Fotoğraf: İsmail Kuru
Açıkçası bu kez çok farklı duygular içerisindeyim Sevgili Kristal. Bu fotoğraf beni sardı sarmaladı, modelin ifadesiyle bütünleştim, bir an kendimi onun yerine koydum, sanki kendim yaşamışım gibi hissettiklerim onun ağzından klavyemin tuşları olup akıverdi.
Mikdat Besni
Fotoğraftaki halime bakıp, “Siz bu hallere düşecek adam mıydınız?” demeyiniz sakın…
Yaşamımız; hayallerimizle ivme kazanır, çalışmakla inşa edilir, bilinçle sağlamlaşır ve gerçeklerle yüzleşir…
Öyle zamanlarımız olur ki; gençliğimizin ve delikanlılığımızın verdiği heyecanla inanılmayacak başarıları yaşamaya odaklanırız. Hatta bazı muvaffakiyetlerimiz, hayatı tozpembe gören anlayışımızla birleşir ve kendimizi gerçeküstü bir konumda da görmeye başlayabiliriz. Bunu sağlayan, destekleyen ve bizi inandıran etkinliklerimiz, çabalarımız ve üstesinden geldiğimiz sorunlar, çözdüğümüz zor problemler olabilir.
Bunların parlak ışıkları ile geleceğimizin çok muhteşem olacağı zannı içerisinde olabiliriz.
İşte bu durum en tehlikeli konumda bulunduğumuz andır.
Çünkü insan yaşamında hiçbir şeyin garantisi yoktur.
Koskoca ormanları bile yok etmeye muktedir olan bir kıvılcım bizim birikimlerimizi de ortadan kaldırabilir.
Bu kıvılcımın gerçek bir kıvılcım olması gerekmez; inanıp güvendiğimiz bazılarının gerçek yüzüyle karşılaşıp, hayal kırıklığı yaşanması kıvılcımlardan daha güçlüdür.
Ya da hata yapabiliriz, aldanmış olabiliriz, bunların sonucunda itibarımız sarsılabilir, beklenmeyen bir sonuç yaşayıp kaybedebiliriz.
Bir gerçek var ki; çok güvendiğimiz, dost zannettiğimiz insanların bir kısmı, biz iyiyken iyidirler… İşte bunları hiç hatırımızdan çıkarmamalıyız Kristal…
Beni, eski bir radyo, dağılmış bir dolap ve kuru bir sandalyeye mahkûm eden benim, ben… Benden başkası değil!
Zannediyordum ki! Hayat boyu gün geçtikçe daha güçleneceğim, çevrem daha genişleyecek ve daha varlıklı olacağım.
Aslında “Emrin olur ağabey!” diyenlerin samimi olmadıklarını, beni aldattıklarının hiç farkına varamadım be Kristal…
Bana dost görünen herkesin dostum olduğuna inandım. Beni yüceltenlerin, yeni muktedirler ortaya çıktığında beni satacakları aklımın ucundan geçmezdi…
Verdikleri sözün eri olacaklarını sanırdım ama çokça yanıldım…
En çok da “Borç namustur” düşüncesinde olduğunu zannettiklerimce aldatılacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Alacağımı kanıtlayan belgelere çok güvendim ama onlar kâğıtmış, aldanmışım, söz gibiymiş, kaybolup gidermiş.
‘Değer’ diye bildiğim ne varsa, insanların diğerlerini kandırmak için kullandığı bir araç imiş, anladığımda işte bu haldeydim.
Yaşlanıp, hastalıklarla boğuşacağımın hiç tahmin etmedim ki! Her şey daha da iyileşerek gelişecek zannettim.
Ama ben her şeyimi kaybedince kendimi bir odanın içinde yapayalnız buldum. Eski bir radyo, dağılmış bir dolap, kıçı kırık bir sandalyeye sahip, çorabı bile olmayan, yoksul ve güçsüz bir insan haline dönüştüğüm gerçeğiyle yüzleştim.
