Ana Sayfa BLOG Tekin Ertuğ ile fotoğraf üzerine söyleşi

Tekin Ertuğ ile fotoğraf üzerine söyleşi

Şiir ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Öykü ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Roman ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Sinema ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Tiyatro ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Müzik ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Resim ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Heykel ne yaparsa, fotograf da onu yapar; tabii ki fotografçı o çapta entelektüel bir alt yapıya sahipse veya fotografçının bilgisi, birikimi, donanımı, deneyimi buna elveriyorsa.

-

Üstad Ahmet Esmer ile başladığımız söyleşilere baktığımda, kendime “Bu işi ilk sen yapıyor olamazsın, bir araştır bakalım bu söyleşi/röportaj işini fotoğrafta kimler yapmış?” diye sorduğumda karşıma çıkan ilk isim Tekin Ertuğ oldu. Kısa bir araştırmanın arkasından kitaplarını satın alıp ve okumam sonunda edindiğim izlenim; Fotoğrafın kuramsal tarafında çok değerli bir kişiyle karşı karşıya olduğumdu. Aklıma ilk gelen –konuşabilirsem, çünkü tanımıyorum, nasıl birisi olduğunu da bilmiyorum- kendisinden bloğumuz için “Ayın Konuğu” olarak bir yazı almaktı.

Bizi kimse tanıştırmadı. Kendi kendimize tanıştık. Ve kısa konuşmalarımızda bilgili olduğu kadar mütevazı bir insanla sohbet ettiğimi anlayıverdim. Böyle olunca bir röportaj ustasıyla röportaj yapmanın ondan bir yazı istemekten (Bu arada Ağustos 2019 ayın konuğu olarak yazı verecek) daha önemli olduğunu düşündüm ve çekinerek teklif ettim. Kabul ettiğini bildirdiğinde havaya zıpladım. 

Tabii söyleşi sorularını da düzenlemem gerekti. Ve ortaya fotoğraf üzerine içinde daha önceki röportajlar kadar fotoğraf olmayan muazzam bir fotoğraf yazı çıkardık. Defalarca okudukça kendi kendime şöyle dedim; Fotoğraf çekmek/yapmak kadar fotoğrafı okumak lazım. Fotoğrafı düşünmek lazım.

Emeğimize sağlık.

Haydi okuyalım…

Tekin Ertuğ ile söyleşi

OA: Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 

TE: Kitaplarımda yer alan özgeçmiş metnini esas alıp, onun üzerinden kendime ait bilgileri özetlemeye çalışacağım, izniniz olursa.

İlk gençlik yıllarımda amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptım, edebiyat dünyasına yakın durdum. Çocukluğumda, neredeyse bütün haritaları ezbere çizebilecek kadar çok harita çizmiştim. Ülkemiz tarihinin büyük zat’larının kitaplarda yer alan portrelerini çiziyordum. O kadar ileri gitmiştim ki, bulabildiğim bütün kitaplarda çizim-resim adına ne varsa, hepsine bakarak çiziyordum. Sağ olsun, rahmetli babam okulda öğretmenlerin istediği kitaplardan daha fazlasını bulur getirirdi her zaman. Böylece ben de bol miktarda çizim ve resim bulabiliyordum. Sürüngenleri, kuşları, çeşitli memeli hayvanları, balıkları, böcekleri bakarak çiziyordum. Doğal olarak defter kalem dayanmıyordu. Fakat bundan ötürü evde hiçbir sıkıntı yaşamadım. Babam da, annem de okumayı çok önemseyen insanlardı. Çizimden gayrı kumdan, topraktan, taştan bir şeyleri bir araya getirip düzenlemeyi de çok seviyordum. Bir tür çocukluk tutkusu ya da macerası olarak düşünülebilir. Daha o zamandan itibaren bir tuhaflık vardı zaten.

Sonraki yıllar çizgi roman kahramanları, gazetelerde yer alan çeşitli fotograflar benim favorim olmaya başladılar. Çizgi roman kahramanlarını, önceleri basılı oldukları dergi ve kitaplara bakarak çiziyordum, ama aradan belli bir zaman geçtikten sonra bakmadan, ezbere çizmeyi başarıyordum. Çizgi romanlar bu günün interneti ve sosyal medyası gibi yaygındı, onun da çocuklar ve gençler yönünden iyiliği-kötülüğü konuşuluyor, tartışılıyordu.

Zamanın karikatür dergileri de beni çok sarıp sarmalıyordu. Bulabildiğim bütün karikatür dergilerini baştan sona okuyor, inceliyordum. Çizim yapmaya elim yatkın olduğu için kendi kendime karakterler inşa etmeye ve o karakterlerin çizimlerini yapmaya başladım. Özellikle lise yıllarım boyunca böyle amatör (naif) çok miktarda çizim yaptım. Sonraki yıllarda, arada bir depreştiğinde üşenmeden bazı çizimler yaptığım oldu. Fakat giderek seyrekleşti ve belli bir zaman sonra da tamamen bıraktım. 

Çizim merakıyla ilgili bu çocukluk-gençlik macerası ivme kazanarak devam etti, ta ki lise yıllarında (lise ikinci sınıf ya da son sınıf) ebeveynlerimden itiraz sesleri yükselene kadar. Malûm, ressam olunca aç kalınır öngörüsü, genel geçer bir bilgi idi. Çizim serüvenimi noktalamak durumunda kaldım.

OA: Ne yazık ki ülkemizde genel durum bu. Çocuklar hayallerinin peşinde gidemiyor. Ebeveynlerinin geçim sıkıntısı çocuklarını para kazanacakları mesleklere yönlendiriyor.

TE: Çizgi roman furyası okur-yazar olan neredeyse herkesi etkisi altına almıştı. Değiş tokuş ederek haftalık çizgi roman dergilerini, Türkçeye çevirisi yapılmış yabancı menşeli çizgi romanları diyebilirim ki bir solukta okuyorduk. Okuma alışkanlığı kazanılmasında bu tarz kitapların bir miktar rolü bulunduğunu düşünmüyor değilim. O kitaplarla birlikte, okuma meraklısı yakınlarımız tarafından hediye edilen veya geçici olarak verilen yerli-yabancı epeyce hikâye, öykü ve roman da okumuştum. Lisede iken okumaya meraklı bazı arkadaşlarım vardı. Onlarla karşılıklı kitap alışverişi yapıyorduk. Yerli yazarların eserleriyle dünya klasiklerinin çoğunu o zamanlar okuma fırsatı buldum.

Çizim konusunda geri adım atmak zorunda kalınca, adeta istem dışı bu kez de ufak tefek öyküler yazmaya koyuldum. Günlerce yazıyor, sonra beğenmeyip yırtıyordum. En nihayet bir roman da denedim, fakat onu da yırtıp attım. Sürekli yazdım ve yırtıp attım. Öyle zannediyorum ki, resim yapma konusunda aldığım tepkiye benzer bir tepkiyle karşılaşma endişesinin de bunda rolü vardı.

Bana göre Tekin Bey’in çok akıcı bir yazım tarzı var. Kitaplarını okumaya başladığınızda bırakmak mümkün olmuyor. Bir satır, bir satır daha diye diye kitabın son sayfasını çeviriyorsunuz. Açıkçası şimdi bu romanı merak ettim.

Çok tabii olarak, gerek çizimlerim, gerekse yazılarım amatördü, naifti. O zamanlar beğenmediğim için yırtıp attığım veya başka nedenlerle bir kenara bıraktığım çizim ve yazıların, sadece naif olmalarından ötürü, esasında çok kıymetli olduklarını ancak bu gün kavrayabiliyorum. En azından anı oldukları için kıymetliydiler. 

Üniversite yılları ve iş hayatı derken, resim ve karikatür serüveni de, yazı serüveni de neredeyse tamamen sona erdi. 

OA: Fotoğrafa nasıl başladınız? Bu istek nasıl ortaya çıktı?

TE: İlk fotograf makinemi 1976 yılında aldım. Basit amatör bir kamera olmasına karşın, oldukça pahalıydı. Sihirli kutu o zamanlar gerçekten çok kıymetliydi. Yaşadığım mahallede başka hiç kimsede fotograf makinesi bulunmadığını net olarak hatırlıyorum. O makineyle çeşitli spor karşılaşmalarında epeyce görüntü kaydettim. Bir miktar hatıra fotografı da kazandırdı bana. Fotograf makinesini almamın üzerinden bir yıl kadar zaman geçmişti sanıyorum, bir yakınım, geçici olarak istedi. Verdim; gidiş, o gidiş… 80’li yılların ortalarında bir fotograf makinesi daha edindim. Bu kez hediye edilmişti, oldukça iyi durumda mekanik bir kameraydı. Onunla da epey zaman insan, manzara vs kaydettim. Fakat o da, gene başkası tarafından kullanılırken elden çıktı. Her şeye rağmen, o dönem film, lens vb konularda bir miktar daha bilgi edinmiştim. Ne ki, geçen zaman içinde fotografik bağlamda bir miktar deneyim kazanmış olsam da, pek kayda değer olduğunu söyleyemem.

Bu arada, gençlik yıllarımın olgun sayılabilecek 5-6 yıllık bir döneminde (80’lerin ilk döneminden itibaren) ise amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildim. 

Esas itibariyle, 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotoğrafa başladım. Çünkü o tarihten itibaren fotografik çalışmalarım kesintisiz devam etti. O döneme göre iyi sayılabilecek mekanik ve elektronik ekipmanlarla çalıştım. AFSAD’la (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) yolum kesişti. Resim/çizim bir kenara bırakılalı çok zaman olmuştu. Fotograf bir bakıma onun yerini alıyordu. 

OA: Fotoğraf için girdiğiniz yolda size kimler, neler rehberlik etti? Nelerden, nasıl faydalandınız?

TE: Sanıyorum 91 yılıydı, AFSAD’a ilk gidişim. Fakat ondan öncesi de vardı. Özellikle 80’lerin ortalarında edindiğim 50 mm objektifli mekanik makine ile epeyce çalışmıştım. Belleğim beni yanıltmıyorsa 1988 yılına kadar, derme çatma bilgilerle o makine epeyce işime yaradı. Kullanılamaz hale getirilince, bir kez daha kamerasız kaldım. Ayrıca o tarihlerde AFSAD’ın düzenlediği bir panel izlemiştim. Aynı etkinlik kapsamında olsa gerek, bazı ustalar dia gösterileri paylaştılar. Artık aramızda olmayan Sami Güner ve Sıtkı Fırat ustaların gösterilerini hayal meyal hatırlıyorum. Onlardan etkilenmiştim. Sonraki yıllarda Sempozyumları da izledim ve giderek fotografla daha fazla haşır neşir oldum.

Ancak o ilk aşamada iken, resim çalışmaya başlamak veya roman yazmayı denemek gibi iki temel uğraşı aklımdan geçmekteydi. Belki de bütünüyle Halk Müziği konusuna yoğunlaşır, o konudaki çalışmalarımı daha üst seviyeye taşırdım. Yahut üçünü birlikte yürütürdüm. Doğrusu, şu anda hüküm vermek çok zor. Seçenekler arasından tercihi belirleyen içsel ve dışsal çok çeşitli faktör var çünkü.

Nihayet yolum AFSAD’a düştü. AFSAD’da ilk tanıdığım insanlardan biri, o zamanki AFSAD Başkanı Dursunali Sarıkoç oldu. Daha sonra AFSAD’dan istifa ederek FSK’yı (Fotograf Sanatı Kurumu) kurdu ve uzun süre başkanlığını yürüttü. Ne yazık ki erken sayılabilecek bir yaşında o samimi, sıcak insanı kaybettik.

Kısa bir süre AFSAD’da yapılan etkinlikleri izledikten sonra Temel Eğitim semineri, birimlerde görev almak, karma sergilere-gösterilere katılmak, etkinliklere katkı vermek gibi yeni bir süreç başladı. İşin doğrusu, hiçbir derneğe üye olmak istemiyordum. O zamana kadar da hiçbir derneğe üye olmamıştım zaten. Hiçbir yere mensup olmamak, bütünüyle bağımsız kalmak, yalnız olmak istiyordum çünkü. Fakat AFSAD’a üye oldum. Üye olmaya ikna edildim. Bundan ötürü şikâyetçi değilim elbette ki. Çünkü AFSAD süreci bana hem insan konusunda, hem de fotografik bağlamda çok şey öğretti.

Tanju Akdeniz’in hazırladığı AFSAD yayını olan Temel Fotoğraf Bilgileri kitapçığından ciddi anlamda yararlandım. Zaman ilerledikçe lensler, filmler, kartlar, filtreler vs konusunda daha fazla bilgi ve deneyim elde ettim. Özel olarak herhangi bir usta fotografçı ile usta-çırak ilişkisi içinde olmadım. Olmasını çok isterdim, fakat öyle bir şansım olmadı. AFSAD çatısı altında biraraya gelen benim gibi amatörlerin hepsi bildiklerini birbirleriyle paylaşıyorlardı. Herkes diğerine bildiği konuda bir şeyler anlatıyor, öğretiyordu.

Örneğin fotograf makinesi ve lens teknolojisi meraklısı arkadaşlar vardı; onlar, fotograf makinelerinin ve lenslerin özelliklerini anlatırlardı. Kişisel karanlık odası olan ve S/B fotograf konusunda mesafe katetmiş arkadaşlarımız vardı; onlar agrandizör, timer, film, kart, solüsyon konusunda çeşitli bilgiler paylaşırlardı. S/B baskı konusunda usta olan arkadaşlarımız, yaş itibariyle bizlerden büyük olan deneyimli ağabeylerimiz kısa süreli bilgilendirici (bu gün workshop tabir edilen) seminerler düzenlerlerdi AFSAD’da. Onların katkısı oldu. Sabit Kalfagil hocanın (ne yazık ki o da aramızdan ayrıldı) Kompozisyon kitabı, periyodik çıkmasa da AFSAD’ın yayını “Fotoğraf” dergisi gibi kaynaklar bir miktar rehberlik etti. Ancak, öğrenme süreci yavaş ilerliyordu. Koşullar bu kadarına elveriyordu çünkü.

