Tacikistan, Yeni Zelanda, Kolombiya, Katar, Norveç, İspanya: Haldun Kahyaoğlu

Hiç kimse sana “bu adam sadece proje müdürü” diye bakmıyor. Senin firman için de tek sorumlusun, köylü de sana öyle bakıyor, karşıdaki Afgan için de öylesin, devlet de sana “sorumlu” gözüyle bakıyor. Bir çemberin ortasındasın. İşte bu biraz yalnızlık.

-

Yurtdışında yaşayan Türklerin hayatlarını ve yaşantılarını bu sayfalara taşımaya devam ediyoruz. Bugünkü “normal ama ilginç” konuğumuz tecrübeli proje direktörü Haldun Kahyaoğlu. Haldun Bey Türkiye dışında Tacikistan, Yeni Zelanda, Kolombiya, Katar, Kolombiya, Norveç’te yaşamış. Şu anda evi İspanya’da ama kendisi Hindistan’da bir hidroelektrik inşaat projesini yönetiyor.

Haldun Kahyaoğlu’nun yolculuğu

Haldun Bey çok büyük inşaat projelerinde proje direktörlüğü yapmış. Aşağıdaki söyleşide Haldun Bey’le Yeni Zelanda’da kamyon tekerleklerinin yıkanmasını, Kolombiya’da evini soyan polisi, Tacikistan’da Afganistan sınırından ateş edenleri, Valencia’nın eski Türkiye’yi andıran sokaklarını, Norveç’in soğuğunu ve biraz da proje yönetimiyle ilgili fikirlerini konuştuk.

Burada şu notu eklemem lazım: Yurtdışındaki şantiyelerde çalışan çok Türk var ama bunlar genellikle Türkiye’de oturup sadece iş için diğer ülkelerde bulunanlar. Haldun Bey’in farkı Türkiye dışında yaşaması, zaten bu yazı dizisinin hedef grubu da Türkiye dışında yaşayan Türkler.

2017, Türkiye. Norveç firmasının hidroelektrik santrali projesinin proje direktörüyken (kısa bir dönem).

Kısa kısa

E: Bize kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?

H: 1966 Trabzon doğumluyum. Babam banka müdürüydü. Epey bir yer dolandık Anadolu’da. Trabzon, Sinop, Ürgüp, Milas, İzmir. İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun oldum.

E: Özel banka müdürü müydü?

H: Evet. İş Bankası. 1984’te Hacettepe Jeoloji ve Hidrojeoloji Mühendisliği’ni kazandım. 1989’a kadar orada okudum. 89’da mezun oldum. Sonra çalışmaya başladım. 31 yıldır profesyonel çalışıyorum. 86’da Atatürk Barajı’nda ilk stajımı yaptım. Orada tünel, galeri ve enjeksiyon grubundaydım (E.Ö: Enjeksiyon, basitçe zemini sağlamlaştırmak için delikler açıp içlerine sulu çimento koyma işi). Orada şantiyeci ve tünelci olmaya karar verdim. 87’de zorunlu olmadığım halde bir daha gittim.

Türkiye haritasını açıp bakarsanız, kırmızıyla çevrelediğim göl Atatürk Barajı’nın yapay gölü. Türkiye’nin en büyük baraj gölü bu. 2400 MW kapasitesiyle bu baraj dünyanın en büyükleri arasında. Devlet yatırımı.

E: Kim yapıyordu onu?

H: Ata İnşaat (E.Ö: Şu anda Ata Holding’in altında). Her işi yaptım orada. 1989’dan 2003’e kadar Türkiye’de çalıştım, ondan sonra dışarıda çalıştım. Türkiye’ye geldiğim zaman oldu ama kısa.

E: Ben de 2003’te yurtdışına çıktım 🙂 Türkiye’de hangi firmalarda çalıştınız?

H: Önce Kutlutaş’ta çalıştım. İzmir-Aydın Otoyolu’nda. Sonra 1992’de Tekfen’e geldim. Tarsus-Adana-Gaziantep Otoyolu’nda çalıştım. 1999’a kadar orada çalıştım. Askere gittim, epey geç bir yaşta. 8 ay askerlikten sonra Tekfen’de Pozantı-Ankara Otoyolu’nda işe başladım. Orada tünellere bakıyordum. Oradan da 2003’te yurtdışına çıktım. Şimdi Hindistan’dayım 🙂

Profesyonel hayat

E: Yaptığınız işten bahseder misiniz?

H: Şu anda Statkraft’tayım (Norveç firması). Burada Tidong Projesi’nin proje direktörüyüm. 150 MW’lık bir proje. Hindistan’ın Himachel-Pradesh bölgesinde, Çin sınırının hemen yanındayız. Run-off-the-river tipi bir proje (E.Ö: Akarsu tipi, nehir tipi santral. Yani büyük bir baraj gölü yok, nehir aktıkça enerji üretiliyor). Giriş yapısından suyu alıp 8.5 kilometrelik bir tünelle santrale getiriyoruz, 600 metre şaftla (baca) düşürüp 3 türbinle 150MW enerji üretilecek. En yoğun dönemde 1200-1300 kişi olacak. 8 yabancı arkadaşımızla beraber 65 kişilik beyaz yakalı çalışanımız var. Oldukça zorlu bir yer.

E: Proje direktörü ne yapar?

H: İşin stratejisini saptar, nasıl yapılacağını planlar, onunla ilgili arkadaşlarına gerekli delegasyonlar yapılır ve iş takip edilir ama burada bunun üzerine daha çok şey yapmak zorundayız. Bu görev firmadan firmaya fark eder. İşveren, devlet, müteahhit, danışman tarafında çalışınca farklılıklar oluyor ama genel itibariyle işin gidişatını sağlamak, iş güvenliğini göz önüne almak, işin tamamının nasıl başlayıp bitirileceğiyle ilgili stratejiyi belirlemek. Genel anlamda böyle.

(E.Ö: Dikkat ederseniz Haldun Bey “sahada beton dökmek, kalıpçıları takip etmek, kazı hesabı yapmak gibi şeylerden bahsetmiyor, daha çok strateji, planlama, delegasyon gibi işlerden bahsediyor ki büyük projelerde üst düzey bir yöneticinin yapması gerekenler de bunlar. Ayrıca kontrat takibi de var ama konuyu çok uzatmamak için bu konulara girmedim.).

