemek mümkün. Yarışmalarda ödül, ilk üç, mansiyon, özel ödül vs olarak tespit ediliyor ve sergilemeye değer bulunanlar da onlarla birlikte ayrılıyor. Sergileme, ödül değildir. Psiko-sosyal bakımdan, sosyo-kültürel bakımdan, eğitim, sohbet, söyleşi etkinlikleri bakımından ele alındığında, yanlış giden, dolayısıyla düzeltilmesi gereken şeyler olduğu düşünülebilir. Başka örneklerle vaziyeti daha da kapsamlı irdelemek mümkündür elbette ki, ancak biz şimdilik bu kadarla yetinmek isteriz. Yanlış giden şeyleri düzeltmek için daha fazla geç kalmamak lazım. O yüzden dayanışma, dayanışma, dayanışma!..
***
Hem yerel, hem de evrensel bağlamda ‘vefa’ duygusuyla, böyle bir erdemle tarif edebileceğimiz çok önemli bir husus var, dernekleri de bağlayan. Foto graf ortamının yaşlılarından bir vakitler epey şey öğrendik. Çok zor koşullarda dergi çıkarttılar, üniversitelerde fotograf bölümlerinin açılması için çaba sarf ettiler, dernekleri kurdular ve devam etmesi için emek verdiler, çeşitli etkinlikler düzenlediler, seminer, söyleşi, sergi, gösteri, panel, sempozyum gibi etkinliklerde yapıp etmelerini, düşüncelerini ve duygularını paylaştılar. Velhasıl, fotograf ortamının geçmişinde o ustalar var. Temel taşlarını onlar koydular. İnşa sürecinin en önemli aşamasında onların emeği var.
Ustalardan bazılarını son yolculuklarına uğurladık, şimdi saygıyla anıyoruz. Bazıları yaşıyor. Kimi artık foto graf ortamında fazla görünmüyorsa da, kimi hâlâ canlı, aktif, tutkulu. Aslolan yaşarken gereken ihtimamı göstermektir. Göçüp gittikten sonra, iyilik ve güzellikle anmak elbette yerinde bir tavırdır ama yaşarken kıymet vermemiş, vefalı davranmamışsanız, diğerinin fazla bir önemi olmaz ve samimiyetle bağdaşmaz.
Vefa, çok önemli bir kavramdır. Vefa duygusu yitirildiği vakit, birlikte pek çok şey daha yitirilmiş olur. Dayanışmanın inşa edildiği (edilmesi gerektiği) foto graf derneklerinde her kuşak kendinden önceki kuşağa vefa duygusu bağlamında özen göstermezse, parlak bir gelecek umut etmek laf-ı güzaftan ibaret kalır.
***
İyi yerine güzelin tercih edilmesi, bizi çölde kutup ayısı aramaya yöneltir, kutuplarda ise deve ararız. Yani yolumuzu şaşırırız. Neyi nerede arayacağımızı bilmezsek, pusulamız şaşar. ‘Güzel’ başka şey, ‘İyi’ başka şeydir. İkisinin örtüştüğü durumlar olmaz mı? Elbette ki olur. Bilhassa güzeli iyide aradığınızda, tabiatı gereği her zaman örtüşür. Geleneksel foto grafik kalıplar sürekli güzel olanı, hoş olanı, göz alıcı olanı, ışıl ışıl olanı, neşe vereni, haz üreteni arayıp bulmanızı veya üretmenizi salık verir. İyiden hiç söz edilmez. Neden böyledir, hiç düşündünüz mü? Güzel peşinden koşarken porno grafiye saplanıp kalma tehlikesi hiç dikkate alınmaz. Çekici, cezbedici, gönül çelici, göz okşayıcı, arzuyu teşvik edici şeyler, iyi şeyler midir? Ayrıca her göz alıcı, arzuyu teşvik edici şeyin güzel olduğunu kim söyleyebilir?
