İster analog (film fotoğrafçılığı) ister dijital çekim yapın, fotoğrafçılığın temel prensipleri değişmez. Sahnenizi ideal pozlamak için diyafram açıklığını, enstantane hızını ve ISO değerini dengelemeniz gerekir. Ancak film kameralarının fotoğrafçıların bilmesi gereken bazı kendine özgü özellikleri vardır.
İşte beni cezbeden nostaljik şeyler:
Film fotoğrafçılığı, analog bir görüntü oluşturma biçimidir. Modern kameralar, gerçeğe yakın fotoğraflar üretmek için elektronik bir sensör kullanarak görüntüleri dijital olarak oluşturur. Ancak analog kameralarda görüntü sensörü yoktur. Görüntü oluşturmak için negatif film kullanırlar.
Analog ve dijital kameraların temel çalışma prensipleri birbirine çok benzer. Elbette, modern aynasız kameralar, film kameralarında bulunmayan gelişmiş çok fazla özelliklere sahiptir. Ancak pozlama, diyafram, enstantane hızı ve ISO’nun temel prensipleri aynı kalır. En yaygın film boyutu 35 mm’dir, çünkü SLR ve kompakt kameralarla uyumludur. Ancak 120 mm orta format veya daha büyük formatlı filmler de mevcuttur.
Daha çok dijital kameralara alışkın fotoğrafçılar için, analog kamerada film çekerken her çekimden sonra sağ elinizin baş parmağıyla film rulosunu sarmak gibi temel bazı şeyler şaşırtıcı gelebilir.
P/A/S gibi otomatik pozlama modlarını unutun
Tam manuel bir analog kameranız varsa, “A” (Diyafram öncelikli ve “S” (Enstantane öncelikli) gibi dijital kameralarda alışmış olduğumuz otomatik pozlama modlarını unutmanız gerekiyor.
Diyaframı yukarıdaki gibi, objektif üzerindeki kontrol halkasıyla değiştirmeniz gerekecek. Her ne kadar gelişmiş analog kameralarda bunu kamera gövdesinden yapabilir olsam da benim gibiler gibi eskiye rağbet edebilirsiniz.
Otomatik Odaklamayı unutun
Benim kullandığım Nikon FT2 de dahil çoğu analog kamerada otomatik odaklama yoktur, bu nedenle tüm odaklama işlemlerini objektif üzerindeki odak halkasıyla manuel olarak yapmak zorundayım. Kullandıkça buna çok alıştım. Hatta çoğu zaman netlemeyle uğraşmadan bile deklanşöre basar hale bile geldim. Çünkü, hassas bir şekilde manuel olarak odakladığım uzaklığı aklımda tutuyorum ve çekeceğim sahnenin buna uygun olduğuna karar verirsem, tekrar ayara bile gerek duymuyorum çoğu zaman.
Elektronik devre elemanlarının iyice küçülüp kompak hale gelmesiyle 1990 sonrası analog gövdelerde ilkel bir şekilde olsa da Otomatik odaklamalı (Auto Focus) gövde modellerinin üretilmeye başladığına şahit oluyoruz.
ISO’yu değiştirmeyi de unutun
Film kameralarında ISO, takılı olan filmin ISO / ASA değeriyle sınırlıdır. Dijital kameralarda ise bir düğmeye basarak ISO değerini değiştirebilirsiniz, hatta çekimden çekime ISO değerini değiştirebilirsiniz.
Her film rulosunun sabit bir ISO seviyesine sahip olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Örneğin, ILFORD HP4 Plus’ın ISO değeri 400 iken, ILFORD FP4’ün ISO değeri 125’tir. Ben genellikle ILFORD’un HP5 serisinden 400 ASA olanını kullanıyorum. Bir rulo filmi kameranıza taktıktan sonra yeni bir rulo takana kadar ISO’yu değiştiremezsiniz. Pozlamanızı dengelemek için Enstantane ve Diyafram gibi diğer pozlama ayarlarını kullanmanız gerekir. Bu gibi kısıtlamalar bazı durumlarda iyidir, daha yaratıcı çözümler üzerinde düşünmeye zorlar. Sabit odaklı bir objektif kullanmak da böyledir.
