Bazı fotoğraflar zamanından önce çekilmeyi reddeder

İyi bir fotoğraf için doğru ışığı, doğru anı bekleriz.
Peki ya fotoğraf bizi bekliyorsa?
Ben artık fotoğraflar için bu kuralın geçerli olduğunu düşünüyorum.

_

İyi bir fotoğraf için doğru ışığı, doğru anı bekleriz. Peki ya fotoğraf bizi bekliyorsa? Ben artık fotoğraflar için bu kuralın geçerli olduğunu düşünüyorum.

Son birkaç aydır yurtdışındayım ve sessizce yeni bir seri üzerinde çalışıyorum. Henüz başlangıç ​​aşamasında olduğu için bunun içeriğini şimdilik kendime saklıyorum. Ancak bu projem için fotoğraf çekerken, uzun zamandır aklımda olan bir görüntüyü beklenmedik bir şekilde buldum. Bu görüntü yeni seriye hiç ait değil.

Ben, eski mimari ve modernite arasındaki ilişkiye hayranımdır. Bu hayranlığımla zamanla fark ettim ki, tarihi binalar çevrelerini ezmiyorlar. Aksine şehirle birlikte kol kola süregelen bir diyalogun parçası haline geldikleri için onları çok seviyorum. Aralarında bazen on hatta yüz yıllar olmasına rağmen, sanki her zaman şehirle birlikte tam orada var olmaları gerekiyormuş gibi bir his uyandırırlar bende.

Yurtdışında kaldığım yer Hollanda sınırına çok yakın. Geçtiğimiz hafta sonu Hollanda’daki Almanya sınırına çok yakın Arcen’e günlük bir tur planladım. Tarihi kalenin hemen önündeki yürüyüş yolundan, hep burada çekilecek bir fotoğraf olduğu inancıyla elimde fotoğraf makinemle bir çok kez aşağıda gördüğünüz manzaranın önünden geçtim. Birkaç deneme çekimi yaptım. Her denemem beni hayal kırıklığına uğrattı. Ya kompozisyon dengeli gelmedi veya öndeki bisiklet ve tarihi yapı hayal ettiğim gibi birbirleriyle uyum içinde görünmedi. Çünkü tepeden gelen dik öğlen güneşi hayalimdeki kareyi sabote ediyordu.

Genelikle böylesi durumlarda kolay pes etmeyip bu durumla inatlaşırdım. Kamera ayarlarımla, çekim açımla oynardım. Yanımda polarize filtrem olsa çıkarıp deneyeceğim, o dereceyim yani. Polarize filte hariç hepsini yaptım. Bir türlü o hayalimdeki kare olmuyordu. Arkadaki tarihi yapıyı öne çıkartamıyordum. Karnım acıkmıştı, kesin ondandır diye düşündüm. Böylece, asıl buraya gelme amacımı hatırladım ve meydanda en azından 90-100 yıllık bir binadan evrilip restaurant yapılmış favorim çok kalabalık olan mekanda şansıma boş bir masa buldum. Siparişimi verdim. Yemeğimi yedim. Hemen tam karşısındaki nehir manzaralı nefis dondurmaları olan Ice Cafe’den dondurmamı da yedim ve tekrar elimde kameram düştüm yollara. Artık güneş pek yakıcı değildi, dönüş için aracımı park ettiğim yere doğru yürümeye başladım. Yolum az önce inatlaştığım bisikletin yanından geçiyordu, üşenmeyip tekrar o tarafa doğru yöneldim.

O da ne? Manzara bu sefer farklıydı!

Şüphesiz ki saatler ilerlemiş, tepeden vuran o acımasız güneş yerini çok daha yumuşak, süzülen bir ışığa bırakmıştı. Elbette ışığın açısının değişmesi teknik açıdan işimi kolaylaştıran bir avantajdı; ancak asıl kırılma noktası, yemeğin ve yürüyüşün ardından zihnimdeki ‘o fotoğrafı mutlaka çekmeliyim’ hırsının çekilmesiydi. Işık zaten değişecekti, ama zihnim sakinleşmeseydi bisikletin tarihi binayla kurduğu o sessiz diyaloğu yine kaçıracaktım. Fotoğraf değişmemişti, değişen benim bakışımdı.

