Emektar kelimesi insan ve insanın kahrını çeken yük hayvanları için kullanılır çoğunlukla. Ancak insan uzun zaman kullandığı alet edevat ve eşya için de, söz konusu eşyanın ömrü uzun zamana yayılmışsa, onlarla yıllar boyu iç içe olmuşsa bu ifadeyi kullanma eğilimi gösterir. Emektar diyerek nostalji yapar, över, değer atfettiğini söyler aslında. ‘Kahrımızı çok çekti’ demek ister. Eski zamanda balta, keser, tırpan, kağnı vs için, sonraki zamanda da koltuk takımı, otomobil vs için ‘bizim emektar’ ifadesi kullanılmıştır. Doğrusu, hoş bir ifadedir, hem söyleyen için hem dinleyen için gönül okşayıcıdır. Tevazu çağrıştırır, hatır gönül bilmeye, vefalı olmaya delalet eder.
Kelimenin orijinali ‘emekdar’dır. Onun gibi ‘dar’ eki alan Namdar, Payidar, Kindar, Türbedar, Dindar, Manidar, Defterdar, Hazinedar, Tahsildar, Mihmandar, Alemdar, Hissedar, …gibi daha epeyce kelime var. ‘Emekdar’ kelimesini telaffuz ederken bazen tam olarak ‘dar’ şeklinde, bazen de ‘t’ ile ‘d’ arası bir sesle telaffuz ederiz. Öyle olmasına karşılık çoğunluk bu kelimeyi ‘t’ ile ‘tar’ şeklinde yazar. O yüzden daha ziyade ‘emektar’ olarak rastlarız çeşitli metinlerde.
Bu kez biz de çoğunluğa uyalım ve ‘emektar’ olarak yazalım kelimeyi.
Usta fotografçı Melih İnanlı ’nın nostaljik, bir zamanlar devasa miktarda yük taşırken şimdilerde yükü hüzün olan buharlı lokomotif fotografları hem tarihi vesika olarak kıymetli, hem de etkileyici. Onları izlerken bir asır geriye gidersiniz. Hani, ‘Gençler hayalleriyle, yaşlılar hatıralarıyla yaşar’ derler ya. Biraz öyle olmakla birlikte, fazlası var bu nev’i fotografların. Gençler böyle fotografları gördükleri zaman geçmişi tahayyül etmeye çalışırken, yaşlılar belleklerini yoklarlar. Yaşlılar tanıklıklarını masal tadında anlatırken, gençler zamanda yolculuk yaparak görüntüleri zihinlerinde üretmeye çalışırlar.
Amerikan yerlilerinin dudaklarını uçuklatan, şaşkınlıktan küçük dillerini yuttukları bu heyulaya ‘demir at’ demeleri boşuna değildi. Topu, tüfeği, askeri, yeni yerleşimciyi, doymak bilmeyen tüccarı yığınlar halinde taşıdı demir at. Yerli halk için sonun başlangıcı gibiydi. Anadolu insanı da ‘Tren gelir hoş gelir’, ‘Kara tren gelmez mola’, ‘Ah tren kara tren’, ‘Tren gelir kışladan’ gibi türküler yaktı. Uzağı yakın etti, akla hayale sığmayacak miktarda yük taşıdı kara tren. Gurbeti, hasreti de yüküne kattı.
Buharlı lokomotiflerin, dizel motorlardan daha fazla güç ürettiği ABD’de yapılan belgesel yapımlar marifetiyle kanıtlandı. Söz konusu belgesel yapımlardan öğreniyoruz; ABD’deki açık hava müzelerinde onbinlerce buharlı lokomotif korunuyor.






Bir vakitler tünelden geçerken, emektar buharlı lokomotifin onlarca yıl boyunca tepesinden üfleyip tünel duvarlarına yapıştırdığı is ve kurum vagonlara yağmaya başlardı. Bunu yaşayıp nefes almakta sıkıntıya düşen, üstü başı kurumla kaplanan fotografçı dostlar vardır muhakkak.
