Daha

    İki değerli hekim ve sanat insanından yeni bir çeviri kitap: Asyatik Türkiye’de Yaşam

    Kıymetli bir eserden söz ediyoruz. O halde, bu eserden bazı notları-anekdotları okuyucuyla paylaşmak icap eder. Yer yer yazarın çizimlerini de kapsayan ve Akademisyen Kitabevi tarafından basılan eser, 472 sayfadan mürekkep. Hacimli bir eser olmasına rağmen, merak uyandıran ve öğrenme arzusunu körükleyen içeriğiyle elden bırakılamayacak, dolayısıyla bir solukta okunabilecek akıcılıkta. Hakikaten yaşadığımız coğrafyanın geçmiş zamanına dair çok değerli ve anlamlı bilgilerle karşılaşıyoruz adı geçen kitap sayesinde.

    Ülkemiz fotograf entelijansiyasının değerli isimlerinden Dr. S.Haluk Uygur ve Prof.Dr. Hakan Yaman’ın birlikte Türkçeye kazandırıp yayına hazırladıkları, bir tür ‘seyahatname’ de diyebileceğimiz “Asyatik Türkiye’de Yaşam” isimli kitap, Edwin John Davis’in 1875 yılında Adana, Mersin, Osmaniye, Maraş, Konya ve Karaman’a yaptığı meşakkatli yolculuk boyunca tanıklık, gözlem, izlenim, betimleme, değerlendirme ve yorumunu içeren ‘günlük’ niteliğindeki çok değerli notlarını kapsamakta.

    Neden çok değerli? Şunun için çok değerli: Öncelikle, bunlar günümüzden yaklaşık 150 yıl öncesine ait notlar; okuma-yazma oranının çok düşük ve dokümanın son derece sınırlı olduğu bir buçuk asır öncesine dair bu nevi kapsayıcı bilgiye, yazılı-basılı belgeye ulaşmak hiç kolay değil. Bu nadir belge, yukarıda isimleri zikredilen ülkemiz coğrafyasının bir bölümünün hem arkeolojik, hem jeolojik ve/ya doğal, hem de iktisadi, sosyal ve kültürel durumu hakkında çok ciddi bilgi edinmemizi sağlıyor. O yüzden, özellikle entelektüel ortam için paha biçilmez niteliktedir. Daha önce sanat ortamında gerçekleştirdikleri çeşitli etkinlikler, kaleme aldıkları metinler ve öncülüğünü yaptıkları sanatsal, sosyal ve kültürel çabalar ve imza attıkları basılı eserlerle her dem kültür-sanat ortamına anlamlı katkılar sunan Uygur ve Yaman, bu eserle bir kez daha kültür-sanat hayatımıza yüklüce katkıda bulundular.

    Ceketimizi ilikliyor ve ayakta alkışlıyoruz.

    Kıymetli bir eserden söz ediyoruz. O halde, bu eserden bazı notları-anekdotları okuyucuyla paylaşmak icap eder. Yer yer yazarın çizimlerini de kapsayan ve Akademisyen Kitabevi tarafından basılan eser, 472 sayfadan mürekkep. Hacimli bir eser olmasına rağmen, merak uyandıran ve öğrenme arzusunu körükleyen içeriğiyle elden bırakılamayacak, dolayısıyla bir solukta okunabilecek akıcılıkta. Hakikaten yaşadığımız coğrafyanın geçmiş zamanına dair çok değerli ve anlamlı bilgilerle karşılaşıyoruz adı geçen kitap sayesinde.

    Bu itibarla, okur için ön bilgi olmak üzere kitaptan bazı alıntılar yapmakta yarar olduğu kanısındayız.

