Genel tanımı ile Birleşmiş Milletler (United Nations) Teşkilatının kabulü ile 8 Mart olarak insan hakları temelinde kadınların toplumdaki yerlerini vurgulayan başarılarını kutlamak için belirlenmiştir. Tarihçesi hakkında değişik söylemler var. İlk olarak Amerika Sosyalist Partisinin (ABD de sosyalist parti nasıl olacaksa artık) 28 Şubat 1909 da kadınlar günü düzenlediği kayıtlıdır. 1917 de Rusya’da kadınların oy hakkı kazanmalarının ardından 8 Mart gününün ulusal bayram olması söz konusudur.
Bir önemli olayın da 8 Mart gününün kadınlar günü olarak belirlenmesine sebep olduğu söylenir: 8 Mart 1857’de ABD’ni New York kentinde çoğu sosyalist olan kadın işçilerin öncülüğünde sendikal haklar ve kadınlara oy hakkı talepleriyle düzenlenen miting, başka biri ise 8 Mart 1857’de yine ABD’nin New York kentindeki bir tekstil fabrikasında grevci işçilere polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin kurulan barikatlar nedeniyle kaçamamaları sonucunda 120 kadın işçinin ölmesidir. 1911 yılında olan benzer bir olayın da adı geçer. Ancak SSCB, 1917 Bolşevik devriminde kadınların aldığı role dayandığını söyler. Gördüğünüz gibi sen-ben çekişmesi ve güç zehirlenmesi her zaman ve her yerdedir.
Nedense ben 8 Mart 1857’de olan ve 120 kadın işçinin yanarak (yoksa yakıldı mı???) ölmesi olduğunu düşünürüm.
Kaldı ki kadınların toplumda yer bulmaları çok zor olmuştur. Günümüzde bu sorun devam etmektedir. Biraz tarihin derinliklerine göz atarsak orta çağda (bu çağ Batı roma İmparatorluğunun yıkılması ile başlayıp 1492 de Amerika’nın keşfiyle son bulan 1000 yıllık bir zaman dilimidir) kiliseler kadınlara daima günah kaynağı gözüyle bakardı. Bu mistik kadın düşmanlığı orta çağ manastırında kesinlikle mevcuttur. Bunun için Odon de Cluny’nin (X. yüzyılda) aşağıdaki beyanatını hatırlamak yeterli olacaktır:
“Vücudun güzelliği tamamıyla ciltten kaynaklanır. Aslında insanlar, Beotya vaşakları gibi içsel bir görüşe sahip olup cildin altında nelerin olduğunu görseler, bir kadının görüntüsü bile onlara mide bulandırıcı gelecektir: Bu kadınsı zarafet balgam, kan, sarı od ve siyah ödden başka bir şey değildir. Burun deliklerinde, boğazında, kanında nelerin gizlendiğini duşunun: Her yer pislik dolu. Nasıl oluyor da kusmuğa veya dışkıya parmağımızın ucuyla bile dokunmaktan tiksinen bizler, kollarımızın arasında dışkı dolu bir çuval tutmayı arzulayabiliyoruz!”.
İffetli keşişlerin bu konudaki düşünceleri de yeterli değildir, çünkü kadınlara karşı en amansız metin, Giovanni Boccaccio’nun XIV. yüzyılda yazılmış Corbaccio eserinde bulunur.
Ancak bazı Orta çağda edebiyatçıların kadına güzelleme yapmasını da göz ardı etmemek gerekir. Kiliselerin devlet yönetimine hâkim olduğu ve karşılarında laik addedilen şehir feodallerine karşı yürüttüğü kadınları karalama faaliyetleri hiçbir zaman durmaz. Kadın en basitinden “büyücü” dür. Bunun bir ileri tanımı ise kadın şeytandır ve izi kalmaması için yakılarak yok edilmelidir. Yakılmak ise cezaların en insaflı olanıdır. İşkence yöntemlerinin detaylarını vermek istemiyorum. Ancak işkence sonrasında da yakılmalıdır ki iz kalmasın. Bütün bunlar dönemdeki papanın, piskoposların, papazların “vahiy” olarak yazılmış belgeleriyle olur. Hatta kediler de büyücülerin ve şeytanların ortağıdır. Bu yüzden kedilerin yok edilmesiyle sıçanların çoğalması veba salgınını (1346-1353 yıllarında Avrupa’da 75-200 milyon insanın bu salgında öldüğü tahmin ediliyor) ortaya çıkarır.
Rönesans bu durumu tersine çevirir mi? Hayır. Ne yazık ki rönesanstan sonra da kadınlara şiddet devam eder. Engizisyona kadın düşmanlığı ve bağnaz karanlığın vahşi tanıklığı konusunda en acımasız rehber olan, Kramer ve Sprenger’in korkunc Malleus maleficarum [Cadıların Çekici] eseri 1486 yılma aittir. Ayrıca cadılara uygulanan en amansız zulüm ve yakılarak öldürülme olayları Rönesans’tan itibaren gerçekleşmiştir.
Yukarıda bahsedilen durum ne yazık ki bütün dünyada benzerlik göstermektedir. Sadece orta çağ Avrupası üzerine okuma yaptığım için bildiklerimi yazabiliyorum.
Bu yüzden 8 Mart 1857’deki olayı bu geçmişle ilişkilendiririm. Yüzyıllar boyunca genetik kodlara işlenen bu durumu günümüzde kadına şiddet olaylarının da gerekçesi görürüm.
Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında, iki komünist kız kardeş Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova’nın girişimi ile gerçekleştirildi. Bu tarihten sonra yıllar boyunca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına izin verilmedi. 1975 yılında “Birleşmiş Milletler Kadın On Yılı” ilan edildi. Türkiye de bu kapsamda yer aldığı için 1975 yılında Türkiye’de “Kadın Yılı Kongresi” yapıldı.
1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından kutlanmaya devam edilmektedir. Bu yeni dönemin temel farkı, eskiden sadece sosyalist kesimin sahiplendiği bugünün artık hemen tüm kadın kuruluşlarının yanı sıra adeta resmî bayram gibi devlet yetkilileri ve kurumları tarafından da kutlanmaya, hatta şirketlerin de reklam ve pazarlama faaliyetleri ile buna katılmaya başlamasıdır. Yakın tarihte, bu günün kutlamalarına ilişkin satırlar siyasi tarafa kayacağı için yazmıyorum.
Biliyorum, canınızı çok sıktım. Başarılı kadınlardan bahsedip pembe bir yazı ortaya koyabilirdim. Ama bu tarih boyunca kadınların çektiği çileyi, uğradığı şiddeti anlatmayacaktı. Son sözü Nazım Hikmet’e bırakıyorum:
…….
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
……
8 Mart 2023 dünya kadınlar günü kutlu olsun, kadınlar her zaman baş tacımız olsun…