Bazı fotoğraflar zamanından önce çekilmeyi reddeder

Bu bana bir şeyi fark ettirdi;

Bu görüntüyü ilk hayal ettiğimde, daha önceki çalışmalarımın arasına rahatça değerlendirilebilecek şekilde düzenlerdim. Şimdi baktığımda, bunu neden böyle yapmak istediğimi kendime ve tabii ki size açıklayamıyorum.

Fotoğraf değişmedi, ben değişmiştim.

Fotoğrafçılar olarak, projelerimizin genellikle konu içeriğiyle tanımlandığını düşünürüz. Neden? Çok fotoğraf çektikçe zamanla, projelerimizin aynı derecede bakış açımızla da biz farkına varmadan tanımlandığını fark ettim. Geri döndüğüm yerler her zaman tanıdık, ancak her ziyaret yeni deneyimler, yeni fikirler ve kendimin biraz farklı bir versiyonuyla buluşuyor.

“Işığın yumuşayıp kadrajımı rahatlatması şüphesiz teknik bir şanstı; fakat o şansı bir dik kadraja dönüştüren şey, zihnimdeki sabırsızlığın yerini dingin bir farkındalığa bırakmış olmasıydı.”

Belki de bazı fotoğraflar zamanından önce çekilmeyi reddeder.
Bazen değişmesi gereken ışık değil, fotoğrafçıdır.

Sizin de yıllar sonra tekrar karşılaşıp ancak şimdi çekebildiğiniz ya da bakışınız değiştiği için anlam kazanan kadrajlarınız oldu mu? Öyleyse buyrun “Yorumlar” kısmına… Veya bu konuda öncesi ve sonrası örnek görseliniz varsa kısa bir hikayesiyle bana gönderin, bu yazımın altına sizin adınızla ekleyeyim.

İLİŞKİLİ İÇERİKLER

Godox AD100 Pro

Teşekkürler Godox, beni yüklerden kurtardın. Söylenecek çok fazla söz kalmadı. Şimdi AD100 Pro fotoğraf makinası çantasından çıkmıyor. Görünen o ki eskiye nazaran çok daha sıklıkla kullanacağım.  

Kameramızdaki lens gözümüzle etrafımızda ne (ve nasıl) gördüğümüzü etkiler mi?

Kısa cevap: EVET Etkiler...
Bahsettiğim, vizöre baktığımızda görüşümüzü nasıl etkilediği değil. Bunun yerine, seçtiğimiz odak uzaklığının vizörde görmeden önce etrafınızdaki her şeye nasıl baktığımızı ve bizi nasıl etkileyebileceği hakkında tartışmak istiyorum.

TeleFoto ile yakın plan çekim denemeleri

Hepimiz bir telefoto merceğin yaban hayatı ve kuşları ve uzaktaki nesneleri fotoğraflamak için kullanışlı olduğunu biliyoruz. Ben, 180-600 mm lensimi, normalde makro veya daha kısa odaklı mercekler için daha uygun olan nesnelere çevirdim. Sonunda oldukça güzel sonuçlar elde ettim.

Ayaklarımızla zum yapmakla zum lens kullanmak arasındaki farklar

Bir özneye yaklaşmakla veya ondan uzaklaşmakla (ayaklarınızla zum yapmak) bir zum lensi kullanmakla aynı şey değildir. Bu iki şey temelde farklı sonuçlar üretiyor. Gelin bu sonuçları gerçek örneklerle birlikte karşılaştıralım.

E-POSTA ABONELİĞİ

Yorum Politikamız: Arthenos.com ekibi olarak tüm okuyucularımızı tartışmalara aktif olarak katılmaya teşvik etsek de, Davranış Kurallarımıza uymayan veya yayınlanan materyalin editoryal standartlarını karşılamayan herhangi bir içeriği Silme / Değiştirme hakkını saklı tutarız.

