Kiç (Kitsch): Hayatın Ta Kendisi

Kültür-sanat ortamında (entelektüel ortamda) 'kiç' in ne anlama geldiğine bakıldığında, üç aşağı beş yukarı şu sözcüklerin karşılığı olarak kullanıldığı görülecektir: Bayağı… Ucuz… Kalitesiz… Niteliksiz… Yüzeysel… Yetersiz… Zevksiz… Uyumsuz… Basit… Yaygın… Ticari… Sahte… Taklit… Dejenere… Sığ… İğreti… Uydurma… Rüküş… Banal… Kolay… Değersiz… Boş… Sıradan… Pespaye… Kaba… Kişiliksiz…

Kitsch, (varsayılan tarih itibariyle) 19.Yüzyılın ikinci yarısında, değeri düşük, yüzeysel sanat nesnesi alanları ve satanları (hedeftekiler, görgüsüz olarak nitelenen zengin tüccarlardı) küçümsemek için Almanya’da kullanıldı.

-

Kültür-sanat ortamında (entelektüel ortamda) ‘kiç‘ in ne anlama geldiğine bakıldığında, üç aşağı beş yukarı şu sözcüklerin karşılığı olarak kullanıldığı görülecektir: Bayağı… Ucuz… Kalitesiz… Niteliksiz… Yüzeysel… Yetersiz… Zevksiz… Uyumsuz… Basit… Yaygın… Ticari… Sahte… Taklit… Dejenere… Sığ… İğreti… Uydurma… Rüküş… Banal… Kolay… Değersiz… Boş… Sıradan… Pespaye… Kaba… Kişiliksiz…

Dilerseniz bu sözcüklerden bazılarını çıkartın (atın) ve/ya başka sözcükler ilave edin. Bunu yapmanızı kısıtlayabilecek hiçbir şey yok. Hatta atacağınız ve/ya ilave edeceğiniz sözcükler meramınızı daha güçlü şekilde ifade etmenizi sağlayabilir. Sözcükler tamam olduğunda ise, ikinci aşamaya geçip onları açımlamak ve üzerinde düşünmek gerekecektir. 

Buradaki her sözcüğü bir başlık olarak düşünelim ve başlığı attıktan sonra altına o sözcüğü açıklayan cümleler, örnekler yazalım. Diyelim ki, “Değersiz” başlığını attık ve altına açıklayıcı cümleler yazdık, bu sözcüğe dair örnekler paylaşmak istedik. Kuşkusuz, sayfanın tamamını açıklayıcı cümleler ve ilgili örneklerle doldurabiliriz. Muhtemelen seçeceğimiz her başlığın (sözcüğün) altında bu şekilde onlarca örnek yer alacaktır. Hepsini alt alta yazıp tamamladıktan sonra, dönüp gözden geçirelim. Belleğimizde ‘kiç’ kavramına dair epeyce veri/bilgi stoklamış oluruz. Bu ön bilgilerin ışığında mevcut sanat ortamına bakalım. Yetinmeyelim ve geçmişe dönüp sanat tarihine bakalım. Çok tutarlı olmasa ve yeterli sayılmasa da bir yargı oluşturma şansı elde edebiliriz.

***

Fiilen hayatın içinde oluşu tarihin çok eskilerine gitse de, Endüstri Devrimi sürecinde ve sonrasında gerçekleşen iktisadi, ticari, kültürel, politik, sosyolojik ve psikolojik gelişmelerin sonucunda, özetle, üretim ilişkilerinin değiştiği ve toplumsal vaziyetin başkalaştığı yeni bir insanlık hali evresinde kitsch kavramı ortaya çıktı. Öyle olması da gayet doğaldır, çünkü bütün kavramlar (ilgili kavramı ifade eden sözcükler), ona gereksinim duyulduğu zaman ortaya çıkarlar. Bu yeni kavram da (ifade, yaklaşım, yorum, sözcük, söylem vs) ona gereksinim olmadığı halde üretilmiş değildir.

Kitsch, (varsayılan tarih itibariyle) 19.Yüzyılın ikinci yarısında, değeri düşük, yüzeysel sanat nesnesi alanları ve satanları (hedeftekiler, görgüsüz olarak nitelenen zengin tüccarlardı) küçümsemek için Almanya’da kullanıldı.

Sanatın kuramsal düzleminde otorite kabul edilen, söz sahibi olan Greenberg, Adorno ve Broch’un kiç üzerine söylemlerini veya yorumlarını, yazıp çizdiklerini incelemek suretiyle epeyce bilgi biriktirilebilir.

Öyle bir incelemeden sonra aynı yerden bakarak değerlendirme veya yorum yapılabileceği gibi, başka yerden bakarak değerlendirme veya yorum da yapılabileceğini aklın bir köşesinde tutmak gerekir. Karşıt bir görüş ileri sürmek anlamında söylemiyoruz bunu. Elbette ki karşıt görüş de ileri sürülebilir, bununla birlikte, bu güne dek yapılan bütün değerlendirme ve yorumların üzerine kısmen farklı şeyler ilave etmek suretiyle meselenin kuramsal boyutuna güç kazandıracak bir katkı sunmak da olasıdır.           

Kitsch’e gereksinim, feodal dönemin egemeni büyük toprak sahibi aristokrat soylu sınıfın, kapitalist döneme geçildiğinde egemenliği tüccar ve sanayici burjuva sınıfa devrettiği aşamaya veya başka bir yerden bakıldığında, büyük toprak sahiplerinin tarım faaliyetlerini gerçekleştiren serfler ile küçük atölyelerde üretim etkinliğinde bulunan zanaatkârların, yığın üretimi yapan fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladığı döneme ve devamındaki sürece tekabül eder.

Aristokrasinin asırlara dayanan (birikimin nesilden nesile aktarıldığı dikkate alındığında, ‘bin yıllar’a dayandığı da söylenebilir) köklü bir kültürü vardı. Yapıp etmelerini meşru kılan ve en üst toplumsal katman olmalarını sağlayan değerler manzumesi (normlar bütünü, ölçüler/kriterler) oluşturmuşlardı.

Kimi aristokrat (soylu) vaziyete uyum sağlayıp, soylu olmayan burjuva sınıfı saflarında kendisine yer açsa ve hatta bu yeni sınıfın da iplerini ele alıp tarihin derinliklerinden süregelen egemenliği kimseye bırakmasa bile, kimi aristokrat uyum sağlayamamış ve mirası hızla tükettikten sonra (ki çoğu kez o miras üç on paraya yeni burjuva sınıf tarafından yağmalanmıştır) yok olup gitmiştir.

***

Endüstri Devrimi döneminin rehberi rasyonalizm, onun bağlandığı yer ise akılcılıktır.

Kiç (Kitsch): Hayatın Ta Kendisi

Doğa olaylarında olduğu gibi, sosyal yaşamda da hiçbir şey yalnız başına gelişmez, her şey birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Biri diğerini tetikler yahut biri diğerinin sonucudur. Biri diğeriyle birlikte ortaya çıkar ve/ya biri diğerini anlamamızı sağlar. Aydınlanma, Fransız İhtilali, Endüstri Devrimi, …ne varsa yan yana sıralanıp bakıldığında, bir zincirin halkaları gibi hepsinin birbirleriyle ilişkili oldukları görülür. Aynı zamanda her şey zıddını doğurur ve/ya her şey zıddıyla vardır. Doğanın diyalektiği böyle iken, bu hal doğanın küçük bir unsuru olan insan türünün dünyasında da yerini elbette ki bulur.

Empati yapabilmek veya zamanın ruhuna erebilmek amacıyla o atmosferi tahayyül etmek, hissetmek üzere fazla ayrıntıya girmeden soylu aristokrat sınıfla, onu tasfiye edip asırlardır devam edegelen egemenliği ele geçiren soylu olmayan burjuva sınıfı hatırlamaya çalışalım.

***

Kökleri çok eskiye giden aristokrasi, büyük toprak sahibi ve egemen güç olmaktan başka, kendisini halktan ayıran kültürü (üst kültürü) de oluşturmuştu. Saraylar, şatolar, malikâneler, köşkler, surlar, uçsuz bucaksız araziler ve o arazilerdeki tarım etkinliğini gerçekleştiren serfler.

Aristokrat (soylu) aile bireyleri, aylaktı.

Aylaklık halinin sağlanmış olması son derece önemlidir, çünkü aylaklık hali sağlanabildiği zamandan itibaren kültür-sanata, entelektüel hayata yöneliş hız kazanır, yoğun ve etkili gerçekleşir. 

Aylak sözcüğü kimi durumlarda oldukça masum görünür ve meselenin özünü anlatmaktan epeyce uzağa düşer. İtiraf edelim ki aristokrasinin halini ifade ederken aylaklık daha çok onların entelektüel uğraşı içinde olmalarını sağlarken elde edilmiş ilave bir olanak olarak yerli yerine oturur. Kalan kısım için asalak sözcüğü daha isabetli olacaktır.    

Aşçılar, hizmetçiler, uşaklar, kâhyalar, seyisler ve diğer çalışanlarla neredeyse koca bir ordu onların hizmetindedir. Bir şey yapmaları gerekmez. Balolar, davetler, şölenler, partiler, kutlamalar, törenler, zengin sofralar, pahalı mobilyalar, altın ve gümüş kaplama yemek takımları, mücevherler, en iyi terzilerin elinden çıkmış pahalı ve şık giysiler, zarif ve güçlü atların çektiği dillere destan arabalar.

Bundan ötürü, kendisini kutsayan ve her şeye tepeden bakan bir hayatla ödüllendirilmişlerdi adeta.

Debdebeli, etkileyici.

Vals, klasik müzik, opera, bale, av partileri, özel olarak ciltlenmiş nadide eserlerden oluşan koca bir kütüphane, çağın büyük sanatçılarının elinden çıkmış tablolar ve yontular, edebi ve felsefi sohbetler.

Baş döndürücü.