İşe yani başlayan işçilere Proje Direktörü’nün şahsen gelip eğitim vermesi, onlarla konuşması çok etkili oluyor. Burası Hindistan.

E: Ben staj yaparken proje direktörü yoktu; proje müdürü, şantiye şefi vardı. Şantiye şefinden farkınız ne?

H: Benim zamanımda da öyleydi. Şantiye şefi şimdi yapım müdürü (construction manager) dediğimiz arkadaşımız. Bütün yapım işlerinden sorumlu. Eskiden bilirsin, bu işlerde bu kadar dallanma yoktu. Mesela bugün Project Controls (E.Ö: Maliyet, planlama ve risk yönetimi konularından sorumlu birim) var, eskiden teknik ofiste bu işlere bakan arkadaşlar vardı. Şimdi bu işler daha bilimsel bir temele oturdu. Daha detaylı yapılıyor. Mesela Project Controls bölümündekiler Proje Müdürü ve Yapım Müdürü ile aynı bölümdeler gibi. (E.Ö: Birden çok yüklenicinin olduğu karmaşık projelerde en tepedeki adama proje müdürü değil proje direktörü deniyor. Bu direktörün altında farklı bölgelerin veya alt projelerin proje müdürleri olabiliyor.)

E: Şantiyeci deyince aklınıza ilk ne geliyor?

H: İşin doğrusu ilk aklıma “uzak” geliyor. Uzaklık. Belki benim çalıştığım projelerden dolayı böyle. Şehrin içinde çalışan arkadaşlar farklı olabilir de… İkincisi “yaratıcılık”, üçüncüsü “sürekli karşına gelen zorlukları çözmeye çalışmak” geliyor.

Himalayalarda sıradan bir kış günü. Doğu Anadolu’da yaşayanlar iyi anlayacaktır…

E: Hangi ülkelerde çalıştınız?

H: Türkiye haricinde Tacikistan, Yeni Zelanda, Kolombiya, Katar, Norveç ve Hindistan’da çalıştım. Kısa süreli çalıştığım yerler de oldu, mesela Avustralya, Lübnan ve Ürdün’de kısa süreli işler için bulundum.

E: Bunların içinde hangisinde çalışmayı en çok tercih ederdiniz?

H: Hepsinin yeri ayrı. Tekrar Güney Amerika’da çalışmak isterdim ama bu işe başlarken benim bir hedefim vardı: 5 proje 5 kıta diyordum. Şu anda 4 oldu. Afrika’da bir projede çalışmak isterdim doğrusu. Antarktika’yı saymazsak 5 kıtada da çalışmış olmak isterdim.

E: Antarktika’ya haksızlık ama. Dünya 5’ten büyüktür 🙂

H: Hala hedefimden vazgeçmedim. Hindistan’a da ikinci defa geldim bu arada. 2010’da Kaşmir’de çalışmıştım. Haritaya şöyle bir bakarsan, 2003’ta Tacikistan – Afganistan sınırında çalıştım. Arada Afganistan koridoru var çok kısa ve dar, onu geç. Sonra Pakistan-Hindistan Kaşmir gelir. Kaşmir’in altında da şu anda bulunduğum Himachel Pradeş var. Düz bir hatta çalışmış oluyorum yani. Aşağıya doğru iniyorum sanki 🙂

E: Hakikaten. Daha aşağıya inerseniz…

H: Okyanus var artık 🙂

Proje yönetimi

E: Bu kadar projede çalıştınız. Konuyu mühendislere getirmek istiyorum. Türk mühendisleri diğer milletlerle karşılaştırırsanız?

H: Önce şunu söyleyeyim, hiçbir yerde ben pasaporta rengine dinine falan bakmam. Herkesin taşıdığı bir zenginlik var. Nasıl? Mesela Türk mühendislerde bir ataklık var. Hemen bu işe başlayalım, hemen girelim, hemen bitirelim var. Yaratıcılık var. Bu zorluklara göğüs gerip sürekli bu zorlukları aşma gerekliliğinden geliyor galiba. Batıya gittikçe daha çok önce “planlama yapalım” görüşü ön planda. “Kervan yolda düzelir” denir ya… Özellikle projelerin ilk başında, bir itmeye ihtiyacınız olduğunda bu çok faydalı. O iyi bir şey. Dezavantajları da, biraz kağıt kürek, prosedürlere daha önem vermeleri gerekiyor bence. İlk planlama nasıl yapılır, bu da çok önemli.

TüTü (Tünelde Türkler)

E: Proje organizasyonunda bunu dengelemek gerekir o zaman, değil mi?

H: Çok doğru. Her türlü adamın olması lazım. İtici kuvvet de olmalı, hesap-kitap adamı da. Sahada iş yapılırken birilerinin de maliyet, planlama, risk, tasarım/dizayn gibi konulara bakması lazım. Ben ekip kurarken buna bakarım. Hep itici kuvvet getiremezsin, yoksa çamura saplanırsın.

E: 500 milyon Avro’nun üzerinde bütçesi olan proje yönettiniz. Öyle projeler liderlik yeteneği gerektiriyor ve belki yalnızlık da gerektiriyor. Yeri geliyor zor kararları tek başınıza alıyorsunuz. Bazen kendinizi bu şekilde yalnız hissediyor musunuz? “Derdimi kimseye anlatamıyorum” hissi size tanıdık mı?

H: Tabii ki. Çok hissettim. İlk hissettiğim yer ilk yurtdışı işim, Tacikistan’daydı. 20 metre ötemiz Afganistan. Afgan tarafındaki köylüler sürekli ateş ediyor. Değişik nedenlerle. Bu tarafta iş kötü. Finans kötü, mobilizasyon tam değil. Her türlü baskı var. Para kaybediyorsun, sürekli işe başlama baskısı var, karşıda adamlar ateş ediyor, lokal sorunlar var, kendi şirketinden baskı var, bir de hükümet baskı yapıyor. Bu durumda herkese senin laf anlatman lazım. Hiç kimse sana “bu adam sadece proje müdürü” diye bakmıyor. Senin firman için de tek sorumlusun, köylü de sana öyle bakıyor, karşıdaki Afgan için de öylesin, devlet de sana “sorumlu” gözüyle bakıyor. Bir çemberin ortasındasın. İşte bu biraz yalnızlık. Ama bunu aşabilirsin. İyi bir ekibin ve seni anlayan bir yönetim varsa bunu aşmak çok zor değil. Hiçbir projede yönetim desteği olmadan başarılı olamazsın. Proje yönetiminin Einstein’ı bile olsan, üst yönetiminden destek alamazsan hiçbir şey yapamazsın.