S/B baskı konusunda olanaklar sınırlı olduğu için (o ilk dönem kendi kişisel karanlık odam yoktu) dia çalışmak zorunda kaldım. Dia, daha fazla dikkat ve bilgi gerektiriyordu. Negatif çalıştığınızda hataları daha sonra düzeltme şansınız vardı, ama diada öyle bir şey söz konusu değildi. Pozitif filmle çalıştığım için olsa gerek, daha hızlı mesafe aldım. Derken, olanaklar elverdi ve karanlık odada sabahlayacak kadar kendimi S/B fotografiye kaptırdım. Analog fotografta ustalaşabilmek için epeyce zamana ihtiyaç duyulur. Özellikle de S/B fotografinin zanaat boyutu oldukça meşakkatli ve zaman alıcıdır. Aşırı emek vererek ve çok disiplinli çalışarak o süreci ciddi anlamda kısalttım sanıyorum.

Anlattığım şeyler esasında ilk sorunuzla da yakından ilgili. İzninizle, ilk sorunuza döneyim ve fotograf serüvenimle ilgili eksik kalan kısımları tamamlamaya çalışayım. 

OA: Çok iyi olur.

TE: AFSAD Danışma Kurulu Üyeliği, AFSAD’da Temel Eğitim Seminerleri, Atölyeler vs devam etti. Ne yazık ki 90’lı yılların ikinci yarısında AFSAD yönetiminde ortaya çıkan bir takım talihsizlikler nedeniyle istifa ettim. Böylece başa dönmüş oldum ve hiçbir derneğe üye olmama konusundaki istemim (pek de istemeden) gerçekleşti.          

Sonraki dönem, Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotoğraf Seminerleri verdim, Atölyeler yaptım. 2001 yılıydı sanıyorum; özel bir atölyede yaklaşık 8-9 ay kadar süren uzun soluklu bir İleri Düzey semineri gerçekleştirdim. Hayata geçirdiğim program, oldukça yüklü ve içeriği zengin bir programdı. Belleğim beni yanıltmıyorsa o tarihe kadar Ankara’da böyle uzun soluklu ve bu çapta bir ileri düzey program gerçekleştirilmemişti, hatta çok emin olmamakla birlikte, öyle zannediyorum ki hiçbir ileri düzey eğitim programı da henüz hayata geçirilmemişti, Ankara’daki amatör fotograf çevrelerinde.

Bir süre sonra fotografa dair çeşitli metinler kaleme almaya başladım. Basılı ve sanal ortamda bazı Felsefe, Yazın ve Fotoğraf dergilerinde yazılarım yayınlandı.

2011 yılından itibaren Alter Yayıncılık bu yazıları “Fotograf Sanatı Üzerine” ismiyle 4 cilt halinde yayınladı. Talep üzerine aynı kitapları 2015 yılı başlarında tek cilt halinde yeniden bastı. Aynı yayıncı tarafından 2017 yılında sınırlı miktarda Genişletilmiş Yeni Basım yapıldı.

Bu dört cilt kütüphanemde yer alıyor. Türk fotoğrafçıları tarafından yazılan kitapların tamamı kütüphanemde yer alıyor dersem yalan olmaz. Ancak bu kitapları okuduktan sonra rahatlıkla fotoğrafa gönül veren herkesin okuması gerektiğine inanıyorum.

Ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında jüri üyesi oldum. Çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdim. Panelist oldum. Fotograf dünyamızı zenginleştiren usta amatörlerin çalışmalarıyla ilgili metinler kaleme alıyorum, bunlar çeşitli dergilerde yayınlanıyor. Ayrıca, kıymet atfeden değerli dostlarımızın kitaplarına sunuş metni yazıyor ve/ya editöryal bağlamda destek vermeye gayret ediyorum. En son, geçtiğimiz günlerde Malatya’da yapılan Çalıştay’a da bir bildiri ile katkıda bulunmaya çalıştım.

Fotoğraf Sanatı Kurumu (Ankara) çatısı altında 4 yıla yakın devam eden ve üç evrede tamamlanan uzun soluklu, “Kuram” ve “Kurgu” öncelikli bir atölye çalışması yürüttüm. İlerleyen zamanda yeni atölyeler açtım. Atölye çalışmalarının sonuçları, gösteri, söyleşi ve seminer olarak fotoğraf dünyasının ilgilileri ile paylaşıldı. “Kaygı” başlığı taşıyan son atölye sergimiz, 6. Ankara Fotoğraf Günleri’nde izleyiciyle buluştu. FSK’nın 25.Yıl etkinlikleri kapsamında sergilenmek üzere yeni bir atölye çalışması daha gerçekleştirdik.

Diğer atölye etkinliklerinin yanısıra atölye çalışmaları bağlamında, fotoğrafımızın farklı kulvarlarında emek veren insanlarla ve fotograf ustalarıyla bir dizi söyleşi-röportaj gerçekleştirdik. Onların anılarını/yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini derleyip basılı hale getirmeye, fotoğrafa ve sanata yaklaşımlarını sonraki kuşaklara aktarmaya, özetle, yaşamın diğer alanlarında sık rastladığımız, ancak fotoğraf dünyamızda önemli ölçüde eksik kalan “Hatırat” yazımını (kısmen) gerçekleştirmeye çalıştık. 80 fotoğrafçıyı kapsayan ve 10 ciltten oluşan bu çalışma, Fotograf Sanatı Kurumu ve Hangar Yayıncılık işbirliği ile “Fotoğraf Ustaları” ismiyle basıldı. Birkaç yıl önce de FSK Genel Kurulu tarafından onur üyeliğine layık görüldüm.   

Fotograf Ustaları serisinin devamını, “Işıkla Resmedenler” ismiyle Alter Yayıncılık üstlendi ve şu ana kadar (18 Temmuz 2019) 15 cilt basıldı. Böylece kitaplara giren fotografçı sayısı 145 oldu. Bu serinin 16.ncı ve son kitabı da basım için yayınevinde beklemektedir. Bu son kitapta ise 8 fotografçı yer almaktadır.

Bu kitapların da ilk on sayısı elimdedir. Burada belirtmeden geçemeyeceğim husus, bir röportaj ustasıyla röportaj yapmaya çalışmanın bendeki karın ağrısıdır. Şaka gibi ama hem fotoğraf hem de yazın ustasıyla birliktesiniz. Stres yapıyor yahuuu.

Onlardan gayrı 19 fotografçı daha var, söyleşi ve kayıt yaptığım. Bunlardan bazılarının yazılı metinlerini oluşturup düzeltme, ekleme, çıkartma vs yapabilmeleri için kendilerine yollamış olmama rağmen, aradan yıllar geçtiği halde geriye dönüşleri olmadı. Bu itibarla, epey sayıda fotografçıya verdiğim emek boşa gitti. Hem zihnen, hem bedenen aşırı yorulduğum, bîtap düştüğüm için artık onları kendilerinden talep etmiyorum ve elimde kalan diğer röportaj/söyleşi kayıtlarını da yazılı metin haline dönüştürüp o meşakkatli süreci yaşamayı göze alamıyorum.        

Bu arada fotograf entelejansiyasının en önemli isimlerinden biri olan Handan Tunç’la çok kapsamlı bir söyleşi/röportaj gerçekleştirdim. Bu çalışma da, “Handan Tunç ile Sanat Üzerine -Özelde Fotograf Üzerine- Söyleşi“ ismiyle, gene Alter yayıncılık tarafından basıldı.

Yaklaşık 10 yıl süren oldukça uzun soluklu bu düzlemdeki çalışmayı tamamladıktan sonra (ki sanırım bu çapta amatör bir çalışma ne ülkemizde, ne de dünyada, gerek fotograf kulvarında, gerekse başka kulvarlarda bu güne dek hiç yapılmadı) başta fotograf alanında olmak üzere kuramsal nitelikte çalışmalarımı sürdürüyorum. “Fotograf Sanatı Üzerine” isimli çalışmanın devamı niteliğinde yeni kitaplar hazırlamaktayım.

Bunlarla birlikte, sanat çevrelerinde Gelincik Ressamı olarak bilinen, ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografik metnini kaleme aldım; “Kan Çiçekleri” ismiyle Alter Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Gene önemli ressamlarımızdan Ahmet Yeşil’in otobiyografik/biyografik metnini kaleme aldım; yakın zamanda basılmasını umuyorum. Sinemaya, edebiyata, müziğe ilişkin okumalarımı sürdürüyor ve çeşitli yeni metinler kaleme almaya çalışıyorum.

Süreç böyle devam ediyor.

OA: Fotografın sizin için anlamı nedir?

TE: Fotografın kendine has dilini oluşturup oluşturmadığına dair tartışma mevzuunu bir kenara bıkarak söyleyeceğim (çünkü bu hususun çok ciddi tartışılması gerek); fotograf ayan beyan bir dildir. Yahut görsel sanatların bir alt dilidir. Her ne dersek diyelim, bir dil olduğu konusunda herkes mutabık. Mamafih görünen o ki, “fotografın kullandığı dil, resmin binlerce yılda biriktirdiklerinin devamından ibaret midir, yani resmin mirası mıdır (fotografın icadından sonra, resim o kulvarı terketti ve kendisine yeni bir yol çizdi), yoksa bütünüyle kendine has mıdır?” sorusu daha uzunca bir zaman bir kenarda duracaktır.

Kendine has olup olmaması bir yana, bir dil olması veya bir dil olanağı sunması bağlamında düşünecek olur isek; fotograf, bir insanın kendi özel dünyasını, yani düşünce ve duygu dünyasını, analiz ve öngörülerini, eleştirilerini, yaklaşımını, hayata bakışını, dünya görüşünü dillendirmesine, diğer bir ifadeyle, somut bağlamda hayata-soyut bağlamda duygu ve düşünceye dair nesi varsa açığa vurmasına, paylaşmasına, kısacası eteğindeki bütün taşları dökmesine olanak sağlar. Somut olandan gayrı, kültürel olanın, psikolojik olanın, felsefi olanın da dillendirilebileceği bir kulvar hazırlar fotograf. 

Doğa belgeseli, sosyal belgesel vs; Belgesel bağlamda fotografın son derece önemli bir yer tuttuğunu teslim ettikten sonra, sanat bağlamında şunu söyleyebilirim: Şiir ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Öykü ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Roman ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Sinema ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Tiyatro ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Müzik ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Resim ne yaparsa, fotograf da onu yapar; Heykel ne yaparsa, fotograf da onu yapar; tabii ki fotografçı o çapta entelektüel bir alt yapıya sahipse veya fotografçının bilgisi, birikimi, donanımı, deneyimi buna elveriyorsa.

O yüzden rahatlıkla diyebilirim ki şiir, roman, öykü, müzik, resim, heykel, tiyatro, sinema vb benim için ne anlam ifade ediyorsa, fotograf da o anlamı ifade ediyor. Ve hatta, ben de fotografçı olduğum ya da fotografı bir miktar daha iyi bildiğimi sandığım için, ister istemez fotograf, diğerlerine göre biraz daha önemli yer tutuyor, benim nazarımda.

OA: Özellikle tercih ettiğiniz fotoğraf tarzı nedir? Neden bunu seçtiniz?

TE: “Sanat, kurmacadır” sözü bu sorunuzu yanıtlamamda yardımcı olacaktır. Beni ilgilendiren sanatın kendisidir. İnsan hallerini, toplumsal halleri, geri planlarıyla birlikte bir yapıt içinde ele alan, analiz eden, yorumlayan, aynı zamanda yorum açık hale getiren sonuçlar üretendir sanat. Bunu fotografla yapmışım, romanla yapmışım ya da sinema ile yapmışım hiç farketmez. Biraz önce de söylediğim üzere, bütün mesele, duygu ve düşünce dünyanızı, analiz ve öngörülerinizi, hayata bakışınızı, eleştirilerinizi sanatın sağladığı olanaklarla dile getirebilmenizde. Bu nedenle, ilk acemilik dönemini saymaz isek, neredeyse en başından beri kurgu fotograf çabaları benim önceliğim oldu. Ağırlıklı olarak da bu tarz çalışmayı atölyelerde hayata geçirdim. Derdim, atölye katılımcısına, gördüğü şeyi elindeki kamera ile kaydetme eyleminin dışında başka bir kulvarın daha var olduğunu gösterebilmektir. Kendim için düşündüğüm çalışmaları dahi, atölye katılımcılarına yaptırıyorum. Bu gibi konularda asla bencil davranmam. Paylaşmaktan ve birlikte hayata geçirmekten yanayım. Ta ki bir gün atölye çalışmaları iyice yorar, bezdirir ise, belki o zaman kendi kişisel kurgu çalışmalarımı hayata geçiririm. Onu da bir kitap (albüm) boyutunda düşünürüm.

Şunu da altını çizerek belirtmek isterim ki fotograf, dokunulmazlığı olan, üzerine laf söylenemeyecek bir şey değildir. Şiir, roman, sinema, …vs, bunların hepsi önemlidir. Fotograf da onlardan biridir. Onlar söz konusu iken nasıl rahatça eleştiri yapabiliyorsak, fotografa söz konusu olduğunda da aynı şekilde eleştiri yapabilmeliyiz.