İstasyonda heyecanla sevdiği insanı bekleyen için tren düdüğünün anlamı başka, sevdiği insanı yolcu eden için tren düdüğünün anlamı başkadır. İkisi üzerinde aynı etkiyi yapmaz. Birine oyun havası gibi gelirken, diğerine ağıt gibi gelir. Raydan, tekerlerden, püsküren buhardan gelen ses, kompartımanda uyuklayan yolcuya ninni gibi gelir. Ne zaman üniformalı adam ‘bilet kontrol’ için kompartımanın kapısını hışımla açar, o zaman yerinden doğrulup telaşla ceplerini karıştırır. Trene kaçak (biletsiz) binenler köşe bucak kaçarlar.
Kara tren, buharlı lokomotif çok zamandır müze nesnesi oldu. Zaman zaman nostaljik seferler için kullanılsalar da, onlar artık insanların hatıralarında ve düş dünyalarında yaşayacaklar. Görkemli günler geride kaldı. Kadırgalar, yelkenliler gibi onlar da tarih oldular. Metal olmaları, boyanıp korunmaları, onları zamana karşı ahşap malzemeye göre daha dirençli kıldı.
Otomobil, kamyonet, kamyon, tır, minibüs, otobüs gibi karayolu taşıtları kara treni geriletti. Otomotiv devleri karayolu yapımını zorladı, dayattı ve demiryolu taşımacılığının durmasına, gerilemesine yol açtı. Fosil yakıtlar tükenmeye yüz tutunca, karayolu ağlarının maliyetleri arşı aşınca ve sürekli artan nüfusu taşıyamaz hale gelince, demiryolları yeniden düşünülmeye başlandı. Gelişmiş teknoloji ürünü yüksek hızlı trenler Japonya’da, Avrupa’da farklı zamanlarda hayata geçirildi. Metro, megapoller için zorunluluktu. Nüfus yoğunluğu yüksek olan kentler yeraltı taşıma sistemi inşa ettiler. Bu sistemler demiryolu taşımacılığı örnekleriydi ve buharlı lokomotiflerin çocukları, torunları diyebileceğimiz yeni teknolojik ürünlerdi. Odun ve kömürle çalışan lokomotifler hepsinin atasıdır. Sonra devasa dizel motorlar, ardından elektrikle çalışanlar devreye sokuldu. Gelecekte ne olacağını öngörmek hayli zor. Akılcı olan kanaatimizce yeniden buhar gücüne dönmek, ama bu kez odun-kömür kullanmak yerine başka enerji kaynaklarından yararlanmaktır.
Usta fotografçıların göz dolduran çalışmaları için kaleme aldığımız her metin vesilesiyle kısa düşünme turları yapmaya çalışıyoruz. Birlikte düşünme turları. Ele aldığımız fotografların salt biçimsel ögeleriyle ilgilenmek ve onlar üzerine söz söylemek, yaşadığımız zamanda artık naif bir yaklaşım anlamına gelir. Öyle yaptığımız takdirde renk, ton, alan derinliği, kontrast, keskinlik, ışık, grafik düzen, perspektif, ilgi odağı, geometrik formlar, leke dağılımı, altın oran, …gibi belli başlı sekiz-on ögeyi yahut üç-dört fazlasını her portfolyo için tekrar edip durmak zorunda kalırız. Bu da fotografın başlangıç seviyesinde takılıp kalmış olmak anlamına gelir. Tabiri caizse, ilkokul seviyesinden öteye geçilemediğini gösterir.
Biz fotografın ne anlattığına, nasıl anlattığına, bizde ne gibi izlenim bıraktığına bakmaya çalışıyoruz. Fotografçı, fotografın diliyle bize bir hikâye, bir olay, bir olgu anlatmaya çalışıyor mu? Fotografın hikâyesinden kasıt, fotografın kayıt sürecinde geçirdiği evrelerin hikâyesi değil kuşkusuz, fotografın dilini kullanarak fotografçının bize aktarmaya çalıştığı, hayata dair bir hikâyedir.