Seçimi baştan yapmalısınız: Ya Siyah Beyaz ya da Renkli
Film ruloları, ya renkli ya da siyah beyazdır. Kameranıza siyah beyaz bir film rulosu taktığınızda, rulo bitene kadar siyah beyaz çekim yapmak zorundasınız. Siyah beyazdan renkliye veya renkliden siyaha geçiş ancak film rulosunu değiştirerek mümkündür. Yapılır mı? Tabii ki. Gün ortasında karanlık oda bulursunuz, makine içindeki filmin kaçıncı pozda olduğunu bir kenara yazarsınız ve yavaş yavaş geri sararak çıkarıp diğer filmi takarsınız. Çıkardığınız filme geri taktığınızda poz sayınıza kadar objektif kapağı takılı boşa çekimler yapıp, ne olur ne olmaz diye bir tane de boş atar devam edersiniz. Yani gördüğünüz gibi çok basit bir iştir 😊. Ama Okyar gibi çoook yeni nesil Nikon F100 kullanıyorsanız (söylediğine göre Nikon, F100 üretimini 2002 yılında durdurmuş (çeyrek asır neredeyse), Okyar’ın yenisi bu kadar yani, ah Okyar) bunları makine sizin için yapar ve karanlık odaya ihtiyaç duymazsınız.
Video çekmek mi? Unutun…
Analog kamera kullanıyorsunuz ne videosu? Zaten bir fotoğraf makinesinin video çekmesi de ne ki? Modern kameraların gelişmiş özelliklerinin çoğunu da unutun. “4K video” veya “hızlandırılmış çekim” (time-lapse) gibi tanımları silin lügatınızdan, bunları duyduğunuz ortamlardan kaçabildiğiniz kadar uzağa kaçın. Konu tanıma, yüz tanıma özellikli otomatik odaklama veya görüntü sabitlemeniz de yok. Ancak bazı SLR kameralarla manuel olarak çift pozlama veya uzun pozlama görüntüleri oluşturabilirsiniz.
Şimdi benim en sevdiğim kısma, film fotoğrafçılığı hakkında daha detaylı bilgilere geçeceğiz.
Siyah Beyaz film fotoğrafçılığı
Siyah beyaz film fotoğrafçılığı, dijital veya renkli film fotoğrafçılığından farklı bir yaklaşım gerektirir. Dinamik aralık daha sınırlıdır, bu nedenle çekimden önce ışıklandırmayı ve kompozisyonu dikkatlice değerlendirmek gerekir. Bu durum, doğru pozlandığında yüksek kontrastın çarpıcı sonuçlar yaratabilmesi bir avantaja da dönüşebilir.
Siyah beyaz film, doğal gren yapısıyla fotoğrafa doku ve detay katarken, renk eksikliğiyle de cilt tonunu vurgulayarak cilt tonlarını daha da belirginleştirmek gibi bir huyu var. Ancak siyah beyaz film banyo ettirmek giderek zorlaşıyor ve pahalılaşıyor (zorlaşma kısmı Okyar için 🤫).
Siyah Beyaz renkliden daha mı İyi?
Bunun çok doğru bir soru olmadığını biliyorum. Ancak dijitalle çekilen bir çok fotoğrafın siyah beyaza dönüştürülüp sunulmasına ne demeli? Siyah beyaz fotoğrafçılık, fotoğafçılığın kökenlerine kadar uzanan klasik bir tarzdır. Kompozisyon ve kontrast öğrenmek için harika bir yol olduğunu düşünüyorum. Renkli fotoğrafçılık fazlasıyla ve hatta sonsuz yaratıcı seçenekler sunar ancak bence ustalaşması daha zor olabilir.
Siyah beyaz görüntülerin sadeliğini ve doğrudanlığını seviyorum. Şekillere, dokulara ve kompozisyona odaklanmanızı sağlıyorlar. Portreler, mimari ve sokak manzaraları siyah beyazda genellikle çarpıcı görünür.
Renk, fotoğraflara karmaşıklık katıyor zannımca. Çekim ve düzenleme yaparken dikkate alınması gereken çok daha fazla değişken vardır. Ancak renk aynı zamanda özgün bir tarz geliştirmenize de olanak tanır.
Aşağıdaki fotoğrafı bir hafta sonu Foça seyahatimiz esnasındaki mola yerimizden çekmiştim. Gördüğünüz yapı çok değişik renklerle dizayn edilmişti. Önünde sergilenen topraktan yapılmış objeler de (sanırım Menemen işi hepsi) aynı şekilde rengarenkti. Aynı kareyi cep telefonumla da çektim, ama onu telefonumda bulamadım, bulsaydım buraya koyacaktım kıyaslama için. Bence yine de S&B hali daha güzel olmuş.

