Sizin oralar nasıl bilmiyorum, bizim buralarda yaz artık bitti, neredeyse Sonbahar bile bitiyor. Kış mevsimi ayak seslerini derinden hissettirmeye başladı. Yağmur, rüzgar, soğuklar derken, mevsimin değişmesi ile motivasyon ve mental olarak insanlar da değişim geçiriyor. Geçtiğimiz hafta sonu yine böyle günlerden biriydi, eşimle birlikte sıkça yaptığımız şeyi tekrarladık; İzmir köylerinden birini seçip yola çıktık. Böyle durumlarda sabah kahvaltımızı yapmadan çıkıyoruz, ki gideceğimiz köyde günümüze kahvaltı ile başlayalım. Köyün meydanındaki köyün tek kahvesinde oturan köylülere sorduğumuzda, kahvaltı yapılacak yegane yerin köyün kahvesi olduğunu anladık 🙂 Hemen karşıdaki köyün tek fırınından eşim için yeni çıkmış sıcacık ve çıtır çıtır susamlı gevrek, bana da çok sevdiğim taban gevreğinden aldım. Yandaki bakkaldan biraz beyaz peynir, biraz İzmir tulumu, biraz zeytin alıp kahveye geldim, çaylarımızı söyledik. Köy çocukları bu kadar erken mi kalkıyorlar? Biz daha kahvaltımızı yapmadık, ama onlar köyün meydanındaki boş alanda, her kafadan bir ses çıkararak oynamaya başlamışlardı bile. Bu sırada kendimizi, köylerinde sima olarak yabancı ama kırk yıllık oralıymış gibi davranan bizi gören köylüler ile sıkı bir sohbete dalmış bulduk. “Nereden geliyorsunuz, kimlerdensiniz …” gibi soruları tek tek cevaplarken, çocukların oynadığı taraftan gelen bir sesle irkildim; “Üç korner bir penaltı”.

Üç Korner Bir Penaltı

“Üç korner bir penaltı”…

Bu cümle beni o ortamdan aldı, yıllar yıllar öncesine, çocukluğuma bıraktı. Acaba çocukluğumuzda büyüklerimizden duyduğumuz “iktisat” fikrinin çocukça bir versiyonumuydu bu cümle? Öyle ya, penaltı biriktirme fikri nasıl başka türlü açıklanabilir ki? İnsan beyni gerçekten enteresan! O sırada mis gibi gevrek kokusunun yerini, devre aralarında, hangimizin evi en yakınsa onun annesinin hazırlayıp ellerimize tutuşturduğu, üzerine salça sürülmüş bir dilim ekmeğin kokusu alıverdi. Şansımız varsa, önce Sana yağı, sonra onun üzerine salça sürülürdü. Tüm bunlar birkaç saniye içerisinde kafamda dolaşırken, bir başka şey daha geldi kulağıma;

“Altıda devre, Onikide biter”

İşte, düzine kavramının kafamıza kazındığı o cümle.

Bir durun çocuklar… Burnumda salçalı ekmek kokusu, gözümün önünden akıp giden, komşuannemin bahçesine kaçtığı için dün kestiği plastik top ile sarılmış sağlam plastik toptan yaptığımız “futbol topumuz”… Evet, her çocuk gibi benim de bir “komşuannem” vardı, tek katlı evimizin arka bahçesine bitişik evde oturan, annemin gittiği yerlere beni götüremediği zamanlar emanet ettiği komşu teyzem. Tamam, biraz aksiceydi, ama biz de az yaramaz değildik!

“Topu getiren takımı kurar”

Nedense her mahallede böylesi olurdu, durumları biraz bizden hallice bir ailenin çocuğu ve onun topu. Önce sokağa çıkar, evlerinin önünde, hatta bizim evlerimizin önünde, kendi kendine topuyla oynar, evlerin duvarlarına “şut atardı”, bizim seyretmemize bayılırdı. Bunun zevkini sonuna kadar çıkarıp sıkılınca, insafa gelir, arada sırada topu kazara (!) bizim tarafa doğru atar, birkaç atıştan sonra “topu maça verirdi”. Tabi takımı kendi yapması şartıyla.

