Türk fotoğraf dünyasında önemli bir yeri olan Ahmet Esmer de Balıkesir’dedir. Ve her şeye rağmen ailesiyle birlikte Kırcaali’den göç ettiğinden bu yana şehrini terk etmeden fotoğraf ve sanata hizmet etmiş ve etmeye devam etmektedir.

Kendisini gıyabında çok ama çok uzun seneler öncesinden tanımama rağmen görüşme, sohbet ve röportaj için yolumuz dünya tiyatrolar gününde açtığı “Ahmet Esmer Sanatçı Portreleri- Nostaljik Fotoğraf Sergisi” açılışında kesişti. Yıllarca çalıştığı ve şimdilerde restore ettirdiği ekmek teknesinde sıcak samimi bir ortamda sohbet ettik. Akşamında da birlikte sergi açılışındaydık. Açılış konuşmasında orada bulunmamdan bahsederek teşekkür etmesi beni ziyadesiyle mutlu etti. Ayrıca sayesinde birçok fotoğraf sever ile tanışma fırsatını da elde ettim. Tarihi not edelim: 27 Mart 2019, Balıkesir…

Söyleşi kısa bir anısı ile başladı;
AE: Bir kere Balıkesir’imize hoş geldiniz. Sizi tanıdık memnun olduk. Konuşmanızın arasında dediniz ya “Fotoğrafçılar tanışacak, iletişim olacak”, yıllar önce bir arkadaşla beraber Beyoğlu şehir galerisinde fotoğraf sergisi açtık.
OA: Kaç yıllarındaydı?
AE: 1967’lerdeydi. Tabii o zaman tanımadığımız birçok fotoğrafçı geldi. Örneğin birisi Gültekin Çizgen’di. Orda tanıştım ve hala dostluğumuz devam ediyor. Hala gelir gider. Görüşürüz, konuşuruz.
OA: Gültekin Çizgen dediniz ya, benim de Gültekin Çizgen’le ilgili enteresan bir anım vardır. Gültekin Çizgen’in 1979 yılında “Çocuklarımız- The Children of Turkey” adıyla yayınladığı kitapta benim de bir fotoğrafım var.
AE: Var, o kitapta benim de fotoğraflarım var.
OA: O kitapta sizin gibi çok değerli fotoğrafçılarla bir aradayım. Hadi sürprizi de söyleyeyim. Sizin en sevdiğiniz fotoğraf ile benim fotoğrafım aynı sayfada sırt sırda yer alıyor.
AE: Yani dediğinizi gibi hem dostluklar kuruluyor hem devam ediyor. Benim karikatür tarafım da var. Fotoğraflarla karikatürü birleştirip kolaj yapıyorum. Oradan da tanıdığım karikatürcü dostlarım var.

OA: Bu yaptığınız kolajlar ve karikatürlerle sergi açtınız mı?
AE: Oooo kaç defa açtım. Kitaplarda da yer alıyor.
Burada ara verip karikatür kitaplarına baktık. Kolajları nasıl yaptığını, hangi fikirlerden hareket ettiğini tatlı tatlı anlattı. Ben de heyecan ve merakla arkasından ne gelecek diye dinledim. Bu tarzda birçok ulusal ve uluslararası yarışmalara katılmış ve ödüller almış. Ve yarışmaların kitaplarında karikatürleri yer alıyor. Birlikte birçoğuna baktık.
OA: Ben sizin İzmir’de fotoğraf serginizi hatırlamıyorum.
AE: Açmadım. Da Karşıyaka Belediyesinin fotoğraf günlerine katıldım. Bak bu Amasya’da. Amasya her sene bir etkinlik yapıyorlar. Çok aktif çalışıyorlar.