Şöyle bir şey okumuştum:
70’lerde, Britanya’da, ciddi fotoğrafçılık yapacaksanız, siyah beyaz çalışmak zorundaydınız. Renk, ticari fotoğrafçılığın ve anlık fotoğrafçılığın paletiydi.
– Martin Parr
Süresi Geçmiş Film sorunsalı
Birçok kişi için problem gibi duran “son kullanma tarihi geçmiş filmler” konusu, fotoğraflarınızda yaratıcı ve benzersiz sonuçlar verebilir. Film rafta bekledikçe, kimyasalları bozuluyor ve renkler değişiyor, bu da ilginç efektlere yol açan başka kapıları açıyor. Son kullanma tarihi geçmiş filmlerin ışığa olan hassasiyeti azalıyor. Bu durumdan en iyi şekilde yararlanmak için, azalan hassasiyeti telafi etmek amacıyla parlak ışıkta çekim yapmak gerekiyor.
Her ne kadar filmin kutusunun üzerinde yazan son kullanma tarihi bir ya da iki yıl geçmiş bile olduğunda bile sorun çıkmamasına rağmen özellikle tarihi geçmiş renkli filmlerde renk ton ve doygunluk değişerek fotoğrafa farklı bir görünüş kazandırıyor.
Pozlama aralıklarını ayarlamak, belirli bir süresi geçmiş film rulosu için en iyi ayarları bulmanıza yardımcı olabilir. Genel olarak, süresi geçmiş filmle çalışırken az pozlamaktansa fazla pozlamak daha tavsiye edilir (bakalım Okyar Usta buna ne diyecek). Bu konuya meraklıysanız Instagramda bu hesaba bir göz atın ve süresi geçmiş filmlerle neler yapılıyormuş görün.
Şunu öğrendim: tüm filmler aynı hızda eskimez.
- Zaman, tüm film türlerini eşit şekilde etkilemez.
- Bozulma süresi, kullandığınız film türüne bağlı olarak değişebilir.
- Yüksek ISO değerine sahip filmler, düşük ISO değerine sahip filmlere göre daha hızlı bozulur.
- Film hızı ne kadar yüksekse , bozulma da o kadar hızlı olur.
- Slayt film, standart negatif filme göre çok daha hızlı bozulur.
Birçok fotoğrafçı, son kullanma tarihi geçmiş renkli slayt filmlerden uzak durmanızı tavsiye eder. Siyah beyaz film, standart renkli filmlere göre daha uzun raf ömrüne sahiptir. Daha az gümüş halojenür içeren daha basit bir emülsiyon kullandığı için, bozulma oranı çok daha yavaştır. Daha fazla gren görebilirsiniz, ancak siyah beyaz film zaten daha grenli olma eğilimindedir. Kaliteli siyah beyaz film yıllarca iyi çalışacaktır. Son kullanma tarihinden sonraki her on yıl için ISO’yu bir stop düşürün. Film 400 ISO değerine sahipse ve on yıl önce kullanılmışsa, 200’e düşürün. Bu kullanışlı bir ipucu olabilir.
Son kullanma tarihi geçmiş farklı filmlerle deneyler yaparak her birinin ortaya çıkardığı eşsiz görünümü keşfeden eski ustaların sanat yapıtlarına bir göz atın isterseniz. Sonuçlar tahmin edilemez olabiliyor, bu yüzden sürprizlere açık olun!
Filmi itme / çekme (puss Pull) kavramına kulağınızı alıştırın
Hayat her zaman film kutusunun üzerinde yazan film hızında ilerlemiyor. Mükemmel bir fırsat gece vakti ortaya çıksa ve elinizde sadece HP5 filminiz olsa, ISO 400 muhtemelen yeterince hızlı bir pozlama ve keskin bir görüntü oluşturacak kadar hızlı bir enstantane hızı elde etmek için yeterli olmazdı. Peki film fotoğrafçıları “filmi zorluyorum” veya “çekiyorum” derken tam olarak neyi kastediyorlar?
