Norveç’te bir Türk’le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

Norveç'te bir Türk... Anlamsal ağlar, yapay zeka, şiir... Profesör Ahmet Soylu'nun kısa hikayesi.

-

Arthenos’ta, yurtdışında yaşayan Türklerle röportajlar yapmaya karar verdik. Neden böyle bir şey yapmaya kalkıştık? İstiyoruz ki, Türkiye’den dünyanın farklı ülkelerine göçmüş Türklerin kısa portrelerini çizelim, Türkiye’den çıkış ve bulundukları ülkelerdeki hikayelerini dinleyelim.

Bence bu tip kısa röportajlar “meşhur, ünlü ve/veya zengin” Türklerle yapılan röportajlardan daha faydalı olacak. Neden? Çünkü olabildiğince “normal ama ilginç” kişileri bulmaya çalışacağız. Bu ne demek? Ahmet Soylu ile anlatayım: Ahmet meşhur değil, sosyal medya fenomeni değil (neyse ki değil, yoksa yanına yaklaşmazdım bile), TVlerde gazetelerde çıkmıyor, zengin de değil. Peki kim? Elazığ’da ilkokuldayken mahallesinde köpeklerden kaçan Ahmet Soylu bugün Norveç’in en iyi üniversitesinde akademisyen. Doktorasını 28 yaşında Belçika’da KU Leuven Üniversitesi’nde bitirmiş. Bu üniversiteyi bilmeyen varsa buraya baksın ama kısaca 2020 dünya üniversiteleri arasında 45. sırada. Karşılaştırma yaparsak; Ortadoğu Teknik ve Boğaziçi Üniversiteleri 600-800 arasında… Bu bile bir başarı öyküsü ama Ahmet’in hikayesi burada bitmiyor, arada Oxford’a konuk akademisyen olarak gidiyor ve bugün Ahmet Soylu Oslo’daki başka bir devlet üniversitesine profesör ünvanıyla geçiyor, ki bilimsel yayınlarına bakarsanız bu kadroyu en az 2 yıl önce hak etmiş görünüyor. Ahmet Soylu anlamsal ağlar ve yapay zeka üzerine çalışıyor ve tüm bunlara ek olarak şiir yazıyor.

Hedeflediğimiz profili anlatabildim mi? Amacımız bu profildeki Türkleri ön plana çıkarmak. Nobel ödüllü veya çok zengin olmalarına gerek yok, hikayesinin Türkiye’deki birilerine örnek olması veya ilham vermesi yeterli. Bir proje müdürü, kütüphane şefi, telekom uzmanı, yazılım geliştirme uzmanı, maliyet ve planlama şefi, ressam, fotoğrafçı…

Not: “(E.Ö. …..)” şeklindeki parantezler benim notlarım. E “Ertan”, A “Ahmet”. Fotoğrafların hepsi benden.

Kısa kısa

Ahmet Soylu’nun Oslo’daki apartman dairesinin balkonunda oturuyoruz. İçeriden kızının neşe dolu çığlıkları geliyor. Önce hafiften bir rüzgar esiyor, yavaş yavaş sallanıyor, yapraklar ağaçlarda…

Dur, hemen şiire girmeyelim.

E: Bize kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?

A: 1984 Elazığ doğumluyum. Evli ve bir çocuk babasıyım, 2012’den beri Oslo’da (Norveç) yaşıyorum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Elazığ’da tamamladım. Lisans ve yüksek lisans eğitimimi İstanbul’da Işık Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde tamamladım. KU Leuven Üniversitesi’nden (Belçika) bilgisayar bilimleri alanında 2012 yılında doktora derecesi aldım. 2014 yılında Norveç’te NTNU’da akademisyen olarak çalışmaya başladım. Kasım 2020’de Oslo Metropolitan Üniversitesi’ne profesör ünvanıyla başlıyorum.

Uzun uzun

E: Yaptığınız işten biraz bahseder misiniz? (E.Ö. Bu soruya yanıt bol bol teknik bilgi içeriyor ama bence çok ilginç)

A: Sembolik yapay zeka üzerine araştırmalar yapıyorum (E.Ö: “Yapay zeka” zaten bana biraz uzak bir konu, bir de “sembolik” dalgası çıktı). Yapay zekayı ikiye ayırabiliriz: Sembolik ve sembolik olmayan (mesela Makine Öğrenmesi – Machine Learning). Sembolik olmayanda, makinenin algoritmalar ve hesaplamalar üzerinden problemleri çözmesini sağlıyorsun. Sembolik yapay zekada makineye kavramları, nesneleri ve bunlar arasındaki ilişkileri öğretiyorsun ve makinenin dünyayı bu semboller üzerinden tanımasını sağlıyorsun. Bu tip yapay zeka, mesela, kural tabanlı sistemlerde kullanılıyor. Semantik Web anlatırsam belki daha açık olur. İnternet ucu bucağı olmayan bir deniz. Sen internette okuduğun bir yazıyı anlayabilirsin ama bilgisayar onu anlayamaz. Tablo verirsen anlar, kolonlar ve satırlar orada tanımlıdır. Yazı verirsen onu sadece bir yazı dizisi olarak algılar, içeriğini anlamaz. Anlamak, yazı işlemekten farklı. “Apple = Elma” dersen makine apple gördüğü yere elma yazar ama elma ile ne yapacağını ya da elmanın cümle içindeki yerini görüp o cümleden bir anlam çıkaramaz. “Semantik Web”de sözcüklere anlam yüklemeye çalışıyoruz. “Bu sözcük grubu bir insanı tanımlıyor, bu bir arabadır, bu hayvanı anlatır” gibi, makinenin yazı grubunu görünce anlamlandırabileceği yapılar (structure) kurmaya çalışıyoruz. O anlam “ontoloji” dediğimiz bir sözlükten (en basit tanımı ile) geliyor.

