Buralarda bir yerde Ağlasun’un ilk sineması olacaktı. Bu sokakta mıydı, yok yahu, öbür sokakta olmasın, ara ki bulasın. İki yukarı, bir aşağı, bisikletle üç kez önünden geçmişim, fark etmemişim, işte de burası. Yokuşun başına yakın, sokaktan hafif içerlek, iki katlı ev yıkılmış, kerpiç avlu duvarı dut ağaçlarının sık yaprakları arasında kalmış. Uyandığımdan beri geçmişin derinliklerinden sıyrılıp gelen bir şarkı kafamın içinde çağıldıyor; dizeleri yazan belli, Ahmet Telli, ezgiyi duyuyorum, Grup Yorum.
“Soluk bir ay dolanıyor / kentin üstünde her gece…” Ay olmadığında, yıldızlar nöbeti devralır, kasabanın sokaklarını soluk bir ışıkla aydınlatmayı sürdürürdü. “…güz yanığı bir durgun sessizlikle örtülü her şey…” Kuşlar sustuğunda karıncanın adımlarını duyabilirdiniz. Hafifçe esen yel kendi ses çıkarmaz, kavağın yapraklarını kımıldatır, yapraklar sessizliği bozmak istemezmiş gibi usulca hışırdardı. “…ve yırtılmış bir tül gibi / savrulup duruyor zaman…” Ve zaman, insanlarla kuşları, böceklerle ağaçları, suyu ve havayı, hep birlikte sarmalar, her şey, hep birlikte salınırdı, zamanın koynunda. “…suların sesini dinle şimdi / ormanın fısıldayışlarını…” Zaten duyacak başka ses yoktu. İyi ki de yoktu!
Ağlasun’da hayat, a-ğır a-ğır, kendi halinde akıp giderdi. Zaman mehter ritminde, iki ileri bir geri, öylesine geçerdi. Ta ki bir gün, Ömer Dayım yine bir icat çıkarıp, Çınar Fotoğrafhanesi’nden sonra, Ağlasun’da bir de sinema kurana dek! Ağlasun küçük bir kasaba, kasabanın içinde iki katlı bir kerpiç ev, evin avlusunda duvara gerilmiş bir beyaz perde, perdenin içinde koca bir dünya. Gündüz kapıdan başını uzatıp baksan avluda bir numara yok. On beş yirmi tahta iskemle dizilmiş perdeye bakıyor, perdede bir şey görünmüyor. Akşam olup hava kararınca avluya büyü giriyor, perdeye ışık düşüyor, onu canlandırıyor, sesler renkler perdeye, insanlar avluya doluşuyor. Televizyonun olmadığı, bilgisayarın bilinmediği, cep telefonunun adının dahi duyulmadığı zamanlarda Ağlasun’un insanları dışarıdaki dünyaya perdenin oluşturduğu pencereden bakmaya başlıyor.
“…ya Rabbim feryadımı artık duysan diyorum…” Rab duyar mı bilinmez, ama Emel Sayın’ın çınlayan sesi sokağa taşıyor, pek güzel duyuluyor. Ellerinde tesbihleriyle sinemanın önünden geçip yatsı namazı için camiye doğru yokuşu tırmanan iki ihtiyar “töbe töbe” diyorlar, böyle saygısızlık duyulmamış. Dizlere takat, yatsı namazı on üç rekât. Namazdan çıkanlar cami kapısının önünde kara lastik ayakkabılarını ayaklarına geçiriyor, sonra duraksayıp ay ışığını toplamak için ellerini gökyüzüne açıyor, topladıkları ışığı yüzlerine sürüyor. Emel Sayın berrak mavi gözleriyle perdeden bakıyor, o günden sonra Ağlasun’da herkes mavi göz seviyor.
Kötü adamlar ateş ettiğinde, şimdi olduğu gibi “taka taka tak” diye ses çıkmazdı, “dikşıyınnn” diye bir ses duyulur, yankılanıp uzayıp giderdi. Ertesi gün, mahallenin çocukları, ellerinde sopadan, tahtadan silahlar, iki ayrı çete olmuşlar. Bir bölümü kümesi siper almış karşıya ateş ediyor, öbürleri gübre yığınının arkasından karşılık veriyor: “Dıkşiyın dıkşiyınnn”. Kurşunu yiyen, hemen devrilmiyor, şöyle bir sallanıp, kendini yere bırakmadan önce son kurşunuyla düşmanını vuruyor: “Dık – ahhh – şiyınnn”.