Film itme ve çekme, bir film rulosunu kutusunda belirtilen hızdan farklı bir ISO değerinde çekme işlemidir. Renkli, siyah beyaz veya slayt film olsun, herhangi bir film rulosu farklı ISO değerlerinde çekilebilir. Birçok fotoğrafçı ayrıca görüntülerinin kontrastını veya grenliliğini değiştirmek için filmlerini iter veya çeker.
Çok pozlanmış film (itme) daha grenli ve daha kontrastlı oluyor; bu da filmin aydınlık ve karanlık kısımlarında daha az detay olduğu anlamına geliyor. Az pozlanmış film ise daha temiz görünür ve daha az gren ve kontrast sergiler; bu da negatiflerin baskı ve son işlem aşamalarında daha esnek olmasını sağlıyor.
İtme için çekim yaparken ISO değerini filmin kutusundaki değerden daha düşük ayarlıyorsunuz, böylece çekimi fazla pozluyorsunuz ve ardından geliştirme süresi azaltıyorsunuz. Bu işlem, kontrastı ve greni artırırken gölgelerdeki detayları ortaya çıkarabiliyor.
Okyar’ın tavsiyesi
“Film pozlamasını artırmak veya azaltmak için, film kutusundaki ISO değerini kaç kademe ayarladığını not et ve bunu bana bildir. Ki, ben de banyo aşamasında geliştirme süresini ona göre ayarlayayım”.
Film fotoğrafçılığı, dijital kameraların ayar seçeneklerine güvenemez. Film çekme ve itme gibi teknikler biraz pratik gerektirir. Ama bu, analog fotoğrafçılığın büyüsünün bir parçası olabilir!
Gren kavramına alışın
Film fotoğrafçılığı ilgilenenler gren kavramına aşinadır. Genellikle düşük ışık koşullarından kaynaklanan, fotoğrafta görülen tanecikli dokudur.
Filmlerde bu durum, filmin ışığa duyarlı emülsiyonunda meydana gelen kimyasal bir reaksiyondan kaynaklanıyor ve parçacıklara yeterli ışığın ulaşmamasının bir sonucudur. Filmde banyo ederken gren küçültülemez. Banyo tekniği ile yapılabilen grenin büyümesini önlemektir. Ya da daha sonra PhotoShop ile müdahale gerekir.
Düşük ışık koşullarında, daha yüksek ISO değerine sahip bir film kullanmak gerekir . ISO değeri ne kadar yüksekse, emülsiyondaki gümüş halojenür kristallerinin oranı da o kadar yüksek oluyor. Bu, filmin ışığa daha duyarlı olduğu anlamına geliyor, ancak nihai fotoğrafta gren oluşma riski de o kadar artıyor.
Dijital dünyada bu tanecikli etkiye gürültü deniyor. Bu, sensörün ışık eksikliğiyle başa çıkmak zorunda kalmasından kaynaklanan görsel bozulmadan doğuyor.
Dijital kameralar, ışık hassasiyeti konusunda film kameralarını geride bıraktı. Her yeni sensör yükseltmesiyle dijital gürültü daha az sorun teşkil ediyor. Uzun bir süre boyunca, dijital fotoğrafçılığın temel amacı da buydu.
Ancak günümüzde kumlanmalı (grenli) doku yeniden moda oluyor gibi görünüyor. Birçok insan özellikle siyah beyaz kumlanmalı film fotoğraflarının retro estetiğini beğeniyor, ben de öyleyim.
Gürültüsüz, gerçeğe yakın renkli fotoğraflar istiyorsanız, dijital teknoloji filmden üstün bunu kabul edelim. Birçok fotoğrafçının aradıkları şey budur. Diğerleri ise biraz gizem içeren bir şey arıyor. Tarihin bir parçası gibi görünen bir fotoğraf isteyenlerin bunun için filme ihtiyacı vardır.
Film mi, Dijital mi? Hangisinin dinamik aralığı daha İyi?
Dinamik aralık, bir film veya sensörün yakalayabileceği ışık miktarını ifade eder. Görüntünüzün bir bölümünde çok fazla ışık varsa beyaz, bir bulanıklık olarak görünebilir. Işık eksikliği varsa, hiçbir ayrıntı içermeyen siyah bir alan elde edersiniz.
Günümüzün dijital sensörleri olağanüstü dinamik aralığa ve neredeyse sınırsız gölge kurtarma özelliğine sahip. Peki ya film? Bu konuda, ya dar bir dinamik aralığa sahip olduğu ya da dijitalden çok daha iyi vurgu kurtarma özelliğine sahip olduğu gibi çelişkili şeyler duymuş olabilirsiniz. Hangisi doğru?