Hiç kimse sana “bu adam sadece proje müdürü” diye bakmıyor. Senin firman için de tek sorumlusun, köylü de sana öyle bakıyor, karşıdaki Afgan için de öylesin, devlet de sana “sorumlu” gözüyle bakıyor. Bir çemberin ortasındasın. İşte bu biraz yalnızlık.

E: O desteğin zamanı da önemli.

H: Projenin ilk başındaki %20 çok önemli bence. İlk başta yönetimden o desteği alırsan gerisi daha kolay olur.

E: İlk proje müdürlüğünüzü Tacikistan’da yaptınız yani.

Tacikistan günleri

H: Evet, Türkiye’den çıkmadan önce şantiye şefi gibi düşün beni.

E: Proje yönetimini düşünürsek, projeden projeye değişmesi gereken bir yöntem veya konu var mıdır?

H: Mesela bu projede iş güvenliği en önemli konu. Başka bir proje/ülkeye gidersin, o ülkede iş güvenliği alt yapısı vardır ama atıyorum planlama eksiği vardır. Her zaman proje ve ülkeyi göz önüne almak lazım.

E: Evet, hatta firmadan firmaya da değişir.

H: Bazı durumlarda bazı şeyler daha önemliyken, başka bir projede ve ülkede başka konular önemli oluyor. Projeye kek olarak bakmak lazım bence. Pastanın dilimleri inşaat işleri, iş güvenliği, mühendislik, maliyet/risk/planlama vs. İnşaat kötü giderken “ama projede hiç kaza olmadı” diye övünemezsin. Ya her şey iyidir ya her şey kötüdür. Tacikistan’da arkadaşlara şunu söylüyordum: “Türkiye’ye döndüğünüzde ben her şeyi çok iyi yaptım, diğerleri kötü yaptı diyemezsiniz. Böyle bir şey yok. Ya hep beraber iyiyiz ya hep beraber kötüyüz”.

E: Genel olarak gelişmesi gereken bir konu var mı sizce?

H: Yaratıcı mühendisliğin (innovative engineering) projelerde daha aktif olarak ele alınması gerekiyor.

E: İyileştirme (optimization) gibi mi?

H: Yöntemlerde iyileştirme gerekiyor bence. Bu işi nasıl daha iyi yaparız, daha güvenli yaparız, riskleri nasıl azaltırız gibi. “Yaratıcı” derken, betonun yerine başka bir malzeme kullanalım demiyorum. Neden bu işi böyle yapıyoruz da diğer türlü yapmıyoruz? Proje başlamadan bunları daha etraflıca tartışmak lazım. Burada bir duvar var, ama o duvar neden var? Bir ülkede işe yarayan tünel tasarımı, diğer ülkede çalışmayabilir.

E: Önereceğiniz bir uygulama var mı?

H: Yeni Zelanda’da görmüştüm: Müteahhitle daha erken bir safhada iletişime geçmek (Early Contractor Involvement). Bence çok güzel bir uygulama. Bir ortaklık olabilir. Bu, büyük projeler için büyük fayda getirir diye düşünüyorum.

E: Norveç’te yol yapım idaresi (Türkiye’deki Karayolları Genel Müdürlüğü gibi) bunu birkaç senedir deniyor ve çok da memnunlar. Müteahhidi normalden çok daha erken işin içine sokuyorlar.

H: Ben Yeni Zelanda’da öyle çalıştım. Dizaynı beraber yapmak, inşaatı beraberce daha detaylı düşünmek gibi. Şu saçma: Atıyorum, Almanya’da bir dizayn yaptık ama proje Hindistan’da. 5000 tane proje dizayn dosyası, al bunları git Hindistan’da bunu yap. Ben buna inanmıyorum. Bu asla efektif olmuyor. Bu dizayn, lokal şartlara uygun mu?

E: Siz hem müteahhit hem işveren tarafında çalıştınız.

H: Aslında masanın her tarafında çalıştım. Müteahhit, tasarımcı, danışman, yatırımcı, işveren.

Aslında masanın her tarafında çalıştım. Müteahhit, tasarımcı, danışman, yatırımcı, işveren.

E: Artıları eksileri nedir peki? İşverende ve müteahhitte çalışmanın?

H: Firmadan firmaya değişir bu tabi. Genel geçer bir avantaj-dezavantaj söyleyemem ama işveren ve müteahhit arasında iyi bir koordinasyon olmadan başarılı proje yapmak mümkün değil. Bir projeye “ben müteahhidim, projede acayip kâr edeceğim, iş verene ne yapsam yanıma kâr kalır” veya “bu müteahhitler de hep kötü fikirli, kim bilir beni nasıl kazıklayacak” diye başlarsan, o proje felakete gider. Ben hiçbir işe “bu adam kesin bana kazık atar” diye başlamam. Ha, kazık attığını görürsem o başka mesela ama ilk günden böyle düşünmem.

E: İhaleden başlıyor sanki.

H: En düşük teklifi verene iş verme fikrinden vazgeçmek lazım artık. En çok parayı verince de en iyi hizmeti almıyorsun, bunu da düşünmek lazım. Koşullara göre karar vermek lazım. Mesela bizim projenin yeri çok uzak, Himalayalarda kış koşulları belli, müteahhitler batıdaki kadar efektif değil. Sen Norveç’teki Almanya’daki uygulamayı buraya getirirsen olmaz. Başarısız olursun. Finlandiya’da tünel yaparken püskürtme beton uygulayabilirsin ama Hindistan’da o kalitede çimento sahaya gelir mi? O kalitede makine bulabilir misin? Finlandiya’daki operatörü Hindistan’da bulabilir misin? O makinenin yedek parçası var mı? Bunları düşünmeden olmaz.

En düşük teklifi verene iş verme fikrinden vazgeçmek lazım artık

Müteahhiti iyi seçmezsen böyle yamuk yumuk şeyler çıkar ortaya… Yeni Zelanda.