E: Ontoloji?

A: Evet. Bir diğer örnek: Masa üretiyorsun. Ürettiğin masalar bellidir. Üç tip masa üretiyorsan bunların özelliklerini kesin olarak bilirsin. Ama masa, sandalye ve sehpa dağıtıcısı bir depo sahibiysen, sana gelen her ürünü tanımayabilirsin çünkü onları sen üretmedin. “4 ayaklı her şey masadır” diyemezsin, çünkü 4 ayaklılar sandalye de sehpa da olabilir, hatta 3 ayaklı masa bile olabilir. Elinde tüm masa ve sandalyeleri kusursuz veya eksiksiz olarak tanımlayan bir reçete yok. Fabrikadan çıkan masa belli, orada bir reçete var. Sana gelecek mallar kesin belli değil. 40 farklı fabrikadan 500 farklı masa sandalye sehpa gelebilir. Bazı objeleri tanımladıktan sonra onlara “masa” demene bile gerek yok. Burada biraz küme teorisine giriyoruz ama, örneğin 4 ayağı olanları bir kümeye alabilirsin. Bunlar bir kümedir, ama henüz masa olmadılar. Olmalarına da gerek yok. “4 ayağı olanlar ve üzerinde oturacak yumuşak bir yüzey olanlar”ı da bir kümeye tanımlarsın. İstersen onlara sandalye de.

E: Enteresan.

A: Semantik Web’in mantığı da bu. Elindeki bilgiyi kesin doğru olarak kabul etmiyorsun. Örneğin geleneksel veritabanlarında otele gelen müşterinin birinin Alman vatandaşı olup olmadığını nasıl anlarsın? Elinde Türk pasaportu varsa “bu Türktür” dersin. Semantic Web’de “bu Türk vatandaşıdır” diyoruz ama “Alman vatandaşı değildir” demiyoruz. Bu bilginin de ucu açık. Neden? Ya ikinci bir vatandaşlığı da varsa? Ya aynı zamanda Alman vatandaşıysa? Ya da İngiliz? Bilgiyi hep “ucu açık” olarak değerlendiriyorsun.

Yeni doğmuş bir bebek çevresini Semantic Web gibi öğrenmeye başlıyor. “Yürüyen ve konuşanlara” insan diyor belki, ağzına girip yiyebildiği şeylere “yenebilen nesneler” diyor. Dünyayı bu şekilde tanımlıyor. Bebeğin elinde “bu annedir, bu babadır, bu süt, buna dokunma” gibi bir reçete yok. Yavaş yavaş deneyimleriyle bunları sınıflandırıyor.

Ontolojiyi biz veri entegrasyonu için kullanıyoruz. Örneğin petrol/doğalgaz kuyularının planları (dizaynları) genel olarak benzer ama farklı kuyuların ve farklı firmaların dizaynları farklı olabiliyor. Her kuyu açılacağı zaman bu planları teker teker okuyacağıma, bu kuyular için bir ontoloji tanımlarsam tasarım planlarını bilgisayara okutup o sözlükle karşılaştırarak bilgiyi hızlıca çekebilirim. Ontoloji düzgün tanımlanmışsa her plan geldiğinde, farklı planlar bile olsa, tüm kuyuların tek bir dile (formata) çevirip saklayabilirim ya da anlayabilirim. (E.Ö. İnşaat projelerinden iyi biliyorum ki, benzer projelerin benzer dili olsa da tasarım projeleri firmaya göre format değiştirebiliyor. Her dolgu barajın projesi birbirine çok benzemesi lazım ama öyle olmuyor. Ahmet Soylu’nun anlattığı şekilde bir yapay zeka olsa, bu projeler yıldırım hızıyla okunup kısa sürede “faydalı” bilgiye çevrilebilirdi).

E: Genç semantik meraklılarına ne tavsiye edersiniz 🙂

A: Dünyaya farklı gözle bakmayı öğrensinler. Geleneksel yazılım geliştirme mantığıyla ontolojiyle yazılım geliştirme mantığı farklı. Geleneksel yazılımlar Kapalı Dünya Varsayımı (Closed World Assumption), Semantic İnternet ya da Ontolojik anlayış Açık Dünya Varsayımını (Open World Assumption) benimser. (E.Ö. Biraz daha fazla bilgi için bu siteye bakabilirsiniz).

E: Şimdi bir meslek seçme hakkınız olsa aynı mesleğimi seçerdiniz? İstediğiniz başka bir meslek var mı?