Cevap, kullanılan filme bağlı. Kullanılan lensin keskinliği ve çekim tekniği de önemli etkenler elbette.

Ama Kodak Portra 160 gibi renkli negatif filmlerin inanılmaz bir vurgu aralığının var olduğu okumuştum, ben denemedim ama merak ettim. Hazır yurtdışındayken bugün bir tane Kodak Portra 160 35mm negatif film sipariş ettim.
Pek ucuz da değil biliyor musunuz? Bir makara film 24.90 Euro.
Yakın zamana kadar dijital, filmin dinamik aralığıyla rekabet edemiyordu. Ancak şimdi dijital öne geçmeye başladı.
Dijital bir sistemde daha iyi bir dinamik aralık elde etmek karmaşık bir süreçtir. Yüksek kaliteli sensörler, güçlü dosya sıkıştırıcılar ve dijital algoritmalar vs. Dijital fotoğrafçılığın bu yönünde oldukça çarpıcı gelişmeler yaçanıyor.
Geleneksel filmler 13 duraklık bir dinamik aralık kullanıyor. Dijital kameralar artık 14 durağa kadar çıkıyor, mesela Sony A7R III bildiğim kadarıyla neredeyse 15 durağa ulaşıyor. Ancak nasıl kullanacağı bilinmezse bu değerlerin bir anlamı olmuyor ne yazık ki. Bunda en iyi şekilde başarılı olmak için Ansel Adams’ın neredeyse bir asır önce geliştirdiği Zone System (Bölge Sistemi)‘ni anlamış ve uyguluyor olabilmeniz gerekiyor.
Dinamik aralık konusunda film baskın güçtü ve hala düşük ve orta seviye dijital kameralardan daha iyiydi. Ancak günümüzde durum değişiyor ve bazı dijital kameralar artık bu alanda liderliği ele geçiriyor gibi.
Dijital kameralar seri ardışık çekimler yapabiliyor. Ayrıca, HDR, Fusion, odak istifleme gibi bir dizi çarpıcı özellikler sunuyorlar. Bu, dinamik aralıkları açısından büyük bir avantaj teşkil edebilir.
Büyük format kameralar yaprak film kullanır, bu nedenle kameraya tek seferde bir çekim için film yüklersiniz. Bu, ISO’yu değiştirmeyi kolaylaştırır, ancak yanınızda bulunan yaprak filmlerle sınırlısınız.
Dijital kameralar daha pahalıdır
Ürün karşılaştırması yaparken fiyatlara bakmak her zaman iyi bir fikirdir. Bu, fotoğrafçılıkta da farklı değil, bu yüzden film ve dijital fotoğrafçılığın maliyetlerine bir göz atmakla başlayalım isterseniz.
Dijital fotoğrafçılıkta en büyük masraf kalemi kameranın kendisidir. Yüksek kaliteli bir dijital kamera ucuz değildir. Tam çerçeve kaliteli aynasız bir kamera yaklaşık 3-4 Bin dolara mal oluyor. Bu sadece gövde fiyatı. Objektifler ve diğer ekipmanlar da ucuz değil, ama bunlar sadece dijital fotoğrafçılığa özgü değil, film için de geçerli. Dijital fotoğrafçının ayrıca bir bilgisayara ve fotoğraf düzenleme yazılımına da ihtiyaç vardır.
Elbette, genellikle ekipman paketleriyle birlikte satılan daha uygun fiyatlı dijital kameralar da mevcut. Nikon D3XXX serisi kameralar bunlara iyi bir örnek olabilir.
Film kullanmak uzun vadede daha pahalı
İkinci el ürün satan mağazalarda veya internette uygun fiyatlarla film kameraları bulabilirsiniz. Satın aldığınız üründen memnun kalabilirsiniz, ancak kamera maliyet tablosunun küçük bir parçasını oluşturur.
Film fotoğrafçılığı için ilk önemli gider kalemi filmdir. Dijital fotoğrafçılığın aksine, deklanşöre her basışınız için ödeme yapmanız gerekir. Çekim yapmak istiyorsanız film satın almanız gerekecek. Bir rulo film çok pahalıya mal olmaz, ancak zamanla maliyeti artar. Ne kadar çok çekim yaparsanız, o kadar çok ödeme yapmanız gerekir.