E: Hep proje öncesi safhaya geliyor.

H: Aynen öyle. İyi risk yönetimi, iyi planlama.

E: “Genç” proje yönetici adaylarına 3 tavsiye verin desem?

H: Yaşlı değilim yahu 🙂

E: 40 yaşımı geçince 30 yaş altındakilere ben de genç demeye başladım 🙂

H: Sıralama yapmadan: 1) Yaptıkları işe çok iyi odaklanmak. Ben buraya kişisel zafer için gelmedim. Bana dediler ki, orada bir baraj var, şartname/koşullar bunlar. Ben buraya odaklanırım. 2) Risk alma. Bu işi yapmadan hangi riskleri alabilirim, hangilerini alamam. Dünyada sıfır riskli proje yok. Riskleri hesaplayacaksın. 3) Çok iyi ekip seçmek ve bu ekibe güvenmek. Ekip çalışmıyorsa ekibin parçalarını da gerektiğinde değiştirmek. Zor karar olabilir ama yapmak lazım.

E: Zor karar almak bir liderlik yeteneği.

H: Evet. Bugün yanımdaki birçok arkadaşla kaç yıldır beraber çalışıyoruz. Yeri geliyor tartışıyoruz da ama önemli olan doğruyu bulmak.

(E.Ö: Buraya kadarki kısım çok ilginç bence. Nedeni de şu: Yakında Arthenos’ta “proje yönetimi” yazı dizisi başlayacak. O yazılarda göreceğiniz birçok konuyu ve teoriyi Haldun Bey aslında yukarıda örneklerle anlatıyor. Başka bir yazıda iyi yöneticilerin özelliklerini anlatmıştım, oradaki konuların da bir kısmı uygulamalı olarak yukarıda var).

Türkiye’den ayrılma ve yolculuk

E: Türkiye-İspanya yolculuğunu anlatır mısınız bize?

H: Tacikistan’a gitmek de ilginç hikaye. Tekfen’de iyiydim aslında ama yurtdışında çalışmak istiyordum. Tacikistan’daki işin Afganistan sınırında olduğunu bilmiyordum. Bugün bilsem gene giderdim ama. Orada öğrendiğim en büyük ders şu oldu: Proje yönetimi sadece teknik yönetim değil. Sadece inşaat değil yani. Oraya gittim, ateş eden adamlarla konuşman gerekiyor. İdare (işveren), hükümet… Onlarla başka şekilde konuşman gerekiyor.

Orada öğrendiğim en büyük ders şu oldu: Proje yönetimi sadece teknik yönetim değil.

E: Paydaş yönetimi (stakeholder management) o yüzden bizim projelerimizde ilk planlanması gereken işlerden.

H: Onu galiba Tacikistan’da şok tedaviyle öğrendim 🙂 Şok tedaviyle “stakeholder management”.

E: Daha çok “gunholder management” 🙂 (silah tutan adam yönetimi).

H: Aynen öyle 🙂 Adamlar ateş ediyorlar resmen. Bir süre sonra iş ciddileşince karar aldım, işi durdurdum. Çözümü zorlamak için. Afganistan ve Tacikistan hükümetleri bizim şantiyede çok üst düzey bir toplantı yaptı. Başbakan yardımcısı, askerler, bakan falan. Orada ben de orada Tacikistan devleti adına imza attım 🙂

Haldun Bey Tacikistan devlet başkanıyla beraber

E: Oradan Yeni Zelanda’ya mı gittiniz?

H: Tacikistan’da bir baraj işinden sonra Türkiye’ye döndüm ve danışman olarak danışmaya başladım. Londra’dan bir eleman seçme şirketi (recruitment agency) benimle bağlantı kurdu ve “Yeni Zelanda’ya gider misin?” dedi. Çok çabuk dediler. Ben İngiltere’ye yeterince çabuk gidemediğim için adam İngiltere’den İstanbul’a geldi. Konuştuk, sadece beni şahsen görmeye geldiğini söyledi. Yani kararı çoktan vermişler. Ailemi de götürdüm Yeni Zelanda’ya. 2005 sonu.

E: Kolombiya ne zamandı?

H: 1 senenin biraz üzerinde Yeni Zelanda’da kaldık, sonra Kolombiya’ya gittik. Orada trafik kazası geçirdim, sonra biraz Türkiye, sonra biraz Katar, sonra gene Yeni Zelanda.

E: Yeni Zelanda’da yolun karşısına geçen kamyonlarla ilgili bir hikayeniz vardı, onu biraz anlatır mısınız?

H: Yeni Zelanda’da ne öğrendin dersen… Çevresel etkilerin nasıl giderileceğini öğrendim. İlk defa orada şehir içinde çalıştım. Auckland’da (Ooklınd diye okunuyor), en büyük şehirde. Bir yol yapıyorduk. Havalimanından gelen bir yoldu. Fazla işleyen bir kavşaktı. Kamyonların da yoldan karşıya geçmesi lazım. Her seferinde tekerlekler yıkanıyordu. Hiçkimse “50 metre kardeşim, ne olacak?” demiyor. (E.Ö: Burada iki amaç var: Hem ana yolun kirlenmemesi hem de kamyon tekerleklerine yapışan yerel toprağın, yoldan geçen diğer araçlarla başka bölgelere taşınmaması çünkü oradaki toprak başka bir bölgedeki ekolojik dengeyi de etkileyebilir).

Yolun karşısına geçen kamyonların her seferinde tekerlekleri yıkanıyordu.

E: Her kamyon tekerlek yıkamak için durursa… Güzel ama bu detaylar tabi…

H: Bir Cumartesi günüydü, hiç unutmuyorum. Yöneticilerden biri geldi. Saat 4 mü ne. “Belediyenin adamı geldi işi durdurmamız lazım” dedi. O sırada da biz delmişiz, ankrajları (şevleri veya bazı kazıları sabitlemek için kullanılan uzun çubuklar) yerleştiriyoruz. “Niye durduruyoruz?” dedim, “ses” dedi. “Cumartesi saat 16’dan Pazartesi sabah 06:00’ya kadar ses sınırının aşılmaması gerekiyor çünkü burası yerleşim alanı”. Belediyenin adamı gelmiş, ellerinde desibel metreyle bekliyor. Ben de işe yeni gitmiştim, sözleşmeyi bile düzgün okumamışım. Sözleşmeye göre bu saatler arasında işi durdurman lazım. Planını da ona göre yapacaksın. Belediye gelip takip ediyor yani. İlginç gelmişti bana ama çok doğru bir uygulama.