    Sanat tarihini, deyim yerindeyse didik didik eden ve elde ettiği bilgiyi-birikimi kendine saklamaktan ar edip, her kim talipse şahsî yorumu ve değerlendirmesiyle birlikte paylaşmayı ve hatta herkesin fikrini dinlemeyi düstur haline getirmekle kalmayıp, yaşadığımız coğrafyanın arkeolojik alanlarını da karış karış gezerek araştıran Halûk Uygur, memleket sathında kültür-sanat ortamında yer alan herkes bilir ki Çukurova’da ve elbette ki güzel ülkemizde yetişip serpilen çok kıymetli fikir insanlarından biridir. Sayın Uygur’un kitap için kaleme aldığı ‘önyazı’dan bazı cümlelere müracaat edelim: “Edwin John Davis; Adana, Mersin, Osmaniye, Maraş, Karaman ve Konya’nın bir bölümünü dolaşarak, gözlem ve değerlendirmelerini 1879 yılında Londra’da yayınlayan, İngiltere Anglikan Kilisesine bağlı bir papaz.” Malûmları olduğu üzere, Davis’in seyahatini gerçekleştirdiği tarihlerde (ondan öncesinde ve sonrasında da) Küçük Asya olarak tanımlanan bütün bu coğrafya (esasen Batılıların Doğu (Orient) saydıkları Doğu’nun tamamı) Batılı misyonerlerin adeta saha pratiği gerçekleştirdikleri yerlerdi. En başta (Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk) Birleşik Krallık (İngiltere) olmak üzere bütün Batılı sömürgeci ülkeler sosyo-kültürel olarak kendilerinden aşağı gördükleri oldukça zengin kaynaklara sahip Doğu ülkelerini dizayn edip paylaşmak için binlerce ajan seferber etmişlerdi. Ne ki ajanlar, alenen ajan kıyafeti içinde değil, başka kıyafetlere bürünerek, kimi zaman yönetimlerin onlara tanıdığı imtiyazlardan yararlanmak suretiyle yaşadığımız ve çevremizi saran coğrafyada cirit atmaktaydılar. Uygur, dönemin ajanlık faaliyetlerini irdeleyerek söze devam eder. Seyyah (misyoner) yerel halk tarafından öncelikle bir hazine arayıcısı (Anadolu, Antik dönem kalıntılarıyla dolup taşan bereketli bir yer çünkü) olduğu varsayılıyor. Öyle olmadığı kanaati oluşursa, bu kez de Rus casusu olduğu varsayılıyor. Batı dillerini bilmedikleri için, ortalıkta dolaşan yabancı konuk İngilizce de konuşsa, Fransızca da konuşsa, başka dil de konuşsa bu konudaki önyargıları pek değişmiyor; muhakkak bir Rus casusudur. Bu önyargının kaynağı büyük olasılıkla Osmanlı-Rus çelişkisi/çatışması, Kırım Savaşı ve diğer olgulardır. Üstad Haluk Uygur yazısında döneme ilişkin ayrıntılı bir de tarihi panorama çizerek bütün bu meseleleri göz önüne seriyor. Yerel halkın hazineden anladığı şeyin çil çil altın olduğu, diğer şeyleri sıradan birer taş-kaya olarak gördüğü (mealen), Batılının iştahını kabartan asıl nesnelerin ise Antik dönem ve öncesinden kalan bu arkeolojik değerler olduğu hususundaki tespit, dönemi dikkate alınca kuşkusuz yerinde bir tespittir. “Edwin John ravis’in yaşam öyküsü yeterince bilinmiyor. 1826 doğumlu bir İngiliz Rahip olduğunu biliyoruz ama ölüm tarihi, doğduğu ve öldüğü yerler hakkında pek bilgimiz yok. … Frank Fokke Ferwerda …; Davis’in 1851 yılında Oksford Üniversitesi’ne bağlı Magdalen Hall Kolejini bitirdiğini ve İlahiyat Bilimlerini seçmiş olduğunu yazıyor. Ancak güzel sanatlarla ilgili bir master derecesine sahip olduğu da biliniyor. Zaten kitaplarında bir usta işi olan kendi çizimlerini görünce bu konudaki yeteneğini anlıyoruz. … Vaiz efendi (‘Davis’ kastedilir) 1872 senesinde uzun ve güzel bir seyahat yapmak üzere İzmir’e gelir. …1972’de başladığı bu gezi Anatolica isimli kitabına konu olmuş, burada Karya, Frikya, Likya ve Psidia’yı (Kısaca Ege Bölgesini) anlatmıştır. … Ferwerda, … ‘…, bu birinci Anadolu turu pederimizin hoşuna gitmiş olmalı ki, 11 Nisan 1875 tarihinde İskenderiye’den yola çıkıp Aleksandre isimli bir Rus vapuruyla doğru Mersin’e gelmektedir’ diye yazarak, Davis’in bu seyahati zevki için yaptığı açıklamasını desteklemektedir.”