İyi olanda güzeli aramaya başladığınızda, yani yüzeydeki güzelliği değil de özdeki güzelliği bulmaya çalıştığınızda güzellik anlayışınız tamamen değişir. Basit bir örnekle, ne demek istediğimizi daha kolay anlaşılır hale getirmeye çalışalım. Peyzaj teknisyenleri tarafından projelendirilmiş, düzenlenmiş, inşa edilmiş bir parkı veya geçmiş zaman aristokrat ailelerine ait bir malikânenin insan eliyle düzenlenmiş devasa boyuttaki bahçesini gözünüzün önüne getirin. Çok şıktır, göz alıcıdır, imrendiricidir. Ağaçların formları bile makaslarla veya başka müdahalelerle değiştirilmiştir. Ağaç türleri, çiçekler, çimler belli bir nizam ve intizam içinde düzenlenmiştir. Tek kelimeyle seyirlik, öyle değil mi? İşte tam olarak genel geçer güzellik anlayışı böyle bir vaziyete tekabül eder.
Buna mukabil bir de doğada kendiliğinden yetişmiş, dağılmış, serpilip büyümüş karmakarışık insan eli değmemiş bir dağ yamacını veya ovayı düşünün. Çok çeşitli ağaç, bitki, taş, kaya, kum, toprak, akarsu, göl mevcuttur orada. Çalı çırpı, maki topluluğu, çam, ardıç, köknar, ahlat, alıç, kuşburnu, karamuk, kenger, velhasıl aklınıza gelebilecek pek çok tür ağaç ve bitki aynı ortamı paylaşır. Böyle bir karmaşaya dikenli bitkileri, sazlıkları da ilave edin. O alana girip yürümeye cesaret edemeyebilirsiniz. Diken batabilir, ayakkabınızın çamur olması ihtimali var, yılanla karşılaşma riski var, akrep veya arı sokabilir. Düz bir mantıkla ele alındığında bu alan katiyen güzel ile tanımlanmaz. Genel geçer güzel yaklaşımı, orayı insan eliyle düzenlemeyi, dikenli bitkileri ve zararlı otları (neye veya kime göre zararlı), taşları temizlemek, sık ağaçlık kısımlarda bazı ağaçları kesmek, çalı çırpıyı söküp atmak, sazlık kısımdaki bataklığı ıslah etmek (kurutmak) gerektiğini söyler. Ondan sonra ancak, o mevkiin güzelleşebileceği kanaati egemendir. Ezber, tam olarak böyledir. Ancak bir an için durup el değmemiş doğa parçasını önce dinlemek, koklamak, izlemek ve sonra düşünmek bütün bu yargının değişmesine yol açabilir.
Kurutulması istenen bataklık kısımda kurbağaların yaşadığını, çalı çırpının kaplumbağalara ev sahipliği yaptığını, ağaçların ve maki topluluğun üzerinde çok çeşitli kuş türü yuvalarının bulunduğunu, binbir çeşit böceğin, arıların, kelebeklerin buraları şenlendirdiğini ve yaşanır kıldığını, mevcut bitki çeşitliliğinin, milyonlarca canlının yaşamını sürdürmesinin garantisi olduğunu ve daha birçok şeyi düşündüğünüzde esasen neyin daha güzel olduğu konusundaki yargınız yeni baştan şekillenebilir.
Gözümüze güzel görünenler, insan eliyle düzenlenen alanlar gibiymiş gibi gelse de, güzelliği özünde barındıran asıl şeyin insan eli değmemiş doğa parçası olduğu kanaati oluşur. Yüzeydeki güzellik göz okşar, hoşa gider, dolayısıyla yanılsamaya yol açar. Çünkü doğduğumuz andan itibaren insan eliyle düzenlenmiş ortamlara maruz kalıyoruz ve zihnimize bir değerler silsilesi egemen kılınıyor. Pembeyi kız çocuğuna, maviyi erkek çocuğuna yakıştırmamıza dair yargıyı insan üretmiştir. ‘Erkekler ağlamaz’ yargısını insan üretmiştir. Kadınların entari veya etek giymesiyle ilgili yargıyı insan üretmiştir. Halı, kilim desenleri insan tarafından üretilmiştir. Şatolar, malikâneler, yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, kasabalar, kentler insan eliyle inşa edilmiştir. İç mekânlar insan eliyle düzenlenmiştir. Giyim, kuşam, adap, edep, hal, tavır, yol, yordam gibi bütün normlar insana aittir. Bunun içine doğarız ve bellek oluşturur, yargı geliştiririz. Dolayısıyla bu çerçeveyi sorgulamak çok zordur, cesaret ister, düşünme eylemini zorunlu kılar.