(E.Ö: İstanbul Maltepe’de oturan bir yakınımın hemen yanında büyük bir bina kompleksi yapılıyordu. Ne gece, ne Pazar, ne bir şey… Adamlar hiçbir kural ve kanun dinlemeden aylarca kazık çaktılar, beton döktüler, kalıp söktüler. Yakınımın yeni bebeği vardı, belki 10 defa belediye ve zabıtaya şikayet etti. Zabıta 4-5 kere işi durdurdu ama 1 saat sonra adamlar işe devam ettiler. Neden? %500 eminim ki işin içinde rüşvet vardı. Hatta birkaç şikayetine cevap olarak “bizim de elimiz kolumuz bağlı” dediler).

E: Norveç’te de yaşadınız. Norveç ve Yeni Zelanda en yaşanılası ülkeler içinde hep ilk 5te. Karşılaştırırsanız ne diyebilirsiniz?

Norveç günleri. Köpeği gezdirirken.

H: Aslına bakarsan yaşam biçimi olarak benzerler. Norveç çok soğuk, kar yağıyor. Yeni Zelanda’da güney adanın en güneyi böyle. Kuzey adada Auckland öyle değil ama. Türkiye’nin İzmir’i gibi. Biraz yağmur yağar sadece. Bence Norveç’le Yeni Zelanda’nın en büyük farkları resmiyet. Norveç’te insanlar biraz daha resmi sanki. Ayrıca Yeni Zelanda’da marka giyme anlayışı yok gibi bir şeydi bir gittiğimizde. Birçok meşhur markanın mağazası bile yoktu. Norveç’te bu biraz daha önemli sanki. Bir de ben kar sevmiyorum hiç 🙂

E: Sevmiyorsunuz ama şu anda da Himalayalarda çalışıyorsunuz 🙂

H: O da ayrı bir şey 🙂 Ne zaman sevmiyorum desem oraya gidiyorum.

E: Kolombiya nasıl oldu? Orada da ilginç anılarınız vardı.

H: Kolombiya’da kısa kaldım ama çok güzel anılarım var. Yeni Zelanda’da çalışıyordum. Avusturya’dan tanıdığım arkadaşlar vardı, onlar bu işi önerdi bana. Manganez madeni, açık işletme. Koşulları da iyiydi, ailemi de götürdüm. Önce Bogota’da kaldık, sonra işin olduğu Pereira’ya geçtik. Meşhur Medellin’in güneyinde. Kuruluşa başladık. Çok güzel yerdi. Ülke harika, insanlar çok sıcak. Kahve yetiştirilen bir bölgeydi. Sonra çok ciddi trafik kazası geçirdim. Ölümden döndüm. Uzun süre hastanede yattım. 7 tanesi Kolombiya’da olmak üzere 8 ameliyat geçirdim. Türkiye’de uzun süre fizik tedavi gördüm. Günde saatlerce kendim çalışıyordum. Epey bir süre çift koltuk değneğiyle yürüdüm. Sonra Tekfen Katar’da iş almış, oraya çağırdılar. Biraz tereddüt ettim ama iyi ki de çalışmaya başlamışım yoksa iyileşme sürecim daha uzun sürerdi galiba. Katar’da da bir süre fizik tedaviye devam ettim. Toplam 2 yıla yakın fizik tedavi gördüm.

Uzun süre hastanede yattım. 7 tanesi Kolombiya’da olmak üzere 8 ameliyat geçirdim.

E: Kolombiya’da terör veya mafya sorunu yaşadınız mı?

H: O dönemde sol gruplar, sağ gruplar, uyuşturucu çeteleri de var tabi. Bir seferinde Pereira’dan Bogota’ya gidiyorduk. And Dağları’ndan geçiyoruz. Trafik durdu, bekliyoruz. Ben yol yapımı var sandım. Arabada da Zülfü Livaneli çalıyor CD’den. Baktım helikopterler geçiyor, askerler gel gel diyor. Yavaş yavaş vadiye doğru iniyoruz, baktım ki yerde yatanlar var. Asker yere yatmış, ellerinde silahlar karşıya ateş ediyorlar. Arada da geç geç diyorlar 🙂 Dedik nereye düştük arkadaş.

(E.Ö: Tacikistan’dan sonra 🙂 )

H: Bir kere ortağın çiftliğindeyken polis geldi, bizi soydular 🙂 Polis soydu bizi resmen. Ondan sonra başka polisler ve savcı geldi evimize. Savcı fotoğraf albümleri getirmiş yanında. “Bunlardan hangisiydi?” diyor. Bizi soyan polislerin fotoğraflarını gösterdi. Şimdi polisleri göstersen, ertesi gün adam gelip vurur seni. Adam bu işi göze alıp yapıyor.

Şimdi polisleri göstersen, ertesi gün adam gelip vurur seni. Adam bu işi göze alıp yapıyor.

2007 Kolombiya. Her Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi, Kolombiya’da da halk sıcak ve arkadaş canlısı.

E: Afrika’ya gideyim diyorsunuz ama orada çalışan arkadaşlar da benzer hikayeler anlatıyor.  “Bizi koruyan polis bizi soyuyordu” diyorlar mesela 🙂

H: Ha ha ha 🙂 Aynı işte. Tecrübe kazandık ama.

E: Başkası soymasın diye soyuyor 🙂

H: Seiko saatim vardı çok sevdiğim, o gitti hala ona yanarım.

E: Şu anda İspanya’da yaşıyorsunuz. Norveç ve Yeni Zelanda’yla karşılaştırırsanız?

H: 2014’ten 2018’e kadar Norveç’te yaşadık. Kafamızda hep İspanya vardı. Yerleşmeden önce de epey dolandık oraları. Sadece Galiçya ve Valencia’yı gezmemiştik. Kızım Valencia’da üniversiteye gidince ben de eşimle oraya gidip gördüm. Epey sevdik oraları. Tipik Akdeniz şehri. O zaman da Hindistan’da çalışıyordum. Kız Valencia’da, eşim Oslo’da, ben Hindistan’da. İspanya’ya taşınmaya karar verdik.