Öte yandan, insan kendisini bir tek şeyle sınırlamamalı. Yarın öbür gün bir sinema filmi için kolları sıvayabilirim. Bakarsınız bir roman yazarım. Ya da tiyatro eseri kaleme alırım. Şiir yazarım… Bunun önünde hiçbir engel yok. Hepsini yapabilsem, çok da sevinirdim. Elbette ki hepsini yapabilme olanağım yok, yeteneğim de yok. Fakat fotograf uğruna yıllardır ertelediğim veya yarım bıraktığım çalışmalar var ki, bundan sonraki evrede bir süre de onlara ilişkin çalışmak arzusundayım.

OA: Aslında bu dediğinize çok yabancı değiliz. Biliyoruz ki Bresson aktif fotoğraf çekmeyi bıraktıktan sonra resme yani özüne dönmüştü. Son yıllarını ağırlıklı olarak resim yaparak geçirdi diye biliyorum. Yine Ara Güler’in hikâye kitapları var. Yani sanat dallarının tek birinde kalırsanız –belki de kalamıyorsunuz, birbirini tetikliyor- bir tarafınız yarım kalmış gibi oluyor herhalde.

TE: Aynen dediğiniz gibi. Fotografın sanat bağlamıyla ilgili yaklaşımımı az çok paylaştım. Fakat bu hal, benim büsbütün kurgu fotografla ilgilendiğim, belgesel alana hiç ilgi göstermediğim sonucunu doğurmaz. Aksine belgesel alana, belgesel alanın özünde bulunması gereken naif çizgide kalarak, aşırı estetik şıraya bulanmış olması nedeniyle ağulu şeyi bal tadında sunan veya tam tersini yapan (bal tadında bir şeyi ağuluymuş gibi göstermeye çalışan) bir belgesel anlayıştan olabildiğince uzak durarak, kısacası o alanın hakkını teslim ederek yaklaşıyorum. Sıradan bir şeyi fazlasıyla abartmak veya hakikatte sıradışı olan bir şeyi sıradanlaştırma çabasına girmek de bu çerçevede düşünülmeli. Masum bir şeyin negatif gösterilmesi yahut negatif bir şeyin masummuş gibi gösterilmesi çabası da bu çerçevede düşünülmeli. Hepsi, aşırılaşmış bir estetize etme gayretinin sonucudur. O nedenle, hepsini cep telefonu ile kaydettiğim ve üç tanesini çeşitli platformlarda paylaştığım “Karşı Estetik” başlıklı bir seri hazırladım. Yakın zamana kadar sosyal medya hesabım bulunmamasına karşın, sırf bu nedenle (biraz da mahalle baskısında ötürü) instagram hesabı açtım. “Naif fotograf”, “Başka estetik”, “Estetik dışı” olarak ifade ettiğim ve tamamını cep telefonu ile kaydettiğim fotografik görüntüleri orada paylaşıyorum.

Bu fotoğrafları takip ediyorum. Tam anlamıyla doğayı ve çevreyi korumaya yönelik insanın içini burkan “karşı estetik” kavramıyla birebir örtüşen kareler.

“Naif resim” diye bir şey var. Üstelik de çok önem atfedilen bir tarz. İsim yapmış naif tarzda çalışan ressamların eserleri büyük koleksiyonlarda yer aldıkları gibi, önemli müzelerde muhafaza ediliyorlar. Peki, neden naif fotograf yok? Var aslında. İşin özüne bakıldığında pek çok fotografçının kaydettiği fotografik görüntüler naif fotografik görüntülerdir. Dolayısıyla “naif fotograf” kapsamında ele alınıp düşünülebilirler. Fakat, “Naif fotograf” diye bir kavramdan pek kimsenin haberi yok (herkesi dahil etmiyorum, meselenin bütün boyutlarını bilen ve düşünen istisna insanların varlığını teslim ediyorum elbette ki). Böyle bir şeyin varlığından söz edilebilmesi için, çeşitli sergi veya gösterilerle desteklenmiş ona ilişkin yazılı metinlerin bulunması, tartışmaların yapılması, panellerin düzenlenmesi, sergilerin hayata geçirilmesi, özetle bunun kuramsal altyapısının inşa edilmiş olması icap eder.

OA: Bu “Naif Fotoğraf” tanımı bana çarpıcı ve ilginç geldi. Anladığım kadarıyla fotoğrafa yeni bir kavram ya da tarz katıyorsunuz. Dünyada örnekleri var mı? Araştırma yapma imkanınız oldu mu?

TE: Doğrusunu isterseniz, araştırmadım. Dünyada örnekleri olup olmadığını bilmiyorum. Varsa, ne âlâ; çok sevinirim.

Öte yandan, hazırladığım 26 cilt kitabın içeriğiyle örtüşen veya onlara benzeyen türden kitap yazımı da (özellikle de gönüllü/amatör bilinçle hazırlanan) ne fotograf alanında, ne başka herhangi bir alanda ülkemizde de, dünyanın başka bir yerinde de henüz yapılmış değil. Hiçbir örneğine rastlamadım. Yaptığım şey, öyle zannediyorum ki bir ilk.

Bu metin içinde kullanmak üzere benden atölye çalışmalarından bazı örnekler talep ettiniz. Onlardan biri yıllar önce yaptırdığım “Özdeş-Portre” isimli çalışma olacak. “Özdeş-Portre” ifadesini de öyle zannediyorum ki ilk kez ben dillendirdim. Bu çalışmadan her fotografçı bizatihi kendisini model olarak kullandı ve arzu ettiği veya düşündüğü bir karaktere kendi bedeninde yeniden hayat verdi yahut o karakteri kendi bedeni üzerinden simüle etti. Böyle bir çalışma ilk kez yapılıyor değil elbetti ki. Aksine, daha önceleri çok kez yapıldı; çok iyi örnekleri de var. Fakat bendeniz atölyede böyle bir çalışma yaptırmadan önce adını koydum: Özdeş-portre.       

Bu kısa açıklamadan sonra, dilerseniz tekrar konumuza dönelim tekrar.

Aynı şekilde, alışılagelen estetik yaklaşımı aşan, yeni ve farklı ama aynı zamanda tutarlı, yani her yönden taşların yerine oturduğu bir estetik anlayış üretmek üzere çaba sarfetmek gerekiyor. Bunu dünyanın çeşitli mecralarında sanat insanları harıl harıl yapmaya uğraşıyorlar, bizde de konuya ciddi ilgi gösteren ve çaba sarfeden insanlar var. Bendeniz de bu nedenle “Karşı estetik”, “Başka estetik”, “Estetik dışı” gibi kavramları öne çıkartmaya çalışıyorum. Ama bunlar bütün dünyada daha başlangıç adımları ve fazla yol alınabilmiş değil. Öyle sanıyorum ki, bu süreç de bu gün geleneksel anlamıyla bildiğimiz fotograf teknolojisinin dönüşmesi, evrilmesi ve bambaşka bir vaziyetin ortaya çıkmasıyla ancak ivme kazanacaktır. Fotografı ikâme edecek yeni bir şeyin icadı dersem, sanırım daha isabetli olacaktır. Aynen resmin binlerce yıllık serüveni devam ederken, bir anda fotograf teknolojisinin ortaya çıkması ve resmin binbir zorlukta yaptığı şeyi bir anda yapar hale gelmesi gibi. Fotograf bağlamında böyle bir gelişme yaşandığında, söylediğim diğer gelişmeler de ister istemez ortaya çıkacaktır.

Naif fotografik yaklaşım yok (dikkat buyurun lütfen; “naif fotograf” demiyorum, “naif fotografik yaklaşım” diyorum), çünkü fotografçıların baskın çoğunluğu, bildiğimiz plastiğin (estetik ölçülerin) sınırlarını daha da zorlayarak, alabildiğine abartarak öne çıkmaya çalışıyorlar. Ama nafile. Bu yol, popüler olma yoludur ve saman alevi gibi parlayıp söner. Tarihe kalma, üzerinde söz söyleme, yazılıp çizilme şansı neredeyse yok gibidir. Sadece tarihin belli bir dönemi irdelendiğinde, toptan değerlendirmenin bir parçası olarak ele alınırlar, o kadar. Karamsar bir tablo çizmek istemem. Mamafih mevcut vaziyet, malûmun ilanından öte bir vaziyet değil.

Değerli Tekin Ertuğ fotoğraf iki kavram tanımlıyor; Özdeş-Portre ve Naif Fotografi. Bu iki kavram da benim için yeni. Üzerinde düşünmeye ve sonrasında çalışmaya, emek harcamaya değecek konular.

Belgeleme işi çok ciddi bir iştir ve son derece önemlidir. Fotograf ise, belgeleme konusunda en elverişli olan alanlardan biridir. Gerek doğa belgeseli, gerekse sosyal belgesel alanda fotograf bu güne dek çok büyük bir işlev yerine getirmiştir. İşin iyi tarafı, fotograf, bundan sonrası için de aynı güce sahiptir. Bütün mesele fotografın bu alandaki gücünü dejenere etmeden kullanabilmekte.

Belgesel fotografi düzleminde şayet bir gün “Naif Fotograf”, “Başka Estetik”, “Estetik Dışı”… olarak isimlendirdiğim fotograflar, fotograf dünyamızda yeni bir şeylerin konuşulmasına, tartışılmasına, çalışılmasına yol açarlarsa, kuramsal bağlamda küçük de olsa bir katkının ortaya çıkmasına vesile olurlar; bu da beni ziyadesiyle memnun eder.

Nihai olarak şunu da eklersem, sanıyorum fotografın belgesel boyutuna dair ifade ettiğim hususlar biraz daha anlaşılır hale gelecektir: Anı yazımı (hatırat) ve günlükler, malûmunuz, tanıklıkları ve deneyimleri içerir. Bunlarda elbette ki belli ölçülerde fikir, duygusal hezeyan, yorum vs de yer bulur. An fotografı, belgesel fotograf, foto aktivizm vb kulvarların ortak paydası da neredeyse aynı şeye tekabül eder. Anı yazımında ve günlüklerde birey ne kadar şeyden kaçınır ve yazmak istemez ise veya ne kadar şeyi abartır, parlatır ise; an fotografında, sosyal belgesel fotografta da benzer bir durum söz konusu olabilmektedir. Onda da bazı şeyler bile isteye veya sonuçlarından endişe duyulduğu ve çekinildiği için paylaşılmayabilir ya da bazı şeyler abartılabilir, parlatılabilir. Yaşamsal endişe nedeniyle de olabilir, çıkar için de olabilir; öyle ya da böyle bir otokontrol devreye girer. Böyle bir zaaf hem yazın alanında vardır, hem de fotografta. Öyleyse bu zaafıyla birlikte her iki alanı olduğu gibi kabul etmek durumundayız.    

Alışılagelen estetik bilgisi miyadını doldurdu. Muazzam bir aynı yerde dönüp durma hali, tekrara düşme vaziyeti oluştu. Muazzam diyorum, çünkü devasa bir fotografçı kütlesi var. Modern zamanın bütün diğer değerleri gibi sanata ilişkin değerler de aşındı, yıprandı. Çünkü modernizm, endüstri döneminin sosyal yapısını ifade eden bir kavramdır. Endüstri ise son evrelerindedir, başka bir söyleyişle, endüstri sonrasına geçilmiştir. O yüzden post-modern evreden söz edilmekte, hatta post post-modern evreye gelindiği iddia edilmektedir. Modernizmin bütün kurumlarının ve kurallarının aşındığını, yıprandığını söylerken de bu bilgiye dayanıyorum elbetti ki. Sözünü ettiğimiz süreçte geç kalmış, daha çok izlemek ve yetişmek için çabalamak zorunda kalmış olmamıza karşın, yaşadığımız hayata baktığımızda sözünü ettiğimiz aşınmayı, yıpranmayı görüyoruz zaten. Robotik evrede, yapay zekâ sürecinde olduğumuzu hatırlarsak, taşlar yerine oturacaktır. İşte o nedenle kuramla ilgili kimseler bunun ötesine geçmeye, modernizmin argümanlarının dışında bir arayışa yönelmeye, başka şeyler görmeye ve anlamaya çalışıyorlar. Fakat kahir ekseriyetin buna dair kaygısı yok. Oysa yapılanın, alışılagelenin dışında yeni çabalara şiddetle ihtiyaç var.

İlk kez bütün dünya aynı anda her şeyi görüp gösteriyor. Öyle bir çağa gelip dayandık. İnternet olanakları neredeyse herkesi eşitledi. Bu güne dek hep Batı’da yeni rotalar çizildi, yeni üsluplar ortaya çıktı, yeni sanat akımları doğdu. Hadi bakalım, bu kez buralarda yeni rota çizilsin, buralarda yeni üsluplar inşa edilsin, buralarda yeni sanat akımları doğsun. İşte bütün mesele, yapılageleni tekrardan kaçınıp buna yönelmekte. Kolay değil elbette ki. Büyük çapta bilgi, birikim, deneyim, donanım ister. O da yetmez, çok ciddi bir yaratıcı kabiliyet ister. O da yetmez, büyük cesaret ister. Çünkü felsefi bağlamı kurulmalı, manifestosu kaleme alınmalı. Fakat zor oluşu, yapılamayacağı anlamına gelmez. Bize kuramcı gerek, eleştirmen gerek, fikir üreten insan gerek. Fotografçı, binlerce, hatta onbinlerce. Ya kuramcı? Bir elin parmakları kadar. Olanlar da felsefi bağlam kurabilecek donanıma sahip midir, bilinmez. Sonuç alınamayacağı varsayıldığı için, ilk bakışta kuramla uğraşmak beyhude gibi görünür. Geçmiş zaman (bellek) buna dair örnek barındırmadığı için, bu varsayım çok da haksız sayılmaz. Fakat gelecek neden buna gebe olmasın? Öyle olmasını diliyor ve bu konuda iyimser olamaya çalışıyorum.