YORUM YAPILDIĞINDA BANA BİLDİR
Bana bildir
guest

2 Yorum
Eskiler
En yeniler Beğenilenler
Kıvanç ŞEN
Kıvanç ŞEN
Makale Puanlama :
     

Sebahattin abim yazını detaylı okudum ve özellikle son cümlende uzun süre kaldım🙂
“Bazen değişmesi gereken ışık değil, fotoğrafçıdır.”

Belki buna bir cümle daha eklemek gerekir: Bazen değişmesi gereken fotoğrafçı olduğu kadar, fotoğrafçının konu ile çevresi arasında kurduğu ilişkidir.

Çünkü fotoğraf, yalnızca bir konunun görüntüsü değildir. Fotoğraf; konunun nerede durduğunun, çevresinde ne bulunduğunun, ışığın ona nasıl dokunduğunun, fotoğrafçının hangi mesafeden ve hangi yükseklikten baktığının ve bütün bunları hangi optik tercihlerle bir araya getirdiğinin sonucudur. Bu nedenle aynı konu, aynı yerde, hatta birkaç dakika arayla çekildiğinde bile aynı fotoğraf değildir.

Bir bisikleti düşünelim. Tek başına ele alındığında yalnızca bir nesnedir. Fakat arkasına yüz yıllık bir mimari yapı yerleştirildiğinde artık yalnızca “bisiklet” olmaktan çıkar. Modern yaşamın hareketliliğiyle geçmişin durağanlığı, geçicilikle kalıcılık, bireysel yaşamla kentsel hafıza arasında görsel bir ilişki kurulmaya başlar. Kadraja bir insanın girmesi bu anlamı yeniden değiştirir. Bir pencere, bir gölge, bir yol çizgisi, bir tabela ya da boşluk bile anlatının yönünü başka bir yere taşıyabilir.

Dolayısıyla fotoğrafta çevresel öğeler dekor değildir. Onlar, anlamın kurucu parçalarıdır.

Tam da burada kompozisyonun yalnızca “güzel yerleştirme” olmadığını düşünüyorum. Kompozisyon, aslında anlamı örgütleme biçimidir. Fotoğrafçı kadrajın içine neyi aldığı kadar neyi dışarıda bıraktığıyla da hikâyeyi belirler. Konu ile çevresi arasındaki mesafe, büyüklük ilişkileri, yönler, boşluklar ve görsel ağırlıklar değiştikçe fotoğrafın söylediği şey de değişir.

Üstelik bu ilişki yalnızca fiziksel olarak birkaç adım sağa ya da sola gitmekle kurulmaz. Kullanılan lens bile çevrenin konu üzerindeki anlamını değiştirebilir.

Geniş açı bir objektifle konuya yaklaştığımızda ön plan büyür, mekânsal derinlik belirginleşir ve çevre anlatının güçlü bir parçasına dönüşür. Daha uzun odak uzaklığında ise perspektif ilişkileri sıkışmaya başlar; birbirinden uzakta bulunan öğeler görsel olarak yakınlaşır ve bambaşka bir ilişki kurulabilir. Dolayısıyla objektif seçimi yalnızca “ne kadar alanı kadraja alacağımızın” teknik kararı değildir. Aynı zamanda konuyla çevresi arasında nasıl bir ilişki kuracağımızın estetik kararıdır.

Diyafram da benzer biçimde yalnızca pozlamanın teknik bileşeni değildir.

Alan derinliğini azaltıp çevreyi belirsizleştirdiğimizde izleyicinin dikkatini konunun üzerine toplarız; fakat aynı anda çevrenin taşıdığı bazı göstergeleri de susturmuş oluruz. Alan derinliğini artırdığımızda ise arka plandaki mimari, sokak, nesneler ve diğer görsel işaretler yeniden konuşmaya başlar. Bu kez fotoğraf yalnızca “bir şeyin fotoğrafı” olmaktan çıkarak “bir şeyin bir yerde ve başka şeylerle kurduğu ilişkinin fotoğrafı” haline gelir.

Bakış yüksekliği de aynı ölçüde belirleyicidir.