A: Hukukçu! Hakim, avukat, neyse artık. Bilgisayara çok uzak değil bence. Araştırma yaparken sürekli delille gelmen lazım. Tezini delille savunman lazım. Ben şu şu deney yaptım, sonuçlar bunlar. Hukukta da analitik düşünmek zorundasın, kararları veriye göre vermen lazım.Hakimsen işin vicdani tarafı da var. Hukuk kitaplarını bilgisayar diline çevirmek isteyenler de var bu arada… (E.Ö. Aranızda avukat varsa ayağını denk alsın, bazı ülkelerde telefonla hukuk desteği veren hukuk firmalarında insanlar yerine yapay zeka kullanılıyor, hem de birkaç senedir).

Norveç'te bir Türk'le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

E: Akademik ve/veya profesyonel hayatta yaşınızın getirdiği zorluklar, sıkıntılar veya avantajlar hangileri?

A: Avantaj da var zorlukları da var. Yaşça küçüksen ve belli bir üretmişliğin de varsa önünü daha çok açabiliyorlar. Üniversite için bu avantaj. Çok yayın yapan akademisyen istenen biri. Genç yaşta çok yayının varsa üniversiteden istek yapma hakkın da artıyor, elin güçleniyor yani… “Destek istiyorum” diyebiliyorsun daha rahat… Dezavantajıysa, yaşından dolayı ilk başta ciddiye alınmayabiliyorsun. Göründüğün kişi olarak tanıyorlar seni. Yer edinmen bu yüzden zor olabiliyor (ya da uzun sürüyor). Ben genelde bulunduğum ortamlarda ilk olarak kariyerimi ortaya koyarak kendini tanıtan biri değilim.

Elazığ-İstanbul-Belçika-Norveç yolculuğu

E: Belçika’ya ve Norveç’e gitmeniz nasıl oldu?

A: Ben ortaokuldan sözelci olarak mezun oldum. Matematikte 3-4 soru yaparken sözelde çok başarılıydım. Ortaokuldan sonra Elazığ Anadolu Lisesi’ne girdim. Orada eşit ağırlık, sayısal, sözel seçimleri vardı. “Ortadan seçelim” anlayışıyla eşit ağırlıklı sınıfa devam etmek istedim. O aralar meslek lisesinde bir arkadaşım vardı. Ben çok bilgisayar görmemiştim. Bana bilgisayarın ne kadar muhteşem şeyler yaptığını anlatıyordu. O gazla “bilgisayarcı olmak istiyorum” dedim ve lisede sayısal sınıfını seçtim.

E: Peki matematik sorun oldu mu?

A: O aralar babamın bir matematikçi arkadaşı vardı. Babam bir gün beni onun yanına götürdü, “anlat bakalım” dedi 🙂 Üslü sayılardan başladı anlatmaya. Akşam eve gidince soru çözebildiğimi gördüm. Birkaç soru daha yapınca matematiği de yapabildiğimi gördüm. Sonrası geldi zaten.

Sonra üniversite sınavına girdim. Sözelim çok iyiydi zaten, sınavda biyolojiden de çok iyi durumdaydım, ama nasılsa sınavdan 45 dakika kadar erken çıktım. Sınavdan sonra basit işlem hatalarından matematikte beklediğimin çok üzerinde yanlış yaptığımı gördüm. Atıyorum, 3’le 5’i toplayıp 7 yazmışım. Böyle basit ve saçma yanlışlar. Matematiğime çok güvendiğim için sınavı bitirdikten sonra kontrol bile etmedim. Sınava bir daha girmek de istemedim. Önce Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ni yazmıştım (Bilgisayar). Sonra “İngilizce de öğrenmem lazım” diye düşündüm. Bölüm seçme kağıdını teslim etmek üzere iken , tercih kağıdıma Işık Üniversitesi’ni yazdım. (E.Ö. Böyle ufak hareketler, hayatınızın geri kalanını etkileyebiliyor. Ahmet Soylu o gün gözü karartıp “özel de olsa İngilizce bölüm olsun” diyerek seçimini değiştirmeseydi, bugün Oslo’da evinin balkonunda bu röportajı yapmıyor olacaktım. Benim de hayatımı ciddi değiştiren ufak kararlarım, “haydi kalk da yap şu işi” diyerek son anda değiştirdiğim kararlar var, bu yüzden bugün aynı balkonda Oslo’da Ahmet Soylu’ylayım 🙂 Hepinizin böyle iyi veya kötü kararları vardır).

E: Yüksek lisansı nerede yaptınız?

A: Işık Üniversitesi’nden mezun olunca yüksek lisans yapmak istedim. Boğaziçi Üniversitesi gibi iyi okullara başvurdum. Ortalamam 3.78’di (bölüm ya da okul ikincisiydim, şimdi hangisi hatırlayamadım). Yüksek lisans görüşmelerinde görüştüğüm akademisyenler bir şekilde hoşuma gitmedi. Işık’tan teklif vardı, Tübitak’tan da bursum vardı. Avrupa Birliği projeleri yapan bir hocanın yanına girdim.

Yüksek Lisans sonrası doktora için birçok yabancı üniversiteye başvurdum. Amerika ve Belçika’dan kabul aldım. Yüksek lisans sırasında Avrupa Birliği projelerinde çalıştığım için Belçika’daki bölüm beni kolay kabul etti. Amerika’dan da kabul almıştım. Amerika 1.000 Dolar, Belçika 1.500 mü 1.800 Avro mu ne veriyor. 2008 yılı. Bu işin merkezi Amerika, ama Amerika’da olay biraz daha çetrefilli. 2 sene oku, sonra sınava gir, ders al, ders ver, verilen maaş anca masraflarına yetiyor, bir de mektup attılar ve “şu gün şu saatte burada olmazsan teklif yanar”. Belçika’dan gelen mektupta “Could you please…”li tümceler var (E.Ö. “Lütfen” diyor Avrupalı. Amerika ile modern Avrupa’nın farklarından biri de budur). Tamam, Belçika’ya gidiyorum dedim.