Kahvelerimiz geldi. Sohbete ara verdik. Aslında ben kaydı durdurdum. Konuşmamız hiç kesilmedi. Enerji dolu, insanı motive eden bir ses tonuyla konuşuyor. Türkçeyi çok güzel kullanıyor. Samimi. Ve artık önceden hazırladığım sorulara sıra geldi. Biraz ciddileştim. Benim o halimi görünce o da biraz ciddileşti. Ama samimiyet kaybolmadı. İkimiz de yapacağımız konuşmanın tarihe kayıt düşeceğinin farkındaydık. Ben heyecanımı belli etmemeye çalışıyordum. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım ve yine kısa bir giriş konuşması yapma ihtiyacı duydum;
OA: Ben Ahmet Esmer’i tanıyorum. Yaşımdan dolayı geçmişten dolayı… yeni fotoğrafçılara yeni kuşağa, gençlere tanıtmaya kalksak “Ahmet Esmer kimdir?” diye sorsam biraz bahseder misiniz?
AE: Okyar Bey kardeşim öyle Ahmet Esmer kimdir diye sorduğunuz zaman, Ahmet Esmer 1950 senesinde ailesiyle birlikte Bulgaristan’ın Kırcaali kasabasından anavatana göç etmiş bir ailenin çocuğudur, yani o zamanlar göç meselesi!

Bunları anlatırken sesi hüzünlendi, Sanırım eski günlere gitti. 1934 doğumlu olduğuna göre göç ettiklerinde 16 yaşındaymış. Yani gençlik anıları Kırcaali’de kalıvermiş. Konuşmasına devam ediyor – Başvekil Adnan Menderes zamanında buraya geldik. Akrabalarımız dolayısıyla babam bizi buraya Balıkesir’e getirdi. Balıkesir’de çok değişik işlerde bulundum. Garsonluk yaptım, elektrik çıraklığı yaptım. En sonunda bir akrabam vasıtasıyla üç ayaklı fotoğraf makinasıyla çalıştım. Daha sonra fotoğrafçı bir abi beni stüdyoya gönderdi. Orada 6×9 bir Kodak makinası vardı. Pazar günleri makinayı bana verir parka fotoğraf çekmeye gönderirdi.
OA: Anladığım şu, siz fotoğrafçılığa para kazanmak amacıyla başlıyorsunuz.
AE: Tabii meslek olarak.
OA: Bir süre sonra fotoğraflarınızla belgesel ve sanat fotoğrafına geçiş yapıyorsunuz. Bu süreç nasıl oldu?
AE: Meslek olarak fotoğrafçılığı sürdürürken fotoğraf sanatıyla ilgilenmeye başladım. Ama ben alaylıyım. Akademik tarafım yok. Çok izledim. O zamanlar buraya Sabit’in (Kalfagil) sergisi gelmişti. Onlar beni çok etkiledi. Bu defa ben de biraz o gözle bakmaya başladım. Daha sonrası çok sergiler izledim. Çektiğim fotoğraflarla yarışmalara katıldım.

OA: Kaç yılında oluyor bu?
AE: 55’li yıllarda. Sonrasında sergiler açtık. Mesela şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Türkiye’de köyde ilk fotoğraf sergisi açan kişiyim, 1957 senesinde. Balıkesir’de ilk fotoğraf sergisini açan kişiyim. Yine 1957’de ilk karikatür sergisini açan da benim.



OA: Fotoğrafa sanat olarak bakmanızda Ozan Sağdıç’ın tarzı etkisi olduğunu söylediniz. Başka hangi fotoğrafçılar sizi etkiledi?
AE: Gültekin Çizgen, İbrahim Zaman… Güzel dostluklarımız oldu.
OA: İbrahim Zaman’ın da Bakırköy’de stüdyosu vardı.
AE: Açalım telefonu konuşalım.
İbrahim Zaman’ı aradık. Ahmet Esmer’e İbrahim Zaman ile çok yakın ortak dostum olduğundan bahsedince “Hemen arayalım” dedi ve aradı. Bir süre hoş sohbetten sonra telefonu bana verdi. Ben de konuştum. Eski Bakırköy günlerinden bahsettik. Kendisini görmeye geleceğimi söyledim. Bu telefon konuşması sürecinde de kayıt yapıldı. Ancak çok uzun olacağı için burada sadece kısaca anlatmaya çalıştım.
AE: İyi oldu de mi?
OA: Fotoğrafı sanat olarak algılamaya başladıktan sonra fotoğrafı nasıl tanımlarsınız, fotoğraf sizin için ne anlam ifade ediyor?
AE: Fotoğrafın bir sanat yönü, bir de belgesel yönü var. Fotoğraf dünyadaki büyük buluşlardan bir tanesi. Sanatsal yönünün dışında belgesel kısmı var ki bu çok mühim. Dünyamızın yıllar önceki halini fotoğraf olmasaydı nasıl tanıyacağız? Fotoğrafın içinde olmamdan çok mutluyum. Yapabildiğim kadarıyla fotoğrafın içinde olup hem sanatsal hem de belgesel yapmaya çalışıyorum. Etrafı dolaşıyorum. Kültürümüz olan konulara eğilip onları gelecek nesillere aktarmak üzere çalışmalar yaptım ve devam ediyorum. Mesela bizim burada hiçbir yerde olmayan yel değirmenleri var. Bunları bulan ve ilk fotoğraflayan kişiyim. Daha sonra tanıtınca çok gelen oldu.
Yine yel değirmeni önünde çoban olan fotoğrafı üzerinde konuşmaya başlıyoruz. Benim aklıma geliveren iki fotoğraftan birisidir bu. İkisi de duvarda asılı.