“Aldım verdim, bir horoz kestim, kanı bi yana, canı bi yana”

Sıra takım kurmaya geldiğinde, topun sahibi ile seçilen bir kişi biraz uzaklaşır, yüzlerini birbirlerine döner ve yerden kaldırdığı ayağının topuğunu sabit olan diğer ayağının ucuna getirerek sırayla adımlaşırdı. İsteyen taraf tam adım yerine, ayağını 90 derece yan çevirip yarım adım yapabilirdi. Her iki taraf bu adımlama işini aynı anda yaparak birbirlerine giderek yaklaşırlardı. İlk kim ötekinin ayağına basarsa ilk “adam” seçimi o yapardı; “Ali”, diğeri “Ahmet”, “Hasan”… Topun sahibi en az iki “en iyi adamı” kendi takımına seçmezse olmazdı. Karşı taraftan sesler yükselirdi “Sizin takım çok güçlü oldu, olmaz ama”. Hemen yeni takım arkadaşı devreye girerdi “Oolum, taam biz yeneriz”.

“Kale yapmak” için gereken dört tane taş aranmazdı, önceki günkü maçtan sonra bırakıldıkları duvar dibinden alınırdı ve kaleler yapılırdı.

“Ekmek çarpsın taş üstü / Valla taş üstü değil”

Top kale taşına yakın bir yerden geçince ilk tartışma böyle yaşanırdı, ardından devamı gelirdi; “Saylanmaz saylanmaz gol değil”. Tartışma biraz uzarsa rakip takımın en kalender oyuncusu devreye girerdi “Tamam tamam gol”. Hemen onun diğer bir takım arkadaşı devreye girer “Ne gölü kardeşim”, ardından rakip takımın cevvali sözü alırdı “E senin adamın gol diyor!”. Başkalarından değişik sesler de gelirdi “Tamam aga biz sahadan çekiliyoruz”. Eğer gol yiyen takım, topu getiren çocuğun takımıysa “Verin topumu ben gidiyorum” tripleri başlardı.  Bu durumda sonuç tatlıya bağlanır (!), gol sayılmazdı 😉 . Bir nevi “brainstorming” yani!

“Abanmak yok, topu patlatan parasını öder”

Abanmak iki nedenle yasaktı; Birincisi, mahallede cam kırmak çok maliyetliydi, ikincisi top patlarsa nasıl alınırdı. Hele ki o top mahallenin gıcığının topuysa. O nedenle abanmak yasaktı, “teknik vurmak” makbuldü.

“Sezai Amcanın arabasının altına kaçan topu alan oyunu başlatır”

Doğup büyüdüğüm, şu an bile neredeyse aynı durumda kalmış mahallemde oturan annemi her hafta sonu ziyaret ediyoruz. Çocukluğumda o sokak bize ne kadar geniş gelirdi. Şimdi arabamızı park edeceğimiz bir metrelik bir yer dahi olmadığı gibi, iki yana park edilirse bırakın arabayı, aradan bisiklet dahi geçemez. O zamanlar sokağımızda bir tek araba vardı, Sezai Amcanın 63 model beyaz “Şavrole İmpala”sı. Araba öyle büyüktü ki, Sezai amcanın arabasında yaşadığına dair efsane, aramızda genel kabul görmüştü.

Sezai Amca titiz adamdı, arabasını her gün yıkardı, afili bir havalı kornası vardı. O arabasıyla sayısız yardımları oldu mahalleye Sezai amcanın, komşu çocuğu Recai’nin doğduğu gece annesini Sezai amca yetiştirmişti hastaneye, kardeşim ateşlendiğinde doktora götürmek için yine Sezai amca ve arabası yetişti imdadımıza, aldığımız ilk siyah-beyaz televizyonu yine Sezai amcanın arabasıyla eve getirdiğimizi hatırlıyorum.

Dört kızından en küçüğü “Güngör” bizim yaşlardaydı. Adının Güngör olması bizim o zamanlar dikkatimizi çekmemişti, sanırım Sezai amca bu sefer erkek bekliyordu 🙂 . Güngör bizim “maç arkadaşımızdı”, iyi ve aranan bir kaleciydi.

Top da sanki hiç başka yer yokmuş gibi hep Sezai amcanın arabasının altına kaçardı. Onun arabasının altına kaçan topu almak biraz yürek isterdi.

“Beşikten atılan gol iki sayılır”

Bizim o zamanlar her galibiyete üç puan uygulamamız yoktu, ama bacak arasından atılan golün ayrı bir değeri vardı. Tabi beşikten gol yiyen kalecinin “folloş” lakabı bir süre onunla birlikte yaşardı, ta ki bir başka folloş çıkana kadar.