***

Aristokrasinin bu kanıksanmış ve kendini tekrar eden geleneksel yaşamı devam ederken, diğer alanlar durağan değil, oldukça devingendir. Soylu aristokrat sınıfın bütün lüks tüketim ihtiyacını karşılayan, denizaşırı ticaret yapan, ucuza alıp pahalıya satan, pazarı esas alan ve yığın üretimini gerçekleştirecek teknolojileri destekleyen soylu olmayan tüccar sınıf büyük miktarda sermaye biriktirdi. Makineleri tesis edip, fabrikaları kurunca yığın üretimini gerçekleştirdi ve sermayesi kat be kat arttı. Gemi filoları, tersaneler, madenler, makine ve ekipmanlar, fabrikalar vs bütün üretim araçları onlarındı. Tarım işçileri ve zanaatkârlar (isteyerek veya mecbur kalarak) saf değiştirip fabrikalarda ve madenlerde çalışmaya başlamışlardı.

Burjuva sınıf maddi anlamda alıp yürüse de, kültürel olarak aristokrat sınıfa dahil olması mümkün değildi. İmrenilen soylu sınıfa geçiş, evlilik bağıyla da, başka yollarla da asla tam olarak sağlanamıyor, sadece bazı alt unvanlar (ender haller için) ihdas edilebiliyordu. Gıpta ile bakılan aristokrat ortama onlardan biri duygusuyla girmeye muvaffak olmak, en azından psikolojik boyutuyla hiç kolay değildi.      

Feodal sistem, yerini kapitalist sisteme ve doğal olarak aristokrasi de yerini, burjuvaya bırakmıştı.   

***

Endüstri Devrimi’ne yol açan şey, teknolojik gelişmelerdir. Teknolojik gelişmeler hayatın her alanına yansır ve yaşamın yeniden düzenlenmesine doğrudan ve dolaylı yol açarlar. İktisadi hayat değişir, politikalar değişir, bu da sosyal hayata yansır ve mevcut değerler örselenip yenilenir, böylece kültürel hayat da başkalaşır. Yeni durum, psikolojik vaziyeti de etkiler.

Burjuva sınıf, egemenliği elde ettikten sonra, aristokrasinin mirası olan birikimi bütünüyle ortadan kaldırmadı elbette. Tarihin hiç bir döneminde böyle bir şey olmaz. O mirasın şiddetle reddedildiği, her şeye sıfırdan başlandığı varsayılan zamanlarda bile, tarihten süzülüp gelen miras hayata sindiği için bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hep kullanılır.

Klasik müzik, opera, bale, iyi giyim-kuşam, parti, davet, yeme-içme, lüks hayat tam olarak eskisi gibi olmasa da, onun devamı sayılabilecek şekilde yeni burjuva hayatta sürer gider. Burjuvayı görgüsüz ya da sonradan görme, zevksiz sayan aristokrasinin görgü kuralları, kültürü bir miktar aşınmış şekilde de olsa yeni burjuva hayatta vardır. Ancak onun da yerli yerine oturabilmesi için üç-beş kuşak geçmesi, aynen aristokraside olduğu gibi mirasyedi, aylak yeni kuşakların beklenmesi gerekecektir.

Burjuva sınıfın özlem duyduğu yaşam biçimi, aristokrat yaşam biçimi idi. Ne ki yeni iktisadi ve sosyal hayat, yeni kültürel ortam, kısacası yeni atmosfer onun tamamını almayı gereksiz kıldı. Bir bölümü gereksizleşirken, bir bölümü varlığını sürdürdü. Sürdüren de, soylularca kaba saba ve görgüsüz telakki edilen halleri kendinden önceki kuşağa nazaran daha fazla minimize edebilen sonraki kuşaklardı.   

Artık atlı arabalara ihtiyaç yoktur, çünkü otomobil vardır, raylı sistem vardır. At binmek, eskisi kadar rağbet görmez. Yeni dönem, hipodromları ve at yarışlarını içerir. Yüzbinlerce dönüm araziye ihtiyaç yoktur, çünkü sermaye egemendir. Banka binaları, ofisler, limanlar, depolar, iş makineleri gereklidir. Onlarca ev hizmetlisine ihtiyaç yoktur, ofiste, fabrikada, depoda çalışacak yetenekte insanlara ihtiyaç vardır. Okullaşma nedeniyle, mürebbiyenin yerini öğretmen almıştır. Av partileri gereksizleşmiştir, silah kullanma arzusu atış poligonlarında tatmin edilmektedir. Şato gibi devasa yapılara, yüzlerce odası olan büyük malikânelere ilgi kalmamıştır, daha pratik yaşam alanları veya konutlar tercih edilmektedir. Kapitalist sistemin insanı hareketlidir, işin başında bulunur, yoğun mesai harcar. En azından palazlandığı ilk dönem itibariyle, aristokrat kadar boş zamanı yoktur. Konfeksiyon üretimi gelişmiş ve kıyafetler eskisinden farklı formlar, görünümler kazanmaya başlamıştır. Alışılagelen estetik-güzellik bilgisi kadar ve hatta daha fazla, ergonomi önem kazanmıştır. Böylece hareketi kısıtlayan aristokratik giyim zamanla terkedilmiş, daha rahat kıyafetlere ilgi artmıştır. Esasında yeni koşullar, eski olanın bir kısmının terkedilmesini zorunlu hale getirmiştir.

Bir devir kapanmıştır.

Ve bu arada burjuva sınıfın sürekli büyüyen işlerini yönetecek, hesap kitap işlerini yürütecek, teknik işlerinin sorumluluğunu alacak bilgili, yetenekli, becerikli profesyonel elemana gereksinim doğmuştur. Ham madde ve ara madde tedariki ile fabrika ve tesislerden çıkan ürünlerin pazarda dolaşımını ve satışını gerçekleştiren küçük çaplı yeni iş ve işletmeler de ortaya çıkmıştır. Bu durum zayıf da olsa bir orta sınıfın (ilerleyen zamanda büyüyüp güçlenecektir) habercisi olmuştur. Ve bu arada ruhban sınıf etkisini kaybetmiş gibi görünmektedir (görünmeyen kısım elbette ki farklılık içerir).

Yeni devir, aynı zamanda kendi değerler sistemini inşa etmiştir.

Asırlardır oldukça mağrur edayla görkemli bir taht üzerinde oturan feodalizmi tahtından-tacından eden ve törene gerek bile duymadan tacı takıp tahta oturan yeni sistem kapitalizmdir.

Yeni sistem semirdikçe azgınlaşıp feodal dönemi bile mumla aratır hale gelse de, gelişen teknolojiler nedeniyle insanlık âleminde her hal ve kârda nisbî gelişmeler yaşanmıştır, yaşanmaktadır.

Burjuva sınıfın azgınlaşmasını, haydutlaşmasını belirgin şekilde, yerin yüzlerce metre altında maden ocaklarında çok ağır koşullarda çalışan onbinlerce çocuk işçide, her tür hastalığa davetiye çıkartan pislik içindeki işçi mahallelerinde, kolunu bacağını makinelere kaptırmış veya iş kazasında ölmüş hiçbir güvencesi olmayan işçilerde, aynı işi yaparken, aynı miktarda ve hatta bazı durumlarda daha fazla miktarda üretimi gerçekleştirirken, erkeklerden çok daha düşük ücretlerle çalıştırılan kadın işçilerde, tekelleşebilmek için çevrilen dolaplarda, hammadde kaynaklarını ve dış pazarları ele geçirmek için yapılan savaşlarda ve başka bir yığın şeyde görürüz.

Yeni egemen burjuva sınıf paraya boğulmadan, servetinin miktarını bilemez hale gelmeden, işçi sınıfının yaşadığı sefalet dayanılmaz boyuta ulaşmadan, duyarlı cesur insanlar harekete geçmeden işçi sınıfının yaşamında düzelme olmadı.

Eski zamanda aristokrasi ve karşıtı (ona hizmet eden -üreten- alt katman) serf vardı, yeni zamanda burjuvazi ve karşıtı (onun tezgâhını çalıştıran -üreten- alt katman) işçi sınıfı (literatüre uygun ifadeyle söylersek, proleterya) oluştu.  

***

Kapitalizme geçildiği döneme değin sanata dair her şey soylu sınıftan, aristokrasiden sorulur haldeydi. İşte bu noktada, kilisenin (ruhban sınıfın) gücünden de söz edilmesi gerekir. Başlangıçta olmasa bile tarihin belli dönemlerinde neredeyse aristokrasiyle atbaşı giden, hatta bazen onu da ürkütür seviyede bir güce erişen kilise vardır.

Dönemin büyük sanatçılarının resim ve heykelleri, soylu ailelerin muhteşem malikânelerin duvarlarını ve bahçelerini süslemekte, önemli yazılı metinler ise, pahalı ciltler halinde onların kütüphanelerinde yer almaktadır. Oturdukları şatolar, malikâneler, köşkler vs de, içlerinde barındırdıkları nadide eserler kadar özel ve kendine has mimari örneklerdir.

Aynı şey kilise için de geçerlidir. Mimarisinden başlayarak, ruhbanın inşa ettirdiği tarihi yapılarda iç mekân gözden geçirildiğinde neredeyse aynı şatafata, bazen çok daha görkemlisine rastlamak kimseyi şaşırtmaz.

Sanatın niteliğini de, niceliğini de belirleyen bu iki sınıftı: Aristokrasi (soylular) ve ruhban.

“Ruhbandan sınıf olur mu?” sorusu akla gelebilir. Kendisini iktisaden, hukuken, siyaseten, kültürel düzlemde ve psikolojik bağlamda toplumun diğer kesimlerinden ayırmış, özel statüsünü oluşturmuş, egemenliği aristokrasi ile önemli ölçüde paylaşmış ve dahi bazen onu bile tehdit edecek kadar güç kazanmış kendine has bu elit kesimden elbette ki sınıf olur. Sanat etkinliklerinin arka planı onlara (aristokratlara ve ruhbana) aitti. Mesen, onlardı. Büyük sanat insanlarını onlar himaye etmekteydiler. Onlar desteklemeden yahut sipariş etmeden kayda değer bir sanat etkinliği gerçekleşemezdi. Ve onların sipariş ettiği eserler, akla ziyan denebilecek ölçüde pahalı idi. Büyük sanatçılar onlardan gelen siparişlerle atölyelerini yürütebiliyor, yaşamlarını sürdürebiliyorlardı.   