Bu fotoğrafı “İzmir life“ dergisinin orta sayfasında yayınladılar.
OA: Fotoğrafta aldığınız birçok ödül var. Kitaplarda basılanlar var. Sizi en çok etkileyen ödülünüz desem, hangisi veya hangileridir?
AE: Fotoğraf yaşantım içinde zaman zaman ödüllerim oldu. Alaylı olmama rağmen…
Bu an ödülleri anlatırken Ahmet Esmer mütevazi bir duruş sergiliyor. Alaylı olmasına gönderme yapıyor. Ben de “O dönemlerde kitap mı vardı, akademi vardı da gitmedik mi? Mütevazi olmayın öyle sanırlar” diye lafa giriyorum.
AE: Bunların arasında beni duygulandıran, unutamadığım Ankara’da Türkiye Fotoğraf sanatı Kurumunun (şimdiki karşılığı TFSF) 50nci yıl için verilen heykelciğidir. Ankara’ya gittim. İbrahim Zaman, Hüsnü Gürsel, Ersin Alok gibi dönemin birçok önemli ismi yanında bu ödülü aldığım için onur duydum.

Bir de Antalya’daki 13 üncü altın portakal festivalindeki fotoğraf yarışmasında üçüncülük ödülü almıştım. Haliyle ödülümüzü alalım diye Antalya’ya gittik. O sene sinema ödülünü de Adile Naşit’e vermişlerdi. Sahneye arka arkaya çıkmıştık.

OA: Ahmet Bey fotoğraf kitabınız var mı?
AE: Fotoğraf kitabı maalesef basamadım. İhmalkarlık değil de ne bileyim ekonomik belki de… Birçok kitapta varım da kendime ait bir kitap olmadı.
Bu konuyu sergi açılışında Ahmet Esmer’in konuşması bittikten sonra söz alarak gündeme taşıdım. Belediyenin ya da Balıkesir’li şirketlerin buna destek olması gerektiğini söyledim. Epey alkış aldı. BASAF başkanı Erhan Bey de destekledi ve bu konuda çalışacaklarına söz verdi.

OA: Fotoğraf için seyahat ettiğiniz yerler oldu herhalde. Bu yerler arasında “buraya tekrar gitsem” diye aklınızda kalan yerler var mı?
AE: Yurtdışında iki defa “Photokina-Almanya” bir defa da “Photo Fair-Londra” gittim.

OA: Hani beraber fotoğraf çekmeye gidelim desem Türkiye’de beni nereye götürürsünüz?
AE: Türkiye’nin her yeri güzel de, ben önce kendi çevremi kendi yöremi fotoğraflamak isterim. Çevremizde birçok enteresan yerler var. Ondan sonra da beraber dışarlara çıkarız. Buraya, dükkanı yeni açtığım zaman Ara Güler geldi. Rahmetli. Şurada oturduk konuştuk. Benim şu “Hindili çocuk” fotoğrafımı gördü. “Böyle on tane fotoğrafın varsa seni ansiklopediye alayım” dedi bana. Sonrasında yine “al makinayı Assos’a gidelim” dedi. Dükkanı yeni açtığım için gidemedim. Keşke gitseydim. Nasıl çektiğini görürdüm, nasıl çalıştığını görürdüm beraber fotoğraflarımız olurdu. Portre fotoğrafını çektim ama.
Bu konuşma kendi çevremizde fotoğraf çekmek ve başka ülkelerde fotoğraf çekmek üzerine fikir mütalaasına dönüverdi. İkimizde kendimizi merkez olarak kabul edip sokağımız, mahallemiz, şehrimiz, ülkemizde fotoğraf çekmenin yanı sıra yurtdışında da fotoğraf çekmenin daha kabul edilebilir olduğunu konuştuk.