Fotoğraf makinesini birkaç santimetre aşağıya ya da yukarıya taşımak bile konuyla arka plandaki öğelerin çakışmasını, ufuk çizgisinin yerini, boşlukları ve görsel hiyerarşiyi değiştirebilir. Bazen güçlü bir fotoğrafla sıradan bir fotoğraf arasındaki fark metrelerle değil, birkaç santimetreyle belirlenir. Çünkü fotoğrafçının bulunduğu nokta yalnızca fiziksel bir konum değildir; aynı zamanda izleyiciye önerdiği bakış noktasıdır.

Ve elbette ışık…

Işık yalnızca nesneleri görünür kılmaz; onların birbirleriyle kurdukları ilişkinin tonunu da belirler. Sert bir öğle ışığında tarihi yapının dokusu, bisikletin formu ve zemin birbirleriyle mücadele edebilirken, ışığın yön değiştirmesi ve yumuşamasıyla aynı öğeler arasında görsel bir bütünlük ortaya çıkabilir. Gölgeler değişir, yüzeyler ayrışır, renkler başka türlü davranır ve daha önemlisi görsel hiyerarşi yeniden kurulur.

Fakat bana göre meselenin en önemli tarafı bundan sonra başlıyor.

Bir konunun onlarca, hatta yüzlerce farklı fotoğrafı çekilebilir. Konuyu farklı objektiflerle, farklı diyaframlarla, farklı yüksekliklerden, farklı ışıklarda ve farklı çevresel öğelerle tekrar tekrar kurabiliriz. Teknik açıdan bunların tamamı doğru da olabilir.

Ama hepsi aynı derecede güçlü değildir.

Çünkü güçlü fotoğraf yalnızca doğru pozlanmış, iyi netlenmiş ya da kompozisyon kurallarına uygun fotoğraf değildir. Güçlü fotoğraf; konu ile çevresindeki göstergelerin aynı düşünceye hizmet ettiği fotoğraftır.

Burada fotoğrafın göstergebilimsel tarafı devreye giriyor.

Bir bisiklet artık yalnızca bisiklet değildir; hareketin, gündelik hayatın, insanın geçiciliğinin göstergesine dönüşebilir. Tarihi yapı yalnızca mimari değildir; belleğin, zamanın ve sürekliliğin göstergesi olabilir. Aralarındaki boşluk bile anlamsız değildir. Fotoğrafçı bütün bu göstergeleri kadraj içinde doğru ilişkilerle bir araya getirdiğinde görüntü, nesnelerin toplamından daha büyük bir anlam üretmeye başlar.

Bence fotoğrafın asıl büyüsü de burada yatıyor:

Konu aynı kalabilir; fakat çevresindeki göstergeler değiştikçe hikâye yeniden yazılır.

Aynı insanı bir evin kapısında fotoğraflamak başka, boş bir arazide fotoğraflamak başka, kalabalığın ortasında fotoğraflamak bambaşka bir şey söyler. İnsan değişmemiştir; fakat fotoğraf değişmiştir. Çünkü çevre, öznenin anlamına müdahale etmiştir.

Bu yüzden fotoğrafçının sorusu yalnızca “Neyi çekiyorum?” olmamalıdır.

“Neyi, neyle birlikte gösteriyorum?”

Belki daha önemlisi:

“Bu iki şey yan yana geldiğinde üçüncü bir anlam doğuyor mu?”

Bence kuvvetli fotoğrafı diğerlerinden ayıran temel noktalardan biri tam olarak budur. Yüzlerce olasılık arasından konu, ışık, çevre, zaman, perspektif ve göstergeler öyle bir an için yan yana gelir ki, fotoğraf artık yalnızca gördüğümüz şeylerin kaydı olmaktan çıkar; görünmeyen bir düşüncenin taşıyıcısına dönüşür.