Öyle ya, her şeyini kaybetmiş, yaşlı ve hastalıklarla boğuşan bir adamın yanında durmak bazıları için zaman kaybıdır. ‘Ahde vefa’ kimileri için değer olabilir ama geçmişte ayağa kalkmaları için el attıklarım için değilmiş…
Yıllarca kendimi aldattığımı ancak şimdi anlayabildim.
Görüyorum ki; zaaflar insanın kendini aldatmasının en önemli nedeni imiş, çok geç farkına vardım… Kimseyi suçlayamam, ben iradeli bir davranış süremedim, keyif, güven ve duygularımın kurbanıyım…
Düşkünlüğünüzün esiri olmamanızı, her şeyi iyi kavramanızı, görünmeyeni de görme yetisine eriştirmenizi yürekten dilerim…
Selam kendini aldatmayanlara gitsin…


Gerçekten çok farklı duygular içerisine götürdünüz bizi Mikdat abim…
Bu farkındalığa vardığı an, “büyümüşüm işte” diyor insan. Rahmetli babamın “hele sen bir” diye başlayan cümlesinin ardını çok sık dolduruyorum bu aralar. Onu daha iyi anlıyorum. “haa haklıymış babam” diyorum. Hayat gerçekten zormuş, insanlar göründükleri gibi değilmiş diyorum sık sık.Bu çok acı ama gençliğin o heyecanı, insanlara güven duygusu yavaş yavaş yok oluyor.
Ama her şey bu kadar karamsar değil tabi, Her yaşın ayrı bir güzelliği var. Yaş geçtikçe ayakları daha bir sağlam basıyor insanın. Daha farklı bir pencereden bakmaya başlıyor insanlara ve olaylara.
Sizin gibi değerli insanların varlığı daha iyi anlaşılıyor ayrıca.
Ellerinize, yüreğinize sağlık Abim.
Bizi bu fotoğrafı ile melankolik duygulara sürükleyen İsmail Kuru bey’e de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.
Selam ve saygılarımla.
Öner’im…
Eyvallah…
Ne desem ki? İlla bir şey yazacağım ya. Bu yazı çok yazı doğurur. Bakalım nerede durabileceğim… Dev aynası deriz. Sadece panayırlarda olduğunu düşünsek de insanın hayalinde vardır bu ayna. Bunu aşmak bilgelik yolundaki adımlardan biridir.
Dostluğumun samimiyeti ve güveninden dolayı yapılan suistimalden hiç kendimi sorumlu tutmadım. Tutmamalıyız. Saf duygularımızın çakallığa kurban edilmesi bizi üzmemeli ve daha önemlisi değiştirmemeli.
Güven iki ucu öyle bir değnek işte… Daha dün sıcağı sıcağına dostum bir yönetim danışmanının “güven” konusundaki bir yazısına yaptığım yorumda şunu demiştim: “Çalışma hayatında güven diye bir şey olmaz güven olmadan da bir şey olmaz”. Bunu genelleyelim ve “Çalışma hayatı” yerine sadece “insan hayatında” diye başlayalım. Çetrefelli konudur vesselam…
Nietzsche “seni öldürmeyen acı güçlendirir” demiş zamanında. Çok sevdiğim bir laftır. Hastalıklarıma hep buradan baktım. Nazım’ın “Yaşama Dair” şiiri düşer aklıma ve mırıldanırım sessizce;
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…
Sevgi ve saygılarımla
“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin”
Muhteşemsiniz sevgili dostum.
Katkılarınızla güçlendim, minnettarım.
Sevgili Mikdat hocam,
Değerli Okyar hocamın söylediklerini bu kadar güzel anlatamasam da ben de bunun gibi yazacaktım. Ne iyi etmiş de böyle güzel bir yazıyla cevap vermiş benim basit cümlelerimden önce.
Siz kendinizi aldatmadığınız sürece sorun yok diye düşünüyorum. Sorun her zaman var da… Athena’nın da söylediği gibi “Yaşamak var ya…” (https://open.spotify.com/track/09PPj4igE9dcbTFJ0Yi7W6) şarkısıyla biraz keyiflenelim derim ( :
Sevgiler, saygılar.