    Yöreyi/Bölgeyi karış karış defalarca gezmiş ve incelemiş olan Uygur, Davis’in yazdığı yer/mekân isimlerinin (pek çoğu, birden fazla kez değişti) şu anda neye/nereye tekabül ettiğini tespit etmekle elimizdeki bu değerli esere çok büyük katkı yapmıştır. Davis’in 1898 yılında bir de ‘Osmanlı Atasözleri ve Garip Deyimler’ sözlüğü çıkarttığını öğreniyoruz. O tarihlerde ülke içindeki vaziyeti, yaşadığımız coğrafyadaki gelişmeleri ve diğer ülkelerle olan çelişki ve çatışmaları da ortaya koyarak bir analiz yaptığını görüyoruz. “…1820’li yıllardan itibaren başta Protestan Kilisesi olmak üzere, birçok misyoner Anadolu’da faaliyete başlamıştı. … 19. Yüzyılda Osmanlı toprakları üzerinde 4049’u ruhsatsız olmak üzere, 4950 Protestan okulu bulunmaktaydı. …birçok bilim adamı ve arkeolog da Anadolu’yu karış karış dolaşıp araştırma yapıyordu. Devletleri bunun için kendilerine ödenek ayırmaktaydı. Örneğin yazarımızla aynı soyadı taşıyan (…) Peter Hadland Davis daha sonraları ülkemize 12 defa seyahat düzenleyerek 30.000 bitki örneğini Edinburg’a götürecektir. …Amerika’da iç savaş çıkıp pamuk üretimi azalınca, Manchester firması alternatif ekim alanları peşine düşüyor ve Çukurova bunun için biçilmiş kaftan. Ova pamuk için elverişli ama insan emeğine dayalı üretilen pamuk için, ovada yaşayan yeterli nüfus yok. Bu yüzden, Toroslarda yaşayan Yörüklerin ovada yerleşmesi isteniyor. … Ama kurutulmamış bataklıklar nedeniyle yaygın olan sıtma ve nemli-sıcak hava Yörüklerin yaşayabileceği bir ortam değil. … Yörükleri yola getirmek için Derviş Paşa komutasında Islah Orduları kurulur. Savaşı Yörükler (Kozanoğlu) kaybeder ama devlete karşı durma pahasına dağların özgür havasından vazgeçmeyenler de olur. Bunların bir kısmı da eşkıya olacaktır. En azından otorite kaçkını. … Edwin John Davis’in 1875 yılında Kilikya ve çevresine yaptığı seyahat, artık yıkılmaya yüz tutmuş (Avrupalıların ‘Hasta Adam’ dediği) bir devlet otoritesinin olduğu, bir yıl önce yaşanmış ölümcül bir kıtlığın etkisi altında, balkanlarda iç karışıklıkların sürdüğü, Rusya ile savaşın kapıda olduğu ve İngiltere’nin Kıbrıs’ın kendine verilmesi karşılığında göstermelik desteğinin istendiği bir ortamda gerçekleşmiştir. … (1877) 93 Harbi olarak bilinen ve Osmanlıların Ruslara yenilmesiyle sonuçlanan harp çıkmış, Osmanlı; Rusların Asya’daki topraklarına saldırması halinde, kendine yardım etmesi karşılığında Kıbrıs Adasını İngilizlere vermiştir. …

    Çeşitli dergi, blog ve platformlarda kaleme aldığı metinler ve çevirileri yayınlanan, elimizdeki metnin de çevirmeni olan, foto-graf ve sanat entelijansıyasının bir diğer ismi Prof.Dr.Hakan Yaman’ın kaleme aldığı metinle (Çevirmenin Önsözü) devam edelim: “İskenderiye’den 11 Nisan 1875 tarihinde M. Ancketil ve Dr.Neroutsos’un desteğiyle yola çıkan E.J.Davis, Levant bölgesinde vapur ile uğradığı birkaç duraktan sonra Adana’ya at sırtında ulaşır. (…) Buradan Çukurova düzlüğünden, Kahramanmaraş’a, sonra Karaman’a ve nihayetinde ateşli bir hastalığa yakalanmış biçimde Mersin’e seyahat eder. Seyahatini Osmanlı İdaresi’nin himayesi dahilinde geçiren ve gittiği yerlerde mülki idareciler tarafından misafirperverlikle karşılanan seyyah, o dönemdeki Anadolu topraklarındaki gözlemlerini rahatlıkla paylaşır. Bir papaz olmasına rağmen, gezdiği bölgedeki Hıristiyan teba hakkında eleştirilerde bulunur, Anadolu köy halkının çektiği çilelerden bahseder. … Bu eserin diğer ilginç bir yönü ise Toroslar’daki yaşamdan söz etmesi. Ağırlandıkları köy evlerindeki, hanlardaki usülleri anlatır. Karşılaştıkları insanlar her zaman nazik, misafirperver ve bir o kadar meraklıdırlar. … Ağırlandığı yerlerdeki yemek kültürü ile ilgili de ipuçları verir. … Toroslar’daki Yörüklerin yaşamı konusunda da önemli gözlemler yapar. İnsan ilişkilerinden, misafirperverliklerinden, yaşam koşullarından, mesken tuttukları dağların coğrafi özelliklerinden, barınaklarından, giyim kuşamlarından söz eder (…).” 