Norveç'te bir Türk'le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

E: Ve, ver elini Belçika…

A: Evet. Belçika’da birkaç sene sonra benim makale kabul edildi. O ana kadar çok yayın yapmıştım. Benim öğrenme tarzım, makale yazarak öğrenme oldu. Olabildiğince çok makale yazmaya çalıştım. Böyle olunca doktora sonunda ortalama bir doktora öğrencisinden daha çok makalem vardı. Postdoc (doktora sonrası araştırma pozisyonu) başvurularımda bunun avantajı oldu.

E: Doktora sonrası neden Norveç’i seçtiniz?

A: Norveç’teki pozisyonun projesinde Oxford Üniversitesi var, Siemens var, bazı başka büyük firmalar vardı. Mantıklı geldi bana, bunlar da Avrupa Birliği projelerini ve makalelerimi görünce teklif ettiler ve artık Norveç’teyim.

Üç ay sonra kısa süreli araştırma için Oxford’a gitmek istedim, tamam dediler. Bunu neden söyledim? Dikkat ettiysen, fırsatını bulduğumda istiyorum. Yani “orada alınacak/yapılacak bir şey var, neden ben yapmayayım?” diyorum. Verip vermemek onlara kalmış, ben istiyorum. Genelde de bu konuda başarılı oldum.

İki sene sonra başka bir üniversiteye geçtim. %50-50 olarak. Yani bir üniversitede ders veriyordum, diğerinde postdoc’a devam ediyordum. Norveç’te böyle şeyler normal.

E: Norveç’le Belçika arasında kültür ve akademik hayatta farklılıklar var mı?

A: Bence Belçikalılar daha mesafeli (E.Ö. Burada ben “Norveçlilerden da daha mesafeliyseler artık..” diyerek şaşırdığımı belli ettim). Norveçliler en azından kibar. Seninle ilgilendiklerini gösteriyorlar en azından. Belçika’da yabancılara karşı daha soğuklar. Akademiden bahsetmiyorum, akademik ortamlarda insanlar daha iyi ve yakın. Yerel halktan bahsediyorum. Bunu da belli ediyorlar. Norveçliler “Hi” diyor mesela, “How are you?” diye soranı bile var (E.Ö. Ben burada gene şaşırdım). Belçika’da bunu soranı bulamazsın. Norveç’te en azından ilk geldiğimde sormuşlardı, hoşuma gitmişti (E.Ö. 2012’de ilk geldiğinde “nasılsın” diye sormuşlar, tahminen cevabı aldıkları için ondan sonra hiç sormadılar 🙂 Bir kere sormuş işte, sürekli aynı soruyu mu soracak? ).

Akademik çevre Belçika’da daha yarışçı. Norveç’te biraz daha yumuşak, Belçika’da rekabet daha yüksek.

E: Norveç’le Belçika’daki Türk toplulukları arasında belirgin farklar gördünüz mü?

A: Pek fark yok sanki. Daha önceden Belçika’ya gelmiş Türklerde pek “okuyayım, bilim yapayım” isteği görmedim. Orada araba fabrikasına girmek isteyenlerin sayısı bir hayli fazla. İşsizlik parası çok popüler (E.Ö. Norveç’te iş haricinde ilk tanıştığım Türk bana “abi nasıl iş bulup geldin ya?” diye sormuştu, şaşırmıştım. “İş bulmadan neden ve nasıl geldin ki?” diye sormuştum hatta). İşsizlik parası alıp kaçak çalışan da çok gördüm. (E.Ö. Bu konuyu çok konuşamadık ama Norveç’te Ahmet Soylu seviyesinde ve üstünde birçok Türk de var. Bu konuyu sonraki röportajlarımızda daha fazla açarız).

E: “Abi ben de oraya gelmek istiyorum, nasıl gittin sen? Var mı yanında iş?” diyecek arkadaşlara tavsiyeniz?

A: Ne desem ki? Kalifiye değilsen gelmesen daha iyi. Ya Antalya sahilleri ya üniversite koridorları 🙂 (E.Ö. Antalya sahillerinde Norveçli bir bayanla tanışıp onunla evlenmek anlamında).

Şiir

E: Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz? Ben yazamıyorum da 🙂

A: Şiir farklı bir dil bence. Geometri nasıl farklı bir dilse, şiir de öyle. Herkesin anlamasını zaten beklemiyorum. Biri senin şiirini okuyunca özellikle senin ifade etmeye çalıştığını anlarsa o farklı bir zevk oluyor. Farklı çıkarımlar da yapabilirler, bu da biraz ilginç. Benim için biraz da naz yapma yöntemi gibi birşey. “Ben söylemiyorum siz anlayın” mantığı biraz da. Başka birinin seni (şiirle) anlayabiliyor olması değişik, hoşuma giden birşey. O yüzden biraz bulmaca gibi.

E: Şiire ilginiz ilk ne zaman başladı?