OA: Fotografı sanat yapan kavramlar hakkında neler söylersiniz?

TE: Kritik bir soru. “Çünkü fotograf sanat mıdır, değil midir?” meselesi, geçmiş zaman içinde insanları fazlasıyla meşgul etti. Fotografı sanat yapan değil de, fotografçıyı sanatçı yapan üzerinde durmakta yarar var. Daryush Shayegan, “Yaralı Bilinç -Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni-)” isimli kitabında yer yer arabanın öküze koşulamayacağını, öküzün arabaya koşulabileceğini söyler. Gültekin Çizgen usta yazılarında ve söyleşilerinde sık kullanır; Batılı düşünürlerin diline pelesenktir, “Araba atı çekmez, at arabayı çeker” derler. “Sanatı, sanatçı yapar.”anlamı yüklenir bu ifadeye.

Önce ‘sanat insanı’ gerek. Fotografçı değil, sanat insanı. O sanat insanı bir ressam yahut bir bestekâr olabileceği gibi, elbette ki bir fotografçı da olabilir. Ama önce sanat insanı gerek. İşte o zaman sanat eseri ortaya çıkar. Yani bir sanat eseri olduğu söylenebilecek fotograflar o zaman inşa edilir.

Bir kez daha karşıma çıktı. Demek ki bu soru yanlış. Değiştirmem gerek. Şöyle mi sorsam; fotoğrafçının fotoğrafı sanat yapmasının/yapabilmesinin temelleri size göre nelerdir? Evet değerli takipçilerimiz bu soru için önerileriniz varsa paylaşır mısınız? Tabii bu arada cevabı da düşünmenizde ve paylaşmanız güzel ve faydalı bir katkı olacaktır.

Sanat tarihine göz gezdirdiğimizde tutarlı bir sonuca varırız aslında. Dünya sanat tarihine adını yazdırmış şairler, romancılar, öykücüler, ressamlar, heykeltıraşlar, sinemacılar, müzisyenler ve fotografçılar var. Ülkemizin sanat tarihine adını yazdırmış olan şairler, romancılar, öykücüler, ressamlar, heykeltıraşlar, sinemacılar, müzisyenler ve fotografçılar var. Hafızalarımızı yoklayıp onları hatırladığımızda, birey olarak ne durumda olduğumuzu kolaylıkla görürüz. Çok basit; gerek dünya sanat tarihine, gerekse ülkemizin sanat tarihine adını yazdırmayı başarmış olan insanların herhangi birinin eseriyle özdeş olduğunu yahut o çapta olduğunu düşündüğümüz fotografik bir çalışmamız var mı? Bu soruya vereceğimiz samimi yanıt, kendi vaziyetimizi öğrenmemize yardımcı olur.

Herkes kendi çağının koşulları içinde eser verdi. Şimdi yeni bir çağdayız. Bu çağın sanat eserleri de her alanda ve tabii ki fotografta da ortaya çıkacaktır. Ama kim ve ne zaman, bunu bilmek olanaksız.

Esasında bu çağ için fotograf alanında ender örnekler de var. Fakat burada isim zikretmek, onlara ilişkin açıklayıcı bir metin kaleme almayı gerektirir. Öylesi çok uzun açıklayıcı metin ise bu röportajın çerçevesine uygun düşmez. Sözünü ettiğim bağlamda bir metin yok iken yeni bazı isimleri zikreder isek, insanların kafasını karıştırmış oluruz. Sırasında onlara ilişkin metinler kaleme alıp, olanaklarımız elverirse yayınlanmasını sağlarız.

OA: Fotoğraf sanatının sınırları var mıdır? Daha genel anlamda sanatı sınırlandıran somut ve soyut şeyler nelerdir?

TE: Bu sorunuza, yıllar önce yazdığım ve “Fotograf Sanatı Üzerine” isimli kitaplarımın birinci cildinde yer alan “Fotograf Sanatının Sınırları” başlıklı yazımdan bazı alıntılar yaparak yanıt vereyim.       

“Her fotografçı, fotograf sanatının kendisine sağladığı geniş olanaklardan ancak kendi yaratıcılığı ölçüsünde yararlanabilir. Yaratım sürecinde olmazsa olmaz denebilecek derecede önemli tek ve anlamlı şey ise sanatçının ‘özgür irade’sidir. Ne var ki sanat insanı da, özgür iradesinin alanını daraltma eğilimindeki bazı değerlere bağlılık göstererek, endişeye kapılarak, kuşku duyarak vs yaratıcı gücünü sınırlamak durumunda kalmıyorsa bu olanağı elde edebilir ancak. … Amatör ya da profesyonel fotografçının, fotograf ustasının veya fotograf sanatçısının (nasıl isimlendirilmek isteniyorsa öyle isimlendirilsin); sınırlarını belirleyecek normlar veya değerlerin de kaynağını bilgiden alması beklenir. Diğer bir deyişle, bilgi tabanlı olmayan yargılar ve değerlendirmeler, sadece değerlendirmeyi yapan kişinin yaşamı boyunca donanmış olduğu değerler manzumesinin o kişide oluşturduğu öznel bakışı sunmaktan öte bir şey ifade etmeyecektir. … Bir sanat insanının ruhunun derinliklerindeki dinamikleri; hayata bakışını, olguları ele alışını, sorgulamalarını, sezdiklerini, tespitlerini, çatışmalarını, açmazlarını, …eseri aracılığıyla ortaya koyarken nasıl bir dil kullanacağı, hangi teknikleri kullanarak üslubunu oluşturacağı, hangi yöntemlerle sunacağı konusunda sınırı olmayacaktır. … … Sadece sanat yapıtı bağlamında olmak üzere; fotograf sanatçısı için anlamlı bir tek sınır vardır, o da yaratıcılığının belirlediği zorunlu sınırdır.”

Çeşitli örneklerle refere edilmiş oldukça uzun ve ayrıntılı bir metinden yukarıdaki bölümleri almakla yetineceğim. Metnin tamamı okunduğunda, ifade etmeye çalıştığım mesele eminim çok daha iyi anlaşılacaktır.

OA: Birçok röportaj kitabınız da bulunuyor. En keyif aldığınız ve hoşlandığınız röportajınız hangisi oldu?

TE: Evet, 10 cilt “Fotoğraf Ustaları”, 15 cilt “Işıkla Resmedenler” (16.ncı cilt basılmakta), 1 cilt “Handan Tunç ile Söyleşi” olmak üzere toplam 28 cilt fotograf dünyasından insanlarla röportaj. Biri basılmış olan “Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya), biri basılacak olan (Ressam Ahmet Yeşil) 2 cilt biyografik eser. Toplamda 30 kitap. Tamamı gönüllü/amatör çaba. Bu kitapları yapabilmek için 10 yıla yakın bir zaman harcanmış, çok emek verilmiş, bir tek kuruş kazanılmadığı gibi ciddi miktarda para harcanmış, katlanılması çok zor negatif tutumlara muhatap olunmuş, çok sıkıntı yaşanmış, oldukça yıpratıcı bir süreç göğüslenmiştir.

Bu süreçte olumlu ve olumsuz pek çok şey yaşadım. Olumlu şeyleri asla unutmamaya, olumsuzlukları da bütünüyle unutmaya çalışıyorum. Her şey insanla kaimdir. Muhatap olduğunuz, yani röportaj yaptığınız insan, yaptığınız röportajın ve sonraki sürecin olumlu bir seyir izlemesine yol açar veya sizi sıkıntıya sokup canınızdan bezdirir. Bende bir Yunus Emre sabrı olduğu söylenir zaman zaman. İşte o sabrı son zerresine kadar kullandım diyebilirim. En nihayet sabır taşı çatladı ve elimde daha 19 kişinin kayıtları varken kitapları sonlandırma kararı aldım.

Yaptığım çalışmayı önemseyip olumlu davranan, iyi karşılayan, övgüyle söz eden, özetle çağdaş/uygar bir insanın göstermesi gereken tutumu gösteren insanlar da vardı elbette ki. Şu ya da bu röportajdan keyif aldığımı söylersem, diğer bir insana haksızlık etmiş olurum. O yüzden isim telaffuz etmek istemiyorum. Onlar zaten kendilerini biliyorlar. Yaşadıkça, hepsini sevgi ve saygıyla hatırlayacağım.

OA: Bu röportajları yaparken birçok ilginç olay yaşamışsınızdır. Aklınıza ilk gelen hangisi ve bunu bizimle paylaşır mısınız?

TE: Pek çok ilginç anı var; isim-yer telaffuz etmeden paylaşayım. Malûm, bu kitapları hazırlarken herhangi bir sponsorumuz olmadı. Kendi çabamızla ve sınırlı olanaklarımızla bu çalışmanın üstesinden gelmeye çalıştık. Bazı dostlarımız bir sistematik içinde bu işin yürütülmesi gerektiği konusunda bizi eleştirdiler. Haklıydılar, ama bir sistematik içinde yürütebilmeniz için bu iş için tahsis edilmiş bütçe gerekli. Ancak o zaman dilediğiniz tarihte dilediğiniz kente yol ve konaklama masraflarını düşünmeden rahatça gider, konaklar, röportaj/söyleşi ve kayıt yapar dönersiniz. Böyle bir olanak yok ise, hangi sistematik? Öte yandan, bu olanaklara sahip olsanız ve bir sistematik içinde hareket etme rahatlığınız bulunsa bile, sizin hayata geçireceğiniz yöntem gene eksik bulunur, gene kusurlu bulunur, gene beğenilmez. Başka her şeyi bir kenara bırakın; kimlerin bu kitaplarda yer alacağı ve onlar arasında önceliğin kimlere verilmesi gerektiği konusunda bile, asla herkesçe onaylanacak bir sonuca varamazsınız.

Sponsorumuz yoktu. Dolayısıyla, bize tahsis edilmiş herhangi bir bütçe olmadığı için, kişisel bütün olanaklarımızı bu iş için seferber ettik ve kendimizce bir yol izledik. Başka seçenek de yoktu zaten. Ankara’ya herhangi bir etkinlik nedeniyle yolu düşecek olan ustaları, şayet haberimiz olmuşsa, önceden telefonla arayıp konuşuyor ve Ankara’da röportaj yapıyorduk. Tatil için gideceğimiz yerlere, o tatil beldelerinde ve yakın beldelerde yazlıkları olan veya o tarihlerde oralarda bulunacak olan ustaları arayıp randevu alıyor ve diyebilirim ki tatil yapmak yerine, eşim Ebru hanımla birlikte oradan oraya koşturup röportaj yapıyorduk. Şayet Ankara dışında başka illerden söyleşi-gösteri, panel vb etkinlikler için davet edilmişsem yahut ulusal veya uluslararası bir fotograf yarışmasına jüri üyesi olarak gitmişsem, orada yaşayan veya oraya gelecek olan ustalarla röportaj yapıyorduk.

Fotograf dünyasında çok ciddi kariyeri olan insanları bu vesile ile yakından tanıma şerefine nail olduk. Kimi tanışmalarımızın bize maliyeti çok yüksek oldu. Olumlu ya da olumsuz hiç kimsenin ismini telaffuz etmeyeceğim, çünkü öyle bir şeyi doğru bulmuyorum. Probleme yol açanların kimler olduğundan daha çok, her durumda böyle problemlere yol açabilecek birilerinin olduğu ve/ya olacağı gerçeği önemlidir. Kişiler önemli değil, vak’alar önemlidir. Herhangi bir olaya veya olguya bakarken, o olaya veya olguya yol açan kişiyi asla esas almam, sadece olaya ve olguya bakarım. İlgili kişiyle bir daha görüşmezsiniz, olur biter. Ama olaydan ve/ya olgudan ders çıkartırsınız.

Nezaket sahibi uygar insanlarla iletişimimiz ve dostluğumuz yaşadığımız sürece devam etsin isteriz, kaba tutum içinde olan insanlarla da başka bir zaman ve başka bir ortamda yolumuzun kesişmesini istemeyiz. 

Bu kitaplara on yıl boyunca gece gündüz emek verirken, olumlu-olumsuz pek çok anı birikti ama ne hatırlamaya, ne de mevzu etmeye hiç gerek yok.

“Fotograf Ustaları” ve “Işıklar Resmedenler” kitaplarında yaşam öyküleri, fotograf serüvenleri, fotografa ve sanata dair yaklaşımları ile yer alan 8 usta şu anda aramızda yoklar; onları ebediyete uğurladık. Bu hal bizim için üzüntü vesilesi olmakla birlikte, kitapların anlamı ve değeri hakkında fazla söze gerek bırakmaz aynı zamanda.      

OA: Fotoğraf sanatı bireysel midir? Mesela grup olarak çekimler, özellikle atölye çalışmaları sonunda yapılan grup çekim çalışmaları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

TE: Sanat bireyseldir tabii ki. Doğası gereği böyledir. Çünkü sanat yaratıcı bir edimdir. Burada bireysel yaratıcılıktan söz ediyorum. Şair de, bestekâr da, romancı da, ressam da özünde yalnızdır. Yalnızlık, esasında sanat insanının bile isteye tercih ettiği (kimine göre istemdışı kabul ettiği) kaderdir. Sanat yapıtının yaratıcı boyutuyla ilgili bir tek kişiden söz edilebilir. Fakat o fikir ve/ya kurgu üzerine yapıtı inşa ederken birden fazla insan eyleme dahil olabilir. Örneğin sinemada durum böyledir; film, ekip çalışmasıyla yapıt ortaya çıkar. Tiyatroda da durum önemli ölçüde böyledir. Heykelde de çok zaman bu durum söz konusudur. Hatta resim de bile geçmiş zamanın ünlü atölyelerinde ustanın söylediği şeyleri, gene ustanın çizdiği çerçeve içinde kalfalar, çıraklar yaparlardı. Aslolan fikirdir, yaratıcı edimdir. O da, tek kişiye ait olur genellikle. Bu, o fikrin veya yaratıcı kurgunun paylaşılamayacağı, başkalarının görüşleri doğrultusunda düzeltmeler yapılamayacağı, hatta birden fazla kişiyle ortak yapılamayacağı anlamına gelmese de, her zaman ilk işaret bir kişiden gelir.