Yineleyelim; bütün bilgiler, bütün birikim kuşaktan kuşağa silsile yoluyla intikal eder. Tarihin karanlık dönemlerinde önemli bilgiler yağmalama, yakıp yıkma nedeniyle yeryüzünden tamamen silinmiş olsa bile, gene de sonraki kuşaklara bırakılan çeşitli izlerden, yıkıntılardan elde edilebilen işaretlerden ve belleklerde kalanlardan bazı bilgiler her dönem aktarılmıştır.

Bütün çağlar, kendinden önceki çağların birikimi üzerine inşa edilmiştir. Bilime, sanata, kültüre ilişkin pek çok şey, önceki dönemden devralınmıştır. Özellikle felsefe ve sanatta devralınan miras son derece önemlidir. Bu anlamda, felsefe ve sanatla dirsek temasında olan teoloji alanına da özel bir dikkatle bakılmalı. Ayrıca, Sanayi Devrimi sonrasında bile felsefe ve sanat insanlarının antik dönemi incelemeleri boş yere değildi.

Ne idi, ne oldu?!..

Kapitalist dönemde ortaya çıkan ve feodal dönemle taban tabana zıt olduğu rahatlıkla söylenebilecek yeni-farklı mentalite nedeniyle sanata yaklaşım da başkalaşmıştı. Gerek sanat tüketicisi, gerekse sanat üreticisi için artık durum çok farklıydı.

Kiç (Kitsch): Hayatın Ta Kendisi

Oysa önceki dönem sanat tüketicisi ruhban ve aristokrat, sanat üreticisi ise başyapıtların sahibi ender sayıda usta ve/ya üstad idi. Aristokrasiye kabul edilmek, maddi güç elde ederek ve kan bağı oluşturarak kıyısına varılabilse bile, soylu sınıf dışında imkânsızdı. Ruhban sınıfın üst kademelerine (güç elde edilebilen veya söz sahibi olunabilen mertebelere) erişmek ise çok enderdi. Benzer şekilde, büyük sanatçıların, üstadların arasında kendine yer açabilmek de aynı ölçüde zor ve imkânsız gibiydi.

Denebilir ki Fransız İhtilali ve Endüstri Devrimine kadar adeta kalın bir zırha bürünmüş bu vaziyet büyük oranda muhafaza edilmişti.

Yeni dönemin ortaya çıkardığı koşullarda her şey altüst oldu. Hem alıcı/tüketici bakımından, hem de satıcı/üretici bakımından, sanat piyasası artık herkese açıktı. O zamana dek evinin duvarına bir resim asamamış ve buna gıpta etmiş olan düşük gelirli insan ile o güne dek tablosunu satamamış ressam buluşturuldu. Yüzyıllar boyu sadece egemen olanın, en üst gelir grubuna mensup olanın ve üstad kademesinde kendine yer açabilen sanatçıların tekelinde olan sanat üretimi ve tüketimi tekeli kırılıp parçalandı. Gerek üst gelir grupları, gerekse alt gelir grupları kendi gelirleri nisbetinde sanat objesi alabilir hale geldiler.  

Unutmamalı, böyle olmasında foto-graf teknolojisinin çok büyük rolü var.

***

Büyük paralar ödeyerek aile bireylerinin portrelerini usta ressamlara yaptıran aristokratlara karşın, aile bireylerinin portrelerini asla yaptıramayacak yığınların imdadına foto-graf teknolojisinin yetiştiği söylenebilir. İlk zamanlar olmasa bile, ilerleyen zaman içinde hızla yayılarak bütün toplumsal kesimleri eşitleme eğilimi gösterdi.

Kâr getirici potansiyele sahip bir teknoloji üretilmişse, mümkün olduğunca geniş bir pazara yayılmalı ve olabildiğince çok kâr elde edilmeli.

Kapitalist burjuva sınıfın rasyonalitesi bunu dayatır.    

Bütünüyle kâr amacına odaklanmış, olabildiğince fazla kâr için meşru-gayrı meşru (döneme göre) bütün yol ve yöntemleri mubah sayan mentaliteyi küçümsemelerini ve büyük servetler edinerek aristokrat sınıfa dahil olma (egemenlik kurma) hayallerini ham hayal saymaları, dönemin atmosferi dikkate alınarak normal kabul edilebilir. Entelektüel bağlamda aristokrat sınıf, yeni zengin sınıfla (burjuvayla) kıyaslanamayacak kadar (elbette ki o dönem için) büyük bir birikime sahipti. O yüzden de burjuva sınıfın yetersiz birikiminin derinliği olmadığını söylemeleri yadırganmamalıdır.

***

İmdi, yeni zengin tüccar ve sanayici burjuva sınıfı kısa süreliğine bir kenara bırakalım ve aristokrat (soylu) sınıfın yaklaşımına, tavrına, mentalitesine göz atalım. Bütün toprakları kendi mülkiyetine alıp başka insanları, geniş yığınları o topraklarda karın tokluğuna, yalın ayak baldırı çıplak çalıştırmanın neresinde zarafet/incelik var? Köleyi meşru bir hak saymanın, mülkiyeti dahilindeki bir nesne olarak tarif etmenin asaletle bağdaşır tarafı var mı? Kendi görkemlerini tamamlayabilmek amacıyla güzel giyindirmiş olsalar bile, evlerinde veya kapılarının eşiğinde gece-gündüz hazır ve nazır beklemek, kul-köle gibi çalışmak durumunda kalan (mirası devraldığı atası köleyi meşru bir hak olarak görüyordu zaten ve ne yazık ki kölelik gayrı meşru görüldüğü dönemler bile devam etti) ve insafsızca azarlanıp aşağılanan insanlar göz önüne alındığında, hangi derinlikten söz edilebilir? Adalet mekanizmasını (yargı gücünü) elinde tutup, olmadık haller için insafsızca ağır cezalar (kürek, idam, zindan) vermenin neresi dejenere (soysuz) değil de, soylu?

Kiç, sadece bir sanat materyali üzerinden anlatılabilecek kadar basit bir kavram olsaydı, bu metni kaleme almamıza gerek kalmazdı. Çünkü ona dair ne varsa, fazlasıyla söylendi. Bundan ötürü bizim söyleyeceklerimiz tekrardan ibaret olurdu. Her sanatın da (eğer hakikaten sanat yapıtı ise), özünde bir duygu-düşünce halinin ifadesi olduğunu hatırlatmak isteriz. İnsanın zihinsel etkinliklerinin sonucu olduğunu, o yüzden hayatın diğer alanlarıyla doğrudan ve/ya dolaylı bağı bulunduğunu söylemeye bile gerek yok.

Sanat eseri bir kesim için sadece gösteri nesnesi, ihtişamın tescili ve başkalarında kıskançlık hissinin oluşmasını sağlayabilen bir görüntü ise (ustanın imzası ve yüksek maddi değeri nedeniyle), yani bu amaçlara hizmet etmek üzere mülkiyete katılmış ise, orada derinlikten, incelikten, nitelikten vs söz edilebilir mi? Eserin kendisinde bu nitelikler kuşkusuz vardır. Ancak eser mülkiyete dahil edilirken ondan beklenen yarar, sözünü ettiğimiz sosyo-kültürel ve/ya psikolojik bağ üzereyse, başka ne söyleyeceğiz? Bu yaklaşımda bir pespayelik yok mu? Bu tavır sığ değil mi?

Madem cümle içinde ‘mülkiyet’ kavramı geçti, ona ilişkin başka (aykırı görünen) görüşlere değinelim. Örneğin Marksistler (Komünistler) için mülkiyet kiç’tir. Üstelik böyle düşünen sadece Marksistler de değil. Bütün varlığın Tanrı’ya (İslam inancı bağlamında Allah’a) ait olduğunu, insanın mülkiyetinin olamayacağını savunanlar var. Birbiriyle neredeyse tamamen zıt kulvarda olmalarına mukabil, böyle bir meselede aynı görüşü paylaşan insanlar için kuşku yok ki, mülkiyet fikri kiç’tir.        

Kiç, özünde hayatın ta kendisidir.

Doğadan bakmayı deneyelim. Dağ, nehir, göl, dere tepe ve çalı çırpı diye tanımlanan bodur ağaçlıklar, binbir çeşit ot ve yüzlerce tür böcek, sürüngen, kuş, memeli vs yaşarken estetik olmayan herhangi bir şey mi vardı? İnsan türü onu estetik bulmamış olmalı ki çevreyi kendi arzuları, kendi estetik normları doğrultusunda düzenledi. Karşımıza görkemli bir peyzaj çıktı. Bizi etkiledi, baskı altına aldı, gözlerimiz yuvalarından fırladı. Bu şatafatlı vaziyet insan eliyle inşa edildikten sonra, orada geriye kaç çeşit böcek, ot, ağaç vs kaldığını hiç düşünmedik.

İnsanın müdahalesinden önceki vaziyet görkemli değil miydi?

İşin aslı şu ki, türlerin sayısı ve yaşamının kolaylığı bağlamında önceki vaziyet çok daha görkemliydi, ama biz farkedecek durumda değildik (hâlâ da değiliz).

Kapitalizme geçişle birlikte burjuva sınıf ve onun çevresinde yer alan yüksek ücretli kimseler, küçük tüccarlar sanat nesnesi alır hale geldiler. Böylece o güne dek sanat ortamında tutunamamış olanların yapıp etmeleri de pazar buldu. Ucuz eserlerdi. Diğerleri kadar derinliği de yoktu (belki). Büyük bir olasılıkla onlar da aksesuar yahut duvar süsü olarak alınmaktaydı. Malikânelerinin duvarlarına asılan pahalı ve derinlikli eserler, eser niteliği nedeniyle mi, duvar süsü olarak mı, yani aksesuar olarak mı alınmışlardı? Bu sorunun sorulması gerek. Kısmen eser niteliği nedeniyle alınmış olsalar bile, kısmen ihtişamı süsleyen, parlatan aksesuarlar olarak (vitrin olarak) görüldüklerine kuşku yok. Yeni dönemin beyaz yakalıları da kısmen eser niteliği nedeniyle, kısmen vitrin yapabilmek için aldılar tabii ki.

Arada bir fark var mı?

Yaklaşım aynı. Asıl fark, fiyat (paha). Diğer fark da şu: Biri üstad-ı azamın imzasını taşıyorken, diğeri sıradan gibi görünen biri tarafından yapılmıştı.