A: Üniversitede başladı galiba. Ortaokulda biraz edebi bir yeteneğimin olduğunun farkındaydım ama… Güzel makale yazardım. Hoca çağırıp bazı özel günler için şiir yazmamı isterdi ama şiir yazmak bir görev değil bence. O yüzden pek sallamamıştım o zamanlar. Elimden tutan biri de olmadığından pek de üzerine gitmedim. (E.Ö. Matematik konusununda babasının verdiği desteği şiir konusunda da biri verseydi belki durumlar farklı olurdu). Üniversitede aileden dışarıdasın, uzaktasın. Karalıyorsun ama siliyorsun atıyorsun sonra. Taa ki şimdiki yıllarda “lan ben yazabiliyorum, bir deneyeyim” deyince… Biraz geç başladım aslında.

E: Çok şiir okur musunuz? İlhamınızı en çok nerelerden aldığınızı düşünüyorsunuz?

A: Pek şiir okumuyorum aslında. Makale okurum bol bol ama şiir okumayı sevmiyorum. Başkasının etkisinde kalmak istemem. Kalabilirim çünkü.  Kendimi edebi bir kişilik olarak tanıtmıyorum. Derdimi anlatıyorum, böyle anlatıyorum. Yanlış doğru, kimin hoşuna gider kimin gitmez umurumda değil. Biryerde ünlü bir şair olayım derdim de olmadığı için… “Yazıyorum” diyorum. Bir iki tane baktım. Ünlü bir şairin kitabını aldım. Arada güzel 3-5 şiiri var elbet, hani bildiğim de var. Ama tüm şiirleri aynı kıvamda değil adamın. Benimkiler de 1-2 iyi vardır ama hepsi o kıvamda değil. Atıyorum, bir sayfa var, adam bir cümle söylemiştir. Denize baktım, deniz ne güzel. Altına tarihi, adını yazıp şiir diye koymuş oraya. Çok bakarsam, “bu çok güzel yazmış, ben buna yetişemem” diyeceğim veya çok dandik yazmış ve kendimi bir şey zannedeceğim. O yüzden en iyisi ben bakmayayım, aklıma geldiği gibi yazayım diyorum.

Norveç'te bir Türk'le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

E: Çok türkü dinliyor musunuz?

A: Haa ama benim en çok şiir motivasyonum türkülerden geliyor. Benim için özellikle Anadolu türküleri.. O benzetmeler.. Adam, atıyorum, “deniz üstünde fener, yanıp yanıp söner” diyor. Baktığın zaman bir anlamı olmayabilir, denizde fener yanıp söner, eeee? Ama o ortamda doğup büyüdüysen, Elazığ için de geçerli, doğayla ilgili benzetmeleri kendinle bağdaştırabiliyorsun. Atıyorum, üzgün olduğunda denizin kenarında oturmuşsundur. Türküyü duyunca o çağrışım yapar. O imgelerle kimin ne anlattığını anlıyorsun. Ben Norveçli’ye böyle bir şey yazıp versem, deniz üstünde fener yanıp yanıp söner…

Sırf türkü değil de, şarkılar da öyle. Geçen bir şarkı dinledim, “arka koltukta unutulmuş gibi” (E.Ö. Ezginin Günlüğü, Eksik Bir Şey). Bu türkü değil ama, “kalksam duraktan dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi”. Bunu da Norveççe’ye uyarladığını düşün… Pek kimse için bir anlamı olmaz ama Türkiye’de birçok kişi bu duyguyu yaşamıştır. Coğrafyayla ilgili bir şey galiba.

E: Coğrafyanın çağrıştırdıkları farklı, evet.

A: Şey de öyle.. Bazen düşünüyorsun. Küçükken Elazığ’da karıncalarla oynardık. Karınca kumun üzerinde geziyor işte… Doğa, çıplak herşey… Şimdi bakıyorsun, burada da karıncalar var. Ortadoğu’yu düşün. Gene karınca geziyordur ama yanında kafası kesilen biri vardır, kanlar akar. Bu ikisini yanyana getirince, karınca için sorun yok. Karınca gene özgür. Aynı özgürlüğünü yaşıyor. Ortadoğu’daki birinin karınca imgesiyle Norveç’teki farklı olabilir, hatırlattıkları farklı olabilir. Anlatması biraz zor ama, Ortadoğu’da karınca evine ekmek kırıntısı taşırken yanında kan aktığını düşünebiliyorsun, ama Norveçli bunu düşünemiyor. Farklı imgeler farklı ülkelerde farklı şeyler çağrıştırabiliyor. (E:Ö. Bazen Norveçli arkadaşlar Norveççe bir şarkı öneriyor, “çok güzel mutlaka dinle” diyorlar. Bakıyorum, dinliyorum, çeviriyorum, gene dinliyorum. Yok. Anlamıyorum. Birinin bana sözleri açıklaması gerekiyor)

Bunları şiir haline getirmeye çalışmak hoşuma gidiyor.

Sevdiğin kıza ulaşamamak Türkiye’de şimdi bile bir sorun. Gidip kaçıramazsın, silah var, vururlar. Kaçsan bile uzağa da kaçamazsın zaten. Dünya geniş ama senin dünyanın sınırları var. Burada “sevdiği kızı vermemişler” deyince adam “niye birlikte olmamışlar ki?” diyor mesela. Adamın öyle bir derdi yok ki şu zamanda. 40-50 sene önce vardı belki ama şimdi yok. Benim dünya tanımımla onun dünya tanımı farklı.