Sözüm sanata dairdir. Ancak her fotograf eylemi sanat değildir. Grup olarak çekim gezilerine gitmek vb eylemler bu kapsamda düşünülmemeli. Öyle şeyler elbette ki güzel fotografik etkinliklerdir ve hoş sonuçlar üretilebilir. Fakat nihai olarak, hepsi hoş fotograflardan ibarettir. Şayet atölye çalışmaları toplu halde gezerek fotograf çekme eylemi üzerine bina edilmişse, söylenecek fazla bir şey yok. Atölye dediğiniz şey, usta-çırak ilişkisinin hayata geçirildiği uzun soluklu bir etkinliği kapsar. Üç-beş hafta ile sonuçlanan etkinliklere atölye dense de, atölye kavramının ihtiva ettiği anlamla örtüştüğünü söylemek pek mümkün değildir. Öyle şeylere ‘seminer’ demek belki daha uygun olur. Bu gibi seminerlerde daha çok teknik bakımdan fotografik bilgiler kısmen geliştirilir. Işık, kompozisyon, renk, ton, ritim, leke, grafik, kontrast ve benzer şeylerin daha esaslı ve yerli yerinde kullanmalarına yönelik, deneyimli fotografçıların yeni fotografçılara yaptırdığı çok hoş ve gerekli çalışmalardır. Bunlara da ihtiyaç var. Böyle şeyler de yapılmalı, hem de sürekli yapılmalı.

Bu türden bilgiler bağlamında usta işi fotograflar oluşturulabildiğinde ise, yapılan etkinlik bir sergi veya gösteri ile taçlandırılır genellikle. Buna kim itiraz edebilir ki? Çeşitli doğa belgeselleri, sosyal belgeseller vs bu bilgiler ışığında ve tabii ki sağlam bir teorik temele de dayandırılarak keyifle hayata geçirilebilir.

Uzun soluklu atölye çalışmalarında, ustanın geliştirdiği bir fikir etrafında, gene ustanın tercih edeceği veya belirleyeceği özgün koşullar çerçevesinde atölye katılımcıları (‘öğrenci’ demek istemiyorum, çünkü belli bir eğitim düzeyinin üzerinde ve yaşları itibariyle belli bir olgunluk düzeyinde insanlarla yüzyüzesiniz) birarada veya yalnız başlarına fotograf yaparlar.

“Yapmak” fiilini bilerek kullanıyorum. Çünkü sanat söz konusu iken, ‘çekmek’ eylemi deklanşöre basmayı ifade etmekten başka bir anlam içermez.

Sanat yapıtı, inşa edilir. İnşa, bir süreçtir; sıradan bir süreç değildir. Düşünme eylemiyle başlayan, yorumla devam eden, birlikte çalışılıyorsa tartışmayla ve farklı görüşlerin harmanlanmasıyla biçimlenen yahut tek başına çalışılıyorsa yapıp bozarak ve yeniden yaparak biçimlenen, zanaat boyutunun da devreye sokulduğu uzunca bir süreç söz konusudur. Sanat yapıtı, bir nesnenin veya formun renkleri-tonları ve üzerindeki ışık cazip/çekici diye o an deklanşöre basılarak elde edilen sonuç değildir. O, güzel/hoş bir fotograftır. İstisna olarak, o şey, uzun zamandır zihninizde kurduğunuz şeyle örtüşüyorsa, ne âlâ. Ama o anda görüp çektiğiniz şey, her zaman yaptığınız şeyden, gayrı ihtiyari eyleminizden ibarettir. Sanat yapıtı daha ciddi bir sürecin sonucunda ortaya çıkar. Atölye katılımcıları, atölye hocasının (ustanın) istemleri doğrultusunda çalışmalarını tamamladıktan sonra, sonuçları ustanın görüşüne sunarlar. Eksikleri veya yanlışları varsa, ustanın eleştirileri ve tavsiyeleri doğrultusunda yeniden çalışırlar. Bu vaziyet birkaç kez tekrar edebilir. Ta ki ustanın arzu ettiği sonuçlar ortaya çıkıncaya kadar. Bazı katılımcılar ustanın beklentisini karşılar, bazı katılımcılar karşılayamaz, bazı katılımcılar ise ustanın beklentisinin üzerine çıkarlar. İşte o noktada, yani beklentinin üzerine çıkan bir katılımcının bulunması durumunda yeni bir usta ortaya çıkmış demektir. Atölyedeki en önemli şey bilginin, görgünün, deneyimin katılımcılara aktarılması ve bir disiplinin geliştirilmesidir. Kuram (teori) ise belirleyici faktördür. Fakat teori ile pratik atbaşı olmak zorundadır. Yani işin zanaat boyutu da bir o kadar önemlidir. Durum bu iken, atölye ustasının gerek kuramsal bağlamda, gerekse fotografik eylem pratiği (zanaat olarak fotografik bilgisi) oldukça üst seviyede olmalıdır. O da yetmez, sabır, bilgelik vb erdemler atölye koşullarında çok kıymetli yer tutar.

Kuşkusuz, tanımlamaya, tarif etmeye çalıştığım atölye koşulları veya atölye hocalığı (ustalık) biraz da idealize edilmiştir. Daha doğrusu, beklenti dillendirilmiştir. Öyle olması halinde, mükemmel bir atölye ortamının doğacağı düşünülmüştür. Siz deyin ki, böyle bir atölye, olması arzu edilendir. Fakat amatör fotografi ortamında böyle bir atölye pek mümkün olmaz, ender olarak hayata geçirilebilir. O nedenle beklentiyi çok yüksek tutmak da doğru değil aslında.

OA: Fotoğraf kariyerinizde ne gibi başarılarınız oldu? Sizin için en önemlisi hangisidir? Açıklar mısınız? Yanlış bir soru olduğunu bile bile soruyorum. Onlarca kitap, fotoğraf atölyeleri, yazılar ve birçok şey. Yanlış soru. Da sorduk bir kere… 

TE: Başarı?.. Size göre (ya da genel olarak çevremizdeki herkese göre) başarının ölçüsü nedir bilmiyorum. FIAP unvanlarının en üst seviyesi olan HonEFIAP’mıdır, tonla yarışmadan bir yığın plaket ve madalya almak mıdır, çok sayıda sergi ve gösteri yapmak mıdır, akademik kariyer midir, sosyal medyadaki tıklanma/beğeni sayısı mıdır, medyatik olmak mıdır?

Ağzımın payını alıyorum…

“Başarı” kelimesini yadsıyorum; yaşadığımız zamanda bu tabir bana yabancı geliyor artık. Sanat söz konusu iken ve aslında genel olarak hayatın bütün alanları için farklı yargılara sahibim zannediyorum. Bu tabirin (bu günkü anlamıyla ‘başarı’ kelimesinin) telkin veya işaret ettiği vaziyet yerine, yaşadığımız topraklara ve dünya insanlık ailesine olumlu anlamda bir şeyler katıp katmadığıma bakarım. Her kim yaşadığı topraklara ve dünya insanlık ailesine küçük de olsa bir şey katmışsa (o kişinin sanatçı olması da gerekmez), ayağa kalkar, ceketimi ilikler (Gültekin Çizgen ustanın tabiridir; ödünç alıyorum) ve saygımı ifade ederim.

Peki, bendeniz, yaşadığımız topraklara ve dünya insanlık ailesine bir şey katabildim mi? Hayır, hiç sanmıyorum. Çok gayret ettim, çok emek verdim, ama kayda değer bir şey henüz yok ortada. Bundan sonra da aynı gayreti sürdüreceğim. Umarım ilerleyen yıllarda küçük de olsa bir katkı sunarım, o da beni ziyadesiyle bahtiyar eder.

Burada Tekin Bey ile aynı fikirde değilim. İzlediğim ve okuduğum kadarıyla katkısı çoktur. Bence kendisine haksızlık yapıyor. Kabul edilmemiştir.

Bunları söylediğim için, aşırı ve gereksiz tevazu gösterdiğim düşünülmesin. Asla öyle bir şey yok. Çok kıymetli bir çalışma yaptığım aşikâr. Çok emek verdiğim, çok zaman ayırdığım, inanılmaz ölçüde fedakârlıkta bulunduğum konusunda rahatlıkla beyanda bulunurum elbette ki. Bu da çok ciddi bir katkıdır, ona şüphe yok. Yaşadığımız topraklara, ülkemize fotografik düzlemde naçizane bir katkıdır. Fakat benim kastım çok başka bir şey. O yüzden dünya sanat tarihine adını yazdıran, ülkemizin sanat tarihine adını yazdıran insanları hatırlatırım sıklıkla. Kültür-sanat ve edebiyat insanları, bilim insanları dendiğinde, hem dünyadan, hem de ülkemizden bazı isimler belleğimizde beliriverir, öyle değil mi? İşte bizi o noktaya taşıyacak çapta eserler inşa edebildiğimiz takdirde, kayda değer şeyler yaptığımızı gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Önceki kuşaktan fotografçı büyüklerimizin bu topraklara ve/ya dünya insanlık ailesine kattıkları çok değerli şeyler olduğuna kuşku yok. Sonraki kuşaktan bazı fotografçılar da çok değerli çalışmalara imza attılar. Hepsini saygıyla selamlıyorum. Bu insanlar, yaşadığımız topraklara, ülkemize, yekûn içinde küçük görünen ama anlamı büyük olan çok değerli katkılar veren insanlar. Fotograf dünyasında böyle insanlar var; bütünüyle çorak, bütünüyle kısır değiliz. Ben de, olumlu şeyler yapma gayretinde olan insanlardan biriyim. Onlar gibi fedakârlıkta bulunan, olumlu bir şeyler yapmak için zaman ve emek koyan kim varsa, hepsiyle aynı düzlemde yer alan biriyim.

Fakat gönül, her zaman daha fazlasını arzu eder. Umarım fani ömrün kalan kısmında çok daha fazlasını, çok daha niteliklisini yapabilecek kudreti buluruz. Tekrar, altını çizerek söylüyorum; ülkemizin kültür-sanat ve edebiyat tarihinde ve dünya kültür-sanat ve edebiyat tarihinde birey olarak, sanat insanı olarak kayda değer bir yerimizin olup olmadığı çok belirleyicidir. Çünkü o noktaya, bu topraklara ve dünya insanlık ailesine yapıp etmeleriyle kayda değer ölçüde katkı veren kimseler gelebilmekteler.    

OA: Aldığınız ödüller var mıdır? Sizin için en önemli ödül hangisidir?

TE: Ödül, baştan çıkarıcıdır. Ödül fikri çok çekicidir, o nedenle de insanı baştan çıkartır. “Fotograf Sanatı Üzerine” isimli eserin 4.ncü cildinde yer alan “Nasıl bir ‘hırs’ bu?” başlıklı kısa yazıyı paylaşayım.

“Çocuklarımız ‘at’lar gibi yarıştırılıyor diye veryansın eden ebeveynlerin yahut onlara destek vermek için ahkâm kesen, ‘sınavlar kaldırılsın, biz yarış atı mıyız?’ diye nutuk atanların, fotograf yarışmalarına ürkütücü bir tutkuyla, başkalarından çok daha hararetli şekilde katıldıklarına tanıklığınız var mı? …

Bu ne yaman çelişkidir!

Neden yarışıyorlar sizce?”

Dilerseniz, bunun üzerinde bir düşünelim…

Aynı kitabın 1.nci cildinde yer alan “Fotografçının Mayası” başlıklı yazımda ödül olgusu için düşündüklerimi kısmen paylaşmıştım. O yazıdan kısa bir bölüm paylaşayım.    

“… Ödül, baştan çıkarıcıdır…! Ödüller şöhretin taşıyıcısıdır çünkü. Şöhret, bireyin tutunmasını sağlar. İtibar indirir zembille. Koruyucudur. Geleceğe daha bir umutla bakılmasına yol açan özel bir atmosfer yaratır. Özellikle diplerden gelen bazı kimseler için (herkes değil elbette) böyle bir umudun varlığı, itibar/kariyer arzusunun karşılık bulabileceği ihtimalinin güçlenmesi hali, düşlediği kimliğe kavuşabilmesi varsayımı; o insanların tereddütsüz kendilerini ödüle, şöhrete teslim etmelerine, tutsak olmalarına neden olabilir. … … “Güç İstenci…!” Denebilir ki temel alınması gereken en önemli kavram (tespit-terim), ‘güç’tür. Ödül arzusunun gerisinde duran ve yok sayılamayacak kadar önemi olan bir faktördür güç arzusu. … “

Ödül konusuna pek sıcak bakmadığımı bu vesile ile ifade etmiş oldum sanıyorum. En büyük ödül kitaplarımızın okunmasıdır. Fakat popüler kitaplar olmadıkları için, pek de okunmuyorlar. Bu itibarla, ödüllendirilmediğimi söyleyebilirim. Öyle bir beklentim de yoktu zaten. Geleceğe bırakılan bir miras olarak düşündüm. Öyle kalması çok daha makbuldür.

Fotograf dernekleri veya başka kurumlar zaman zaman seminer, söyleşi vb için davet ediyorlar. Hoş, güzel, sohbetli, tartışmalı, nitelikli zamanlar paylaşıyoruz insanlarla. Öyle zamanlarda anı olarak plaket takdim edilebiliyor. İşte o plaketler, taşıdıkları anı değeri ve takdim eden kuruluşun yöneticilerinin ve üyelerinin nezaketinin bir göstergesi olmaları bakımından son derece kıymetlidir benim nazarımda. En güzel ödüller de böyle zarif şeylerdir.