Eski film kameraları için kullanılan filmler piyasada kolay bulunmayabilir ve daha pahalı olabilir. Bu durum, film fotoğrafçılarını daha pragmatik hale getiriyor. Zaten öyle olmaları gerekiyor.
Buradaki avantaj, film fotoğrafçılığı yapanların her kareyi dikkatlice düşünmek zorunda olmalarıdır. İsraf edemezler ve uygulamada hassas olmaları gerekir.
Dijital fotoğrafçılar daha hızlı ve pratik çekim yapabilirler. Hafıza kartlarının kapasitesi dolmuş olsa bile , yer açmak için fotoğrafları silebilirler. Bu da daha fazla deneme yanılma olanağı sağlar.
Film kameranızı yükseltme ihtiyacınız daha az olacaktır.
Teknoloji ilerledikçe, dijital kameranızı yükseltme ihtiyacı hissedebilirsiniz. Sisteminizin eski olduğunu düşünüyorsanız, en son teknolojiye ayak uydurmak için yeni bir kameraya ihtiyacınız olacaktır.
Ancak eskime döngüsü, özellikle üst düzey makinelerde, yavaştır. Bu nedenle, iyi bir dijital fotoğraf makinesi satın alırsanız, uzun yıllar boyunca yükseltme yapmanıza ihtiyacınız kalmaz. Film kameralarında, daha gelişmiş bir model satın almayı nadiren düşünürsünüz. İyi durumda oldukları sürece amaçlandığı gibi çalışmaya devam ederler, modern rakiplerinin baskısını hissettirmezler. Mesela benim kullandığım Nikkormat FT2 kameram 1975 yılı üretimi, yani yarım yüzyıllık bir kamera ile çekim yapıyorum, neredeyse benimle yaşıt.
Film fotoğrafçılığı yapmak zahmetli olabilir.
Çekime başlamadan önce bile film fotoğrafçılığı zaman alır. Çoğu orta ve büyük formatlı kameralarda bazı modellerde dahili ışık ölçer bulunmaz. Yani siz diyaframı lensten ayarlasanız bile kamera size doğru enstantanenin ne olacağını söylemez, buna sizin karar vermenizi bekler. Bu nedenle harici bir ışık ölçer gerekebilir. Buna bütçem yok derseniz Güneşli 16 (Sunny 16) kuralını öğrenip uygulayabilirsiniz. Ayrıca otomatik odaklama özelliğinin olmaması, çekimi yakalamak için zaman ayırmanız gerektirir.
Kullanım kolaylıkları bakımından, film teknolojisinin geride kaldığını düşünebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız, dijital teknoloji çoğu açıdan çok daha kullanışlı, bu doğru. Bir fotoğraf çekip dakikalar içinde çevrimiçi olarak paylaşabilirsiniz. Eğer son teslim tarihine yetişmeye çalışan bir profesyonelseniz, film teknolojisi sorun yaratacaktır.
Filmle çalışıyorsanız sabırlı olmalısınız. Birçok kişi için bu süreçler ve sonuçlarını bekleme zorunluluğu, analog fotoğrafçılığın eğlenceli yanlarından biridir. Size sabrı ve planlama yapmayı öğretir.
Işık sızıntısı fenomeninden nasıl faydalanabileceğinizi öğrenin
Işık sızıntıları, film fotoğraflarına nostaljik, eski tarz bir görünüm katabiliyor. Eski(miş) kameralarda film kapağını çerçeveleyen ışık contaları zamanla özelliğini kaybettiğinden kamera ışık sızıntılarına daha yatkın duruma geliyor. Ancak siz bunu kasıtlı olarak da oluşturabilirsiniz.
Işık sızıntısı elde etmenin bir yolu, fotoğrafı çektikten sonra kameranızın arka kapağını hızlıca kapatıp açmaktır. Bu kısa süreli ışık maruziyeti ilginç efektler yaratacaktır, ancak bu süreçte birkaç kareyi kaybedebilirsiniz. Farklı kameralar, lensler ve tekniklerle denemeler yapmak, fotoğrafçılığınız için mükemmel ışık sızıntısı stilini bulmanıza yardımcı olacaktır, cesaret edip deneyenlerden sonuçlarını duymak isterim doğrusu.