Ne zaman bu cesareti geliştirir ve düşünme eylemine geçeriz, işte o zaman yüzeyde olanın güzelliğini değil, derinde, yani özde olan güzelliği aramaya başlarız. Özdeki güzellik, çirkin bir biçimin (yüzeyin) içinde gizleniyor olabilir. Tersi de olabilir. Birini esas alıp, diğerini ıskalamak yanlıştır.
Şayet güzel olanla ilgili yargınız yüzeydeki güzellikse, siz varın öyle kabullenmeye devam edin. Ama güzel olanla ilgili yargınız derindeki, görünmeyen yerdeki, yani özdeki güzellikse, siz başka bir evreye geçmişsinizdir.
Bu meseleyi insan bağlamında ele aldığımızda şöyle bir örnek açıklayıcı olabilir. Bir insan, kadın veya erkek, çok şık, boylu poslu, oldukça güzel (veya yakışıklı), gıpta edilecek kadar zarif, kibar. Etkilenmez miyiz? Kuşkusuz etkileniriz, gıpta ederiz. Tam anlamıyla bir güzellik abidesi oluverir nazarımızda. Aynı insanın örneğin katliam emri verdiğini öğrendiğinizde ne düşünürsünüz? Yargınız tamamen değişmez mi? Yeni oluşan yargı, tam bir kirliliğe, kötülüğe, pespayeliğe, çirkinliğe tekabül etmez mi? Benzer şekilde bir televizyon yıldızı düşünün. Kamera çekimde iken öyle zarif, öyle kibar ki ekran karşısındaki insanlar adeta büyüleniyor. Ağzından bal damlayan o insan hemen herkeste hayranlık uyandırıyor. Fakat çekim öncesi ve sonrası tavırlarının çok kaba olduğu, günlük yaşam içinde konuşmalarının ağıza alınmayacak kadar berbat olduğu, gün görmemiş küfürler savurduğu öğrenildiğinde, sizce ne olur? Muhtemelen insanların nevri döner ve yargıları tamamen değişir.
Güzel-Çirkin karşıtlığı, İyi-Kötü karşıtlığından ayrı düşünülemez.
İnsan eliyle üretilen, düzenlenen peyzajlar gözümüze pek hoş görünür ama gözümüze pek de hoş görünmeyen insan eli değmemiş doğa parçasındaki canlı çeşitliliği kadar bir çeşitliliğe izin vermez. O alana belli türler konar göçer, gelip geçer. Sürekli bir barınak olarak kullanamazlar orayı. Koşullar buna elvermez. Fakat el değmemiş doğa parçasında bin bir çeşit canlı hayat bulur, orayı kendisine sürekli mekân kılar ve kendinden sonraki nesilleri yetiştirir. Bir taraf ekolojik dengeyi bozarken, diğer taraf ekolojik dengenin garantisidir. Hangisi güzel?
Kanaatimizce düşünme ve sanat yapma eylemi o andan itibaren çakışır ve at başı yürümeye başlar. Meseleyi herkes böyle değerlendirmek veya düşünmek zorunda değil, bunu açık yüreklilikle belirtmek isteriz. Bu yöndeki değerlendirme, doğru veya yanlış, kişisel yaklaşımımızdır ve sadece bizi bağlar.