Üst sınıfların esas aldığı normlar, yani alışılagelen beğeni kriterleri vardı. Silsile yoluyla tarihten gelen kriterlerdi. Foto-grafta dahi bu güne ulaşan ve hâlâ içinden çıkamadığımız, aşmayı başaramadığımız kriterlerin kökeni de orasıdır. Sıradan olduğu varsayılan sanat insanlarının da dikkate aldığı kriterlerdi. Mamafih onların kayda değer bir birikimleri (kabul etmek gerekir ki) yoktu. Sıradan olduğu varsayılan sanat nesnesini alan beyaz yakalının birikimi de yeterli değildi. Öyle olması da çok doğaldı. Çünkü biri halk danslarıyla (folklorik kültür ürünüyle) eğlenirken, diğeri bale izliyor, vals yapıyordu. Biri opera ve klasik müzik dinlerken, diğeri halk şarkıları dinliyordu. Yaşam koşulları da, kültür de birbirinden çok uzaktaydı.

Tam da bu noktada önemli bir soru beliriyor: Aristokrat çevre ve ona yakın burjuva çevrenin, üstad-ı azamın ve eli kalem tutanın kiç tesbitini veya yorumunu esas almaktayız. Neden?  

***

Dikkat çekici bir şey varsa, o da hiçbir kesimin foto-grafı kiç olarak görmemesi, değerlendirmemesidir. Halbuki en ucuz olan, yüzeysel ve sıradan olan (foto-grafla inşa edilen tarihe geçmiş önemli eserleri kastetmiyoruz, foto-graf piyasasından, yani rutin foto-grafik üretimden söz ediyoruz), her kesimden insanın sahip olabildiği bu bağlamdaki yegâne nesne foto-graftı. Fazla emek gerektirmiyordu. Birkaç dakika içinde bitirilip teslim edilebiliyordu. Çok önemli bir zihinsel arka plan gerektirmiyor, büyük içeriklere ihtiyaç duymuyordu. Renkli bile değildi. Üstelik çoğaltılabiliyordu. Foto-grafçı da katiyen üstad-ı azam değildi. Daha ne kadar sıradan olabilirdi ki?

Peki, neden foto-graf kiç olarak görülmedi?

Aristokrat, burjuva, üstad-ı azam, herkes sihirli kutunun cazibesine dayanamadığı, objektifin karşısına geçme arzusuna engel olamadığı için mi foto-grafa ayrıcalık tanındı?

Yahu ama foto-graf bir zanaat idi” diyenleri duyar gibiyiz.

Bu itiraza şöyle bir soru ile karşılık verdiğimizde, tatminkâr yanıt olur kanaatindeyiz: Foto-graf öncesi, foto-graf teknolojisinin hayata girdiği süreçte ve sonrasında kiç örneği olduğu söylenen resim, yontu vs ne varsa, büyük üstadların imzasını taşımadığı, zanaat erbabı olarak görülen kimselerin elinden çıktığı ve bundan ötürü de ucuz olduğu, basit görüldüğü, sıradan sayıldığı (‘avam’a yakıştırıldığı) için, (meseleyi bu şekilde ele alanlar nezdinde) kiç değil miydi? Şayet o kiç’se, foto-graf dünden kiç’tir.

Kiç (Kitsch): Hayatın Ta Kendisi

Böyle bakıldığında bile ortaya çıkan soru, ciddi bir paradoksa yol açar.

Tartışılagelen, konuşulagelen, yazılagelen bir mesele olduğu için, fazla söze ihtiyaç olmadığı izlenimi doğurur. Neredeyse her şey söylendiği için, ilgili kaynakları açıp okumak suretiyle bilgi dağarcığımıza birkaç bilgi daha aktarmakla yetiniriz. İlave olarak çeşitli eserlerden hangisinin kiç olduğu-olmadığı konusunda tartışmalar yürütürüz. Belki biraz daha ileriye giderek, kiç başlığıyla bir sergi hazırlamak üzere yeni bir foto-graf çalışması yaparız.

Ancak düşün alanı, sorgular. Hazır bilgiyi de sorgular. Her meseleyi, birbirinden giderek daha incelen onlarca elekten geçirir ve kaptan kaba aktarır. Felsefi, sosyolojik, politik, psikolojik bir argümana yaslanacak olan eser de böyle oluşur zaten.

Sanat insanı, fikir (düşün) alanının yabancısı değildir.

***

Hazır, ‘sergi’ sözcüğünü telaffuz etmişken, basit bir foto-graf sergisi örneğiyle kiç konuşalım.

Çeşitli geometrik formlardan (daireler, yarım daireler, üçgenler, beşgenler, diktörtgenler, kareler vs) oluşan görüntüler, ters ışık (karşı ışık) koşullarında kaydedilmiş silüetler, birbirini izleyen veya tekrar eden ritmik yapı, altın oran, perspektif, leke değeri, derinlik vb foto-grafta pek makbül görülen genel geçer plastik/estetik bilgiye uygun foto-graflardan oluşan bir sergi (kuşkusuz çok da beğenilecektir) yapmak istediğimizi varsayalım. Bunun için, yüksek gerilim hatlarını ve diğer elektrik direklerini konu olarak seçtiğimizi düşünelim. Şayet usta isek, geleneksel estetik bilgi-beğeni kriterleri bağlamında harikulade olduğu söylenebilecek foto-graflardan oluşan bir sergi yapmamak için hiçbir neden yok.

Böyle bir sergiye bir tane de içinde yapay (insan eliyle yapılmış) hiçbir şeyin bulunmadığı başka bir foto-graf koyalım. Fakat bu foto-grafın ışığı bir miktar patlamış olsun, o yüzden de renkler-tonlar iyi olmasın, altın oran bilgisi gözetilmemiş olsun, ufuk çizgisi biraz eğri olsun, arzu edilen düzeyde netlik bulunmasın, kısacası bildiğimiz estetik bilgiyle değerlendirildiğinde acemi işi olduğu düşünülsün.

Yaptığımız sergideki bütün o usta işi foto-grafların içine bunu da dahil ettiğimiz takdirde, ne söylenir, nasıl yorumlanır?

‘Bu güzel foto-grafların arasında bunun ne işi var?’ mırıltısını duyar gibiyiz. 

Muhtemelen ‘kiç’ den söz edilir.

Peki, hangisi kiç?

Acemi işi olan tek foto-graf mı, yoksa usta işi olan diğer foto-graflar mı kiç?

Halbuki genel geçer estetik bilgiyle ele alıp değerlendirmesek, doğa bağlamında meseleye bakabilsek, (örneğin, böceğe, çiçeğe, taşa, toprağa, dereye, tepeye, ağaca, kuşa sorabilsek) toprağın yüzeyinde inşa edilmiş elektrik direkleri için kiç kavramını rahatlıkla kullanabiliriz. Böyle ele alındıkları takdirde foto-graflar da doğadaki kiç’i gözler önüne seren bir sanatsal etkinlik olarak değer bulurlar. Ancak hiç öyle olmadı, olmaz da. Aksine, öylesi görüntülere çok büyük estetik değer atfedilir.

Verili duruma bir de tersinden bakmayı denemeli.

Tersinden bakabilmeyi başardığımızda bambaşka bir durumla karşılaşabiliriz. Statü, güç ve ihtişam göstergesi olarak, tabii ki psikolojik tatmin nedeniyle inşa edilen ve eşsiz olduğu düşünülen mimari örnekler ve onların çevresinde göz okşayan insan düzenlemesi peyzaj neden kiç değil? Ziyadesiyle rahatsız fakat pek süslü, cafcaflı kılık kıyafet neden kiç değil? Doğallıktan büsbütün uzaklaşmış, sadece sınıf farklılığını pekiştirmek üzere tasarlanmış görgü kuralları, tavır ve davranış modelleri, üst kültür ve hatta ‘soylu’luğun bizatihi kendisi neden kiç değil?

Neden bir kısım insan soylu da, diğerleri soylu değil?

Bir kısım insan elit, bir kısım insan avam. Neden?

Yeniden ve başka türlü, başka bir yerden bakarak, daha geniş bir perspektiften ele alarak düşünmeyi denemeli.

Soru şu: İnsanın doğadan uzaklaşmış olması mı, yoksa doğayla bütünleşmiş olması mı kiç?

Daha düne kadar dünyanın pek çok yerinde doğayla bütünleşmiş yerli halklar yaşıyordu. Dünyanın başka yerlerinden oralara gidenler (kolonyalistler), onları ilkel-basit telakki ettiler, oralara medeniyet götürmek istediklerini söylediler. Götürdüler de. Yerli halklar yerlerinden yurtlarından sürüldü, açlığa mahkûm edildi, katledildi, köleleştirildi. Bütün bunlar, (genel geçer bilgilerimizle ele alındığında) gayet medeni, kibar, görgülü, bilgili, entelektüel insanın istemleri ve talimatlarıyla yapıldı. Kiç olan hangisi? 

Kavramlar, belli bir yerden (kendinden önceki veya üzerine inşa edildiği bilginin üretildiği yerden) bakılarak üretilir. Kavramlara aşina olan ve çeşitli meselelere kafa yoranların da aynı yerden bakarak düşünmeleri yadırganmamalı. Öyle olması çok doğaldır. Fakat aynı yerden bakmaksızın hayatı ve olup bitenleri anlamlandırmak, yorumlamak konusunda kısıtlayıcı hiçbir şey bulunmadığı da utulmamalı.

Görünüm mü, arka plan mı?

Görülen ve/ya gösterilen mi, yoksa göremediklerimiz mi?

Anahtar kelime: Hakikat.

Her şey öncelikle zihinde olup biter.

Zincire vurulup köleleştirilmiş kaba görünümlü, çıplak ayaklı, okur-yazar bile olmayan insan ile zincire vurma emrini veren şık giyimli, görgülü, bilgili, zarif insanı; Engizisyonu kuran, cadı avını başlatan ile ateşlerde yakılan, zindanlarda çürütülen insanı aynı anda düşünmek gerek. Hangisi insana, hayvana, bitkiye daha temiz duygularla, daha müşfik yaklaşmaktadır?

Aslolan düşüncedeki güzellik, zarafet ve iyiliktir;  bu da hayata yansır.