Işığın beklenmedik bir şekilde filme çarpmasıyla oluşan bu durum, benzersiz ve tahmin edilemez etkiler yaratıyormuş (ben denemedim), ama şöyle bir tecrübem oldu:
Bendeki 3 analog kameradan biri olan Revue 3 analog kamerama ilk filmimi takıp ilk karelerimi çekmek için bir hafta sonu Alaçatı turu planlamıştım. Hatta Alaçatı’da retro eşyalar satan bir dükkanın vitrininde eski analog fotoğraf makinelerini görünce önünde duraksamıştım elimde Revue ile. Dükkanın içinde bir masada çayını yudumlayan dükkan sahibi Leika sanmıştı elimdekini. Çünkü Revue 3 (Fed 3) için “fakir adamın Leika’sı” tabiri kullanılır. Neredeyse bire bir Leika replikasıydı elimdeki çünkü.
Gün boyunca sayısız denemeler yaptım ve bir makara ILFORD HP5 400 ASA filmi bitirmiştim. Banyo ve tarama için Okyar’a gönderdim büyük hevesle. Gelen sonuçların neredeyse tamamı aşağıdaki gibiydi:
Fotoğrafın kenarlarındaki parlaklık dikkatinizi çekmiştir. Bunun nedenini detaylı araştırma yaptıktan sonra anlamıştım; kameramın deklanşör perdesinde bir yırtılma, daha doğrusu yapraklarından birinin birleşim yerinde bir açılma söz konusuydu. Deklanşöre her basışımda lensimden gelen ışık bu açıklıktan filme çarpmış ve bu sonuç çıkmıştı. Neyse ki tamir ettirmesi çok uzun ve pahalı olmadı! Şimdi saat gibi çalışıyor kameram.
Bu arıza fotoğrafımda öngörmediğim bir efektin oluşmasına neden olmuştu.
Film Geliştirme (Banyo)
Film fotoğrafçılığını benim için cazip kılan en önemli özelliklerinden biri de filmi banyo etme gerekliliğidir. Çektiğiniz fotoğrafı anında görebileceğiniz dijital fotoğrafçılığın aksine, çalışmanızı görebilmek için önce filmi banyo etmeniz vaye ettirmeniz gerekir.
Film fotoğrafçıları çektikleri karelerin sonuçlarını görmek için genellikle filmlerin geliştirilmesi, taranması ve basılması için işleme laboratuvarlarına ihtiyaç duyarlar. Ya da benim gibi en yakın dostunuzu kullanırsınız; bu, açık ara en uygun seçenektir ve dışarıdaki laboratuvarlardan daha iyi ve ekonomik sonuçlar verir.
Filmi banyo ettirmenin sorunlarından biri de aldığı zamandır. Bazı laboratuvarlar, son fotoğraflarınızı size geri göndermek için sizi birkaç hafta bekletebilir, Almanya’da bu iş için bulduğun en kısa süre iki haftaydı. Beklemek bazen çok sıkıcı olabiliyor, bu aynı zamanda film fotoğrafçılığı sürecinin heyecanını da artırıyor tabi.
Alın size bir diğer maliyet kalemi daha. Filmi satın alırken ödediğiniz paranın yanı sıra, banyo ettirirken de ödeme yapmak gerekiyor. İyi haber, iyi laboratuvarlar çok fazla ücret almıyor, ancak maliyetler birikiyor.
Hedefim kendi filmimin banyosunu yapabilmek
Neyse ki, evde film banyo edip baskı yapmak gibi başka bir çözüm de mevcut. Elbette bunun bir başlangıç maliyeti var, ancak uzun vadede daha ucuza gelebiliyor. Benim hedefim bunu yapmak. Bu yaz Köyceğiz’de birkaç günlüğüne bir Airbnb evi bulup, Okyar’ı ziyaret edip ondan bire-bir film banyo ve tarama dersi alayım diyorum.
Evde film banyo etmek stresli olduğu kadar eğlenceli bir sürece benziyor. Başlamak için, banyo tankı, kimyasallar ve karanlık oda veya değiştirme çantası, tarayıcı gibi birkaç temel ekipmana ihtiyacım olacak. Bunların listesini Okyar’dan alacağım elbet. En zor kısmı ise filmi tamamen karanlıkta makaraya sarmak olacak sanırım.
Kimyasalları talimatlara göre karıştırmak ve uygun sıcaklığı korumak da diğer sıkıntılı bir durum. Ardından, her adım için belirtilen geliştirme sürelerine uymak: ön ıslatma, geliştirici, yıkama ve stabilizatör. Tankı çalkalama tekniği ve işlem bittiğinde kimyasalları şişelerine geri dökmek..