Melih İnanlı yaptığı görsel kayıtlarla hakikaten bize oldukça önemli bir hikâye anlatıyor. Usta fotografçı bizi nostaljik bir yolculuğa çıkartıyor. Yolculuk sırasında yaşı ilerlemiş olanların anılarının sökün edip gelmesini sağlıyor, gençlerin hayal gücünü zorluyor. Eski zamanın tren istasyonlarının mimarisinin kendine has estetiği, mekânın kendine has atmosferi vardı. Güzergâhları mümkün olduğunca fazla yerleşim yerinden geçsin, inşa maliyeti olabildiğince düşük olsun fikriyle planlanan raylı toplu taşım sistemi nedeniyle yolculuk günlerce sürer, bitmek bilmezdi. Yârine, çoluk çocuğuna kavuşmak isteyen kimseler için uzun yolculuk eziyete dönüşürken, başkaları için rüya gibi yaşanmış bir zamana tekabül ederdi. Yazarlar, şairler böyle uzun yolculuklarda bolca düşünmeye vakit bulurlar, hülyalara dalar ve kaleme sarılırlardı. Şiirler, öyküler kaleme alınmıştır, romanların iskeleti oluşturulmuştur istasyonda, garda beklerken yahut kompartımanda hülyalara dalarken.
Elitlere ayrılan vagon başka, gariplere ayrılanlar başkadır. Temas edemezler. Biri konforundan ödün vermez, diğeri sadece varacağı yere ulaşmak ister, hangi koşullarda gittiğini düşünecek halde bile değildir. Yankesiciler, hırsızlar binerler trene, dolandırıcılar av peşindedir. Mahkûm nakledilir, asker sevkiyatı yapılır kara trenle. Tepesinden volkan püskürür gibi koyu gri duman üfleyen kara tren, oradan oraya durmadan gezinir.
Ve göç… Belki en önemlisi, göç. Topraksız, dalsız budaksız yoksul köylü, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere göç eder, sırtında yatağı yorganı, kucağında bebesi, elinde tahta bavuluyla. Buhar gücüyle hareket eden, muazzam bir performansa sahip olan lokomotiflerin ardındaki vagonlar ne kadar çoksa, katar o kadar azametli ve etkileyicidir. Tünel çıkışındaki azameti, kıvrılarak uzayıp giden ard arda dizili vagonları dağ başındaki çobanda hayranlık uyandırır, yaşlı insanı hiç trene binmemiş olmaktan ötürü hayıflandırır.
Anadolu topraklarının yalınayak kavruk çocukları el sallar vagonlara, imrenirler güzel giyimli yolculara. İstasyonda seyyar satıcı hücumuna uğrar vagonlar. ‘Sıcak simit 25 kuruş”, “Kâğıt helva 10 kuruş”, “Pişmaniye 15 kuruş”, “Soğuk su 5 kuruş”, “Gazteee, gazteee” … Bağırış, çağırış, curcuna. Fötr şapkalı, paltolu beyefendi gazete satan çocuğu çağırır. Simidi, kâğıt helvayı, pişmaniyeyi ilk kez gören gariban bebeler, imrenir ama isteyemezler, bilirler babalarında para olmadığını. Bazen iyi yürekli birileri rastlar, gözü kalmasın diye üç-beş simit alıp uzatır gariplere. Utana sıkıla alır, gizlice yerler. Haydarpaşa garına girince tren, telaş başlar. Uyuyanlar uyandırılır, hızla terkedilir vagonlar. Garipler adres sorarlar sağa sola. Kimi dalga geçer, yanlış yönlendirir, kimi insanlık görevini yapar ve gidecekleri yeri rahat bulabilsinler diye vapura kadar birlikte yürür, anlaşıldığından emin oluncaya dek tarif eder. Vapur ayrı bir dünyadır. Denizi ilk kez gören gariplerin dili tutulur. Vapur düdüğü kesik kesik öterken, uzaklaşmakta olan trenin sesi işitilir.
Usta fotografçı Melih İnanlı ’nın fotografları bunları anlatıyor bize. Belleğimizde sisli, buğulu kayıtlar döner durur gözümüzün önünde, bir vakitler anlatılan tren yolculuğu hikâyeleri canlanır zihnimizde.
İstasyon görevlilerinin lojmanları, görevli personelin üniformaları, elinde fenerle işaret veren, rayların bağlantısını trenin geçiş güzergâhına göre değiştirip düzenleyen sorumlu kişinin hayatı ile deniz feneri görevlilerinin hayatı pek de farklı değildir. Yalıtılmış bir hayat. İzole, toplumdan uzak. O da bir kahır aslında. Onların okul çağındaki çocuklarının telaşı, koşturması.