OA: Siz eski topraksınız. Yani karanlık odadan geliyorsunuz. Fotoğraf çekmeden daha da önemli işin mutfak tarafı diyeceğimiz karanlık oda çalışmalarıydı. Siz fotoğraf çekerken ve karanlık oda çalışmalarında kendinize has bir teknik geliştirdiniz mi?
AE: Tabii herkes gibi bakıyorsun ama görmek meselesi var. Makinanın verdiği olanaklar nispetinde çekiyordum. Ne yapıyordum; bir diyafram aşağıya bir diyafram yukarıya çekiyordum. İşi garantiye almak için. Birkaç tane çekmeye çalışırdım. “Tek çekilen kare en tehlikeli karedir” derdik. Baskı malum, provalar alıyorduk. Kendi fotoğraflarımı bastığım gibi postaneden emekli Orhan arkadaşımın fotoğraflarını da bastım. Fotoğrafları görünce aldık fotoğrafları Beyoğlu şehir galerisine gittik ve sergi açtık. Film ve kart banyolarını kendimiz hazırlıyorduk. Banyo formüllerini İstanbul’dan alıyorduk. Hiç unutmam kağıt film bulamazdık. Karaborsadan alırdık zaman zaman. Eğer hata yapıp karanlık odada az pozlama verdiysem kağıda hohlardık gelişsin diye… (gülüşmeler)… Ellerimiz kararırdı, kimyasal kokardık ama mutluyduk. Hem ekmek paramız çıktı hem de sanatsal çalışmalar yaptık. Ben memnunum mutluyum yani… Hala heyecanım var.

OA: Daha önce bahsettiniz. Fotoğraf yanında çok özel bir uğraşınız var, karikatür. Fotoğraf görmek gerektiriyor ama karikatürde ruhunuzla aklınızla görmeniz gerekiyor.
AE: Şimdi Okyar Bey, mizah fotoğrafları diye bir şey… Günün birinde Mehmet Bayhan bana bir adres verdi. Belçika’da “Gülen Objektif” isminde yarışmalar yapıldığından bahsetti. Ben buna yöneldim. 2002-2003’de 38 ülkenin katıldığı yarışmada Türkiye’den bir ben varım. İstanbul ve Bursa Anadolu karikatürcüler derneği üyesiyim aynı zamanda… Karikatürcü yanımla kolaj denilen tarzda çalışıyorum. Fotoğrafın üstüne karikatür, karikatürün üstüne fotoğraf çalışmaları yapıyorum.

OA: Sosyal medya ile aranız nasıl? Facebook, Instagram, bilgisayar kullanımı gibi…
AE: Valla pek fazla kullanmıyorum (bu arada belirtmekte yarar var, cep telefonu yok). Yardım alıyorum. Ama mümkün olduğu kadar takip ediyorum. Facebook hesabım var.

OA: Renkli fotoğraf da çekmişsinizdir. Bir fotoğrafı siyah beyaz ya da renkli çekme kriterleriniz nedir?
AE: Ben siyah beyazdan yanayım… Tadı bambaşka… Şimdi bakıyorsun fotoğrafa kıpkırmızı ya da masmavi. Ne diyorlar buna? Manipülasyon mu? Ne zaman bir fotoğrafa baktığımda korkuyorum; acaba bir şey yapılmış mı? Şimdi Okyar Bey, rahmetli Sabit Kalfagil, İbrahim Zaman bir de Özdemir Cebeci diye bir gazeteci abi ile Halkapınar değirmenlerine fotoğraf çekmeye gittik. Şimdi değirmenin yanında bir çoban var. Elinde bir sopa var. Sabit Kalfagil buradan bağırtıyor; Biraz sola gel, elini biraz yukarı getir, biraz daha aşağı gelir misin?