E: Mantıklı.

H: İspanya, Norveç ve Yeni Zelanda’dan tamamen farklı. Norveç ve Yeni Zelanda’da insanlar belli saatten sonra evlerinde, aileleriyle kalmayı tercih ediyorlar. Pek sokakta duran yok. İspanya’da tamamen tersi. Büyük aileler var ama insanlar daha çok dışarıda. Gece 10.30’da yemek yeniyor mesela. Benim de sevdiğim bir tarz bu. Daha canlı. İyi karar vermişiz 🙂

Covid-19 sonrası

E: İspanya Covid’den kırılıyor şu anda. Sizce bu virüs uzun vadede iş hayatını nasıl etkiler?

H: Şu ana kadar bizim projeyi çok etkiledi. Mart’ta tatil için projeden ayrıldım, rotasyon falan… 30 Eylül’e kadar projeye dönemedim! Uçuş yok, vizeler donduruldu, sınırlar kapalı falan… Şu anda da çok etkiliyor. Planladığımızın yarısı insanla çalışıyoruz ama üretimde planladığımızın çok daha altındayız. 2020 bizim için kayıp. 2021’i de çok iyi görmüyorum. Nasıl adapte oluruz ona bakmamız lazım. Test getirdik şantiyeye, bütün işçilere hijyen çantası yaptırdık mesela. Görünen o ki, herkesin iş planını buna göre ayarlaması gerekiyor. Aşı çıkacak ama ben çok optimist olamıyorum hala. Benim projemde hiç kimseyi işten çıkarmadık ve maaşlarını kesmedik. Onlar da sağ olsunlar mümkün olduğunca görevlerini yerine getiriyorlar. Evlerinden çalıştılar mesela. Şimdi şantiyedeyiz.

E: Psikoloji de önemli.

H: “Bu işi yapamayacağız” psikolojisini kırmamız gerekiyor.

E: Bazı sektörlerde bazı firmalar artık büyük oranda uzaktan çalışmaya geçeceğiz dediler. Şantiyede de böyle fırsatlar görüyor musunuz? Pilotsuz araçlar var (drone), kameralı gözlükler var. Yani iş yapım müdürü gitsin Avustralya’dan yönetsin demiyorum ama, mesela ofisteki bazı görevler?

“Bu işi yapamayacağız” psikolojisini kırmamız gerekiyor.

H: 6 ay evimde kaldım, mecburen. Çalışma odasında sistemimi kurdum, büyük TV kurdum. 6 ay boyunca her gün şantiyedeki arkadaşlarla görüştüm. O iletişimi sağlamak önemliydi. Benim görevim, Haldun olarak, uzaktan yapamam bunu. Yani sürekli yapamam. Şantiye işinde gidip dokunmak, hissetmek lazım. Şimdi santrale gidiyorum, orada işin ne olduğunu hissediyorum. Planlamayı daha gerçekçi yapabiliyorum. Evimde de kameralardan seyrettim ama aynı şey olmuyor. Göz iletişimi de farklı. Uzaktan kazıcı (excavator) kullanan da var, yok değil. Tünelin aynasını kamerayla çekiyor, 10 bin km uzaktaki adam onu değerlendiriyor falan ama sonuçta sahada bir adam var.

E: Uzmanlıkla ilgili bu biraz.

H: Çok uzman biridir adam, onu projeye gönderip “sen burada dur” dersen belki o bir kayıptır. O adam evinden birden çok projeye destek verebilir. Ona katılırım. Bizim gibi uygulamaya yönelik adamların yerinde olması gerektiğini düşünüyorum.

E: Belki merkez ofisten ziyaretler azalır 🙂

H: Hahaha, inşallah 🙂

Dubai günleri. Gene toz-toprak içinde 🙂

Hobi

E: Zaman ayırabildiğiniz bir hobiniz var mı?

H: Önüm kitap dolu. Müzik dinlemeyi ve kitap okumayı seviyorum ama yoğunluktan sadece uçak yolculuğunda okumaya vardı iş.  Araba kullanmayı da seviyorum ama burada araba kullanamıyoruz (E.Ö: Projede yerel şoför kullanma zorunluluğu var). Yemek yemeyi seviyorum bir de.

E: “Türk” olup yemeyi sevmeyen var mı bilmem 🙂

H: Bahçe işini de severim. Çimi biçeyim, çiçeklere bakayım.

E: Şantiyede yok mu ufak bahçeniz? Her şantiyede olur yahu 🙂

H: Yapmış çocuklar zaten 🙂

E: Mangala domates hep o bahçeden gelir mesela.

H: Aynen. 40 yaşın üstündekiler eski sistemi biliyor 🙂

Şantiyelerde işçiler, formenler ve hatta kamp şefleri ve bazen de mühendisler kampta buldukları ufak alanlara domates, biber vs.. bahçesi yaparlardı. Hala var mı bunlardan? O ufak bahçede yetişen domatesin akan suyu mangaldaki ete ayrı bir lezzet katar.

Hayat

E: Doğup büyüdüğünüz şehrin/ortamın şimdi bulunduğunuz duruma nasıl bir etkisi var?

H: Trabzon’da küçükken kaldım sadece.

E: En uzun süre İzmir’de mi kaldınız?

H: İşin doğrusu en uzun Adana’da kaldım. 1992’den 2005’e kadar Adana’da yaşadık. Kızım da Adana’da doğdu. İzmir’de liseyi okudum ve 2 sene çalıştım. Ben şuna inanıyorum: İnsanı etkileyen olduğu yerlerle beraber çalıştığı insanlar. Ailemden daha çok başka insanlarla zaman geçiriyorum. Çevren, çevrendeki kültürü biriktirerek ilerliyorsun. Bir sonraki projeye buradan da kazandıklarımla gideceğim.

E: Önceki şantiye hep “en iyi” şantiye midir? Ben şunu çok duydum: “Önceki şantiyede arkadaşlık daha iyiydi. Bu şantiyede sosyal ortam ve çalışma koşulları daha kötü”.