İşin güzel kısmı, ben iki dünyayı da biliyorum. Orayı da biliyorum, burayı da biliyorum.

E: Çocukluğunuzun bugünkü halinize belirgin etkisi var mı?

A: Çocukluğumun şiire ve kişiliğime de etkisi var aslında. Mesela eskiden doğuda, İstanbul’da nasıldır bilmem, baban veya müdür yardımcısı veya müdür kesin otoritedir. O kadar büyük otoritedirler ki, cumhurbaşkanını görsen kimbilir ne yapacaksın. O yüzden konuşmalarına dikkat edeceksin. Çok kesin, sert konuşamazsın. O yüzden şiir yazarken de çok sert bir dilim yok. Büyük konuşmuyorum şiir yazarken, normalde de öyle aslında. Daha mülayim, haddimi biliyorum mu diyelim? Ahmet Kaya’nın şarkılarındaki “yaparım, ederim, hayata bilmemneyim var” tarzını severim ama ben yazamam öyle. Büyük konuştuğumda kafama büyük yumruk yediğimi biliyorum yani 🙂

Norveç’te öyle birşey yok ama, hayatımda “olmaması gerekirken olan” o kadar çok şey var ki, şimdi ben “söktüm dağları” diyemem yani. Zamanında işlerin kötü gittiğini görmüşsündür. Olasılıklar çok fazla. Aşırı güvenle “ben şunu yaparım bunu ederim”, onun şiirini de yazamam sözünü de söyleyemem. Ültimatom değil de dilekçe yazıyorum şeklinde düşün 🙂

E: Şiirleri şarkıya dönüştürme işi nasıl başladı?

A: Türkiye’den gelen bir postdoc öğrencim var. O da şiir yazıyor. Şiirlerini şarkıya çevirtiyordu. Şiirleri okuyunca ilk sefer iyi geliyor ama ikinci okuyuşumda pek öyle gelmeyebiliyor. Benim şiirleri de şarkıya çevirsin dedim. “Şunu yap” demedim, o seçsin, şarkılar bana sürpriz olsun dedim (E.Ö. Buradaki “o”, besteyi yapan arkadaş). Seçti bir tane, hoşuma gitti. Şiirin formundan daha hoşuma gitti. Şiirin kendisi birşey, onu süsleyip yorumlaması başka birşey. Adam benim şiirim biraz daha popa yakın, hafif yorumladı. Yumuşattı yanı. Benim şiirleri okuyunca biraz depresif duruyorlar. Adam onu biraz daha hoşuma giden bir hale soktu. 7-8 tane şarkı yaptı benim şiirlerden. Hoşuma giden var, gitmeyen var ama genel olarak memnunum.

E: En sevdiğiniz üç türkü?

A: Musa Eroğlu’nun Yolun Sonu Görünüyor, Fatih Kısaparmak’tan Odam Kireç Tutmuyor, bir de Aşık Mahzuni Şerif’ten İşte Gidiyorum Çeşm’i Siyahım.

Hayat

E: Modellikten oyunculuğa geçiş nasıl oldu?

A: Ağaç veya duran adam rolleri varsa güzel oynarım 🙂

Norveç'te bir Türk'le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

E: Çocukluğunuza dair en çok neyi özlüyorsunuz?

A: Daha kırsalda geçti çocukluğum. Doya doya gülmek diyebilirim buna. Yetişkin olunca bu güzellik azalıyor. Çocukken birçok şeyi ilk defa yaşıyorsun. Birinin osurması bile gülünç geliyor, kahkahalarla ve içten gülüyorsun. Şimdi doya doya gülmek zor. Çocukken kafanı yastığa koyduğunda herşeyi kolayca sıfırlıyorsun. En büyük derdin ne ki zaten? Büyüdükçe çoğu şey basitleşmeye başlıyor.

E: Herkesin bilmesinde yarar gördüğünüz bir hayat tecrübesi?

A: Kimseyi hafife alma, kimseyi de abartma.

E: Mezar taşınıza ne yazılmasını istersiniz?

A: Boş kalabilir 🙂 Evrenin sonsuzluğu var. Benim 100 yılım pek birşey ifade etmiyor. 100 bile değil. Kaç bin yıl önce taş devrinde bir adam vardı. Belki dili farklıydı ama onun da üzüldüğü ve sevindiği şeyler vardı. Şimdi adamın üzerinden kaç milyon yıl geçti belki ama onun esamesi okunmuyor, benimki niye okunsun? O mantık benimki.

E: Kendinize hep tekrarladığınız, unutamadığınız bir nasihat var mı?

A: Bu da gelir, bu da geçer 🙂

E: Gelecekte yapılacaklar listenizin ilk üç sırasında neler var? 

A: Rektör olmak 🙂 Yapamayacaklarım ama yapmak istediklerim diyelim 🙂 Bir müzik aleti çalmak, herhangi birşey. Oturup 1 ay boyunca birşeyler okuyup takılmak. Zor, çünkü sürekli yapacak birşeyler var. Tatilde de var. Sürekli kafada birşeyler var çünkü.