OA: Fotoğrafçılıkla uğraşmasaydınız, karikatür çizmeseydiniz ne yapmak isterdiniz?
AE: Hayat beni nereye sürüklerse yapardım. Muhacir olarak geldik. Geldiğimizin ikinci senesinde babam öldü. O sırada fotoğrafçıydım. Ekmek yedik. Yine fotoğrafçılık yapardım.
OA: Şimdi en sevdiğiniz ve sevmediğiniz köşesine geldik. Cevap vermek zorunda değilsiniz. En sevdiğiniz projeniz nedir?
AE: İlk defa köylerde fotoğraf sergisi açtık. Şimdi de BASAF sürdürüyor. Bu çok hoşuma gider. Arkadaşlarla beraber köy düğününde bir tarafta oynanırken diğer tarafta duvarda fotoğraf sergisi açardık. Bir de bunları slide gösteri olarak kütüphanede, sigorta hastanesinde hastalara, cezaevinde yapardık. Keşke yapmasaydım dediğim bir şey olmadı.
OA: En sevdiğiniz fotoğrafınız hangisi?
AE: En sevdiğim “Hindili Çocuk”. Balıkesir’de 60 sene öncesinde bir sokak burası. İnce ince yağmur yağıyordu. Çocuk da hindilerin başındaydı. Bir kare yakalamışım. Bu benim klasik fotoğrafım oldu.

OA: En sevdiğiniz Türk fotoğrafçısı kimdir?
AE: Bi tek mi?
OA: Değil, kaç tane sayarsanız sayabilirsiniz.
AE: Hepsi dostum arkadaşım yahu…
OA: Yabancı fotoğrafçılardan var mı?
AE: Ansel Adams, Bresson, Yusuf Karsh ilk aklıma gelenler.
OA: En sevdiğiniz fotoğraf çekme mekanı?
AE: Balıkesir ve çevrem
OA: Fotoğraf çekerken ışığı nasıl kullanıyorsunuz?
AE: Ben de İbrahim Zaman gibi biraz ışıkçıyım. Işığa dikkat ediyorum. Kapıdan pencereden gelen ışıkları tercih ediyorum. Mesela bu fotoğrafta ayna tuttum…
OA: Manipülasyon var yani…
Açıklama geldi. Kapıdan gelen ışık yeterli olmayınca aynadan destek alınmış. Bunu çok tatlı bir şekilde fotoğrafa bakarak anlattı.
AE: İstanbul fotoğraf müzesi daimi salonunda bir fotoğrafım yer alıyor. O da pencereden gelen ışıkla çekilmiş “hallaç” fotoğrafıdır.