Arka sıraların sandalyelerinde erkekler otururdu. Arada bir kızıllaşan sigaralarının uçları karanlıkta ateşböcekleri gibi seçilirdi. Fosur fosur yayılan duman, makine dairesinden perdeye giden ışık huzmelerini görünür yapar, sonra yükselip dağılırdı. Erkeklerin birazı Kartal Tibet’i sevse de bazıları Cüneyt Arkın’ı beğense de aslında hepsi Yılmaz Güney’ciydi. Yılmaz Güney onların içine sonradan girmiş değildi. Daha sinema Ağlasun’a hiç gelmemişken, hepsi biraz Yılmaz Güney’di.
Kıvırcık saçları, pos bıyığıyla Erol Taş’ın yüzü perdeyi tümüyle doldurup bir kahkaha savurduğunda, hain hain baktığında, ön sıradaki sandalyede oturan nine başını yana çevirip yaşmağıyla yüzünü örtüyor, onu görüp götürmesin diye saklanıyor. Yanındaki dede bastonunu perdeye doğru sallayıp söyleniyor: “Mendebur!”
Sinema Ağlasun’u hızla değiştiriyor. İnsanlar başka türlü yürür oluyor, değişik değişik konuşmaya başlıyor, şehirli sözcükler dilde yuva yapıyor. Çocuklar pasta istemeye başlıyor, gençler ne giyeceklerini şaşırıyor, ihtiyarlar ne diyeceklerini bilemiyor.
Dayım sürekli yeni icat çıkarırdı. Eminim, çocukluğundan beri “yine bir icat çıkarma başımıza“ sözünü sayısız kez işitmiştir. Hep yeni bir şeyler peşindeydi, bir şey yoksa oldurmaya uğraşır, varsa değiştirmeye çalışırdı. Onu kimse durduramazdı. Bu sinema işi de böyle oldu. Dayımın kafasının içinde kırk tilki, ne kırkı, tilki ordusu, ne yapmalı, Ağlasun’da ne yok diye düşünürken, ev-vet, sinema yok! Eee, salon yok! Buluruz. Makine yok? Kiralarız. Film? Getiririz.
Bu iş de “Çınar Fotoğrafçısı”nı kurarken neler olduysa tıpkı öyle ilerledi. Pazaryeri’ne çıkan yokuşlardan birinde boş bir kerpiç ev buldu, kiraladı. Ev küçüktü ama samanlığıyla avlusu büyüktü. Samanlık avluya bakıyor, dayım ikisine de bakıyor. Bu ikisini birleştirirsin, tepeye ağaç hatılları dizersin, tahtaları çakarsın, kiremitleri dizersin. Orada burada açığı gediği tıkarsın, dışarıdan kimse bakamasın. Oldu mu sana salon? Valla oldu! Avlunun girişi de sinemanın kapısı oldu. Kapıdan geçince sağda, önü camlı, kulübemsi bir gişe, ben burada otururdum, sinemanın biletçisi bendim. Ekmek yarım kilo, fiyatı seksen kuruş, filmin ağırlığı her akşam değişir, giriş ücreti iki buçuk lira.
Perdeyi unutmuşuz. Avlunun kerpiç duvarlarından birini kireçle beyaza boyasak? Olmaz, kerpiçler hala tek tek görünür. Önce sıva yapsak? Yine olmaz, kerpiç kolayca sıva tutmaz. O zaman perde dikelim. Tuhafiyeciye gidersin, bir top beyaz patiska alırsın, hesaba yazdırırsın. Eve götürürsün. Anneannemin dikiş makinesi ne güne duruyor? İşte tam da bugüne. Zetina marka büyük dikiş makinesinin önüne tabureyi çekersin, güzelce oturursun. Ayaklarını aşağı salar, makinenin alttaki tablasına koyarsın, bileklerini oynatırsın. Ayak parmaklarınla tablanın önünü aşağı basarsın, sonra topuklarınla arkasını aşağı basarsın, öne aşağı, arkaya aşağı, öne, arkaya, tıkır tıkır, tıkır tıkır. Ayakların makinenin içinde makine olur. Sen bastıkça tablanın yanındaki büyük kasnak döner, kasnağa bağlı kayış yukarıda, elinin hizasındaki çemberi çevirir, çember öte yandaki iğneyi indirir kaldırır. İğne, ucuna takılı ipliği sürükleyerek kumaşın içine girer çıkar, girer çıkar. Tıkır tıkır, tıkır tıkır. “Dayıcım ek yerleri belli oluyo, iplikler gözüküyo!” “Gözükmez, gözükmez.” Perdeyi tamam ettik, götürüp avludan sinemanın kerpiç duvarına astık. Çınar Sineması yerine “Derme Çatma Sinema” desek daha iyiydi galiba.