H: 15-16 yıl önce sorsan kesin öyle derdim ama artık öyle demiyorum 🙂 Anılar, nostalji hala severim ama demiyorum artık öyle. Çalışma arkadaşlarımın da çoğu genç. Ben çok seviyorum gençlerle çalışmayı. Çok şey öğreniyorsun. Çok iyi şantiyelerde çalıştım ama her iş güzel.

E: Kötü anılar da var galiba.

H: Kötü anlar vardır ama kötü anılar biriktirmiyorum ben. Kafamı bile takmam. Hatırlamam bile. Kafamı yormam onlarla. Polyannacılık değil iyi anıları hatırlarım hep.

Kötü anlar vardır ama kötü anılar biriktirmiyorum ben.

E: Bu bir liderlik özelliği.

H: Pozitif olmak lazım.

E: Herkesin bilmesinde yarar gördüğünüz bir hayat tecrübesi var mı? Veya kendinize hep tekrarladığınız, unutamadığınız bir nasihat var mı?

H: “Derin olan kuyu değil, kısa olan ipindir”. Çözüm odaklı bir laf. İkincisi, “insanların gözlerini oyanlar onları körlükle suçlarlar”. Bir olaya her açıdan bak. Bir müteahhit gelince bana ters bir şey söylerse “acaba neden böyle söylüyor?” diye sorarım kendime. Onun da açısından bakmaya çalışırım. Üçüncüsü de odaklanarak çalışmak. Bir buraya ne demografiyi değiştirmeye, ne kültürü değiştirmeye geldik. Kötü alışkanlıkları kabul edeceğiz demek değil tabii ki ama bizim bir işimiz var, onu yapmaya geldik. Basitleştirmeyi de severim. Hedef saptama açısından.

E: Mesela?

H: Önceki bir projemde 9 kilometrelik tünel vardı. “Arkadaşlar, şu dağa iki tane delik açacağız” dedim. Biliyorum o kadar basit değil ama çok da abartmaya gerek yok. Mars’ta koloni kurmuyoruz. Şurada iki delik açacağız. 9 km uzun olabilir, Hindistan’da Himalayalarda çalışıyor da olabilirsin ama önce hedefi saptaman lazım.

E: Çocukluğunuza dair en çok neyi özlüyorsunuz?

H: Sokakta geçirilen yaşamlar çok güzeldi. Sokakta oynamak. O çok güzeldi. Şu anda İspanya’ya bakıyorum da, insanlar sokakta. Çocukluğumu hatırlıyorum ben. Kadınlar evlerinin önüne sandalye koyup sokakta oturuyorlar. Valencia’nın merkezinde değil ama kasaba gibi olan yerlerde. 70lerdeki Türkiye’yi görüyorum. Hala kasaplar manavlar var. Türkiye’de kayboldu birçok yerde.

Valencia’da 70lerdeki Türkiye’yi görüyorum. Hala kasaplar manavlar var. Türkiye’de kayboldu birçok yerde.

Burası bir Avrupa şehri olsa beğenirdiniz ama burası Valencia…

E: İspanya bizi kıskanıyor.

H: O da doğru 🙂 İspanya deyince milletin aklına turizm gelir de benim evimin etrafı portakal bahçesi dolu. İspanya gıdada, turizmde, sanayide iyi.

E: Avrupa’nın tarlası mı diyorlardı İspanya’ya?

H: İnanılmaz. Bravo diyorum adamlara. Her karış toprağı değerlendirmeye çalışıyorlar. Valencia İspanya’daki en büyük şehirlerden biri. Biraz dışına çık, boş topraklarda tarım var. Hemen kenarı şehrin. Her yer tarım.

E: Toki evleri yok mu?

H: Biraz var 🙂

(E.Ö: İspanya da 90ların sonundan 2000lerin sonlarına kadar biraz sıcak para ve ucuz kredi buldu ama bunları betona ve yola gömdü. İspanya’nın her yerinde evler ve siteler yükseldi, yollar yapıldı. Sonra ne oldu? Sonra İspanya ekonomisi göçtü. Size de tanıdık geldi mi bu hikâye?)

E: Türkiye’ye dönmek ister misiniz? Dönseniz hangi şehre dönerdiniz?

H: Dönmek ister miyim çok emin değilim. İspanya’daki hayatım gibi bir hayatı bulamayabilirim. Tabi ileriyi kimse bilemez ama şu anki ben böyle cevap verebilirim. Dönmek istersem de herhalde Ege’de bir yere giderim. İzmir olmaz ama, kalabalık şehirleri sevmiyorum. Büyük şehirde yaşayayım, her şey yanımda olsun gibi şeylerim yok. Öyle dertlerim yok.

E: Peki, bugün bir iş görüşmesi olsa, biri size “neden diğer adayları almayalım da sizi alalım?” diye sorsa buna yanıtınız ne olur?

H: Sonuca odaklı çalışırım, asla ve asla savaşmadan bir işi bırakmam. Kaybedebilirim ama savaşmadan bırakmam. İlk baştan yenilgiyi kabul etmem. Ayrıca hata yapsam da söylerim.

E: Şantiyede size atom karınca diyorlarmış 🙂

H: Çalışan insan hata yapar. Hatamdan ders almak önemli. Tartışmayı da severim. Sen bilirsin, eskiden proje müdürünün odasına giremezdin korkudan. Onlar geçti artık dünyada. Her zaman kapım açık.

Sen bilirsin, eskiden proje müdürünün odasına giremezdin korkudan. Onlar geçti artık dünyada.

E: Peki bu şekilde emekli olmayı ister misiniz? Yani “şantiye şantiye gezerim, birinden de emekli olurum” diye düşünüyor musunuz?

H: Yok ya. Yaptığım işten memnunum ama 31 yıldır bu işteyim, 20 yıl daha yapmam bu işi. Evet iyi insanlar tanıdık, işimi de seviyorum ama bir yerde de bırakmak lazım. Hayata yalnız değilsin. Ailem var. Nereye kadar? Para kazandıysan, daha zorlamaya gerek yok. “Şantiyede ölecem ben” diye bir mottom (slogan) yok. Mesela bahçeyle uğraşmayı isterdim. Bir de şunu söylemek lazım: Bu kadar sürede bu işleri yaparken tabii ki çok büyük destek gerekiyor. Ülkeden ülkeye ya da kıtadan kıtaya gitmek, projelerin çoğu zaman stresli havasını eve taşımak, aileni aylarca görememek vs… bunlar ailenin desteği olmadan olmaz.  Bu konuda hem eşim hem kızım büyük destek oldular. Her zaman anlayışlı yaklaştılar. Gittiğimiz yerlere hemen adapte oldular. Onun için tabii ki bir zaman sonra artık yeter dendiğinde ailemle daha fazla zaman harcamak istiyorum.