OA: Ne tarzda kompozisyonları tercih ediyorsunuz?
AE: Ben fotoğrafımda insan istiyorum. Manzara fotoğrafçısı değilim. İlla insan olacak… Hani ne diyorlar ona “still life”, o da değilim…
OA: Bu kadar senede çok değişik fotoğraf makinaları kullanmışsınız. Tercih ettiğiniz bir makine var mı? En rahat ettiğiniz marka ve model var mıdır? Objektif tercihiniz nelerdir?
AE: Okyar Bey kardeşim, ben çok sıkıntılı zamanlarda fotoğrafçılık yaptım. İlk Prescott (yanlış yazmış olabilirim) 6×6 makinamı aldığımdaki sevincimi unutamam. Burada bir abimizde Rolleiflex 6×6 vardı. Böyle yani… O makinaya hayran hayran bakardık. Daha sonra bir fotoğrafçı arkadaştan Mamiya aldım. Bunların haricinde ufak tefek farklı makinalar kullandım. Mesela ilk körüklü makinam Kore’den gelen bir astsubaydan aldığım “Zenove” idi. Hiç unutmam. Nasıl olduysa bir öğretmen arkadaşa hediye ettim. Ki sorma gitsin… Burada üzüntüsü ve pişmanlığı yüzüne vuruyordu. Omuzları birden çöktü. Ben de üzülmüştüm. Tekrar istesem onu geriye ya. Birden umutlandı. Gözleri parıldadı. Ben de “İsteyin” diyerek teşvik ettim. Konuşmuyor benimle yaaa (Yine mahzunlaştı). Onu bir alabilsem… 16 poz çekiyordu. Baktım ki kareler arasında boşluklar geniş. Biraz zorlasam bir kare daha çıkacak. Bu sefer elime kalemi alıp filmi arkasından işaretleyerek (bu filmler özel kağıtlarla sarılıdır. Kullandıkça kağıt filmden ayrılır) çevirmeye başladım. Bir kare daha kazandım. 17 nci kareyi de çekmeye başladım. Zor zamanlardı. Film bulunmaz kağıt bulunmazdı.
OA: Fotoğraf hayatınızda birçok hatıranız hikayeniz oldu. Aslında bunları da kitap haline getirseniz ne güzel olur. Şimdi sizi en çok etkileyen duygulandıran hoşunuza giden bir hatıranızı anlatır mısınız?
AE: Okyar Bey kardeşim anlatabilirim. Birçok yerde anlattım. Gazeteciler de yazdılar. Bunu anlatayım, hakikaten hayatımdaki çok enteresan bir anıdır; Stüdyo fotoğrafçısı Fevzi abinin yanında çalıştığım dönemde üç ayak körüklü makinalarda bana çok zamanda her şeyi gösterdi. Bir gün bana “Eve gideceksin aile fotoğrafı çekeceksin” dedi. Şimdiki gibi değil ki… Çok ekipman var. Topladım hepsini gittim. Bana göre sosyetik bir ev. Sonradan öğrendim ki askeri asabi tabip albayın eviymiş. Sünnet çocuğu var. Yatağın arkasına sıralandılar. Lambaları koydum, kadrajımı yaptım ayarlarımı yaptım kapağı açıp çekçeğim sırada herkes kah kah gülmeye başlamaz mı. Ya niye gülüyor bunlar? Sakinleşiyorlar, tam kapağı açacağı sıra yine kah kah kah gülmeler başlıyor. Ama nasıl gülüyorlar anlatamam. O asabi Albay abi baktı anlamıyorum konuyu bana “Evladım sen bize kıpırdamayın diyeceksin” dedi. Meğerse ben “Tepişmeyin çekiyorum” diyormuşum. Bulgaristan’da bizim kullandığımız bir laf. Nasıl fena oldum bilemezsin. Kızı yanımdan geçerken “Ayol biz hayvan mıyız?” deyince hepten mahvoldum. Meğer burada “Tepişmeyin” diye hayvanlara derlermiş. Çok mahcup oldum. Kıpkırmızı oldum. Bu “Tepişmeyin” hatırasını hiç unutmam. Şimdi kullanmıyorum.

OA: Şimdi, değerli Ahmet Esmer, yıllarını fotoğrafa adamış Ahmet Esmer gerçekten fotoğrafla ilgilenmek isteyen gençlere ne tavsiye eder?
AE: Fotoğraf makinası tavsiye ederim (katıla katıla gülüyoruz). Düzgün bir makine alsınlar. Mimarlar odası yarışma düzenlemişti. Ben de jürideydim. Gittim. Bir bayan arkadaş oturuyor. “Siz niye oturuyorsunuz kardeşim” diye sordum. Yarışmaya girecekmiş. “Makinan yok” dedim.” Cep telefonum var ya” dedi. Yarışmaya telefonla katılıyor. Belki güzel fotoğraflar çekiyor ama ben ısınamadım. İlla makine olacak. Boynumuz takacağız.
OA: Bunun haricinde neler söylemek istersiniz?
AE: Nasılsa film sorunu yok. Bol bol fotoğraf çeksinler. Kendi bulunduğu sokağı, ihtiyarını, ninesini dedesini, çocuğunu, çevresini ve şehrinin her yerini çeksinler. İleriki yıllar için bunlar çok büyük belge olacak. Çekerken de bir kare çekmesinler. Nasılsa film, banyo dertleri yok. Bir konunun etrafında dolaşsınlar. Değişik açılardan çeksinler. Değişik ışıklarda çeksinler. Bunları korkmadan sergilesinler, yarışmalara girsinler.
OA: Sevgili değerli Ahmet Esmer ya da bu saatten sonra Ahmet Amca çok teşekkür ederim. Kıymetli ve benim için önemli bir röportaj yaptık. Şimdi serginizin açılışını bekleyeceğiz. Tekrar çok teşekkür ederim. Beni kabul ettiniz. Bu benim için onur verici bir şey. Hayatımda güzel bir an olarak yer alacak. Sayenizde İbrahim Zaman ile de irtibat kurdum. Eski günlere gittik değerli fotoğrafçıları andık.
AE: Asıl ben teşekkür ederim. İyi ki geldiniz.