Son olarak, filmi kuruması için asmak ve fotoğrafları dijitalleştirmek için negatifleri taramak. Özel bir film tarayıcı veya hatta bir akıllı telefon uygulaması kullanılabilir, bakalım usta burda ne tavsiye edecek. Her iki durumda da, evde film banyo etmek, analog fotoğrafçılığın büyüsünü deneyimlemenin harika bir yolu olacak benim için, şimdiden heyecanlıyım 🫢
Sonuç
Film ve banyo için para harcama baskısı, çok daha dikkatli bir fotoğrafçı olmanızı sağlıyor. Her fotoğrafı çekmeden önce nasıl başka şekillerde çekilebileceğini düşünüyorsunuz.
Ben şöyle bir alışkanlık geliştirdim
Çekmeyi gözüme kestirdiğim sahneye önce kameramı çevirip vizörden kadrajımı kontrol ediyorum, bu kadraj beni mutlu eder mi diye düşünüyorum. Son günlerde bu kontrolümden sonra, çekim yapmamaya karar verdiğim anların sıklaştığını gözlemliyorum.
İki kere düşün, bir kere çek
Film kameranızla ne yaptığınızdan emin değilseniz, hatalar oldukça pahalıya mal olabilir. Bu da sizi neyi yanlış yaptığınızı hızlıca öğrenmeye zorluyor. Siyah beyaz film fotoğrafçılığı bunların hepsi ve daha fazlası. Dijitalde normalde, siyah beyaz fotoğraflar çekerken önce renkli çekim yapıp sonra dönüştürüyordum . Bu bana post prodüksiyonda daha fazla seçenek sunuyordu. Filmle çekim yaparken bu seçeneğiniz yok. Bu nedenle, neyi elde etmek istediğinize ve siyah beyaz olarak nasıl görüneceğine gerçekten dikkat etmek gerekiyor. Bu yüzden çekimden sonra değil, öncesinde bunlara dikkat etmelisiniz. Siyah beyaz filmle çekim yapmanın en sevdiğim nedeni de bu. Becerilerinizi çok daha hızlı geliştirmek zorunda kalıyorsunuz.
Fotoğrafçılıkta aradığınız son teslim tarihlerine uymak ve kolaylık önceliğinizse, üzgünüm film size göre değil. Film fotoğrafçılığının, dijitalin taklit edemediği belirli bir büyüsü hala var. Her film kamerasının kendine özgü özellikleri vardır ve fotoğrafların nasıl çıkacağını asla tam olarak bilemezsiniz. Dijital kameralarda elde edemeyeceğiniz bir yaratıcılık ve gizem duygusu var ve bu sizi içine içine çeker.
Film fotoğrafçılığı birkaç yıl öncesine kadar ölü ve gömülmüş gibi görünüyordu. Ancak şimdi binlerce fotoğrafçının tekrar analog kameralar satın almasıyla gerçek bir film fotoğrafçılığı rönesansı yaşıyoruz. Film fotoğrafçılığının yeniden moda olması ve piyasaya yeni film türlerinin girmesiyle, analog fotoğrafçılığa başlamak için bundan daha iyi bir zaman olamaz. Siyah beyaz film fotoğrafçılığının eşsiz zorluklarını ve ödüllerini deneyimlemek istiyorsanız, gerekli malzemeleri ve hizmetleri bulmak daha da zorlaşmadan bir an önce başlamanız en iyisidir.
Film fotoğraçılığına başladıktan sonra takip ettiğim bir sanatçı var: Muhammed Ali Arslan, İstanbul’da yaşayan bir film fotoğrafçısı ve görüntü yönetmeni. Sinemaya olan sevgisini ve yeteneğini fotoğraflarına açıkça yansıtmış. Çevre ve konu temasını sinemadan gelen tekniğini kullanarak dramatik etki yaratan sahneler oluşturuyor. Görüntülerindeki hakim olan sadeliği ve atmosferi beğeniyorum. Tonlamalar soluk ama görüntüler çok çarpıcı. Instagram profilinde aşağılarda yer alan süresi geçmiş filmlerle (genellikle Kodak Profoto100 ile) çektiği karelere şaşıracaksınız.


