OA: Tabiri caizse sizi fotoğrafın mutfak tarafında görüyoruz. Yani çoklukla kuramsal ve kavramsal tarafta. İnstagramda paylaştığını fotoğraflarda bu bağlamda. Bu tercihi nasıl yaptınız? Neler etken oldu?

TE: İnstagramda paylaştığım fotografların kavramsal geri planını farketmiş olmanıza çok sevindim. Yalın, sıradan, basit fotografları bilerek tercih ediyorum. Hepsini cep telefonu ile çekiyor, paylaşıyorum. Pek yeni sayılmam, fotografta epeyce uzun bir geçmişim var. Yani, bilinen estetik yaklaşımın gerektirdiği fotografları üretebilecek bilgiye, deneyime, birikime sahibim. Paylaştığım bu fotograflar esasında aşırı anlam yüklenebilecek görseller değil. Özüne bakarsanız, hepsi müdahalesiz belgesel fotografi alanına birebir oturuyor. Evet, kavramsal bir arka planı var ama daha ziyade sopayı göze sokmak tabir edilen uyarıcı türden bir yaklaşım içeriyor. Böyle görüntüleri, fotografa başladığım ilk zamanlardan itibaren kaydediyordum zaten. Şimdilerde cep telefonu ile bunu daha rahat yapabiliyorum. Fotografçı, görüp gördüren değil midir? “Karşı estetik”, “Naif fotografi”, “Başka estetik” demekle neyi kastettiğimi, neyi hedeflediğimi ve neden bu fikri destekleyecek görseller paylaştığımı belli ölçülerde söylemiştim. Soru böyle bir meseleyi de kapsayınca, birkaç şey daha ilave etmek yararlı olabilir. Öncelikle, “Biz şimdi ne çekeceğiz?” diye soran veya soran gözlerle bakan fotografçı dostlarımıza, fotografik görüntünün, hem de anlamlı görüntünün (sıradanmış gibi görünen anlamlı görüntünün) her an her yerde olduğunu anlatıyor bu fotograflar. “Fotograf için kendinizi dağa taşa vurmanıza gerek yok; etrafınıza iyi bakın” diyor bu fotograflar. Yitirilen, yitmekte olan, birkaç on yıl sonra asla bulamayacağımız ve görüntülerini kaydedemeyeceğimiz şeyler bunlar. Yerel bir çalgı aletinin (enstrumanın) son yapımcısı veya son kullanıcısı ile karşılaştığınızda ne yaparsınız? O güne dek hiç duymadığınız bir türküyü, bir ağıtı veya bir maniyi söyleyen yaşlı bir insanla karşılaştığınızda ne yaparsınız? Hiç bilmediğiniz figürler içeren bir halk dansı ile karşılaştığınızda ne yaparsınız? Video kayıt yaparsınız, ses kaydı yaparsınız, fotografik kayıt yaparsınız, not alırsınız. Öyle yapmalısınız. Bu türden görüntüleri biraz buna sayın, böyle bir bilgi içerdiğini düşünün. Yerel kırsal kültürle bağını kurun, henüz tam oturmamış kent kültürüyle bağını kurun. Toplumsal vaziyetle, bireyin davranış biçimiyle bağını kurun. Sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, psiko-sosyal pek çok yönden ele alabilirsiniz böyle fotografları.

Mutfak kısmı olup olmadığını bilemiyorum ama meselenin kuram boyutuyla ilgilendiğim doğrudur. Başından beri onu önceliyorum. Dört başı mamur bir şey yapabildiğimi söyleyemem. Fakat ciddi bir çaba içinde oldum her zaman. Öğrenmeye, anlamaya, kavramaya, düşünmeye, yorumlamaya, eleştirel yaklaşmaya, farklı yönlerden bakmaya, yeni ve farklı ama aynı zamanda anlamlı bir şeyler söylemeye (fotografik dil yardımıyla) çalışıyorum. Yazın alanında da bunu yapabilmek derdindeyim. Fakat tekrar söylüyorum, henüz kayda değer bir şey üretemediğim kanaatindeyim.

Yapay zekâ, ardından süper zekâ ve daha sonra hiper zekâ. Bunlar peşpeşe çok hızlı bir ivmeyle hayatı kuşatacak olgular. Yeni dönemin kültürü, sanatı, edebiyatı bu seyir üzerinden şekillenecektir. O seyri seyretmekle yetinenler yeni dönemin sanatını yaratamazlar. O seyri zihnen ele geçirebilen insanlar ancak yeni dönemin sanatını yaratabilirler. Yeni üsluplar, normlar, akımlar bu seyri iyi okuyabilen ve içselleştirebilen yaratıcı yetenekler tarafından ortaya konacaktır. Bendeniz bu süreçte küçük bir yapı taşı olabilir miyim? Öngörmek zor. Fakat çok isterim.   

Yanlış ifade etmiş olabilirim. “Mutfak kısmı” derken sizi kuramsal/kavramsal tarafta ve eğitim tarafında yani hülasa düşün kısmında gördüğümü ifade etmek istemiştim. Yanlış ifadem için affola… Ve “mutfak kısmı” detaylı olarak aşağıda ele alınıyor.

OA: Sizin fotoğraf eğitimciliği ve yazarlık tarafınız var. Bu ikisini biraz anlatır mısınız?

  1. Eğitimde nelere ağırlık veriyorsunuz?
  2. Atölye çalışmalarınızdaki temel kavramlarınız nelerdir?
  3. Yazarlıkta hedefiniz ve amacınız nelerdir? 

TE: Aşağı yukarı 25 yıldır çeşitli platformlarda amatör olarak fotograf seminerleri veriyorum, atölyeler yapıyorum. Oldukça uzun ve yorucu bir süre. Fakat isteyerek, severek yaptım bunu. Şikâyetçi değilim. Hem öğretiyor, hem de öğreniyorsunuz. En önemlisi, paylaşıyorsunuz. Fotograftan da öte, dostluklar ediniyorsunuz, arkadaşlıklar ediniyorsunuz. Hayatın rutininden belli ölçülerde sıyrılmanıza yardımcı olan başka bir atmosfer içine giriyorsunuz. Bambaşka bir dil konusunda, sanatın dili-fotografın dili konusunda kendinizi geliştiriyorsunuz ve bilgilerinizi başkalarıyla paylaşıyorsunuz. Hem fotograflarla, hem de yazılarla tarihe not düşüyorsunuz.

Esasında yazılarımı yayınlamak konusunda çekincelerim vardı, tereddütlüydüm; Kimbilir, belki de hiç yayınlamayacaktım. Çünkü asıl üzerinde durduğum, bir edebi eserle edebiyat kulvarına girmekti. Önceliğim fotograf yazıları değildi. Eşim Ebru hanımın ısrarıyla fotografa ilişkin yazılara yöneldim. Buna yönelince de, edebi metinleri bir kenara bırakmak durumunda kaldım. Şikâyetçi değilim. Ebru hanıma şükran borçluyum. İyi bir editördür aynı zamanda. Yazılarımı inceler, eklenmesi-çıkartılması yahut düzeltilmesi gereken yerleri işaret ederek eleştirilerini söyler. İşaret ettiği şeyler de çoğunlukla isabetlidir. Çok iyi bir okur olduğu için sağlam teorik altyapısı vardır. Okuduklarımız üzerinde küçük sohbetler yaparız. Kavrayışı çok güçlü ve eleştirel yaklaşımı hakikaten isabetlidir. Bir kez daha altını çizerek ifade etmek isterim; yazılarımda, kitaplarımda ve diğer çalışmalarımda Ebru hanımın çok katkısı ve emeği vardır. İyi bir dayanışma örneği hayata geçirdiğimizi söyleyebilirim. Hemen her şeyi birlikte yapıyoruz.

Fotograf eğitimi süreci 90’ların ilk yarısında AFSAD’da başladı, daha sonra bazı özel atölyelerde, çeşitli resmi ve özel kurum ve kuruluşlarda, FSK’da ve başka yerlerde devam edip bu güne dek geldi. Bütün eğitim seminerlerinde Ebru Hanım her zaman yanımda oldu. Yazı serüveni de, ilk olarak “Fotografya” dergisi (fotograf alanındaki ilk sanal dergiydi) ile başladı. Birkaç teknik içerikli metin, birkaç gezi yazısı. O sırada usta fotografçılarının portrelerini çalışmaya başlamıştık Ebru hanımla birlikte. Fotografya’da onlar yayınlanıyordu; her sayıda yayınlanan ustalarla birlikte kısa metinler de yer alıyordu. İlerleyen zamanda “Fotoritim” dergisi için düzenli olarak yazmaya başladım. Derken, basılı bir dergide de (felsefe dergisi) bir yazım yayınlandı. Başka yerlerden yazılar istendi; elimden geldiğince olumlu yanıt vermeye çalıştım. Sonra kitap serüveni başladı ve uzun bir sürece yayıldı. Bu arada İFSAK dergide ve başka bir basılı dergide yazılarım yayınlandı. Bir süredir “Fotoğraf Dergisi” (artık sanal dergi olarak devam ediyor) için, ağırlıklı olarak konusu fotografçıların yapıp etmeleri olan metinler kaleme alıyorum. Başka dergilerden de yazı talep ediliyor, ancak buna zamanım elvermiyor.

Uzun zamandır artık Temel Eğitim Semineri ve benzer şeyler yapmıyorum; daha çok atölye çalışması yapıyorum. Atölye çalışmasında benim için aslolan katılımcıları alışılagelenin bir basamak üzerine taşımak, çıtayı biraz daha yukarıya koymak ve yaratıcı çalışmalara yöneltmektir. Bunun için elbetti ki teorik çaba gerek. Bütün bilgilerimi, deneyimlerimi, birikimimi paylaşıyorum. Atölye katılımcılarını okuyup araştırmaya yöneltiyorum; seminer hazırlatıyorum. Önce atölyede seminerleri izliyoruz; eklenecek, düzeltilecek, yeniden ele alınacak kısımları söylüyoruz. Düzeltilip tamamlanmış seminerleri bu kez de genel izleyici karşısında sunmasını sağlıyoruz. Böylece, ilk anda ne kadar tereddüt edip heyecanlansalar da, bir süre sonra kendilerine olan güvenleri artıyor ve başka seminerler için kolları sıvayabiliyorlar. Herkese bireysel fotografik çalışmalarını da muhakkak yaptırıyorum ve bu bireysel çalışmaları gösteri olarak genel izleyiciyle paylaşmalarını sağlıyorum. Tabii ki önce atölyede biz izliyor ve aynen seminerdeki gibi gerekli düzeltmeleri yapmalarını sağlıyoruz. Daha sonra genel izleyicinin eleştirilerine muhatap oluyor ve bir süre sonra yeni çalışmalara büyük bir güvenle yönelebiliyorlar.

Roman, öykü, şiir okumalarını ve kişisel okumalarının sonuçlarını atölyede paylaşmalarını, yorumlarını çekinmeden anlatmalarını istiyorum. Sinema filmi okumaları, fotografçı okumaları yaptırıyorum. Her okumayı atölyede paylaşıyorlar. O ana kadar hiç izlemedikleri, izlediklerinde ise hayranlık duydukları filmler oluyor. Dünya fotograf tarihine geçmiş önemli ustaları ve o zamana kadar bilmedikleri bazı önemli yazarları tanımaya başlıyorlar. Fotograf üzerine yazılmış makaleleri ve kitapları incelemelerini istiyorum. Onları okuduktan sonra ufuklarının açıldığına tanık oluyorum. Bütün okumaları atölyede paylaşıyor ve birlikte yorumluyoruz.    

Kişisel fotograf çalışmalarından gayrı, bir de ortak fotograf çalışması yapıyoruz. “Ne yapalım? Ne çalışalım?” sorusuyla başlayan, her katılımcının hiç çekinmeden görüşünü ilettiği bir süreç yaşıyoruz. Bunu yapmamdaki asıl amaç fikir alışverişine herkesi katmaktır. Çünkü yapacağımız çalışmayla ilgili konu başlığını önceden belirlemiş oluyorum. Yaratıcılık gerektiren özel bir çalışma böylece başlıyor.

Şunu da belirteyim; yaptığım hiçbir atölye, bir önceki veya ondan önceki atölyelerimle katiyen aynı değil. Hiçbir atölye, önceki atölyenin tekrarı değil. Her atölyede, gerek katılımcılara yaptırdığım kişisel çalışmalar ve gerekse ortak çalışmalar bağlamında yeni bir fotografik çaba içine giriyoruz. Seminerleri de aynı yöntemle gerçekleştiriyoruz.  Hiçbir şeyi tekrar etmiyorum, her atölyede yeni ve başka şeyler yaptırıyorum. En temel şey insanların yaratıcı kabiliyetlerini derin uykularından uyandırmak, harekete geçirmektir, yaptığım atölyelerde. Kurgu, yaratıcılık gerektirir. Herkes iyi-kötü kurgu yapar ama her kurgu, aklımızdan geçen veya düşündüğümüz çıta yüksekliğine erişemeyebiliyor. Mümkün olduğunca çıtayı yükseğe koymaya ve katılımcıları buna hazırlamaya çalışıyoruz. Kurgu çalışması yaptığımız için bize ‘kavram’ gerek. Bir kavram üzerinden düşünmek, kavramlar üzerinden hayatı düşünmek ve sonra fotografik dil aracılığıyla ona dair bir söz söylemek; işte bütün mesele bu. Kavramlar, soyuttur. Soyut düşünme yeteneği geliştirilmedikçe, bırakın sanat eseri inşa etmeyi, sanata yakın durmanız bile söz konusu değildir.