    Ve yazarın (E.J.Davis) önsözü: “…, Avrupalı bir gezginin, limandan bir ferman getirse bile, eğer çok sayıda ve iyi silahlanmış bir eskortun masrafını karşılayamazsa, Suriye ve Karaman arasındaki sınırın birçok kısmını, özellikle de Amanus ve Gavur Dağı bölgelerini, buradaki halkın hükümete karşı sürekli bir isyan halinde olmaları nedeniyle gezmesi mümkün değildi. …Aşağıdaki sayfalar, daha önce sadece (1836 yılında) Hamilton tarafından ve bundan biraz önce Texier tarafından ziyaret edilen yerlere 1875 yazında Kilikya, Lycaonia, Kapadokya boyunca (az bilinen Isaura harabeleri de dahil olmak üzere) yapılan bir yolculuğun kaydını içermektedir. … Onlarla (halkla) yakınlaştım, karıştım (yolculuğum için kesinlikle gerekli olmadıkça yetkililerle neredeyse hiç görüşmedim) ve derin bir acıma duygusuyla birlikte üzerimde çok olumlu bir izlenim bıraktılar. …”  

    Şimdi kitaba geçelim: “Suriye kıyısı ve Karaman’ın (…) posta hizmetleri en az dört adet gemiyle, Fransa, Rusya, Avusturya ve Mısır’a ait buharlı vapurlarla sağlanır. İlk üçü kendi devletleri tarafından sübvanse edilir, çünkü bu kıyılarda yapılan ticaret bu vapurları ayakta tutmaya yeterli değildir. Rus ve Fransız hatlar ise siyasal etkiler nedeniyle buradadır. Mısır hattı zararına çalışmaktadır; ancak Avrupa, onlara borç vermeye devam ettiği sürece (…) hattın kâr yapıp yapmadığı umurunda olmaz. … İskenderiye’yi 1875 yılının 11 Nisan’ında Rus vapuru ‘Alexander’ ile Mersin’e doğru terk ettim. (s.1) …”Mecklenburg Dükü, buradan Jaffa’ya gitmek üzere gemiye bindi. Kendisine beş ya da altı genç adam eşlik ediyordu, beraberinde Tiflis’in Rus valisi Kont Levaçof ve İngiliz eşi bulunmaktaydı. Bir Mısır fırkateyni limandan (dük lehine) selamlayan top atışları yaptı ve orkestraları müzik çaldı. Büyük fırkateyn Dükü kahvaltı vererek uğurladı.(s.2) …Beyrutlu İngiliz tüccarı Bay W.ile tanıştım. … Bana Türk taşra yönetimi ile ilgili rüşvet ve çaresiz karmaşadan söz etti, ki benim deneyimime göre bu evrensel bir sorun ve her yerde yerleşik bir durumdur. (s.3) … Tripoli kenti ile deniz arasında, Yaffa bölgesi olarak anılan, çok bereketli topraklar uzanır. Burada çok özenle ziraat yapılır ve Suriye’nin en güzel meyvesi buradan gelir (…). Toprak zengin, taşsız kırmızı topraktır ve bahçeler çit ya da duvarlarla çevrilidirler. İnsanlar ve özellikle çocuklar göz alıcı güzellikteki gözleriyle, derin şeftalimsi cilt renkleriyle, sarı saçlarıyla ve iltihapsız gözleriyle; sağlıklı, küçük gürbüz varlıklar gibi görünüyorlardı. … Satılmak üzere birkaç sahte antika para teklif edildi, … (s.5) … Yüzyıllardır, antik Tripoli harabelerinin mermerleri ve işlenmiş taşları yeni binalar için taş ocağı vazifesi görmüşler ve hâlâ da tükenecek gibi değiller. … Beyrut’tan İstanbul’a gitmek isteyen birçok Amerikalı ve İngiliz bize katılmıştı. ‘Yabancı’ turistlerden bir grup, Berlin’den gelen aristokratlardı, çok şanssızlardı. Çok kötü donanımlıydılar, kötü havada çok çekmişlerdi ve kendilerine eşlik eden korumaları tarafından soyulmuşlardı. … İskenderun liman ağzına sabah erkenden vardık. … Deve kervanları gelip gidiyor. Plajda balya ve mallar üst üste yığılmış durumdalar. Mavnalar kıyı boyunca dizilmiş. … Sadece birkaç taş ev ve yerleşim yerinin sınırlarında gariban ahşap kulübeler bulunuyor. …burada özellikle ölümcül olan sıtmadan uzak durma gayreti içerisindedirler. (s.6) … Yardımcı konsolos valilerin sürekli değişmesinden şikâyetçiydi. Son sekiz ayda Halep’e beş yeni vali atanmıştı. … Bay Francks İskenderun’da hâlâ sağlıksız