Sevgili Okyar,
Bu yazı dizisi gerçekten çok iyi oldu. Bu röportaj esnasında seninle olamadığım için çok üzgünüm. Bir dahakine mutlaka zaman ayıracağım. Ustalarımız hakkında bunun gibi belgesel nitelikli kayıtlar oluşturma fikrimizi umarım bizi takip eden değerli dostlarımız da beğenirler. Şu makalede bile ders çıkartılacak o kadar çok şey var ki! Fotoğraf ve fotoğrafçılığın ne demek olduğunu ustalarımdan öğrenmek çok değerli.
Emeklerine sağlık. Bir sonrakine birlikte olma sözüyle,
Selamlar, sevgiler
Böyle değerli ustalar hala hayattayken onların kıymetini bilmek, hem bizim için paha biçilemez bir imkan, hemde onların hakettiği saygı ve ilgiyi görebilmeleri için bir vefa borcu.
Her satırı, her kelimesi çok değerli bir sohbet olmuş. Kıymet bilmek lazım.
Değerli katkısı için Okyar beye, bizleri bu kıymetli insanlarla buluşturduğunuz için size tekrar tekrar teşekkür ederim Sebahattin bey.
Selam ve saygılarımla.
Eksik olmayın Öner bey,
Dediğiniz gibi değerini bilmek lazım bu değerlerimizin.
Ne kadar mütevazi, işine ne kadar aşık, öyle değil mi?
Selamlar saygılar
Sevgili dostum çok teşekkürler. Bence de güzel bir sürece imza atıyoruz. Bakalım daha hangi değerli fotoğraf üstadlarımızla söyleşiler yapabileceğiz.
Harika bir fotoröportaj, şahsen tanıdığımız Ahmet Abimizi her yönüyle daha iyi tanımış olduk.
Fotoröportaj ve paylaşım için teşekkürlerimi iletiyorum.
Mikdat Bey çok teşekkür ederiz. Katkılarınız ve yorumlarınız bize güç veriyoru. Görüşmek dileğiyle.
Değerli Arthenos ailesi
Bu fikriniz için can-ı gönülden tebrik ederim
Çok güzel bir çalışma yapıyorsunuz
Unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi tekrar bizimle buluşturarak hem onlara hak ettikleri saygıyı tekrar kazandırıyorsunuz hem de bize onları yakından tanıma fırsatı sağlamış oluyorsunuz.
Tekrardan tebrik ve teşekkür ederim.
Nurullah Bey merhaba,
Haklısınız, medyatik olmayan o kadar çok değerli insanlarımız var ki… sadece Ahmet amca ile birlikte olduğum sürede tanıdığım dört kişi var ki derya deniz. Hepimiz çevremizdeki değerli insanlara önem vermeliyiz.
aramizda ne degerler var.. elimize makine alip kendimizi fotografci sanip hava basiyoruz…olanagim olsa su ustanin yaninda biraz zaman gecirsem.. belki bana da bir sey bulasir..guzel is çikariyorsunuz tebrikler….
Gürhan Bey çok teşekkürler. Kesinlikle size katılıyorum. Ben Taptuk Emre dergahına benzetirim bu değerli insanların mekanlarını. El verirler. Ne şanslıyım ki böyle üç değerli insanın yanında bulunma fırsatını yakaladım.
Tadına doyumsuz bir sohbet olmuş ve çok değerli tavsiyelerle son bulmuş. Gerçekten keyif alarak okudum.
Çok şanslısınız Okyar bey. Bu şansı bizimle de paylaştığınız için teşekkür ederim.
Selam ve saygılarımla.
Hindili çocuk fotoğrafına baktıkça yüreğim daralır. Çocuğun bakışları beni deler geçer. Barthes’in “punctum” tanımı budur. Fotoğrafa bakanı deler geçer. Tam tamına 40 yıldır bu fotoğrafla yan yana dururum. 1979 da Gültekin Çizgen’in yayınladığı “The children of Turkey kitabının (https://www.nadirkitap.com/cocuklarimiz-the-children-of-turkey-gultekin-cizgen-ed-kitap10056597.html) 31 nci sayfasında yer alır. 32 nci sayfasında da benim bir fotoğrafım vardır. Tam 40 yıldır sırt sırda dururuz. Yeni baskısı yoktur bu kitabın. Devrin en önemli fotoğraf ustalarının geçit törenidir. Ben araya öylesine girivermişim.