Sığ, kaba, bayağı gibi kelimeler burada lazımdır.

Gözden kaçırılmaması gereken bir başka önemli şey de maddi değerdir. Esasında ‘paha’ bir numaralı yere oturtulur. Fiyat, yani ucuz ya da pahalı oluş, özünde belirleyicidir. Bu değeri atfedenler de, ona sahip olanlardır, varsıllardır.

Çevresinde yıkık dökük kulübelerde zar zor yaşam sürdüren yığınla insan varken, şato kiç değil midir? Şatodan bakarsanız, o yıkık dökük kulübelerin kiç olduğunu söylersiniz, çünkü oradan öyle görünür. Şatoda oturanın göz zevkini bozan çirkin görüntülerdir onlar, temizlenmeleri gerekir. Buraya kadar tamam. Bir de derme çatma kulübeden şatoya bakmayı deneyin. Oradan bakınca ne görünüyor?

İyisi, ne oradan, ne de diğer taraftan bakılmamasıdır. Ortada bir yerde durup bakmak kanaatimizce en doğrusudur. Orta yerde durup bakıldığında, altın kaplama klozet kiç görünmüyor mu? Altın ve gümüş kaplama yemek takımları, servet değerindeki porselenler, mobilyalar, büyük ziyafetler, eğlenceler vs kiç görünmüyor mu? Öte yandan, basit bir tahta kaşık yapıp onunla yemek yiyebilecekken, elleriyle yemek; etrafta bolca su kaynağı varken, pis-pasaklı bir ortamda yaşamak kiç değil midir?  

Kiç kavramının temelinde hayatın ta kendisi var.

Kuşaktan kuşağa aktarılarak feodal döneme kadar gelen bütün birikim Endüstri Devrimi sonrasında alt üst oldu, bozuldu, iğreti durmaya başladı ve terkedilmeye yüz tuttu.

Birkaç yüzyıla yayılan bu süreçte, üst-alt kültür çatışmasının yaşanması kaçınılmazdı. Yaşandı da. Bir taraf diğer tarafın her halini küçümsüyor, aşağılıyor, hor görüyordu. Elbette ki bu hal sanat alanına da yansıyordu. Çünkü sanat, hayattan ayrı değildir. Sanat alanındaki hor görme, küçümseme, dejenere sayma, yüzeysel ve değersiz kabul etme, kaba görme vb hayatın diğer alanlarından asla ayrı olmadı. Egemenliği ele geçirmekte olan sınıfın ve onun çeperinde gelişen alt sınıfların kültürü aşağılanıyordu, kaba bulunuyordu, dejenere sayılıyordu. Yukarıdan bakıldığında, kaçınılmaz olarak öyle görünür. Bunu yadırgamak yerine, empati yaparak ya da başka yolla oradan bakışı kavramaya çalışmak gerekir.

O güne kadar sıkı sıkıya sarıldıkları kültürel üst normlar, yeni kültürel normlar tarafından sıkıştırılmış, aşındırılmıştı. Eleştiri, tartışma veya kavga da bundan, yani hayatın kendisinden çıktı. Kapitalizm kendi değerlerini dayattı, modernleşme süreci hız kazandı ve doğal olarak başka bir evreye geçildi. Fakat bu kavram etrafındaki tartışmalar son bulmadı. Çünkü kapitalist süreçte kiç söylemini güçlü kılacak binbir türlü veri üredi, çoğaldı ve üst üste yığılmaya devam etti.    

***

Değişen fazla bir şey yok aslında. Yeni zengin sınıf devraldığı egemenliği, kendisi için makbul saydığı kültür ögeleriyle birlikte devraldı. Yeni bir değerler sistemi, yeni bir kültür inşa edildi elbette ki. Fakat bu özünde, kendinden öncekinin bıraktığı mirasın üzerine kuruldu.

Bir şeyler değişmiş gibi görünse de, mentalite aynıdır.

Yeni bir egemen üst sınıf vardır, süreç onu alt sosyal kesimlerden uzağa konumlandırmıştır.

Ötekinin kültürünü hor görme eğilimi de o andan itibaren güç kazanmıştır.

***

Basit birkaç soruyla devam edelim.

Teneke mahalleler kiç midir?

Ya gökdelenler?

Dikenli tel nedir?

Ezberlenmiş bütün estetik bilgiler ışığında değerlendirildiğinde müthiş bir tasarım (adeta bir sanat eseri) olduğu söylenebilecek bir silah kiç midir, değil midir?

Altın, gümüş ve sedef kaplama kın içinde duran, verili durum nazarında muazzam bir estetiğe sahip olan bir kılıç kiç midir, değil midir?

Ducamp’ın çeşmesi (pisuvarı), bisiklet tekeri ve diğer hazır yapımları ne anlatır?

Jeff Koons ne yaptı, ne söyledi?

Düşünme etkinliğimizi güçlendirmek ve ufkumuzun sınırlarını zorlamak için böyle soruların sayısını çoğaltmakta yarar var.

***

Yaşadığımız döneme bakmadan böyle bir meseleyi noktalamak, sözü yarım bırakmak anlamına gelir. Post-modern zamanda, hatta post-postmodern zamanda vaziyet daha karmaşıkmış gibi görünse de, özünde aynıdır. Değişen fazla bir şey yok. Dün üretim araçlarının mülkiyeti aristokrasiden burjuvaziye geçmişti, bu gün (ya da yarın) üretim araçlarının mülkiyeti burjuvaziden başka bir sınıfa (muhtemelen küçük burjuvaya) geçecektir. Şimdinin büyük sermaye sahiplerine bakmak epey bir şeyin anlaşılmasını sağlayabilir.

Endüstri Devrimine benzer şekilde, Dijital Devrim gerçekleşti.

Dijital Devrim koşullarında küçük burjuva elitler hareketli, canlı idiler (konjonktür uygundu) ve tabii ki kazançlı çıktılar. Hızla sermaye oluşturdular, büyüdüler ve egemenliğe aday hale geldiler. Yine de tek başına asla değil. Aynen geçmiş zamanda bir kısım aristokrat nasıl yeni duruma uyum sağladı ve ipleri eline aldıysa, bu gün de tabii olarak benzer şeyler olmuştur muhtemelen (bize uzak olduğu için net bir yargıda bulunamayız) ve bir kısım büyük burjuva ile bir kısım küçük burjuva ortaklaşmıştır. Belki ipleri büyük burjuva (esasen kökleri tarihin derinliklerinden gelen egemen aristokrasi) elinde tutuyordur. Lakin üretim araçlarının mülkiyetinde yeni bir ortak ve/ya egemen güç (küçük burjuva sınıf) vardır artık.

Öte yandan Dijital Devrimin adeta bir ara istasyon olma işlevi görecek nitelikte küçük bir teknolojik ilerlemeden veya sıçramadan ibaret olduğu, asıl büyük teknolojik devrimin (sıçramanın) daha ileri bir aşamada yaşanabileceği akla gelmiyor değil.

Fakat her hal ve kârda çağ değişiyor.

Yeni bir çağın eşiğindeyiz.

Görünen o ki, Modernizm tarihe karışmak üzere. 

Başka bir Rönesans mı yaşanacak?

Yeni bir Aydınlanma mı kapıda?

İnsanı esas alan, üst canlı veya ilah konumuna taşıyan Hümanizm’in yerini ne dolduracak, asırlar boyu hüküm süren bu fikri ve/ya yaklaşımı hangi yeni fikir ve/ya yaklaşım ikame edecek?

Kapitalizm sona mı erecek, yoksa çok daha güçlü yeni bir hükümranlık sürecine mi girecek?

Geleceği öngörebilmek hiç kolay değil.

Yeni zamanda beyaz yakalı olarak tarif edilen kesimin, küçük burjuva sınıfın baskın çoğunluğu sınıfsal konum itibariyle aşağıya doğru itilse de, bu elitlerin küçük bir kısmı sınıfsal konum itibariyle yukarıya doğru çıkmaktadır. Üstelik maddi güçleri kadar kültürel olarak da ağırlıklarını hissettirmişlerdir.  

Çalkantılı geçiş süreçlerinde tarih tekerrür eder niteliktedir.

‘Görgüsüzlük’ meselesinden yola çıkıp, bu yakıştırmayı kapsayan ne varsa esas alarak söyleyelim; aristokrasi karşısında burjuvanın durumu ile burjuva karşısında küçük burjuvanın durumu aynıdır.

Ne ki hiçbir geçiş süreci sancısız, rahat, sükûn içinde gerçekleşmediği gibi, beklentinin tersine, sonrası da genellikle fırtınalı olmuştur. Feodal dönem geride bırakılıp kapitalist döneme geçildikten sonra insan evladı büyük bedeller ödedi. Biri nükleer savaş olmak üzere, iki büyük savaş yaşandı. Üstelik entelejansiyanın bir bölümü Soğuk Savaş dönemini de Üçüncü Dünya Savaşı olarak nitelemektedir.

İnsanlığın gelip dayandığı bu yeni süreç de, bütün işaretlerinden belli ki sancısız, rahat ve sükûn içinde geçmeyecek. Modern dönemden memnun görünmeyen kesimlerin, bu dönemin kapanmasından ve sonrasında inşa edilecek yeni dönemden yüksek beklentileri olduğu muhakkaktır. Bu kez de sükût-u hayal yaşanır mı, beklentinin tersine, insan evladına karşılama töreni hazırlayan büyük trajediler var mı?

Bilmek kolay değil.

***

Yeni olanakların kaçınılmaz sonucu olarak, yığınları barındıran devasa metropoller oluştu. Kentleşme (ve/ya kentlileşme) olgusuyla birlikte ‘varoş’lar ortaya çıktı. Üst kesimler nezdinde varoş, eğitimsizleri, görgüsüzleri tanımlıyordu. Tarih tekerrür etti ve aradan asırlar geçtikten sonra yeniden görgülüler ve görgüsüzler, kaba olanlar ve kibar olanlar, elitler ve ayak takımı tanımları hayata sindi.

Post-postmodern evrede gerek sosyo-kültürel, gerekse psiko-sosyal fark daha da derinleşti.  