İstasyondaki büyük salonun bol ışığında ve sıcak ortamında her akşam gelip gece yarılarına kadar ders çalışan çocuklara rastlayan var mı? Orada yatıp sabahlayan evsiz barksızları gören var mı? Bavulunu, çantasını unutup gidenlerin feryadını duyan var mı? İstasyona yakın bir çorbacıda bol sarmısaklı ve sirkeli işkembe çorbasını höpürdeterek içen hamalın iştahını, bir köşede gazetesini okurken mercimek çorbasına bolca limon sıkıp üzerini pul biberle kıpkırmızı kaplayan okumuş yazmış beyefendinin nazlı nazlı kaşık daldırışını hatırlayan var mı?
‘Demiryolcu’ydu personel. Çalıştıkları yer, yaptıkları iş sorulduğunda ‘demiryolcuyum’ derlerdi. KİT’lerde (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) görev yapan personel kendisini ilgili iş koluyla ifade ederlerdi. Jargon böyleydi. Mensubiyet ifade ederdi. Kurumsal bir yapının parçası olmak çok önemliydi. DDY, Şeker Fabrikaları, Çimento Sanayii, Demir Çelik, Rafineri, TEK (Türk Elektrik Kurumu), Alüminyum Tesisleri, TKİ (Türkiye Kömür İşletmeleri), Kamu Bankaları, Gübre Sanayii, Yem Sanayii, Türkiye Petrolleri, SEKA (Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları), TRT, Et-Balık Kurumu, SEK (Süt Endüstrisi Kurumu) ve daha pek çok kurumsal yapıda, KİT’de çalışan personel kendisini çalıştığı kurumla ifade ederdi, çünkü kurumla özdeşleştirmiştir, aidiyet bağı çok yüksektir.
Geride bıraktığımız birkaç on yılda hayata dair her şey değişti, dönüştü. Günümüzde hâlâ bu jargonun geçerli olup olmadığını bilemiyoruz. Henüz modernleşme sürecini tamamlayıp içselleştirememişken, post ekiyle tanımlanan (postmodern) yeni bir zamana paldır küldür geçiş yapıldı. Mensubiyet, aidiyet gibi kavramlar terkedildi, içi boş bir ‘birey’ olma hali sarıp sarmaladı herkesi. ‘Birey’den kasıt, ‘özgür birey’di öyle ya. Özgürlük kavramının neye tekabül ettiğini bilmeyince, özgürlüğü kazanmanın bu kadar basit olamayacağını kavramayınca, senelerce her gün boca edilen tuzaklı birey olma söylemine balıklama daldı herkes. O yüzden kimse özgür olamadı, birey hiç olamadı ama çoğunluk sarsılmaz şekilde bireyci oldu. Bütün dünya böyle şekillendirildi. Yeni çağın insanı bu söylemle üretildi.
Sayın Melih İnanlı ’nın fotograflarına ve video kayıtlarına dönüp yeniden bakma isteğinin nereden geldiğini düşünsek de, tam bir kanaat oluşturamadık. Demiryolcu (demiryolu personeli) olmadığımız halde bu görseller bizi alıp çok uzaklara götürdü. Üstelik demiryollarıyla seyahatlerimiz de oldukça sınırlıdır. Eski zamanda da ekseri karayoluyla yolculuk ederdik. Ve fakat buharlı lokomotiflerin, kara trenlerin, gar’ların, tren istasyonlarının geçmiş zamanda uzağında olsak dahi bizi etkilemekteydi. Kara trenin kendine has bir havası, ürettiği özel bir atmosfer var. Bu yüzden olsa gerek, 90’lı yıllarda Ankara’daki lokomotif müzesinde onlarca kez fotografik kayıt yaptık, çok kez arkadaşlarımızı da oraya götürdük ve oturup saatlerce emektar buharlı lokomotifleri izledik.