olsa da geliştirilmiş kültivasyon ile daha az ölümcül humma görüldüğünü düşündüğünü söyledi. … Kentin gerisinde kokmuş bir bataklık var ve dağlar düzlüğün esintisini kesiyor. Yazları havanın durağan olmasına neden oluyor ve dağlardan gelen her sağanak yağış deniz tarafında, kaba ve sızıntılı toprağın üzerinde bir bataklık oluşturuyor. … Halep’ten buharlı vapura binmek üzere gelen bir adam, şiddetli yağmur nedeniyle tüm köprülerin süpürülüp gittiğini ve yolun kullanılamaz hale geldiğini söyledi. Halep-İskenderun arası ticaretin dikkat çeker nitelikte olduğunu ve İskenderun’dan 10000 balya pamuk ve 30000 balya yün, ayrıca çok büyük miktarda meşe palamutu ihraç edildiğini söyledi. (s.7) … Adamın anlattığını göre; Halep halkı, olasılıkla orada yaşayan çok sayıda Hıristiyan ve Yahudiler nedeniyle pek fanatik değildi. Kentin temiz ama suyunun berbat olduğunu söyledi. Halep çıbanından (…) bahsetti, ancak sebebinin ne olabileceğini bilmediğini belirtti. … Kirlenmiş suyun buna neden olduğu düşünülmekteydi, daha inandırıcı bir düşünce ise bu hastalığın zehirli sivrisinekler tarafından bulaştırılmasıydı. Bu musibet sadece Halep’e özgü değildi, Mezopotamya ve Arap kıyılarında da vardı. Çıban istisnasız yüzde, özellikle de burunda çıkıyor ve ülkeyi terk ettikten uzun bir süre sonra bile ortaya çıkabiliyordu. İnatla aylarca sürüyor ve çok çirkinleştiren nedbelere neden oluyordu. (s.8) … Gün doğumundan sonra Mersin göründü. Bu yer Kaptan Beaufort’un (1812’deki) ziyareti sırasında anlattığı birkaç yıpranmış, sıtmadan kurtulmak amacıyla kütükler üzerine yerleştirilmiş kulübeden oluşan ve gelişimini Kırım Savaşı’nın yarattığı ihtiyaç neticesinde tahıla borçlu olan bir kenttir. Şu anda büyüyüp gelişen bir yerdir diyebiliriz. Kilikya’nın çoğu ürünü buradan ihraç edilir. İskenderiye’de olduğu gibi büyük boyuttaki gemilerin kıyıdan bayağı uzakta demir atmaları gerekir ve gemiler kışın bazı zamanlar limana yaklaşamazlar. Deniz kıyısı hafif kahverengi kum tepeleri ile sınırlanmıştır. … Mersin’de bir otel bulunmaz. … Biz İngiliz yardımcı konsolosun nezaketiyle özel bir evde konaklama olanağı bulduk. Mersin gelişen küçük bir yere benziyor. Hıncahınç farklı ırklarla dolu pazarı, büyük bir canlılığa sahip. Bazı sokakları, önceki Adana Vilayeti Valisi Halil Paşa’nın eseri olan, kireç taşından Arnavut kaldırımları ile kaplanmış. (Halil Paşa; Adana Ulucami civarındaki barakadan kaçak evleri bir gece gazyağı döktürerek yaktırdığı için adı Deli Halil Paşa’ya çıkmıştır. Yapılaşma ve iskân açısından birçok iyileştirmeyle anılır. S.H.U*) (s.10-11) … Nüfusun büyük bir bölümü Kuzey Suriye’nin Hristiyanlarından ya da pek de Ortodoks Müslüman olmayan (katı Müslüman kurallara bağlı olmayan), ‘fellah’ olarak adlandırılan Nusairi Dağları’nın insanlarından oluşur. Memurlar dışında çok az Türk Mersin’de yaşar. Ama seyahat eden Türk nüfusu çok fazladır, çünkü vilayetin tüm taşıması develere dayanır ve devecilerin hepsi Türk’tür. … Mersin’den eşit mesafede, olasılıkla suni yapılmış üç tümsek düzlükten yükselir. Bir tanesi, Cenova işi olduğu söylenen, ufak bir tahkimat ile taçlanmıştır.  Bu yöredeki tüm eski binalar Cenovalılara atfedilir. Bu tepeler şüphesiz eski zamanlarda izleme kuleleri olarak kullanılmış olmalı ve kulelerin büyük işlenmiş taşları alınıp, Mersin’de inşaat amaçlı değerlendirilmiş olmalıdır. Düşmanın gelişi herhalde bu tepelerden kolayca fark edilmiş, çünkü doğudan batıya doğru gözün görebildiği çok büyük uzaklıkları görebilen bir görüş mesafesine sahipler. (s.12)”