Kitabı sayenizde kaptım Okyar bey. Gelir gelmez bakacağım 32. Sayfasına.
🙂
Öner Bey merhaba,
Valla çok hızlısınız. Dün Balıkesir de fotoğraf derneğinde yaptığım söyleşide de katılımcılara bahsettiğimde “3 adet kalmış, aldınız aldınız, İzmir’e dönünce 2 sini ben alıyorum” demiştim. Çok iyi yapmışsınız. Çok özel bir kitaptır. Ayrıca yorum ve katkılarınız için çok teşekkürler.
Dayanamadım bir tane de ben aldım.
32 nci sayfa hasbel kader oradadır. Nasıl seçildiğini hatırlamam. Tek hatırladığım o dönemlerde Gültekin Çizgen, Fakir Baykurt, Ozan Sağdıç, Şemsi Güner gibi değerli fotoğrafçılarla seyrek de olsa bir arada bulunma fırsatım olmuştu.
Siz her ne kadar mütevaziliği elden bırakmasanız da eminim fotoğrafınız o kitapta olmanın ve o sayfanın hakkını fazlasıyla veriyordur. Tebrik ederim.
Dün (23 Ocak 2020) Karacabey’de iş toplantım vardı. Dönüş yolunu Susurluk-Balıkesir üzerinden tercih ediverdim. Şu otoyol denen sevimsiz, kasabaları dışlayan yolu kenarda bıraktım. Susurluk’ta Mikdat Bey ile tost ve çay eşliğinde güzel sohbet yaptık. Bitecek gibi değil. Laf lafı açıyor. Ama neticede yolcuyuz…
Akabinde Ahmet Abi’yi aradım. “Bir 40 yıl daha hatır koymam gerek ” dedim telefonda. Hemen anladı. “Dükkandayım gel” dedi. Vardım. Kahve bahane… Ama yine de kahve eşliğinde yeni çizdiği karikatürlere göz attık. Fikrimi sordu. Hangi yarışmalara göndereceğinden bahsetti. Velhasıl kelam güzel vakit geçirdik. O beni İzmir’e ben onu evine uğurlayıp yola koyulurken arkamdan sesleniyordu; yavaş git, dikkatli git…
Harika bir röportaj olmuş Okyar bey. Gönlünüze sağlık
Adil Bey çok teşekkür ederim.
Sevgi ve saygılarımla
Merhaba, 30 sene kadar microsoft kullandıktan sonra, “hayat kısa, yeni şeyler denemek gerek” diyerek birkaç yıl önce macOS a geçtim. O gün bugündür, hep yeni şeyler öğrenmek maksadıyla ve fırsat buldukça, işletim sisteminin nasıl kullanıldığına dair okuyor ve izliyorum.Biraz evvel de safarinin nasıl kullanıldığına dair güzel bir video izledim, videoda safari içinde kullanılabilen “okuyucu modu” diye birşeyden bahsediliyordu, hep görüyordum ancak bugüne değin ne olduğunu hiç merak etmemiştim, edesim tuttu ve baktım ki özellikle makale içeren sitelerde oldukça kullanışlı ve keyifli bir okuma alt yapısı sunuyor okuyucuya. Denemek istedim, düşündüm, bu kadar makale içeren bildiğim bir site var mı acaba diye, hem okumak ve okuyucu modunu test etmek hem de okuduğum şeyden keyif almak istiyordum çünkü.Aklıma birden Artenos geldi, okumaktan ve takip etmekten en keyif aldığım sitelerden biri.Acaba okuyucu modunu destekliyor muydu, açtım, o mu, bu mu derken, evvelce okumadığımı farkettiğim bu yazınıza denk geldim. Üstelik, okuyucu modunu da destekliyor.😊 Amacım modu denemekti esasında ancak yazınız o kadar keyifliydi ki, okudukça okudum, bitene kadar. Teşekkür ederim.👍🏼
Safari kullanmadığım için birşey söyleyemiyorum. Ama şu okuma modu denilen özelliğe bir göz atmaya çalışacağım. Dediğiniz gibi hayat kısa yeni şeyler denemek lazım.