E: Röportaj için teşekkürler. Çok uzatmayalım çünkü galiba yemekte mercimekli köfte var 🙂

Ahmet Soylu’nun eşi mercimekli köfte yapmıştı, balkondaki röportajdan sonra afiyetle onu da yedik.

Ahmet Soylu’nun kendi sitesi: Şiir

Youtube’daki şarkıları: Şarkılar

Ahmet Soylu’nun çalışmalarına iki örnek:

Norveç'te bir Türk'le anlamsal ağlar ve şiir üzerine: Ahmet Soylu

İlişkili İçerikler

İyi yöneticilerin davranışları ve özellikleri

Bugün, her zaman yaptığımız fotoğrafçılık sohbetleri yerine, Sebahattin Demir'in büyüyen firmasındaki yöneticileri konuşalım istiyorum. Fotoğrafçılıkla ilgili sağlam yazılarımız da kuyrukta, yayınlanmayı bekliyorlar, sadece ufak tefek dokunuşları kaldı.

Eyvah! Şirketim büyüyor. Artık fotoğraftan da eskisi gibi zevk alamıyorum…

Geçtiğimiz hafta sonu, yakın bir arkadaşımı ziyaret etmek için eşimle birlikte günübirlik bir seyahate karar verdik. Arkadaşım ne zamandır bu ziyaretimiz için bana baskı yapıyordu. Ziyaret edeceğimiz yer, benim gibi tutkulu bir fotoğraf gönüllüsü olan çok yakın arkadaşım Cengiz'in birkaç yıl önce satın alıp, kendi zevklerine göre yeniden inşa ettirdiği şehir dışındaki çiftliğiydi.

Salih Güler ile Fotoğraf üzerine söyleşi

Salih Güler, çok uzun zaman öncesinde çalışmalarını takip ettiğim önemsediğim bir fotoğrafçı. Yanılmıyorsam beni etkileyen ilk fotoğrafı bir provada dinlenen balerinin seyirci koltuğunun arkasına attığı ayakları olmuştu. Fotoğraflarında estetik kavramın ya da değerin ön planda olduğunu fark edersiniz.

Şimdi soralım bakalım, Salih Güler kimdir? Nasıl fotoğrafçıdır? Neler yapar? Kendi anlatsın…

Özcan Yaman ile Fotoğraf üzerine söyleşi

"Tarz geliştirmenin en önemli unsuru felsefe sosyoloji gibi alanlarla ya da sanat kültürünü geliştirmeyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Teknikle olan bağım elimdeki makinanın özelliklerinden çok çekim öncesi sorduğum “Neden çekiyorum?” ve “Nasıl çekmeliyim?” sorularıma verdiğim yanıtlar oluyor. Hangi alanda olursa olsun (Belgesel, Basın ya da kavramsal) tekniği buna uyguluyorum. Çok pahalı ya da marifetli makinelerin benim için yani tarzımı ortaya koymada bir anlamı yok."

Özcan Yaman

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

Abone ol
Bana bildir
guest
Makale Değerlendirme
Makaleyi 5 yıldız üzerinden değerlendirin
Yorum formu, web sitesinde yer alan yorumları takip etmemize izin vermek için Adınızı, e-Postanızı ve içeriğinizi kaydeder. Yorum göndermek için lütfen web sitemizdeki Koşulları ve Gizlilik Politikamızı okuyun ve kabul edin.
7 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Sebahattin Demir
Makale Değerlendirme :
     

Yazıyı büyük zevk ve heyecanla okudum. Her satırında ve Ahmet Soylu’nun her hayat evresinde kendi hayatımdan kesitler geldi gözlerimin önüne. Hayatımızda verdiğimiz anlık kararların, yaşamımızın gidişatını nasıl değiştirdiğini yakın bilenlerdenim. Mesela benim bilgisayarcı olmama böyle bir tesadüf sebep olmuştur.

Tabi bunun bir de acaba kısmı var; “Acaba o kararı vermeseydim şimdi ne olurdu?” Hani frenkçe “Could it be better” senaryosu. Seçimlerimizin sonuçları bazen kötü de olabilir. İşte o durumda Ahmet beyle aynı fikirdeyim ben de “Bu da gelir, bu da geçer!” deyip, “What’s next?” evresine hızlı bir geçiş…

Emeklerine sağlık Ertan hocam. Umut veren bu yazı için teşekkürler.
Selamlar, sevgiler.

Ahmet

Teşekkür ederim Sebahattin bey.

Her hata aslında yeni bir başlangıç ve amaca doğru bir basamak, kendi hayali çıkmaz sokaklarını yaratmış çok insan var…

Selamlar

Cihangir Y
Makale Değerlendirme :
     

Keşke böyle değerlerin ülkemizde kalmalarını sağlayacak yeterli alt yapılarımız olsa Ertan bey. Daha doğrusu alt yapı var da, onların kıymetini bilecek sorumlular olsa. O kadar çok Ahmet bey gibi değerlerimiz var ki. Sebahattin ustaya katılıyorum en azından zamane gençliğimize bir rol model oluyorsunuz hem siz hem de Ahmet bey ve sizler gibi daha kimler kimler… Ellerinize sağlık. Size ve Ahmet beye teşekkürler. Saygılarımla

Neslihan
Makale Değerlendirme :
     

Öğlen arasında gördüm yazıyı
İlk bir kaç satırdan sonra bunun ayak üstü okunmayacak bir yazı olduğunu hissettim
Akşam üzeri tam vapur dönüşü okuması tadındaydı ve yanılmamışım
Yolun nasıl geçtiğini anlamadım
Emeği geçenlere bunun gibi yazıları okuma fırsatı verenlere çok çok teşekkürler

Yasar Aykac
Makale Değerlendirme :
     

Ertan Bey Merhabalar,

Röportaj için tebrik ederim, samimi ve esin verici bir yazı kaleme almışsınız.