Usta fotografçı Melih İnanlı ’nın buharlı lokomotiflerle ilgili çalışmasını online bir toplantıda izleyince bütün hatıralar üşüştü zihnimize. Çok etkilendik, gönülden kutladık ustayı. Kıymetli bir çalışma yapmış ve fotografçı dostlarıyla paylaşmıştı. Bir belgesel çalışma yapılacaksa, çok özel bir konu, bir ayrıntı seçilmeliydi. Sayın Melih İnanlı yaptığı özel çalışmayla bu önemli bilginin altını çizmiş oldu. Genel olarak Demiryolu taşımacılığını değil, özel olarak Buharlı Lokomotifi seçmiş olması tam isabet.








Fotoğraflar zaten harika ama anlatım da bir o kadar harika…
Tekin hocam, yazınız beni çocukluğuma götürüp yaşlandığımı tescil etse de çok hoşuma gitti. Evimizin önünden geçen demiryolunda çokca şahit olurdum kara trenlere. Hele o su alırken kömürün kara dumanı ile suyun beyaz buharının birbirine karışması korkuturdu beni. Kibrit kutusu büyüklüğünde karton tren biletlerine kondüktör yıldız şeklinde delik açtığında biletin kontrol edildiği ve bir daha kullanılmayacağı anlaşılırdı. Ne güzel günlerdi.
Yazınız için çok teşekkür ederim. Ellerinize, emeğinize sağlık. Bu güzel çalışma için sizin nezdinizde Melih bey’e de teşekkürlerimi sunuyorum.
Selam ve saygılarımla.
Tekin Bey,
Öncelikle bu güzel yazı için tebrik ve teşekkürlerimi sunarım
Yazınızda “fotoğrafların salt biçimsel ögeleriyle ilgilenmek ve onlar üzerine söz söylemek yerine, bu fotoğrafların ne anlattığına, nasıl anlattığına, bizde ne gibi izlenim bıraktığına bakmaya çalışıyoruz” demişsiniz.
Ne de güzel demişsiniz…
İşte Arthenos farkı!
Fotoğrafların biçimsel öğeleri, teknik ayrıntıları elbette önemli, ama ona ruhunu veren, fotoğrafı sanat haline getiren fotoğrafçının kendisi değil mi? İşte sizler bu blogta tam da bunu yapıyor, tek bir kareden sayfalarca “background” çıkartıyorsunuz.
Melih İnanlı’nın muhteşem fotoğrafları sizin yazınızla birleşince daha bir anlam kazanmış.
Kaleminize sağlık, tekrar teşekkürler
Yüreği yorgun bir şairin, dilince izleri var anlatımın..”Kara tren gecikir, belki hiç gelmez’ i de ekleyeyim dedim, pervane misali.. Kimseler sormaz da ben yine yazmış olayım.. Boynumun borcu bilirim.. Yüregir ilçesi.. Adanasında.. Sanki.. tüm bağımsızlık savaşları fotoğraftanlar Ada.. ismi ile baslarmış gibi.. büyük dünya savasından kalma çarpık bir düzlemin eğrisinde.. doğrusunu bilmek için sadece dinle gerek.. birinci dünya savaşının vurduğu bir tiritlimsin demir perde, şey, demir yolu yani, vardı.. Adina Adriana.. Hicaz demiryolu mu ne deniliyordu? o mahzun fotoğrafı hatırlar misiniz? Bellekte bir aniymiş gibi saklanmış.. simdi nerededir o fotograf bilinmez.. biraz araştırılsa o da bulunur elbet.. küçük bir çocuğun hafızasındayken henüz, hic duymamış olabilirsiniz de.. Ibrahim dede büyük cihan savaşındayken, hani ordular dağıtılmış ya. Ibrahim dedenin okuma yazması yoktu sesi kaydolmuştu bir kasete.. savaş günlüğü babanda.. Ordular dağıtılınca Türkün askeri Araplarca avlanmaya başlanmış.. Ibrahim dede Arapça konuşuyor, Arapça biliyor, ama Turk ordusunda.. Yanındaki Arapça bilmeyen Turk asker yoldaşına diyor ki.. Sen hic ağzını açma, ben bu dilsizdir, arkadaşımdır, diyeceğim soranlara diyor ve Bu şekilde, bilinince, Yemenden yurda nasıl döndüklerini anlatıyordu..