Bazı toplumsal tabakaların yakınlaştığını görüyoruz. Ekonomik koşulları farklı olsa bile kültürel halleri neredeyse aynı ve doğal olarak psiko-sosyal vaziyetleri de benzerlik göstermektedir.

Hayatın içinde olup bitenlere bakmak, geldiğimiz noktada kiç için çok şey anlatır.

***

Şimdi foto-graf dünyasına göz atalım.

Her gün ne yediğini içtiğini, nerede olduğunu, ne yaptığını, ne giydiğini, kimlerle birlikte olduğunu vs çevresine (mümkün olduğu kadar fazla insana) gösterebilmek için paylaşılan foto-grafları bir kenara bırakalım. Bunu sorsak, muhtemelen görgüsüzlüğün daniskası olduğunu yüzde yüze yakın insan söyler. Fakat o mecranın bir sanat iddiası bulunmadığını, foto-grafçı olduğunu kanıtlamak niyetiyle yapılmadığını, kısacası naif olduğunu katiyen gözden kaçırmamalı. İşte orada hayatın ta kendisi var. Kiç’in hayatla doğrudan bağını görmek veya kurmak isteyen, araştırma zahmetine katlanmasın, sosyal medyaya bakması yeterlidir.

Biz burada foto-grafçı ve/ya sanatçı olmak iddiasıyla üretilen (yapıp edilen) foto-graflara bakılmasını ve onun üzerinden değerlendirme veya yorum yapılmasını kastetmekteyiz. Bilginin, birikimin, tavrın ve söylemin, kısacası vaziyetin yansıdığı veya somutlandığı yer foto-graftır.

Baskın çoğunluk, asırlar öncesinden bu güne taşınagelen plastik/estetik ölçüler, kriterler veya normlar ışığında foto-graf üretiyor. Üretim sözcüğünü, sanayi ve tarım etkinliği veya zanaat etkinliği olarak düşünmemizin, tasarım kavramıyla (belli ölçülerde) birlikte ele almamızın yanısıra, sürekli birbirini tekrar eder vaziyette olan, yaratıcı veya yeni-özgün hiç bir şey içermeyen sıradan foto-graf etkinliğiyle bağdaştırdığımızı da söylemeliyiz.    

Çok tanıdık, bildik bir mecra olmasına karşın, bir kez daha dikkatle gözden geçirip şu sorulara yanıt vermekte yarar var:

Değerli midir, değersiz midir?

Derinlikli midir, yüzeysel midir?

Kendine has mıdır (özgün müdür), taklit midir?

Nitelikli midir, niteliksiz midir?

Anlamlı mıdır, boş mudur?

Zor mudur, kolay mıdır?

Vs, vs, vs…

Aynı şeyleri tekrar etmenin hakikaten ciddiye alınacak bir sanat değeri olsaydı, sonraki evrede ard arda çeşitli sanat akımları ortaya çıkmazdı. Daha ileri giderek söylemek durumundayız, söz konusu sanat akımlarını taklit ederek devam etmekle hakikaten sanat değeri olan şeyler ortaya konabilseydi, bu denli farklı arayışa girilmezdi.

Hayatın diğer alanları gibi sanat alanının da bir devinimi var. O alan da hareketli, canlı. Bilim, teknoloji gibi sanat da ilerlemeye, gelişmeye, yenilenmeye gebedir her zaman. Çünkü hayat ilerliyor, gelişiyor ve yenileniyor.

‘Güncel Sanat’ olgusu neyin sonucu olabilir?

Birkaç gün sonra yağmurda, çamurda bozulacak ya da birileri tarafından silinecek olmasına karşın duvarlara yapılan resimler ne içindir, nasıl bir gelişmeyi ifade eder? Mağara duvarlarına da yapılmıştı. Onlara mı öykünüyor yeni kuşaklar, yoksa kalıpları mı kırmaya çalışıyorlar? İkisi de olabilir. Akla ziyan sanat etkinlikleri gerçekleşiyor; bir kısmı sıradan ve sığ dursa da, bir kısmının inanılmaz derecede yaratıcı olduğunu teslim etmek zorundayız.

Hayat nereye evriliyorsa, sanat da oraya evriliyor.

***

Büyüklere takım elbise-kravat ve tayyör, okul çocuklarına forma. Neredeyse iki asır insanlar böyle giyindi. Yerleşik bir kültür normuna dönüşmüştü. Çok önemliydi, başka türlüsü dejenere, aykırı, basit görünürdü. Kendisinden önceki evreden devralınan bir sofra adabı vardı; çatal sol elde, bıçak sağ elde yemek yenir. Önce çorba içilir, sonra zeytinyağılar, ana yemek vs yenir, ardından tatlıya, meyveye geçilir. Tabakta yemek bırakılmaz. Masanın başına evin reisi ya da hatırlı kişi oturur. Evin reisi ya da hatırlı kişi başlamadan, yemeğe başlanmaz. Yemek bitmeden sofradan kalkılmaz. Adabı-muaşeret çok önemliydi. Bilmemek cehaletti, görgüsüzlüktü.

Peki, şimdi nereye gelip dayandık?

Hazır yemek tüketimi (pizza, hamburger, kendi ülkemize özgü olan döner vb) aldı başını gitti. Çatal bıçak gerektirmeyen yiyecekler bunlar. Bununla büyüyen jenerasyon, masada geleneksel düzende yemek yerken de çatal şu elde, bıçak bu elde meselesini dikkate bile almıyor. Standart hale gelmiş olan üç öğün yemek saatlerinde maaile aynı sofrada bulunma zorunluluğu tarihe karıştı. Kimsenin böyle şeylere aldırdığı yok artık. Yeni kuşaklar ütü bile gerektirmeyen rahat spor kıyafetlere yönelmiş durumdalar. Boya, bakım istemeyen ayakkabı tercih ediliyor. Okul formaları da tarih olmak üzere.

Üstelik böyle şeyler baskı ve dayatma ile gerçekleşmiyor. Koşullar başkalaşıyor, yeni tercihler için gereken altyapı oluşuyor ve istense de istenmese de normlar süratle değişiyor, yenileniyor. Bu yeni atmosferde artık takım elbise kravat iğreti durur noktaya geldi adeta.

Gelecek zamanın insanı bu günden neredeyse tahayyül bile edemeyeceğimiz yeni bir insan olacaktır kuşkusuz. Üstelik asırlar sürmeyecek, birkaç on yılda her şey değişecek gibi görünüyor.

***

Başlangıçta insan evladı (‘evladı’ sözcüğünü sayın Erhan Ünal’dan ödünç alıyoruz; insanoğlu eril bir ifade olduğu için, onun yerine insan evladını tercih ettiği kanaati oluştu bizde) dayanışarak yaşıyor, her şeyi paylaşıyordu.

Sonra durum değişti. Sahip-Köle ilişkisi, Bey-Serf ilişkisi, Patron-İşçi ilişkisi silsilesiyle bu güne gelindi.

Yeni egemenin (küçük burjuvanın payı epeyce büyüktür) oluşturduğu altyapı, hak aramayacak, itiraz etmeyecek, greve gitmeyecek, kısacası sorun çıkartmayacak robotik yapıları başköşeye oturttu.

Görünen o ki yeni dönemde mavi yakalılar kadar, beyaz yakalılar da devasa bir sorunla karşı karşıya kalacaklar (bu günden çok ciddi işaretleri ortaya çıkmaya başladı). Yapay zekâ, beyaz yakalıların elinden epeyce işi çekip aldı, anlaşılan daha fazlasını alacak. Gidişat böyle iken, çok uzak olmayan bir gelecekte süper zekânın nelere yol açacağı malûmdur. Kaldı ki onun ardılı muhtemelen hiper zekâ olur ve insan türü ne ile karşı karşıya kalır, hakikaten düşünmek bile kaygı verici. Kimbilir belki bütün kaygıları giderecek plan-program hazırdır, farkında olalım-olmayalım adım adım hayata geçiriliyordur.

Yeni dönemin sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel, psiko-sosyal vaziyeti ne olacaksa, sanatı da o olacaktır. Onu onayan, ona itiraz eden, ondan yararlanan, ondan yara alan sanat insanları olacak ve etkinlikler sürüp gidecektir.  

Düşünceler istemli şekilde belli kalıplara hapsedildiği halde özgür olunduğu yanılsamasıyla süregiden bir hayatta oyalanmak için çok sayıda argümana sarılmak mümkün. Daha şimdiden, fazlasıyla pozitif bir şey yaptığı (iyilik hali ürettiği) iddiasıyla hayatı çarçur eden ne çok insan var.

O yüzden kiç’i bizatihi kendimizde aramalıyız.

İnsanlar dağınıkken ve teknoloji düşük seviyedeyken, egemen gücün manipülasyon becerisi de düşük seviyedeydi. Teknoloji geliştikçe manipülasyon yeteneği arttı. Dijital Devrim bu yeteneği şaha kaldırdı. Yakın gelecekteki teknolojiler de, muhtemelen bileklere pranga (üstelik istemli şekilde) vuracaktır. Her manipülasyon yığınla kiç üretir. Gelecekte her insanın bileğine vurulması muhtemel pranga (çip), bireyi daha fazla nesneleştireceği için, kiç doğrudan insan bedeninde vücut bulacaktır.      

Birkaç on yıl sonra (işaretleri şimdiden var) bireylerin isimleri olmayabilir. Soy isimler ondan da önce kurban olarak seçilebilir. Bunları öngörmek yahut bu gün karamsar gibi görünen bu tür tahminlerde bulunmak için kahin olmaya gerek yok. Yeryüzünde yaşayan her bireyin bir kimlik numarası var. Geleneksel nüfus cüzdanı yerini, içinde bütün bilgileri barındıran çipli kimlik kartına bıraktı. Büyükbaş, küçükbaş bütün besi/çiftlik hayvanlarının, diğer evcillerin, köpeklerin (hatta sokak hayvanlarının) da kulaklarına takılan küpelerde kimlik numaraları var artık.

***

Modern çağda yaşıyor olmamıza karşın, yerel kültürler önemli ölçüde geleneksel yapılarını koruyorlar. O nedenle henüz küresel ölçekte tek tip oluştan söz edilemez. Bundan sonraki insanlık evresinde ise küresel bir tek tip oluş kaçınılmaz gibi görünüyor.