Ahmet Bey’i tanımaktan mutlu olduk, umarım bir rektör olarak hayalini gerçekleştirir. Anlamsal ağlar konusunu bizim anlayabileceğimiz biçimde anlatmayı başarmış diyebilirim. Turgut Uyar sever olarak şiirlerini beğendim ancak en çok müzik çalışmalarına göz attığımda şaşırdım, başlattığım parçayı sonuna kadar dinlemek istediğimi fark ettim.

Karar anları konusunda hepimizin “eğer öyle olsaydı …” diyebileceğimiz anlar olmuştur, ben kendi hayatımda en çok seneler önce yurtdışında bana teklif edilen çorap örme makinalarını kabul edip üretime başlasaydım başıma ne çoraplar örerdim ? sorusunu hala gülümseyerek merak ederim.

6 senelik bir yurtdışı deneyimim olduğundan yabancılaşma hissi, kültür farkları ve zaman içinde insanın kendi gelişiminde evrim geçirerek odak noktasının bazıları için sanat, bazıları için dogmatik kuramlara kaymasını anlayabiliyorum. Ahmet Bey hem akademik hayatı hem de bir ozan kavrayışını içselleştirip dengeleleyebilmiş olması çok güzel, kimin metaforu hatırlayamadım ama ; başı sıkışan şiire sığınsın derler…

Ahmet Bey’e ve size selamlar, sevgiler.

Öner BÜYÜKYILDIZ
Makale Değerlendirme :
     

1990 yılında Teknik Lise, Bilgisayar bölümüne başlamış, birçok insanın bilgisayarı görmediği bir ortamda bilgisayar öğrenmeye başlamış biri olarak, şu an geldiğim noktaya bakınca hayatın beni çook farklı bir noktaya savurduğunu görüyorum. Mutlu muyum, mutsuz mu, pişman mıyım, değil mi? Bilmiyorum ama, küçük seçimlerin büyük sonuçları olduğu muhakkak hayatta. (İlk kullandığım bilgisayar IBM 8086 işlemcili bir bilgisayardı. DOS ortamında çalışır, komut satırına “dir” yazdığınızda dosya isimlerini geçiş hızında okuyabilirdiniz. qbasic kullanarak sözlük programı, birkaç basit oyun yazmışlığım vardı. Hey gidi günler 🙂 )

Bu yeni yazı projesini çok sevdim. Umarım devamı gelir Ertan bey. Ellerinize emeğinize sağlık. Ahmet bey’i tanımaktan büyük mutluluk duydum. Kendisine başarılar diler, hayallerinin en kısa sürede gerçekleşmesini temenni ederim.

Selam ve saygılarımla.

Makale yazarı

Ertan Öztürk
X tarihinde doğdum Y tarihinde öleceğim. Bu iki an arasında insanlara bildiklerimi aktarmak istiyorum. Şu anda Norveç’te yaşıyorum. Yedisi uzun süreli olmak üzere 12 ülkede çalıştım. Proje yönetimi, nicel (quantitative) risk analizi, iş planı, maliyet analizi, projede iş takibi (ilerlemesi), fotoğraf, bisiklet, Uzay Yolu 😊 gibi konularda bildiğim kadarıyla yardımcı olabilirim; konuyu bilmesem bile beraber araştırıp öğreniriz. Olabildiğince düzgün yazmaya çalışırsanız iyi anlaşırız.

Manşet

İyi yöneticilerin davranışları ve özellikleri

Bugün, her zaman yaptığımız fotoğrafçılık sohbetleri yerine, Sebahattin Demir'in büyüyen firmasındaki yöneticileri konuşalım istiyorum. Fotoğrafçılıkla ilgili sağlam yazılarımız da kuyrukta, yayınlanmayı bekliyorlar, sadece ufak tefek dokunuşları kaldı.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Bir Fotoğraf, şehir hatları vapurundaki Çocuk ve Martılar

Bir Fotoğraf, şehir hatları vapurundaki Çocuk ve Martılar

Tüm hücrelerinde hissettiği o sonsuz huzurla Mısır çarşısına doğru yürürken elindeki bozukluklara şöyle bir baktı ve gülümsedi. Dönüşte martıların simit parası çıkmıştı! İçinden mırıldanmaya başladı:

Beni mutlu edecek şey, senin paran değil.
Sıyrıl bütün önyargılarından..
Hoş geldin aslıma!
İşte ben böyleyim.
İşte ben böyleyim…

POPÜLER İÇERİKLER

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyaframın kökeni dilimize Fransızca “diaphragme” kelimesinden gelmiştir, İngilizcede "Aperture" olarak tanımlanır ve “açıklık” anlamına gelir.

Fotoğrafta diyafram ayarlarını çekmek istediğiniz sahnenin ne olacağına göre siz belirlersiniz. Fotoğrafınızda nelere etki edeceğini anlamak için okumaya devam edin.
7
0
Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x