“Kaleden kaleye gol olmaz”

Bazen düşünüyorum, FIFA kurallarının belirlendiği kurullarda bizim mahalle arkadaşlarımız mı var diye. O zamanlar, internet yok, televizyon her mahallede en fazla bir tane, bu evrensel futbol kuralını biz nerden biliyorduk?

“Babanın yanında da böyle mi yürüyorsun?”

Frikiklerde karşı takım oyuncusunun üç adım açılma kuralı vardı. Frikiği atacak oyuncu adım sayarken adım açıklığını abartınca bu söylenirdi. Hemen karşı takımdan biri arayı bulur, karşılıklı kabul gören baraj mesafesi belirlenirdi.

Penaltı kime yapıldıysa o kullanır

Bu evrensel kural hiç bozulmazdı. Minyatür kale maçlarda penaltı boş kaleye topuk ile atılırdı. Penaltıyı atacak oyuncu kaleden altı adım sayar, topu o noktaya “diker”, topu arkasına alarak kaleye sırtını döner, önce eğilip bacaklarının arasından kaleye bakar, sonra topuğu ile topa vururdu.

Penaltılarda kaleci değişikliği yapılırsa iki penaltı kullanılırdı, birinci penaltı gol olursa ikincisi atılmazdı.

“Oolum üç kere sektirdim, açılsana”

Kaleci önündeki rakip oyuncunun açılması için elindeki topu üç kere sektirirdi, karşısındaki açılmazsa bu söylenirdi. Bunu söyleten oyuncuya iyi gözle bakılmaz, o evrensel kuralları bilmediğinden uyarı alırdı.

“Ahmeeeet, baban gelecek, hadi”

Akşam hava kararmaya yakın, annelerimizden birinden bu çağrıyı duymasak olmazdı. Bizim “Time table”ımızdaki “kritik eşik” bu andı. Babalarımız geldiğinde bizim evde olmamız gerektiği kuralı hepimiz için geçerliydi. Bu acil durumda tüm kurallar iptal olur, yerini “Golü atan kazanır” kuralı alırdı.

Maçların normal süresinden önce bitmesi için bir başka “force majeure” kural daha vardı; topu getiren çocuğun annesinin çağırması. Bu durumda maç biterdi  😥

“Hayatım, burda mısın?”

Tahmin edeceğiniz gibi bu, çocukluğumda duyabileceğim bir terim olmamalı. Eşimin bu şekilde seslenmesi ile kendime geldim ve köy kahvesini işleten kahvecinin “Abi, tazeleyeyim mi?” sorusuyla, çayımın soğuduğunu farkettim.

Üç Korner Bir Penaltı

Uzun bir süre köy meydanındaki çocukların oyunlarını izlerken, bir yandan da şehirde, beton yığınları arasında yetişen nesli düşündüm. Odalarında, sayısını ebeveynlerinin bile bilmediği, pahalı ve çeşitli oyuncaklarıyla acaba ne kadar mutluydular?

Eskiden çalışmış olduğum Türkiye’nin en köklü şirketlerinden birinin sahibinin torunu olan yöneticimle bulunduğum bir yemekte, onun şu cümlesi hiç aklımdan gitmeyecek: “Biliyor musunuz arkadaşlar, ben hiç okul çantamı kendim taşıyamadım, okuluma hiç kendim yayan gidemedim!”.

Şükür ki, ben bunları yapmışım!

Bizim maçlarımızda hakem yoktu, buna gerek de yoktu. Ne yapar eder, bir şekilde anlaşmanın bir yolunu bulurduk, dövüşmeden, kavga etmeden ve küsmeden. En uzun küslüğümüz, ertesi günkü maça kadardı.

O zamanlardaki arkadaşlarımın tamamına yakını şimdi iyi bir iş sahibi, iyi aileleri var, benim gibi.

Mutlaka sizin de bu evrensel kurallara ekleyecekleriniz vardır, aşağıdaki “Yorumlar” kısmından benimle paylaşır mısınız?

Saygılar.

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Yazılanların ilgisini çekecek birini tanıyorsanız lütfen "Paylaş" kısmından onlara iletin.


Sizlerden gelecek yorumları çok önemsiyorum.
Lütfen aşağıdaki "Yorumlar" kısmından benimle paylaşın.


Yeni içeriklerden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız hemen abone olabilirsiniz.

Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Mühendis ama Tıp meraklısı. Profesyonel yönetici. Seyahat etmeyi seven bir fotoğraf gönüllüsü. Okumayı, araştırmayı, sorgulamayı sever. İnsan ilişkilerine ve saygıya önem verir. Bildiklerini paylaşmaktan mutluluk duyar. "Bilmiyorum" demekten çekinmez.
avatar
14 Yorum konuları
15 Cevaplar
14 Takipçiler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorum dizisi
14 Yorum yazarları
Cemil AL.MehmetSinanTurgay SevenEmre Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bana bildir
Aygün
Ziyaretçi
Aygün

Sebahattin abi bizi nerelere götürdün abi öyle
Nerden buluyorsun bunları pasımızı sildin damardan girdin valla
Bir kural da benden
Şişman olan kaleye geçerdi 🙂

Gülten
Ziyaretçi
Gülten

Bir yanda okuluna çantasını bile taşıyamadan giden zengin çocukları diğer yanda bırak çantayı okula gidecek ayakkabısı olmayan çocuklar… hayatın içinden ne güzel paylaşmışsınız. çok güzel bir yazı ellerinize kaleminize sağlık. düşündürücü ve bir o kadar da umutlandırıcı bu yazınız için tebrik ediyorum sizi. sizin gibi duyarlı kişilerin eksilmemesi umuduyla selamlar

Sami Güner
Ziyaretçi
Sami Güner

Mesaj kutuma yeni makale var yazısı düşüp bu başlığı görünce işte dedim galiba bir ilginç yazı daha geliyor. Tıkladığımda yanılmadığımı anladım. Bazen düşünüyorum “fotoğrafçılık mı insanı topluma bu kadar duyarlı yapıyor yoksa topluma duyarlı insanlar mı fotoğrafçı oluyorlar”. Fotoğraf ile ciddi olarak ilgilenen her kesimden kişide bu duyarlılığı görüyorum çünkü. O bahsettiğiniz çocukluğumuzun evrensel kurallarının hepsini yazmışsınız ben ilave edecek bir şey bulamadım 🙂

Emeklerinize sağlık
Duyarlılığınız için ayrıca teşekkür ve tebrikler.

Zafer Gazi Tunalı
Ziyaretçi
Zafer Gazi Tunalı

Bir kapıyı araladın, esintisi fazla geldi. Biz yaştakiler için. Sonbarın hüzünlü havası odayı doldurdu. Kapatmakta fayda var. Yeni nesil bu güzellikleri tanımlayamaz bile. Bir baba çocuğuna kaseti veriyor; biz bununla müzik dinliyorduk dediğinde çocuklar kaseti kulağına dayıyor olmuyor, deliklerini dürbün yapıyorlar olmuyor, sallıyorlar olmuyor: “Baba bu ne, neresi müzik” diye soruyorlar… Ne yazıkki bir “Doğa Ananın Çocukları” olarak sokakların o güzelliğini yeni nesil yaşamıyor. Hatta erik “aşırmanın” keyfi bile yok artık. Bizim futbol sahamız, Bostanlı deniz kenarı; yosunlu ince kumlu bir saha. Terden üstümüz başımıza yapışanlarla gece davetlisi gibi pul pul parıldardı. Böyle eve girmek yasak; yaz gün ise sorun yok; hortumla yıkanırdık. Olmadı iyi zılgıt yerken doğru banyoya… Banyolarda o zaman termosfon, hoş sonraları tüplüsü çıktıydı da rahat oldu. Yoksa suyu ısıtmak bile dertti. Özellikle banyo günü pazarın ayrı bir keyfi olurdu, bağırış çağırış içinde. Önce kim girecek?

Sena Nida
Ziyaretçi
Sena Nida

Çok etkilendim
Etkileyici ve bağımlılık yapan bir kaleminiz var
Bağımlılık yapmasının nedeni sanırım içtenliğiniz. Öyle doğal öyle sade yazıyorsunuz ki insanı konunun içine çekiyor. Benim böyle anılarım olmadı biz kız kıza oyunlar oynardık. ama futbolun bu evrensel kurallarının çoğunu benim bile nasıl bildiğime şaşıyorum şu an. Üstelik ben sizin yeni nesil diye adlandırdığınız neslin öncülerindenim 🙂 Keşke tüm abilerimiz ablalarımız sizin kadar anlayışlı ve hoş görülü olabilseler. Hep o “bizim zamanımızda böylemiydi, biz babalarımız yanında…” diye başlayan cümlelerle büyümesek keşke. Galiba o nedenle çok daha genç hissediyorsunuz.
Bizim duygularımıza rehber olduğunuz için tüm YENİ NESİL adına sonsuz teşekkürler
Sevgiler

Muammer K.Ç.
Ziyaretçi
Muammer K.Ç.