Ne kadar arkaik görünürse görünsün, bütün yerel kültür değerlerine saygıyla yaklaşılması gerektiğini düşünmekteyiz ve küçümsenmesini yadırgıyoruz. Buna rağmen, her doğum sonrası bir parmağını kesmek mecburiyetinde olan kadının yaşadığı acıyı; dudağının ve kulağının aşırı derecede deforme olmasına yol açan süslemeler kullanan kadının vaziyetini; dul yakma (sati) geleneğini; bir kadınla hayat ortaklığı kurabilmek için vücudunda derin yaralar açmak zorunda kalan delikanlının çektiği ıstırabı; hata yapan kadına, hatasının cezası olarak kabilenin bütün erkeklerinin tecavüz etmesi ritüelini; sevmediği, belki de tiksindiği biriyle zorla evlendirilen genç kızın halini görmezden gelemeyiz.

Bunların hepsinin birer yerel kültür normu olduğunu biliyoruz. Bütün saygımıza ve müdahale hakkımız olmadığını düşünüyor olmamıza rağmen, böyle halleri hoş karşılamak ve onaylamak zorunda değiliz.

Bu gibi hallerin hepsi özünde kiç barındırır.   

***

Mısır Piramitleri, ne kadar muhteşem!..

Ne için inşa edildi, hangi koşullarda yapıldı, neye mal oldu? Meselenin bu kısmını düşünmezsek, bu güne kalan kalıntılara hayranlıkla bakar, inşa edenleri ayakta alkışlarız. Evet, öyle de yapmalı. O çağda bu inanılmaz mimariyi hayata geçirecek bilgi ve donanıma sahip insanlar elbette ki ayakta alkışlanır. Yapının kendisi günümüzde anıtsal eser olarak görkemli şekilde duruyor. Mesele o anıtsal eser değil, o eserin geri planı, o eserin bize söylediği şeydir.

Kendisini yüceleri yücesi, Tanrı ilan eden için ne düşünmeli? Bu kadar deli bozuk bir hale gelmenin bedeli olarak onbinlerce insanın yıllar boyu çalıştırılması, çoğunun inşaat sırasında ölmesi, açlık ve sefalete yol açılmasını umursamadan bütün zenginliğin bu ihtirasa akıtılması sığ değil midir, kaba değil midir, dejenere değil midir, basit değil midir, değersiz değil midir?

Kast sistemi neyin nesidir? Altta yer alanın, üsttekinin dışkısını (onu yüce saydığı veya kendisine öyle öğretildiği için) başının üzerinde taşımakla mutlu olduğu bir sosyo-kültürel halin nesi soyludur? Bu hal dejenere değildir de, nedir? Bayağı değildir de nedir? O fakirin hali naif oluşundan ötürü kısmen kabul edilebilir belki, ama her şeyin farkında olarak bunu teşvik ve telkin edenin hali beterin beteridir.

Hükmettiği toplumu futbolla, boğa güreşleriyle, siestayla yönettiğini söyleyen diktatörün vaziyeti kiç değil de nedir? O şekilde idare edilecek kadar kişiliksizleşmiş olanın durumu da tabii ki kiç’tir. Fakat bu gibi programları hazırlayan ve uygulayan (toplum mühendisliği olarak tanımlanan şey) kimselerin hali ise, kendisine göre naif olduğu için kolayca idare edilebilene göre çok daha vahimdir.

Bir collesium (kolezyum) ne için inşa edilir? Toplumun en üst kesiminin statüsü ve psikolojik tatmini için ve onların himayesinde ölümüne gladiyatör dövüşlerinin yapılması için inşa edilmişlerse, nerede kiç arayacağız? Dövüşleri izlemek için oraya yığılmış ve dökülen kandan, kesilen koldan bacaktan, deşilen vücuttan, uçan kelleden, yere yığılan cesetten sadist bir keyif yaşayan ve bunu havalara zıplayıp bağırarak ifade eden ayak takımının hali kiç değil midir? Elbette ki kiç’tir. Peki, kendisi için ayrılan lüks locadan aşağıdaki boğuşmayı soğukkanlı bir edayla izleyen ve ölüm emrini aşağıya doğru çevrilmiş başparmak işaretiyle veren haminin vaziyeti için ne söylemeliyiz? O da kiç değil midir?

Giyotin, hangi kesim tarafından kullanılmış olursa olsun, ne farkeder? Kendisini her şeye el koyma, arzu ettiği her türlü cezayı ihdas etme yetkisinde gören hangi kesim olursa olsun, özü itibariyle aynı şeyi yapmıyor mu? Kullanılan şey giyotinse, birini diğerinden ayıran nedir? Ruhbanın ateşi ile giyotin aynı şeyi için değil miydi? Eli ayağı kan ve irin içinde bırakan pranga, kürek, zindan aynı şey için değil miydi?

Spartacus hiçbir sebep yokken mi ortaya çıktı, bir masal kahramanı mıydı?

Çarmıh’a geren mi kiç, gerilen mi?

Hangisi dejenere, hangisi sığ, hangisi uyumsuz, hangisi basit, hangisi kaba, hangisi niteliksiz, hangisi bayağı, hangisi hoyrat, hangisi kalitesiz, hangisi banal?..

Egemen olan her zaman egemenliği altına aldığı kesimi aşağılamış, hor görmüş, küçümsemiş, bayağı bulmuş ve bunu asırlar boyu (bu güne dek) ezberletmiştir. Kendisini elit, diğerini avam telkin etmiştir. Ezberden uzaklaşmak ve başka bir yerden bakabilmeyi başarmak hakikaten çok zordur. Başka bir yerden bakıldığında, avam için söyledikleri ne varsa üç aşağı beş yukarı onlarda da var. Üstelik mevcut koşulların hazırlayanları, düzenleyenleri onlar oldukları için, avamdan daha çok söylenecek söz onlar için dillendirebilir.

Derdimiz avam olanı temize çekmek değil, katiyen. Egemeni küçümsemek derdinde de değiliz, asla ve kat’a. Duygusal hezeyan içinde değiliz. Başka bir yerden bakmaya ve alışılagelen değerlendirmelerden daha geniş bir perspektiften meseleyi ele almaya çalışmaktayız. Şunun lehine, bunun aleyhine söz söylememiz, hele de böyle bir meselede, söz konusu bile olamaz. İlgili kavram (kiç) hangi bağlama işaret ediyorsa, biz de oraya bakıyoruz. Öyle bakınca, hiçbir kesimin özünde kiç’ten âri olamadığı sonucu çıkıyor. En tepeden en alta, bütün sosyal kesimlerin kiç hali adeta sırıtıyor.                   

***

Doğayı bozup, onu kendi istemleri doğrultusunda dizayn etmeye matuf ne varsa, özünde kiç olduğu söylenmelidir. ‘Doğa’nın özü, dışarıdan müdahaleyi kabul etmez. O yüzden her müdahale kiç’tir. Bize özümsetilmiş estetik bilgi-görgü başka türlü düşünmemizi gerektirmez. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey ‘öz’ kelimesi yahut kavramıdır. Şayet bir şeyin ‘öz’üne işaret etmişsek, meseleye oradan bakılmasını istemişizdir.

Her neye yaslanıyor olursa olsun, ürettiğimiz estetik kriterler, dayattığımız normlar, doğa (tabiat ana) söz konusu iken, hükümsüzdür. Altın oran, ritim, doku, şu bu, hiç fark etmez. Esin kaynağı doğa olsa veya hesap kitap doğaya dayandırılsa bile, doğadaki bir yüzeyi (ki benzersizdir) silip süpürüp kendi beğenimize uygun hale getirmişsek, özünde orayı berbat etmişiz demektir.

***

Bu gün artık imaj çağındayız.

Adı üzerinde; ‘İmaj’.

Özü itibariyle sahip olunmayan değerleri, anlamları yüklemeye, olduğundan fazlasını göstermeye çalışmanın sonu, yüzeysel, kof-boş ne kadar şey varsa, derin ve dolu; kalitesiz ne kadar şey varsa, kaliteli; kolay ne kadar şey varsa, zor; anlamsız ne kadar şey varsa, anlamlı; değersiz ne kadar şey varsa, değerli; gereksiz ne kadar şey varsa, gerekli; uyumsuz ne kadar şey varsa, uyumlu; dejenere ne kadar şey varsa, asil; yetersiz ne kadar şey varsa, tam; sahte ne kadar şey varsa, orijinal; rüküş ne kadar şey varsa, zevkli; kaba ne kadar şey varsa, zarif; sıradan ne kadar şey varsa, sıradışı; kişiliksiz ne kadar şey varsa, kişilikli olarak algılansın, kabul edilsin diye milyonca yöntem kullanılan bir zamanda yaşıyoruz.

Üretim-tüketim ilişkisi böyle yürüyor.

Yapısal vaziyet buna tekabül etmekte. Birey üzerinden zenginlik elde etmeye çalışan kadar, bireyin tutum ve davranışı da imaj oluşturmaya yöneliktir.  

Sosyal medyada nedeniyle bazı şeyleri daha çok görür olduk. Bu bizi yanıltmasın, eskiden de öyleydi. İnsan bu, nerede ve ne zamanda yaşıyor olursa olsun, kendisini olduğundan farklı, daha bilgili, daha hünerli, daha güçlü, daha iyi, daha varlıklı göstermeye çalışır.  

Var olabilmek için imaj oluşturmak yerine, üretmek gerektiği kavranmadığı sürece akıntıya karşı kürek çekmeye devam edilecektir. 

***

Hayat, tuzaklarla doludur.

Gücünü, yeteneklerini kendi çıkarı için değil, başkaları için kullanan birey enderdir.      

Asil gibi görünen/gösterilen pek çok şey asaletten mahrumdur.

Yüzeye yansıyan şey fikir verir şüphesiz, ancak ona bakmak yetmeyeceği gibi çoğu kez yanlış sonuçlar üretilmesine bile neden olur, derine kök salmış şeylere, yani hakikate bakmak icap eder.