***
Bir kısım foto grafçı varını yoğunu ekipmana harcar. Daha iyisini, hep daha iyisini ister, teknolojinin en iyisini kullanabilmek için herhangi bir markanın çıkan her modelini edinir. Ekipmana ayrılan bu büyük bütçenin alternatifini pek düşünmez. Ortalama bir foto graf makinesi ve lensle arzu ettiği foto grafları elde edebilecekken, ona razı olmaz, bir çuval para verip çıkan her yeni modeli edinir. Koşulları elverişli olan insanlar için (bireyin kendi nezdinde) bu durum israf sayılmaz tabii ki. Ancak bütçesinin sınırlarını zorlayarak, borç harç bu takıntılı vaziyeti yaşayanlar için böyle bir tavır hakikaten sorunludur. Özellikle de ticari bir etkinlik için lazım değilse, amatör çalışmalarda kullanılıyorsa, düşündürücüdür. Ortalama bir fotograf makinesi ve lens bulundurmanın yeterli olduğu varsayıldığında, fazladan harcanan paranın örneğin ülkenin ve dünyanın çeşitli yerlerine kültür gezileri yapmak için kullanılabileceği yahut bolca kitap alınabileceği, vicdan-merhamet duygularıyla açıklayabileceğimiz zor durumdaki insanlara veya başka canlılara yardım edilebileceği gibi seçenekler akla geliyor. Onlar bir yana, sonraki zamanlar için yedek akçe gibi tutulabilir bir kenarda. Öyle ya, beklenmedik aksilikler veya sorunlar ortaya çıktığı vakit o yedek akçe insana nefes aldırabilir. Mamafih kimseden böyle davranmasını istemek doğru değil. Müdahale etmeye kimsenin hakkı yok. Herkes kendisiyle ilgili kararları kendisi alır. Ancak bu da yüksek sesle düşünmeye engel değildir.
***
Başkalarının geliştirdiği nazariyeye bağımlıyız. Bunu çok doğal addedip, teknolojiyi üretenin teoriyi de ürettiğini, o yüzden bütün üstatların Batı’da olduğunu, başka türlü olamayacağını ifade eden dostlar var. Öyle midir hakikaten? Teknolojiyi neresi üretiyorsa, ilgili teknolojiyle ilgili psikolojik, sosyolojik, felsefi kuramları da sadece onlar mı ürütebilirler? Kesin bir bilgi midir bu? Bu varsayımdan ötürü mü düşünme alanında bu denli tembeliz?
Öyle olmasa gerektir. Bu yargıda bir yanlışlık olmalı. Parayı bu topraklarda yaşayan kadim toplumlar icat edip ilk kez dolaşıma soktular, fakat kâğıt paraya Batılılar geçti, sanal para da Batılıların marifeti. Alışverişte hesap kitap yapma, kayıt tutma meselesi bu coğrafyanın marifeti olmasına karşın, facit’i, hesap makinesini, daktiloyu, bilgisayarı Batılılar icat ettiler. Bankacılık sistemi de Batılıların marifeti. Geleneksel tedavi yöntemlerinin, kocakarı ilaçlarının bin yıllar boyu kullanıldığı coğrafya, Doğulu halkların yaşadığı topraklardır. Menşei Afrika’dır, Asya’dır. Buna mukabil modern Tıp ise Batılıların marifetidir. Hayvan postundan kurtulup kumaş üreten bu coğrafyadır, fakat tekstil ürünlerini devasa hangarlarda ve makineler marifetiyle üreterek yığın üretimine geçen Batıdır.
Demek ki neyin ilkin nerede çıktığı meselesi belirleyici bir faktör değildir. Kuşkusuz etkilidir, ancak belirleyici olduğu söylenemez. Matbaa Batıda üretildi ama dünyanın en önemli klasik eserlerini Rus yazarlar kaleme aldılar. Önemli ideolojiler Batılı entelektüeller tarafından inşa edildi ama söz konusu ideolojiler Doğuda hayata geçirildi. Barutu Çinliler buldu ama Batılılar tüfek ve top ürettiler.