    Kitabın birinci bölümünden yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı üzere, (misyoner, rahip, seyyah, istihbaratçı vs) Davis’in gözleri çok keskin, kulakları çok hassas, zihni ilgilendiği meseleye oldukça hazırlıklı ve hakimdir. Gittiği yerlerdeki doğa koşullarını, tarihi kalıntıları, demografik vaziyeti, kültürel yapıyı, ticari hareketi vb veri veya bilgi olarak değerli ne varsa hepsini ayrıntılı olarak not etmiştir. Ülkemizin önemli tarihçileri söyleşi ve sohbetlerinde, özellikle İngiliz diplomatları ve yurtdışında görevli misyonlarının hazırladığı raporların herbirinin birer doktora tezi olabilecek kadar titizlikle hazırlandığından söz ederler. Bu kitap da tarihçilerimizin tespitini doğrular niteliktedir. Kitabın diğer kısımlarını okuyucunun merakına ve ilgisine bırakıyoruz.

    İkisi de hekim olan ve sanat alanında (özelde foto-graf alanında) çok kıymetli çalışmalar yapan üstad Haluk Uygur ve Hakan Yaman’ı gönülden tebrik ediyoruz. Bir yandan bilgi dağarcığımıza kıymetli yeni bilgiler ilave edip ülkemizin kültür-sanat hayatına katkı sunarken, diğer yandan foto-grafın sadece foto-graftan ibaret olmadığını, şayet yaşadığımız dünyada kayda değer ve kalıcı bir fotografik eylem gerçekleştirmek istiyorsak, diğer alanlara bigâne kalmamamız gerektiğini hatırlatıyor ve anlamlı bir söz söylemek kaygısı taşıyorsak ciddi anlamda entelektüel altyapıya sahip olmamız gerektiğinin altını çiziyorlar.

    Şükran duygularımızı ifade ediyor ve saygıyla selamlıyoruz.

    Tekin ERTUĞ

    (Kasım 2022) * Haluk Uygur’un düştüğü not/yaptığı açıklama ve/ya katkıdır. Kitabın tamamında Uygur’un açıklama notları bulunmaktadır.                              

    İLİŞKİLİ İÇERİKLER

    Fotoğraf, nerede fotoğraf olmaktan çıkar

    Eğer nesnenin ayartması, baştan çıkartma gücü olmasa hiçbir fotoğrafçı özne objektifini o nesneye yöneltmeye kalkışmaz. Fotoğraf çekmeyi aklından bile geçirmez.