Oryantalistlerin sanat ortamına kattıkları görsel, yazılı ve diğer materyal, resmettikleri vaziyeti nereye koyar, kendilerini nereye koyar? Sadece Ortadoğu, Afrika, Asya’da değil, aynı şey Latin Amerika’da, Kanada, Avustrayla, Yeni Zelanda vb topraklarındaki yerli halklara bakışta da yaşandı. Geri halklar, ilkler topluluklar, eğitime ihtiyacı olan, ıslah edilmesi gereken, medeniyet götürülmesi zorunlu olan vahşi topluluklar olarak değerlendirdiler istilacılar, yağmacılar, barbarlar.

Onların sanatı da istilacıydı, yağmacıydı, barbardı özünde. Sanat alanı da onlara geri, ilkel topluluklar, eğitime ihtiyacı olan egzotik halklar olarak yaklaştı.

Oryantalist yaklaşımla yapılan sanat mı kiç, yoksa o sanatın konu olduğu halkların vaziyeti mi kiç?

Hangisi bayağı, sığ, uyumsuz, pespaye, kaba, niteliksiz, kişiliksiz?       

***

Altını kalın çizgilerle çizerek bir kez daha söylemekte yarar var. Naif olanı ayrı düşünmeli. Çünkü o dünyayı, hayatı henüz hiç tanımayan küçük çocuk gibidir. Bir nebze öğretilmiş olsa bile, henüz tam anlamıyla sindirememiş olabileceği dikkate alınmalı. Onun yanlışları, kusurları bilmemekten ve tam anlamıyla sindirememiş olmaktan kaynaklanır. Uyanık değildir, farkında değildir. Şayet öğrenmiş ve de öğrendiğini sindirmiş olsa, kolayca manipüle edilemezdi, dolayısıyla sürü metaforunu kullanmaya ihtiyaç kalmazdı.

Asıl bakılacak yer, her şeyin fazlasıyla bilincinde olan ve bütün varlıkları kendi menfaati için kullanan güçle, her şeyin farkında ve bilincinde olarak küçük menfaatler için o gücün çarkını çevirmekte birinci derecede rol alandır.

Mesele kiç ise, üzerinde durulması gereken böylesi bir insanlık halidir.

***

Gelinen noktada artık neredeyse herkes her şeyle yarışıyor. Her şey diğerini (başkasını) yenmek, alt etmek üzerine kurulu. Yarışmak, dövüşmek ve en büyük payı kapmak ya da hepsini almak, kimseye bir şey vermemek istemi neden bu kadar harlı?

Sadece genetik kodlar mı buna zorluyor, yoksa bunu teşvik eden yüzlerce başka argüman mı var?

Her ne sebeptense, bir yarıştır gidiyor.

***

Her şeye karşın insanlık hep bir adım daha ileriye taşınıyor ve kazanımlar artıyor (gibi görünüyor). Her yeni adımda biraz daha demokratik, biraz daha iyileşmiş bir düzleme geçiliyormuş izlenimi doğuyor. Yoksa öyle bir yanılsama mı yaşanıyor? Temenni edelim, önceki dönem mumla aranır hale gelmesin.

Kaçınılmaz olarak hayata geçecek bir süreç var ve bu süreç olumlu sonuçlar doğurursa (iyimserlerin beklentisi), herkes payına düşen iyi şeyleri alacak ve mutlu olacaktır, olumsuz sonuçlar doğurursa (kötümserlerin öngörüsü), herkes payına düşen sıkıntıyı yaşayacak ve mutsuz olacaktır.

Bir devrin kapanıp başka bir devrin açılması süreçlerinde hep büyük çalkantılar yaşanır. Fakat o süreç aşıldıktan sonra stabil bir evreye geçilir ve taşlar yerine oturmaya başlar.

Bu gün de insanlık sonbahar iklimi yaşıyor gibi. Eğer şimdiki zamanın sonbahara delalet ettiği kanaati hasıl olmuşsa, önümüzde kış var demektir. Ardından karakış yaşanır. Sonra yeni bir bahar, belki. 

Dünya nüfusunun sekiz milyara dayandığı bir zamandayız ve yeni bir insanlık evresinin ayak sesleri net şekilde duyuluyor. Sonraki insanlık evresinde asıl büyük sosyal farkın iktisadi hayat nedeniyle değil, yaşam süresinde (ömürde) ortaya çıkacağı entelejansiya tarafından öngörülüyor.

Gelecekteki insanın kiç vaziyeti şimdiden belli.

Sözün özü: İnsan var, doğal olarak kiç de var.

Tekin ERTUĞ

İlişkili İçerikler

Küresel salgın (Covid-19) nedeniyle yitirdiğimiz bir büyük üstad: Faruk Atalayer

Üzücü haberi, değerli hocalarımızdan Doç.Dr. Gülbin Özdamar Akarçay’ın sosyal medya hesabındaki paylaşımından öğrendik. Foto-grafımızın...

Üç Diva: Maria, Edith ve Amália…

Yazıya oturduğumda bir taraftan üç divanın Youtube kanalındaki albümlerini bulmuş arka planda dinlemeye başlamıştım. Yazı aktıkça müzik de akacaktı. Yazmak bitmesin istedim. Sanki son noktayı vurduğumda müzikleri kaybedecekmişim duygusu sardı.

Alice Harikalar Diyarında

Charles Lutwidge Dodgson’u (1832-1898) tanır mısınız? Sanmıyorum. Ya Lewis Carroll dersem? Tabii ki. Kimdir? İngiliz yazar. En güzel çocuk hikayelerinden biri olan “Alice Harikalar Diyarında” nın yazarı. Ekleyeyim, matematikçi, mantıkçı, Anglikan papazı (İngiliz Katolik kilisesi) veeee “Fotoğrafçı”. Kimse bize bundan bahsetmedi.

Bir Hekimin Mizah Defterinden

İçinde bulunduğumuz ekim ayı, mizahın başkenti olarak nitelendirilen Bulgaristan’ın Gabrovo kentinde dünyanın 106 çizeri arasında gösterilen Semih Balcıoğlu’nun ölüm yıldönümü. 27 Ekim 2006 tarihinde yitirdiğimiz değerli çizerimiz Semih Balcıoğlu’nu sevgi ve özlemle anarken, onu; bizleri izlediği gökyüzünde mutlu kılma adına “mizahın tadıyla” anmanın doğru olacağını düşündüm ve ders çalışmaya koyuldum.

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

Abone ol
Bana bildir
guest
Makale Değerlendirme
Makaleyi 5 yıldız üzerinden değerlendirin
Yorum formu, web sitesinde yer alan yorumları takip etmemize izin vermek için Adınızı, e-Postanızı ve içeriğinizi kaydeder. Yorum göndermek için lütfen web sitemizdeki Koşulları ve Gizlilik Politikamızı okuyun ve kabul edin.
1 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Öner BÜYÜKYILDIZ
Makale Değerlendirme :
     

Tekin hocam, yazınızı hiç sıkılmadan okudum. Yüreğinize kaleminize sağlık. Yan çevrilen bir pisuvara, duvara bantlanan bir muza bir kesimin sanat başka bir kesimin kiç demesi gösteriyor ki, tarih boyunca durum hiç değişmemiş. Orta çağ’dan günümüze kadar herkes kendi nüfusunu korumak, gücünü arttırmak ve sözünü geçirmek için çaba göstermiş. Bunu başaranlar üst tabaka, başaramayanlar alt tabaka olarak yaftalanmış. Üst tabaka kendi fikir ve beğenilerini alt tabakaya empoze etmeye çalışmış. Ama sizinde dediğiniz gibi geniş bir perspektiften baktığınızda ortada hep kiç bir durum söz konusu olmuş.

Umarım önümüzdeki süreçte yaşanacak değişim farklı olur.

Selam ve saygılarımla.

Makale yazarı

Tekin Ertuğ
İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı ve edebiyat dünyasına yakın durdu. Gençlik yıllarının olgun sayılabilecek 5-6 yıllık bir döneminde ise amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi.Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotoğraf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Yaptığı atölyeler daha çok “Kuram” ve “Kurgu” öncelikli atölye çalışmalarıdır. Atölye çalışmalarının sonuçları gösteri, söyleşi ve seminer olarak çeşitli platformlarda paylaşıldı.Bu süreç içinde kaleme aldığı yazılar basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotoğraf dergilerinde yayınlandı. İlerleyen zamanda kitap çalışmalarına yöneldi. Şu ana kadar basılan kitapları: Sanat yazılarından oluşan 4 cilt “Fotograf Sanatı Üzerine”, Röportaj-Anı ve Biyografi yazılarından oluşan 10 cilt “Fotoğraf Ustaları” (Masters of Photography) ve 16 cilt “Işıkla Resmedenler” (Photographers), (Ressam Hikmet Çetinkaya'nın Biyografisi) “Kan Çiçekleri” ve en son ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi olan “Sicim” isimli eser.Hazırladığı biyografik/otobiyografik metinlerin yanısıra fotograf, sinema, edebiyat ve müziğe dair metinler üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Manşet

Sanat

Sanat

Haluk Uygur'un Zoom toplantısında derinliği olan bir sohbetine katıldım. “Şahsımı tanıtıda övgüden biraz rahatsız olurum, beni ben yapan hatalarımdır, atlamamalı” derken, hatalarımızın utanç abidesi değil, tecrübe ve bilincin temeli olduğunu ortaya koymasının unutamam. “Sergilenen eserleri anlamadıktan ve anlatamadıktan sonra; müzeleri gezmenin, çocukları müzelere götürmenin hiçbir anlamı olmayacağını” görene saygı duyulur.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Yeniden Kadrajlama Tekniği ile Fotoğraflarınızı Geliştirin

Yeniden Kadrajlama Tekniği

Yeniden kadrajlama, ana odak noktasını kullanarak konuya odaklanmak ve elinizi deklanşörden çekmeden konuyu kadrajınızdaki başka bir yere yeniden konumlandırarak ideal kadrajı oluşturup fotoğrafı çekmektir.

POPÜLER İÇERİKLER

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyaframın kökeni dilimize Fransızca “diaphragme” kelimesinden gelmiştir, İngilizcede "Aperture" olarak tanımlanır ve “açıklık” anlamına gelir.

Fotoğrafta diyafram ayarlarını çekmek istediğiniz sahnenin ne olacağına göre siz belirlersiniz. Fotoğrafınızda nelere etki edeceğini anlamak için okumaya devam edin.
1
0
Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x