Yazarlık meselesine gelince; düşe kalka, ağır aksak bir şeyler karalamaya devam edeceğim. Bu hal beni nereye vardırır bilemiyorum. Edebiyat alanı için, geçmişi neredeyse 20 yıl öncesine giden bazı çalışmalarım var, fotograf serüveni nedeniyle bir kenara bıraktığım. Yazı bağlamında müzik, sinema, spor için bir kenarda tuttuklarım var. Çeşitli alanlarda okumalar yapıyorum; ne zaman, hangi konuda ne yazacağımı şu anda kestiremiyorum doğrusu. Yazmak kadar yayınlatmak da önemli. Yayın dünyası genellikle popüler olana (satış potansiyeli nedeniyle) yakınlık duyuyor. Ticari kaygı bu tutumu haklı kılıyor ne yazık ki. Hiç kimse para kazandırma potansiyeli taşımayan bir kitabı yayınlamak istemez; hele de para kaybettirme ihtimali olan bir kitabı hiç mi hiç yayınlamak istemez. Benim hazırladığım kitapları, çok şanslıydım ki, çocukluğundan bu güne tanıdığım aynı mahalleden kapı komşum olan bir dostum (Alter Yayıncılık), bütün riskleri göze alarak (zaman zaman da fena halde daralarak) yayınladı. Kendilerine şükran borçluyum.

Sözünü ettiğim nedenlerle yayınlanması ihtimali olmayan eserler hazırlamak ilk anda beyhude gibi görünse de, muhtemelen amatör yaklaşımımı hiç terk etmeyeceğim ve gerekirse internet ortamında herkese açık olacak şekilde PDF olarak da yayınlamayı düşüneceğim. Esasen bu konuda da peşin hüküm vermemek lazım; belki de bazı yayınevleri hazırlayacağımız kitapları kayda değer bulur ve yayınlarlar.

Değerli ressamımız Ahmet Yeşil’in biyografisi bitti, yayıncıda bekliyor. Umarım kısa zamanda o kitap basılır. “Fotograf Sanatı Üzerine” isimli kitabın yeni baskısı yayıncıda bekliyor (bitmiş, piyasada yok), umarım o basılır. Aynı isimli çalışmamın ikinci cildi de yüzde doksan ölçüsünde, yaklaşık on yıl kadar önce tamamlanmıştı. Önümüzdeki süreçte onu tamamlarım. Fakat basılır mı, bilemiyorum. Bir edebi metin bitmişti, hazırdı. Onun son rötuşlarını yapıp yayınlatmaya çalışacağım.

Yazı serüveni böyle devam edecektir.

OA: Kitabınız var mı? Varsa nasıl temin ediliyor?

Tekin Ertuğ ‘un yukarıda bahsettiği onca şeyden sonra bu da alakasız bir soru oluyor. Ancak kitaplarının kaynağını kendi ağzında öğrenmek istiyorum.

TE: “Fotograf Sanatı Üzerine” kitabım bitmiş, piyasada kalmamış. Yeni baskısı da yapılamadı ne yazık ki. “Fotoğraf Ustaları” serisi (10 cilt) FSK yayını olduğu için, FSK’dan temin edilebilir. Onun devamı olan “Işıkla Resmedenler” serisi (basılacak olanla birlikte 16 cilt) Alter Yayıncılık’tan veya internetteki satış sitelerinden temin edilebilir.

OA: Yapılan birçok fotoğraf etkinliğine konuşmacı ya da düzenleyici olarak katıldığınızı biliyorum. Bunların içinde “sizin için en önemlisi ve değerlisi hangisidir desem ya da bunların içinde sizi etkileyen en önemli olay neydi?” desem ne söylersiniz.

TE: Yanıtlaması oldukça zor bir soru!.. Katıldığım bütün etkinliklere isteyerek ve severek katıldım. Hiç biri hakkında olumsuz herhangi bir şey söyleyemem. İnsanlar nezaket gösterip davet etmişlerse, aynı nezaketle karşılık vermek gerek. Hepsinin bende bıraktığı çeşitli izler var. Fotograf dünyamızda anı biriktirmemize vesile oluyorlar. Yeni insanlarla karşılaşıyoruz ve bazen yakın dost oluyoruz. Hakikaten, birini diğerinden ayırmam mümkün değil.

Kimi zaman, “İyi, hoş, yazıp çiziyor ama yarışmalarda ödülü yok, gelip söyleşisini-gösterisini izlemem” deyip çevresindeki başka insanları da yönlendirip izlemelerine engel olanlar çıkıyor. Sadece tebessüm ediyorum. Eski zaman insanları böyle haller karşısında, “Sizin gittiğiniz yollardan, biz çoktan döndük” derlerdi. İddialı konuşmak yakışıksız olacağı için, kendi üzerimden değil, genelleyerek söylemek isterim: Bu denli birikimli insanlar, şayet isteseler, evleri plaket ve madalyadan çöp eve dönüşür. Rahmetli Tuğrul Çakar’ın ironik bir şekilde bahsettiği bir şeyi söyleyeyim (“Fotoğraf Ustaları” serisinin 2.nci cildinde yer alıyor): Kendisini bir vesile ile ziyaret eden birisi, dolapların içinde ve üstünde bol miktarda plaket gördüğü için olsa gerek, “Siz plaket de mi yapıyorsunuz?” diye soruyor… Bu bile çok şey anlatıyor. Eğer bu çapta insanlar yaptıkları albümleri ve kitapları, yazdıkları makaleleri FIAP unvanı almak için kullansalardı, hiç kuşku yok hepsi HonEFIAP olurdu. Dert, yeni bir şeyler söylemekte; yeni, başka, anlamlı, ayağı yere basan şeyler. Göze hoş görünen dekoratif görüntüler üretmekte değil, ciddi, anlamlı, kayda değer şeyler söyleyen, sözü olan görüntüler üretmekte bütün mesele.

OA: Fotoğraf çekerken en mutlu olduğunuz “bir daha gitsem” dediğiniz, sevdiğiniz yerler nerelerdir?

TE: Fotografla bağlantılı değil, ama yaşadığımız toprakların ve dünyanın başka yerlerinin (çöl ve buzul da dahil) her yeri ayrı güzelliktedir. Her yere defalarca gitme isteği duyuyor insan. Ama bunu yapmaya ne maddi koşullar elverir, ne de ömür yeter. Dünyanın her yerinde elbette ki kameram da yanımda olsun, herkes gibi ben de görüntü kaydedeyim isterim. Bundan kendinizi alamazsınız zaten. Neticede bir fotografçısınız.

Fakat ben asıl fotograflarımı evde, zihnimdeki kurguya uygun atmosferi oluşturarak, düzenleme ile yapıyorum. Dolayısıyla, sahada iken beni etkileyen şey fotografik kayıt yapmaktan ziyade, orada bulunmuş olmak, oranın kendine has atmosferini görmek ve solumaktır. Ama gittiğim yerlerde, her zaman olmasa da, görsel kayıt yapıyorum. Kapadokya’ya onlarca kez gittim, ama daha onlarca kez gidebilirim. Erciyes çevresine, Sultansazlığı’na çok kez gittim, gene gidebilirim. Söylediğim şey başka yerler için de geçerli. Kısa süre önce MAFSAD’ın (Malatya Fotoğraf Sanatı Derneği) düzenlediği Çalıştay ve Fotokamp için Malatya Arapgir’e gittik. Arapgir ve çevresi, Kemaliye (Eğin), Ağın ve diğer yerler muhteşemdi. İnsan böyle yerlere sık aralıklarla gitmek ister.

Fakat insanı en çok çeken yer, doğduğu, çocukluğunu geçirdiği yer oluyor, her nedense. Orası çorak bir toprak da olsa, çöl de olsa, buzul da olsa, inanılmaz bir şekilde insanı çekiyor.

Ülkemin her köşesini gezmek isterdim. Sadece ‘güzel’ olarak tanımlanan yerleri değil, beğenilmeyen yerleri de görmek isterdim. Her yer kendi içinde bir olağanüstülük barındırır. Bunu başkası görmese de, fotografçı görür.

OA: Sosyal medya ile aranız nasıl? Genç fotoğrafçılar sizi nasıl bulacak?

TE: Sosyal medya ile aramın iyi olduğunu söyleyemem. Facebook hesabım hiç olmadı. Çekincelerim vardı, haklı çıktım. Hem gereksiz şeylere muhatap olma ihtimali, hem de fazla zaman kaybı endişesi ile uzak durdum. En nihayet, instagram’ın sadece fotograf paylaşılan, en çok da fotografçıların kullandığı bir sosyal medya ağı olduğu konusunda ikna edildim ve kısa süre önce bir instagram hesabı açtım. Orada naif fotograf, karşı estetik ve estetik dışı diye tanımladığım bir miktar fotograf paylaştım, paylaşmaya da devam ediyorum (gördüm ki, hakikaten zaman alıyor). Gün gelir, başka fotograflar da paylaşırım.

OA: Fotoğraf çekerken kendinize özgün bir teknik oluşturdunuz mu? Tekniğinizin püf noktaları hakkında bilgi verir misiniz? Böyle bir teknik oluşturmak için püf noktaları nelerdir?

TE: Fotograf yaparken, dikkate aldığım en önemli şey içeriktir. İçerik her ne ise, o içeriğe uygun ekipman (örneğin, uygun lens) ve nesne, ışık, renk, ton, arka plan, diyafram açıklığı, örtücü hızı vs işin en kolay kısmıdır. Usta bir fotografçı hangi durumda ne yapacağını çok iyi bilir. O yüzden şu yahut bu teknik hiç önemli değil. Her durum için farklı bir teknik kullanabilirsiniz. Ekipmanın sağladığı teknik olanakların tamamını kullanmalısınız zaten. Kendinizi sınırlamamalısınız.

Vurgulamak istiyorum; ben “çekerken” diyorum, Tekin Ertuğ “yaparken” diyor. Tekin Bey’in ifadesi kesinlikle doğrudur. Bu iki eylemi yoğurarak ele almak doğru olacaktır. Önce fotoğrafı düşünürsünüz, yaparsınız sonrasında fotoğraf makinası ile çekersiniz. Benzer şekilde Orhan Alptürk de “fotoğraf yapmak” ifadesini kullanır. Ve devam eder; “çekmek eylemi öncesi fotoğrafı düşünerek yapmak gerekir. Sokak fotoğrafçılığında bile bu böyledir”. Bence düşünce katkısı olmayan görüntü ancak tesadüfen fotoğraf olur. Hal böyle olunca artık gördüğünüz her şey için deklanşöre basamıyorsunuz. Bilinç elinizi tutuyor.

Fakat bu sorudaki meramınız üslup ise, o zaman durum değişir. Üslup (tarz) belki de en önemli şeydir. Herkes kolaylıkla “benim tarzım” deyip çıkıyor da, gerçekte durum hiç de öyle görünmüyor. Aynen herkesin “Benim felsefem” demesi gibi. Felsefe sözcüğünün ne anlama geldiğini bilmeden, benim felsefem demek ne kadar acemice ise, sanatta üslup/tarz kelimesinin ne anlama geldiğini bilmeden “benim tarzım” demek de o kadar acemicedir. Van Gogh’un bir üslubu/tarzı var. Salvador Dali’nin bir tarzı var. Piccaso’nun bir tarzı var… Ne dersiniz, “benim tarzım” diyen fotografçıların hangisinin tarzı var? Dostoyevski’nin bir tarzı var. İhsan Oktay Anar’ın bir tarzı var. Stefan Zweig’in bir tarzı var. Şimdi bir kez daha düşünelim; hangi fotografçımızın tarzı var?…

Tarz/üslup oluştuğunda, teknik onu takip eder veya başka bir deyişle, teknik o tarzı destekler, hayata geçmesini sağlar.

OA: Bir fotoğrafı S-B ya da renkli tercihinizdeki temel kriterleriniz nelerdir?

TE: Bir fotografın Siyah-Beyaz olması veya renkli olması konusunda özel bir kriterim yok. Fotografla bir şey anlatmak veya bir şey göstermek, paylaşmak istersiniz. Anlatmak veya göstermek, paylaşmak istediğiniz şeyi hangi koşul daha etkili ifade ediyorsa, onu tercih edersiniz. Bazen S/B fotograf çok iyi olur, bazen de renkli fotograf.

Kurgu çalışmalarımda (atölye çalışmalarının bir kısmında da) genellikle S/B fotografı tercih ediyorum. Ama bu, her zaman böyle devam edeceği anlamına gelmez. O anda size ne lazımsa, onu yaparsınız.

OA: Şu ana kadarki çalışmalarınız ve eserleriniz haricinde fotoğrafta çok ama çok farklı bir şey yapmak isteydiniz bu ne olurdu?

TE: İsmini koymak çok zor. Ancak yaptığım şeyle yeni bir çığır açmak isterdim. Kim istemez ki çığır açmayı, öyle değil mi?

OA: Şimdi en sevdiğiniz ve en sevmediğiniz köşesi. Bu köşe biraz da öz eleştiri ve iç dünyanızı ortaya çıkarmak için. İstemediğiniz takdirde cevap vermeyebilirsiniz.

  1. Projeniz
  2. Fotoğrafınız
  3. Türk fotoğrafçısı
  4. Yabancı fotoğrafçı
  5. Fotoğraf mekânı
  6. Işık tarzı
  7.  Kompozisyon tarzı
  8. Fotoğraf makinası
  9. Objektif

TE: İzniniz olursa, bu soruya yanıt vermeyeyim.