Abanmak yasak için benden de üçüncü bir neden
Eğer top müsait olmayan bir yerinize gelirse kötü olurdu 🙂 o nedenle yasaktı
Bu olursa hemen o arkadaşımız tuvalete gönderilirdi 🙂

Suavi
Ziyaretçi
Suavi

Kaleciler orta sahayı geçemezdi

Okyar Atilla
Üye

Harika bir yazı. Hepimizi elli yıl kadar geriye götürdün. Bir de zaman makinesı yapılmadı derler. Diyen beri gelsin.Önce kısaca, uzun hikaye arkadan gelecek.:) Kaleye geçmek pis işti. Sürekli dikiliyorsun, top geliyor ve gol yiyorsun. En çok lafı kaleci yerdi. Topun sahibi çocuk kaleye hiç geçmezdi. O üzerine vasfedilmiş -top tarafında oluyor bu- “santrafor” du. Gol atamasa da dert değildi.

Okyar Atilla
Üye

Aklıma ilkokulda top oynadığım gelmiyor. İllaki oynamışızdır. Da gelmiyor işte. Ancak sisler arasından hatırladığım bir sınıf geçme hediyemin futbol topu olduğuydu. Bu dönem ortaokula denk geliyor olabilir. GS lı olduğumdan top sarı-kırmızı renklere sahipti. Ve hakiki deriydi. Büyükleri zaten meşin yuvarlak derdi. Neden tuttuğumuz takının rengi olan topa sahip olup tekmeletirdik hala anlamış değilim. Öyle ya sevdiğin renkler ve ayaklarda dolaşıyor. İki tip top vardı; bağcıklı ve siboplu (doğrusu supap da hala yazdığım gibi söylerler). Siboplu topla büyükler oynardı. Futbol sahalarında lig maçlarında görürdüm. Spor malzemeleri satan dükkânda da vardı. Ama uzun bir süre mahalle maçlarında ayağa düşmedi. Bağcıklı olan ayakkabıya benzerdi. İç lastik gibi iç topu vardı. Bunun da balon gibi uzun bir ağzı olurdu. Buradan bisiklet pompası ile şişirir, bağlar meşin yuvarlağın içine tıktıktan sonra bağcığı bağlar ve yine meşinin içine gizlerdik. Bu toplar hiçbir zaman küre olmazdı. Birkaç tepikten ve şişirmeden sonra hafif ovalleşirdi. Yerde zaman zaman bir garip sekerdi. İşte böyle bir topum vardı. Takım seçtiğimi pek hatırlamıyorum. Ama gizliden gizliye illa Ezel’le aynı takımda olmak isterdim. Çok iyi çalım atardı. İzlemesi bile ayrı bir keyifti. Eğer rakip takımdaysa yenilmemiz kaçınılmazdı. Zaten ben de iyi topçu değildim. Solaktım. Sonrada sonraya Vestel de bölüm maçlarında kornerden gol atan (Zaten bir Mustafa Denizli bir de ben vardım o dönemde) tek oyuncuydum.
Maç sahamız Salihli Altınordu İlkokulu bahçesiydi. Bahçe Güney-Kuzey yönüneydi. Kuzey tarafındaki yolun hemen diğer tarafı yüksek duvarlı kız enstitüsüydü. Topa abanırsan ve kız enstitüsü bahçesine kaçtı mı yandın. Hademeler görmeden ve topu bulmadan girip aldın aldın. Aksi takdirde top giderdi. Aslında bu bahçe otluktu. Çok seyrek de olsa hademeleri gözler denk getirip bahçeye girer ve çim sahada çok kısa bir top oyunu genellikle duvara tırmanarak kaçmayla sonuçlanırdı. Daha sonraları duvarda delik açıp rahat etmiştik 😊.
Maçlarda zaman yoktu. Kısa maçlar Sebahattin Üstad’ın dediği gibi altıda devre on ikide biterdi. Ve çoğunlukla yenilen tarafın mızmızlanmasıyla on beşe uzardı. Ve tabii ki “https://www.arthenos.com/uc-korner-bir-penalti/” ydı. Kendi aramızda sayardık. Fauller hep açık oturumla sonuca bağlanırdı. Bir nevi “beyin fırtınası” yapılırdı.
Altınordu okul bahçesi Pazar günleri her yaştaki neslin toplanma yeriydi. En kötü hava koşulunda dahi aksatılmazdı. İlkokulda olanların maç kurmaları anca öğleden sonraya kalırdı. Yetişkinler sabah dokuz seansını alırdı. Doymazsak takımlara yeniler bir maç daha tutardık. Bazen topun sahibi topu bırakıp giderdi. İşte bu maçlarda artık büyüklerin topu ayaklara düşerdi. Bu bir ritüeldi. Maç sonrası derin kritikler yapılırdı. Bir sonraki hafta taktikleri konuşulur ve olası oyuncular belirlenirdi. Yıllarca, yani üniversiteye başlayıncaya kadar, hatta üniversiteden tatil için geldiğimde de misafir oyuncu olarak devam etti. Kabaca on beş sene gibi.
Maç sonrası eve döner annemin odunla ısıttığı termosifonu banyoda yıkanır, babaannem ve halamın ortaklaşa yaptığı fırında yeni gelmiş Boşnak böreği ile bütün aile yemek yedikten sonra ders çalışmaya otururdum.