Aile önemli. Haldun Bey eşi ve kızıyla.

E: Aile önemli. Valencia’da ufak bir bahçede emeklilik nasıl olur mesela?

H: Neden olmasın 🙂

E: Norveç’te Oslo Belediyesi başvuranlara sırayla ve çekilişle ufak bahçeler veriyor. O bahçeyi işlemen, ekmen lazım sadece.

H: Güzel fikirmiş, araştırayım ben bunu. Bir de şuna inanıyorum: Genç arkadaşlarla çalışıyoruz, onlar da ilerlesin. Ben burada takılıp kalırsam millet benimle mi takılıp kalsın yani? Bu bencillik biraz. Ama önce Afrika’da çalışayım da sonra bırakırım 🙂

E: Bu eğlenceli röportaj için teşekkürler. Afrika ve Antarktika hariç bütün kıtaları kısaca gezdik sizinle 🙂


İlişkili İçerikler

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

Abone ol
Bana bildir
guest
Makale Değerlendirme
Makaleyi 5 yıldız üzerinden değerlendirin
Yorum formu, web sitesinde yer alan yorumları takip etmemize izin vermek için Adınızı, e-Postanızı ve içeriğinizi kaydeder. Yorum göndermek için lütfen web sitemizdeki Koşulları ve Gizlilik Politikamızı okuyun ve kabul edin.
3 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Satır içi geribildirimler
Bütün yorumları göster
Okyar Atilla

Zor bir hayat olduğu kadar zevkli ve heyecanlı olsa gerek. Başka kültürlerde yönetici olmanın ayır bir zorluğu var. İşin kendisi ise başlı başına kompleks ve iç içe geçmiş bir çok görevi içeriyor.

Ancak Ertan sayesinde dünyanın bir çok yerinde vatandaşlarımızın başarılarını okumak kıvanç veriyor. Haldun Bey’e kolaylıklar, ailesiyle birlikte sağlık ve mutlu olursa da dingin (!) bir yakın gelecek diliyorum.

Saygılarımla

Öner BÜYÜKYILDIZ
Makale Değerlendirme :
     

Her bünyenin kaldıramayacağı bir yaşam temposu. Okurken bile başı dönüyor insanın. Haldun bey’i tebrik ediyor, kolaylıklar diliyorum.

Sizin de ellerinize, emeğinize sağlık Ertan bey. Yazılarınızı severek takip ediyorum. Teşekkür ederim.

Selam ve saygılarımla.

Yusuf ERGÜN

Haldun Bey ve güzel ailesiyle biz Norveç’teki hayatlarında tanışma fırsatı bulduk. Yaşadıklarını o kadar hızlı, basit bir dille ve kolay bir işmiş gibi anlatıyor ki, çoğunlukla  tekrar dinleyince büyük problemlere ne kadar önemli ve efektif çözümler bulduğunu yine siz kendiniz anlıyorsunuz. Müthiş mütevazı, iyi niyetli, misafirperver, aktif, canlı, tempolu, çözüm odaklı ve çok çalışkan bir proje adamı. Bu yazı sayesinde de kendisinden bizzat dinlediğimiz hikayelerin eksik tarafları tamamlanmış oldu. Dünya küçük, orada ya da burada tekrar uzun uzun konuşup, hasret gidermek üzere diyelim. Halihazırdaki ve gelecekteki, iş ve özel hayata ait tüm projelerde başarılar diliyor, sizi izlemeye devam ediyoruz… 🙂 
Bu arada harika bir yazı  çıkmış ortaya yine her zamanki ustalıkla Ertan Bey, ellerinize sağlık 🙂

 

Makale yazarı

Ertan Öztürk
X tarihinde doğdum Y tarihinde öleceğim. Bu iki an arasında insanlara bildiklerimi aktarmak istiyorum. Şu anda Norveç’te yaşıyorum. Yedisi uzun süreli olmak üzere 12 ülkede çalıştım. Proje yönetimi, nicel (quantitative) risk analizi, iş planı, maliyet analizi, projede iş takibi (ilerlemesi), fotoğraf, bisiklet, Uzay Yolu 😊 gibi konularda bildiğim kadarıyla yardımcı olabilirim; konuyu bilmesem bile beraber araştırıp öğreniriz. Olabildiğince düzgün yazmaya çalışırsanız iyi anlaşırız.

Manşet

1 Mart 2021 Arthenos Zoom TV

Flaş Gecesi

1 Mart 2021 Pazartesi akşamında Zoom kanalımızda, flaşlar ile ilgili bol detaylı, bol görselli, ilginç konularla Arthenos ailesi olarak birlikteydik. Diğer tüm etkinliklerimiz gibi, katılmak isteyen herkese açık olan bu etkinliğimize katılan değerli fotoğrafsever dostlarımıza teşekkür ediyoruz.

EDİTÖRÜN SEÇTİĞİ

Yeniden Kadrajlama Tekniği ile Fotoğraflarınızı Geliştirin

Yeniden Kadrajlama Tekniği

Yeniden kadrajlama, ana odak noktasını kullanarak konuya odaklanmak ve elinizi deklanşörden çekmeden konuyu kadrajınızdaki başka bir yere yeniden konumlandırarak ideal kadrajı oluşturup fotoğrafı çekmektir.

POPÜLER İÇERİKLER

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyafram Nedir? Fotoğrafta Diyafram Ayarları

Diyaframın kökeni dilimize Fransızca “diaphragme” kelimesinden gelmiştir, İngilizcede "Aperture" olarak tanımlanır ve “açıklık” anlamına gelir.

Fotoğrafta diyafram ayarlarını çekmek istediğiniz sahnenin ne olacağına göre siz belirlersiniz. Fotoğrafınızda nelere etki edeceğini anlamak için okumaya devam edin.
3
0
Düşünceleriniz bizim için önemli. Belirtmek ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x