OA: Fotoğrafçı nesilleri arasındaki diyalog hakkında ne düşünüyorsunuz? Yani savaş kuşağı (hala kaldıysa), baby boomer ve X kuşağı fotoğrafçıları ile y ve alfa kuşağı fotoğrafçıları diyaloğu. Usta çırak ilişkisindeki gibi “el verme” den bahsedebilir miyiz?

TE: Ne kadar ilginçtir ki, Malatya Arapgir’de düzenlenen Çalıştay’a sunduğum bildiride, üzerine bilhassa basarak, çeşitli dönemlerde ortaya çıkan “kuşaklar arasında bağ kopukluğunu” irdelemiştim. Onun da bir kitabı yapılacak sanıyorum. 

Sunduğum bildirideki o bölümü buraya almam uygun olmayacak. Sunulan bildirilerin kitap olarak basılması söz konusu. Basılmış olsaydı, orada kapsamlı şekilde ele aldığım meselenin ilgili bölümünü buraya alır, paylaşırdım. Ne yazık ki henüz basılmadı.

OA: Kitabı dört gözle bekleyeceğim.

TE: Birkaç cümleyle sorunuzu yanıtlayayım.

Kuşaklar arasındaki ilk kopuş 80 dönemiydi. Bütün üçüncü dünya ülkelerinde bu yaşandı. İkinci kopuş, dijital sistemin hayata geçirildiği 2000’li yılların ilk dönemiydi. Üçüncü kopuş ise şimdi yaşadığımız sosyal medya evresidir. 

Demografiyle ilgili bilimsel çalışma yapanların belirlediği normlara göre kuşaklar, X, Y, Z ve Alfa kuşakları olarak tayin ediliyor ve bunun için de doğdukları tarih aralıkları esas alınıyor. 1961-81 arası doğumlular, X Kuşağı; 1980-95 arası doğumlular, Y Kuşağı; 1996-2010 arası doğumlular, Z Kuşağı; 2011 ve sonrası doğumlular Alfa Kuşağı. Peki, Alfa’dan sonrası?..

Bizden önceki kuşağa 68 kuşağı, bizim kuşağa 78 kuşağı deniyordu. Bu belirlemelerde bize yer verilmediğine göre, biz kendimize ne diyelim? “Tekaüt kuşak” diyerek tebessümle kendimizden söz ederiz belki.    

Ondan önce de 1930 Kuşağı, 1940 Kuşağı, 1950 Kuşağı vardı. Ülke fotoğrafı, en yoksul koşullarda iken, onlarla var oldu. Çok zor koşullarda dergi çıkartan, kitap hazırlayan, fotograf eğitimi veren, sergi-gösteri yapan, tartışmalara dahil olup fikir beyan eden onlardı, o kuşaktı. Pek çok şeye öncülük ettiler. Üniversitelerde fotograf bölümlerinin açılmasını sağladılar. Okullarda ilk eğitimleri de çoğunlukla onlar verdiler. Derneklerde de ilk eğitimi o kuşak verdi. Daha da eskiye gidelim, ortada daha dernek vs yokken, Halk Evleri’nde ve başka platformlarda eğitim veren onlardı.

Yapay zekâ süratle devreye giriyorken ve süreç süper zekâya gebe iken ne söylesem, bilmiyorum. İnsanın yüzyüze ilişkisi hızla sona eriyor (sona erdiriliyor). Fotograf teknolojisi de sürekli dönüşüyor. Gelecek on yıllarda büyük bir kırılma ile bu gün bildiğimiz anlamıyla fotograf, kavram olarak belki de tarihe karışacak; fotografı, şu anda adını bilemediğimiz yeni bir şey ikâme edecek. Teknolojik ilerlemenin önünde durmak da mümkün değil. İnsanın, homosapiens olarak kalacağına bile şüpheyle yaklaşan bilim insanları ve düşünürler var. Harari, “Homo Deus”u boşuna yazmadı. Bu yüzyıl inanılmaz ölçüde büyük değişimlere ve dönüşümlere gebe. Sonraki yüzyılı tahayyül edemiyorum. Belki bir yüzyıl sonra, yani 24.veya 25.yy’da yeni vaziyet rayına oturur ve stabil bir döneme girilir.

Usta-çırak ilişkisi henüz yürütülebiliyor. Çok da önemli olduğu kanısındayım. Yaşadığımız zamanda hâlâ usta-çırak ilişkisi geçerli ve olumludur. Ama bunun fazla sürmeyeceği de aşikâr.

Bahsi geçen “kuşaklar” kavramı iş dünyasında ve yönetim danışmanlığı sektörünün de temel konusudur. Zaten bu soruyu ortaya koymam bu röportajla aynı sürece denk gelen “Lİnked-In” web sitesinde yaptığım bir yorum oldu. Ben kuşakları demografik olduğunu düşünmüyorum. Tecrübeme göre insanlar düşünceleri ve ruhlarının yani akıl ve duygularının kuşağında oluyor. Ve bir temel kuşak içinde olsalar da durumsal olarak değişiklik gösterebiliyor. Yani 94 yaşındaki biri Y kuşağı davranışı (İlkokul öğretmenime atıfta bulunuyorum. 84 yaşında bilgisayar diploması aldı) ya da 10 yaşındaki bir çocuk X kuşağı davranışında (her şeyin aynı kalmasını isteyen) bulunabiliyor. Ben “baby boomer” kuşağıyım. Oğlum da “Y” kuşağı. Eğer ben “Y” kuşağı içeriklerine ve oğlum “baby boomer” içeriklerine uygun davranıp anlayış gösterirsek anlatılamaz derecede keyifli bir iletişim kuruyoruz. Aksi de zaten “kuşaklar arası çatışma” olur. Dediğim gibi bu konu oldukça karmaşık. Ancak Tekin Ertuğ beyin bu güne kadar hiç konuşulmayan taraf olan sanattaki işleyişini ele alacağını düşünüyorum. Bu önemli bir çalışma olacaktır. 

OA: Son olarak fotoğrafa adanmış bir yaşamın üstat fotoğrafçısı olarak fotoğraf sevdalılarına neler tavsiye edersiniz?

TE: İltifatınız için teşekkür ediyorum. Fakat ne haddimize, biz kim, üstad olmak kim?! Tavsiye kolay şey, ama aynı zamanda çok zor. Çünkü tavsiyede bulunurken insanın haddini aşması pek mümkün. Artık birkaç kelimeyle, bir simgeyle duyguların veya fikirlerin beyan edildiği bir döneme gelip dayandık. O yüzden tavsiyede bulunmak yerine, hepsine iyi dileklerimi iletmekle yetineyim.

Yeni içeriklerden haberdar olmak istiyorsanız hemen abone olabilirsiniz.

Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Okyar Atilla
Geçmişte bir ara mühendisti. Şimdi tam zamanlı yönetici, gerçek zamanlı fotoğrafçı. Gündem "Fotoğraf" ise akan suları durdurur. Seyahat denildiğinde kapının önündedir. Klasik müzik ve kitap olmazsa olmazıdır. İki sokak köpeği, muhtelif sayıda kedi ile sürekli temas halindedir. Hızını alamadı mı dağda bayırda bulduğu gerçek köpeklerle konuşur. Sürekli sorgular. Merak ettiği bir konu olursa elinden kimse alamaz. "Bilgi ve sevgi paylaştıkça çoğalır" ilişkilerinin ana fikridir.
avatar
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bana bildir
Sebahattin Demir
Yönetici

Çok güzel söyleşi oldu bu Okyar.
Yazıyı düzenlerken ben de defalarca okuma fırsatı bulmuştun önceden.
Yazı biraz uzun gelebilir bazı okuyucularımıza, ama okumaya başlayınca, nasıl çabucak sonuna geldiğini anlamıyorsun bile. Dolu dolu bir söyleşi.

Tekin beyle ben de oturup sohbet etmeyi, fotoğrafı kendisinden dinlemeyi çok isterim.
Emeklerinize sağlık.

Sevgiler selamlar.

Öner BÜYÜKYILDIZ
Ziyaretçi
Öner BÜYÜKYILDIZ

Uzun gelmesi şöyle dursun, birkaç defa okunması gereken bir yazı. Her cümlesi, her kelimesi çok değerli. İyice anlaşılmalı, sindirilmeli bence.

Güner O. Ertürk
Ziyaretçi
Güner O. Ertürk

Felsefe kitabı kıvamında olmuş sanki. Sanırım tamamını uzun boşluklu bir vaktimde tamamlarım. Sevgiler…

Ercument
Ziyaretçi
Ercument

Yeni makale var mesajini sabah servisteyken aldim acip okumaya basladim. yol bitti yazi bitmemisti 🙂 oglen arasina kaldi gerisi 🙂 veya aksam donuste yine servise 🙂

Neslihan
Ziyaretçi
Neslihan

Ben bitirdim ellerinize ve emeğinize sağlık.
Fotoğrafın iso diyafram ve enstantaneden ibaret olmadığının açık ifadesi bu söyleşi. Bu gibi ustalarımızın artması en büyük dileğim. Birikimlerini bizlerle açıkça paylaşmaları koşuluyla elbette.

Arthenos ekibi fikrim geldi 🙂
Bu gibi ustalarla online söyleşi yapsanıza. Biz de onlara sorular soralım, öğrenelim.

Sevgiler

Sebahattin Demir
Yönetici

Hay Allah,
Neslihan hanım sürprizi bozdunuz 🙂
Bu konuyla alakalı bir altyapı çalışmasını ne zamandır yürütüyoruz.
Yakında size yeni sürprizlerimiz olmayacak değil 🙂 🙂 🙂

Selamlar.

Neslihan
Ziyaretçi
Neslihan

Oleyyy. Bu güzel haberi bir kahve ie kutluyorum, hadi bana afiyet olsun 🙂

Öner BÜYÜKYILDIZ
Ziyaretçi
Öner BÜYÜKYILDIZ

Ellerinize, emeğinize sağlık Okyar bey. Yine harika bir yazı olmuş.
Tekin Üstadımızın engin bilgi ve birikimlerinin kapılarını araladınız bizlere. “Fotoğraf Sanatı Üzerine” ve “Fotoğraf Ustaları” serilerinin siparişini (toplam 14 kitap) çoktan verdim bile. Bunları bitirdikten sonra “Işıkla Resmedenler” serisini ve diğer kitapları da edineceğim.
Gönül, sizin gibi birebir tanışıp sohbet edebilmeyi ister ama, kitaplarından istifade edeceğiz değerli üstadımızın. Kimbilir, belki Ankara’da denk gelir, tanışma şerefine nail olurum bende.
Ne güzel olur.
Teşekkür ederim Okyar bey, teşekkür ederim Tekin abi.
Teşekkür ederim Sebahattin bey.

Selami Oral
Ziyaretçi
Selami Oral

Ben konuşmayı pek sevmeyen genelde dinleyen biriyim. Tekin hocamla aynı ortamda bulunup sohbetini dinlemeyeli epey de bir zaman olmuş. Onunla sohbet etmiş hissi uyandıran doyurucu bir çalışma olmuş. Teşekkürler.

Ayfer Yağmur Sarıhan
Ziyaretçi
Ayfer Yağmur Sarıhan

🤩🤩Tekin hocamın atölyesinde bir dönem bulunma şansım oldu. Hocam, eğitici, öğretici, ufuk açan, bilgiye, bilmeye zorlayan, kendisinin de ifade ettiği gibi asla bencil olmayan paylaşımcı bilge bir öğreticidir. Tanışmanız ve buluşmanız ne güzel olmuş, elinize emeğinize sağlık diyorum. Ropörtajınız çok faydalı, doyurucu keyifle okudum, bilgilendim, özlem giderdim, teşekkür ederim. 👏👏

“Karar Anı” Üzerine Bir Çift Söz…

The Decisive Moment (Karar Anı)
11
Yeni yazılar, kaynak olan yazının devamı olabildiği gibi bazen tamamen farklı bir konuda yazmaya ışık tutar. Bu sürece okuyucularımızın yorumları da dahildir. İşte sevgili Kıvanç’ın “Decisive Moment/Karar Anı” yazısını okuduktan sonra “Bu pilav daha çok su kaldırır” deyip bilgilerimi, düşündüklerimi kısa bir okuma parçası olarak sunuyorum.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Kamusal alanda fotoğraf görgü kuralları

Profesyonel Fotoğrafçı Olmamanın Dayanılmaz Hafifliği

34
Yolda yürürken Temel'in yolunu hırpani bir adam kesmiş "Allah rızası için, acıyın şu fakire" demiş. Temel, acıklı acıklı adama bakmış "Çok aciyrum sana uşağum" demiş ve yürümeye devam etmiş.

POPÜLER İÇERİKLER

Geniş Açı Lensiniz yoksa Tele-Foto Lens Kullanın

Geniş Açı Lensiniz yoksa Tele-Foto Lens Kullanın

20
Karşınızda nefis bir Heidelberg manzarası var, ama yanınızda geniş açı objektifiniz yok. Kameranızda yalnızca 70-200mm objektifiniz ile bu nefis panoramayı nasıl çekeceksiniz.
The Decisive Moment (Karar Anı)

“Karar Anı” Üzerine Bir Çift Söz…

Arthenos | Diyafram nedir, fotoğrafta diyafram ayarları nasıl yapılır, alan derinliği nedir, ISO nedir, perde hızı nedir, doğru pozlama nedir

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

ISO Nedir, Fotoğrafı Nasıl Etkiler?

ISO Nedir, Fotoğrafı Nasıl Etkiler?

Buna benzer birçok yazı
E-Posta Kutunuza
gelsin ister misiniz?

Bültenimize abone olun, yeni içerikler ilk size gelsin.

Teşekkürler. Abonelik kaydınız başarıyla alınmıştır.

Bir hata meydana geldi, lütfen daha sonra tekrar deneyin.