Kanaatimizce kesin bir yargı üretmek isabetli değildir. Teknolojinin üretildiği yerde, o teknolojinin insana ve topluma yararı ve maliyeti konusunda bir takım kuramların üretilmesi elbette ki doğaldır. İnterneti, bilgisayarı ve cep telefonunu, sosyal medya mecralarını üreten ülkelerin intelijansiyasının herkesten önce etkilenmesi, sorgulaması, fikir yürütmesi kaçınılmazdır. Ancak bu, aynı şeyler üzerine başkalarının da kayda değer şeyler söyleyemeyeceği anlamına gelmez.
Dolayısıyla, kesin bilgi gibi sunulan bazı tespitlerin etkisiyle düşünme tembeli olmamız gerekmez. Biz de herkes gibi sorgulama, analiz etme, yorumlama, sonuç üretme yeteneğine sahibiz. Bu itibarla, yeni fikirler ortaya koyabilecek potansiyele sahip olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten düşünme tembelliğinden kurtulduğumuzun belirgin işaretlerini görmeye başladık. Sonraki zamanlarda çok daha ileri safhaya taşınabileceğine kuşkumuz yok. O halde bize reçete gibi sunulduğu için sorgulamamızı ve düşünmemizi engelleyen katı tespitlere fazla itibar etmemeliyiz.
***
Fotograf ortamında, esasen kültür-sanat ortamında gezi (gezip görmek) önemli yer tutar. Bilhassa doğa fotografçıları için gezi (‘seyahat’ demek daha doğru olur) bir zorunluluktur. Amatör fotograf ortamında öğrenme süreci başlangıçta gezilerle desteklenir. Kalabalıklardan uzaklaşıp manzarası hoş, otantik, tenha yerlere gitmek sağaltıcıdır aynı zamanda. Memleketin çeşitli yerlerine gidip geleneksel kültürle buluşmak öğreticidir. O yüzden zaman zaman gezi yapmak herkesin yararınadır.
Ne var ki gezi olgusu her şeyin önün konduğu, birinci sıraya yerleştirildiği zaman iş değişir. Her hafta sonu gezi yapıldığında, bir süre sonra alışkanlığa yol açar, bağımlılık üretir. Her şey kararında gerek. Gezi bağımlısı haline gelmek yıpratıcıdır. Gezilerin bir maliyeti vardır. Geziler, zorunlu olarak zaman alır ve para harcatır. Fakat bunun karşılığı, hafta boyu istem dışı yaşanan negatif şeylerin hafifletilmesi ve bir miktar rehabilitasyondur. Mamafih gezi etkinlikleri abartıldığı vakit, sağaltıcı etki, yerini sinir harbine bırakabilir. Harala gürele gezi tertip etmek yerine, daha dikkatli olmakta, seçici davranmakta, iyi düşünmekte fayda var.
***
Bütün bağımlılıklar yıpratıcıdır. Başka derneklerde durumun nasıl olduğunu bilemiyoruz, ama fotograf derneklerinde dernek bağımlısı olan insanlara rastlamak mümkündür. Derneği, kendi evinden fazla sahiplenen, elini sürekli derneğin üzerinde tutan insanlarla karşılaşırsınız. Bu sahiplenme duygusu, derneğin varlığını sürdürmesi, gelişmesi, iyi şeyler yapması gibi hususları kapsayabileceği gibi, derneği kendi mülkiyetinde bir alan gibi görme eğiliminden de kaynaklanabiliyor. Derneği, kendi özel mülkü gibi görme eğilimi son derece kritik bir husustur ve ciddi anlamda problemlidir. Böyle bir bağımlılık hem bireyin kendisine, hem de dernek ortamında yer alan başka insanlara zarar verebilir. Bu hususta titiz olmak, böyle hastalıklı hallerin ortaya çıkmasını önlemek icap eder. Kanaatimizce yapılabilecek en önemli şey, temel bazı ilkeler belirlemek, çeşitli kurallar geliştirmek ve bunların dernek tüzüğünde yer almasını sağlamaktır.
Saygıyla,