    Orhan Alptürk

    Minamata Filmi Üzerine

    Eugene Smith çok iyi fotoğrafçıymış. Minamata’yı fotoğraflarken gerçekten hayatını tehlikeye atmış. Ama kişiliğinden ödün vermemiş. Bence Japon sevgilisinin de payı olmuş. Sevgisi ve şefkati olmasaydı belki savrulurmuş çok yanında olmuş sahip çıkmış fotoğrafı öğrenmiş. Ayakta tutmuş. Üç yıllık süreçte fotoğraf çekimleri tamamlandıktan sonra 1974’de Minamata’dan ayrılıp Amerika’ya dönüyorlar ve 1978’de hayata gözlerini yumuyor.

    Birol Üzmez

    Afrika kökenli Türklerin Dana Bayramı: Afro-Türkler

    Dana Bayramı, Afro-Türklerin sürdürdüğü kültürel bir gelenektir. Mustafa Olpak bu bayramın Nijerya’da Yoruba kabilesinin geleneğiyle benzerlik gösterdiği ifade etmiştir. Dana Bayramı, doğaya duyulan şükranın gösterildiği Hıdırellez gibi baharı karşılama günüdür.

    Paşayakov Yahudihanesi

    4. Basmane Günleri etkinliği için buradaki gündelik yaşam benim çalışacağım fotoğraf projesi olacaktı. İçinde yaşayanlar ile görüşüp konuştukça işhanı kimliğinde bürünen mekânın da dile gelip içinde yaşayanlar kadar kendini anlatmak istediğini hissettim.

    E-POSTA ABONELİĞİ

    Makale yazarı

    Tekin Ertuğ
    Tekin Ertuğ
    İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı. Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı. Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı. Kitapları: “Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt. “Fotoğraf Ustaları” 10 cilt “Işıkla Resmedenler” 16 cilt “Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi “Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi) “Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi) “Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf” “Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme) “Köhne Bahar” (Roman) “Demir Çıra” (Öykü) “Kırık Köşe Taşları” (Öykü)

    POPÜLER İÇERİKLER

    Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

    Abone ol
    Bana bildir
    guest

    1 Yorum
    Beğenilenler
    En yeniler Eskiler
    Satır içi geribildirimler
    Bütün yorumları göster
    Okyar Atilla
    Editör / Yazar
    1 ay önce
    Makale Puanlama :
         

    İlginç ve güzel bir kitap olduğu yazdığınız yorumdan ve alıntıdan anlaşılıyor. Üstelik dediğiniz gibi Haluk Uygur ve Hakan Yaman’ın araştırmacı detaycı titizliği kitaba yansımız görünüyor. Bir anladığım şey de bir seyyah kitabı gibi görünse de Osmanlı’nın yıkılışında Küçük Asya’daki faaliyetleri anlatıyor olması. Seyahatin İzmir’den başlaması 1800 lü dönemlerde Smyrna’nın (yani İzmir oluyor ki bu nasıl bir tutkuysa Yunanistan’da Smyrna kenti var) gayri müslim çoğunluğu ve bunların da Anadolu ticaret yolunu ellerinde tutmaları. Başka seyyahlarda başlangıç olarak bu kenti seçmiştir. İngilizlerin Anadolu hazinesini (tarım, maden ve arkeoloji) hazinesini imtiyazla kurduğu İzmir- Aydın demir yolu (https://www.arthenos.com/izmirin-garlari/) üzerinden Punta (Alsancak) semtindeki limana aktarır. Benzer bir durum da Kilikya’da (https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_Kurtulu%C5%9F_Sava%C5%9F%C4%B1_G%C3%BCney_Cephesi) Fransızlar için geçerlidir. Yani hülasa bu seyyahların hepsi casusluk ve halkı kışkırtmak için vardır. Hala birçok misyoner Anadolu’da yerleşiktir. Özellikle ve nedense -bildiğim- Tarsus, Kayseri’yi (Talas’da bir kadın misyonerle tanışmıştım) merkez üssü tutarlar. tabii bir de 1960 larda ABD’nin barış gönüllüsü kisvesi altında gönderdiği ve zamanın hükümetinin (Demirel -AP) ayıla bayıla kabul ettiği yabancı dil öğretmenliği yapanları atlamamak gerek. İlkokullarda ABD’yi öven filmler için özel seanslar düzenlenirdi. Yani nasıl değerli ve önemli bir coğrafyada yer alıyorsak emperyalistlerin ağzının suyunun akması hiç bitmiyor. Bu duruma yeteri kadar gerektiği gibi karşı duruyor muyuz? Ne yazık ki hayır… Kitabı hemen alıyorum.

    1
    0
    Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x