Dayım üç gün ortadan kayboldu, bir yerlere gidip birilerini buldu, hızını alamadı, sinema makinesini aldı. Getirdiler, bizim dikişli perdenin karşısına, samanlığın içine kurdular. Oraya makine dairesi dediler. Denemek için bir film taktılar, makinenin düğmesini açtılar. Pasparlak bir ışık yandı, makine canlandı. Makine, Çınar Fotoğrafçısı’ndaki agrandizörden de acayip bir şey. İki koca makara üst üste duruyor, makine filmi birinden alıp ötekine sarıyor. Film mercekli ışığın önünden kare kare geçiyor, ışık görüntüyü perdeye veriyor. Aslında tek tek binlerce fotoğrafmış, saniyede yirmi beş kare geçince biz onu hareketli görürmüşüz. Her şey ne acayipmiş! Film dediğim, iki yanı delikli upuzun bir şerit, salsan sinemadan camiye dek uzanır, orada kalmaz, ucundan tutup çekip yürüsen Ağlasun’un çevresini üç kez dolanır. Baktım; perdede görüntüler hareket ediyor, bizim dikişler kıpırdamadan yerinde duruyor. Olsun, film oynarken millet dikişi mi görecek, nefesini tutup filmi seyredecek.
Bazen yanlış film gelirdi, bazen de hiç gelmezdi. Hiç gelmemişse dünkü filmi bir daha oynatırdık: “Genel istek üzerine, büyük fedakârlıklarla ‘Akasyalar Açarken’ filmi bu akşam yine Çınar Sineması’nda!” Hayrettir, insanlar yine de gelip izlerdi, bu kez konuyu önceden bilerek. “Şu kadın var ya, öbür oğlanı seviyo, oğlan da onu seviyo ama anası istemiyo.” Farklı akşam, aynı film, aynı sandalyeler, aynı insanlar. Demek ki ne gösterdiğimiz önemli değilmiş, göstermek yeterliymiş.
Her gün Isparta’dan akşam otobüsüyle günün filmi gelirdi. İki koca çinko teneke kutu, birini bile sapından tutup kaldıramıyorum, yerden kesmeye boyum yetmiyor. Her birinin içinde film sarılı birer makara, birinde filmin ilk yarısı var, ötekinde ikinci yarısıyla iki de afiş. Gelecek filmin afişleri. Afişlerin biri sinemanın girişindeki tahta panoya asılacak. Diğeri Pazaryeri’nin tek elektrik direğindeki çerçeveye konacak. İnsanlar görecek, beklentiye girecek, akşama kadar zor duracak, akşam olunca sinemaya doluşacak. Zamanın ritmi değişecek, Ağlasun’un nabzı hızlanacak. Perdede savaşlar felaketler, aşklar ihanetler, daha bilmem neler neler. Gözyaşlarıyla kahkahalar birbirine karışacak, şarkılar sinemadan sokağa taşacak. Yarı karanlık sokağı bir baştan öbür uca sihir saracak. Aynı yıldızlara bakan başka başka kasabaların yaz akşamlarında açık hava sinemaları, büyülü vahalar olacak.
Yanlış film gelmişse, olsun, yapacak bir şey yok, yine de oynatırdık. Ağlasunlu film izlemesin mi yani? Öğlen afişte Şoför Ahmet’i görürsün, akşam gider Şoför Nebahat’ı izlersin. Gerçi Kadir Savun, Fatma Girik’e hiç benzemez, ama bazen insanları şaşırtmak iyidir, hem Ahmet’i izleyip de n’olacak? Zaten o film hiç güzel değildi, bu daha heyecanlı.
Asıl, karışık film geldiğinde felaket olurdu. Teneke kutuların birinden “Karanlıkta Uyananlar”ın ilk yarısı çıkar, ikinci kutuda kim bilir hangi filmin ikinci yarısı var! Isparta’da mı, İzmir’de mi, filmleri dağıtan oğlan, kutuyu otobüsün bagajına kaldırmış atmış, bizim filmin ikinci yarısı Allah bilir hangi kasabaya gitmiş! Ee, n’apçaz, sinemasız mı kalcaz? Hiç oynatmasak olmaz, oynatsak hiç olmaz! Böyle durumlarda biz bile ne yapacağımızı bilemezdik.