Ağlattın beni Sebahattin…

Emre
Ziyaretçi
Emre

Affan Dede’ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu… dizelerini ve o zamanlar farkında olmadığımız ama şimdi ne kadar da güzelmiş diye hayıflandığımız günleri hatırlattınız hocam; yüreğinize sağlık..

Turgay Seven
Ziyaretçi
Turgay Seven

İçerisinde kendimden bir şeyler bulduğum muhteşem yazınızı okuyunca bir anda aklıma geliverdi. 10 yaşlarındayken aldık karnemizi, arkadaşımla birbirimize karnelerimizi göstererek; “Biter mi bu tatil, biter mii, üç ay, üüç aay” diyerek sevinç çığlıkları atıyorduk. Üç ay bitmeye bitti de, bir de üzerine 35 yıl bir solukta bitivermiş… Sayenizde, uzun eşek, saklambaç dahil ne oyunlar oynadım hayalimde. Sonra şöyle bir silkelendim ve şimdiki çocuklar aklıma geldi. 35 yıl önceki oyunlarım aynı heyecanla aklıma gelirken, 35 yıl sonra onların aklına gelecek neleri olabilir diye düşünmeden edemedim.

Sinan
Ziyaretçi
Sinan

okyar beyin dediği gibi sanki zaman makinesinde yolculuk yapmış gibi oldum .. yazınızı okurken benimde burnuma mahallemizin köşesindeki fırında pişen pide kokuları geldi .. aynı zamanda diğer köşede ki plakçıda çalan neşe karaböcek in hey gidi yalan dünya şarkısını duydum .. her yaşın ve nesilin ayrı bir güzelliği var benim için .. şimdi ki çocuklarımız bundan 30 yıl sonra buna benzer şeyler anlatacaklardır ama konular ve örnekler değişik olarak .. bunları sık sık hep konuşuyoruz ama bu şekilde hissettirerek yazmak ayrı bir meziyet sebahattin bey sizi çok tebrik ediyorum .. bir gün bu yazılarınızı kitap halinde okumayı çok isterdim 🙂 selam ve saygılarımla

Mehmet
Ziyaretçi
Mehmet

Çocukluğumu top peşinde geçiren birisi için anılarımı tazeleyen çok güzel bir yazı olmuş. Eline sağlık kardeşim. 👍👌👋

Cemil AL.
Ziyaretçi
Cemil AL.

Çok değerli dostum ve sevgili arkadaşım
Sen de beni yıllar yıllar öncesine bıraktın. Gözlerimde yaşlarla okudum birkaç defa üstü üste. O Cankurtaran’daki mahallemiz geldi gözlerimin önüne. Kömür tozu kaplı Cankurtaran sahası geldi. Top oynadığımızda eve vardığımızda yüzümüz gözümüz kapkara gelirdik annelerimizden zılgıtı yerdik ama ertesi gün yine giderdik.
Yüreğine kalemine sağlık.
Gözlerinden öpüyorum.