Bazen de küçük felaketler olurdu. Film güzelce akıyor, insanlar heyecanla izliyor, perdedeki şahsiyete laf yetiştiriyor. Sinema makinesi çalışıyor, filmi makaranın birinden alıp ötekine veriyor, tır tır tır tır, derken tıırrrr! Eyvah, film yandı! Nereden mi belli, perdede bile görülüyor! Lamba fazla ısınmış, merceğin önünden geçen filmi yakmış. Hemen koşarsın, dumanlar tütmeye başlamadan, lambanın kendisi de yanıp gitmeden makineyi kapatırsın. Makine dairesinin ışığını açarsın. Filmin yanan yerinin altından üstünden kesersin, elinde kalan iki ucu solüsyonla birbirine yapıştırırsın, iki dakikada kurur, makaraya sarar, filmi oynatmaya devam edersin. Bazen de durduk yerde film kopar, bu kez koşmadan gidersin, çünkü yanacak bir şey yoktur, yine filmi yapıştırırsın. Filmler kopa yapışa o kadar çok tamir görmüş olurdu ki aradaki sahneler kaybolup giderdi. Yılmaz Güney Adana’da kurşunu atar, İstanbul’daki kötü adam vurulup düşerdi!
Film bizden önce Isparta’da, Konya’da oynatılmışsa bize biraz hafiflemiş olarak gelirdi. Oralardaki sinemacılar filmin “adaba uygun olmayan” yerlerini kesivermekte hiç tereddütlü olmazdı. Onların makine dairelerinde, öpüşme sahneleriyle dolu yüzlerce metre kesilmiş şerit kalmış olmalıydı. Oğlan kıza sarılıyor, kız nefesini tutup gözlerini kapatıyor, biz hepimiz gözlerimizi fal taşı gibi açıyoruz, hop, kız beybabasının yanında, emin ellerde. Bu sinemacılar kim bilir kaç bin kızın iffetini korumuştur, ahlak önemli tabi, tam oradan, öpüşme başlamadan kesmek gerek. Böylesi daha iyiydi, belki aradaki sahneleri göremiyorduk, ama iş hayal gücüne kaldığından, çok daha fazlasını görüyorduk.
Hep şarkılar sinemadan dışarı taşacak değil ya, bu kez bir şarkı, sokaktaki yeni yetmenin sesine binmiş, sinemaya geliyor: “Rüzgââr kırdı dalımı, ellerin günahı ne / ben yitirdim yolumuu, yolların günahı ne?” Oğlan, elindeki Tekel birasının kuvvetiyle, sesini içeride anasının yanında film seyreden kıza duyurmaya çalışıyor. Kızın altında basma şalvar, üstünde Filiz Akın edası var. Yalnız kız duysa iyi, anası duyarsa oğlanın dalını ayrı, kolunu ayrı kırar. Dayım sokağa fırlıyor, oğlanı henüz kırılmamış kolundan yakalıyor. Neyse ki dayımda ikisine de yetecek akıl var. Ona yitirdiği yolu gösteriyor, yol sinemanın önünden geçiyor, aşağılara, cehennemin dibine dek uzanıyor.
Yıldızların altında sinemadan yükselen ses bir o yana çarpıyor, bir bu yana, karşıdaki avlu kapısına, yana uzanmış dutun dalına, yaz sonunda çatlamış incirin balına. İncir, sesi kaldıramayıp kendini bırakıyor, tozlu yola düşüyor. Gece uzayıp sabaha varacak, kuşluk vakti serçeler uçup gelip tozlu inciri bulacak. Serçe sürüsü telaş içinde yolun tozunu kaldıracak, hepsi birden inciri didikleyecek. Kara bir karga işe karışacak, serçeleri kovalayacak, tek ayağını incirin üstüne basacak, bala karışmış şarkılarla birlikte onu tek başına yiyecek. Karga şarkıları söyleyemeyecek, boğazında düğümlenecek, yüksek bir dala konup “gak” diyecek. Ağlasunlu bunu “kalk” diye duyacak, uykusundan kalkacak. Gece boyu rüyasında evirip çevirdiği şarkılar dile gelecek.
Olup biten her şey film gibiydi, adı da “Bir Zamanlar Ağlasun’da” olmalıydı. Filmler mi daha güzeldi o zamanlar? Şarkılar mı? Sanmam. İnsanlar daha güzeldi.









Öykü tadındaki yazınızla 20.yüzyıl anılarıma gittim ,geldim . Mutlu anları yeniden yaşadım. Kaleminize,yüreğinize sağlık. Teşekkürler.
NOT : Yeni yazılarınızı heyecanla beklemekteyim