Bu nedenle senin Arcen’de yaşadığın deneyimi yalnızca “doğru ışığı beklemek” şeklinde okumuyorum. Orada aslında iki ayrı bekleyiş var. Birincisi ışığın değişmesini beklemek; ikincisi ise fotoğrafçının görüntüyle kurduğu ilişkinin olgunlaşmasını beklemek.
İlk karşılaşmada göz fotoğrafı arıyordu.
İkinci karşılaşmada ise fotoğrafçı artık fotoğrafı zorlamıyordu; görüntünün kendi ilişkilerini görmeye başlamıştı.
Bu ikisi arasında çok önemli bir fark var.
Çünkü bazen fotoğrafçı bir görüntüyü zihnindeki önceden hazırlanmış kalıba sokmaya çalışır. Oysa güçlü fotoğraf, zaman zaman o kalıptan vazgeçtiğimiz anda ortaya çıkar. Çevreyi dinlemeye, ışığın ne yaptığını izlemeye, nesnelerin birbirleriyle nasıl konuştuğunu fark etmeye başladığımızda fotoğraf bize başka bir ihtimal sunar.
Belki bu nedenle senin “Bazı fotoğraflar zamanından önce çekilmeyi reddeder” cümlen bana çok anlamlı geliyor.
Buradan hareketle aklıma şöyle bir başka tanımlama geldi abi:
Bazı fotoğraflar çekilmeyi reddetmez; henüz anlamını tamamlamamıştır. Biliyorsun ben daha çok fotoğrafta göstergebilim ve anlam yaradılışı üzerine odaklandığım içindir belki böyle bir kesit aklıma geldi.
Fotoğraf için doğru ışık gelmemiş olabilir. Doğru çevresel öğe henüz kadraja girmemiş olabilir. Fotoğrafçı doğru yüksekliği bulamamış, doğru odak uzaklığını seçmemiş ya da konuyla çevresi arasındaki ilişkiyi henüz okuyamamış olabilir.
Bazen de her şey oradadır; eksik olan yalnızca bizim onu görebilecek zihinsel mesafeye ulaşmamızdır.
İşte o zaman teknik, estetik ve düşünce aynı noktada birleşir.
Lens artık yalnızca lens değildir; ilişkileri düzenler.
Diyafram yalnızca ışığı kontrol etmez; hangi göstergenin konuşup hangisinin susacağına karar verir.
Bakış yüksekliği yalnızca perspektifi değiştirmez; izleyicinin dünyaya nereden bakacağını belirler.
Kadraj yalnızca sınır çizmez; anlamın sınırlarını belirler.
Ve ışık yalnızca görünür kılmaz; hikâyenin duygusunu kurar.
Sonunda deklanşöre bastığımızda yaptığımız şey, zamanın içinden rastgele bir an koparmak değildir. Birbirinden bağımsız onlarca olasılık arasından, konu ile çevrenin en güçlü anlam ilişkisini kurduğu anı seçmektir.
Belki de bu yüzden bazı fotoğraflar gerçekten bekler.
Işığın değişmesini…
Çevrenin yerine oturmasını…
Göstergelerin birbirini bulmasını…
Ve en önemlisi, fotoğrafçının yalnızca bakmaktan vazgeçip gerçekten görmeye başlamasını.
Çünkü bazen fotoğrafın karşısında duran dünya çoktan hazırdır.
Henüz hazır olmayan, onu nasıl okuyacağını öğrenmekte olan fotoğrafçıdır..

Sebahatin Demir
Yorumun sahibi  Kıvanç ŞEN

Sevgili Kıvanç,

Senin yorumun da ayrı bir makale gibi olmuş. Her paragrafı bir bitirme tezi tadında.Değer verip zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Bu satırları senin gibi bir akademisyenden duymak çok mutlu etti.

Sağ ol, var ol dostum!

Sevgiler.

Bu makaleyi paylaş

Sebahattin Demir
Sebahattin Demir
Mühendis ama Tıp meraklısı. Seyahat etmeyi seven bir fotoğraf gönüllüsü. Okumayı, araştırmayı, sorgulamayı sever. İnsan ilişkilerine ve saygıya önem verir. Bildiklerini paylaşmaktan mutluluk duyar. "Bilmiyorum" demekten çekinmez. Türkçe yazım kurallarına uymayanlarla arası iyi değildir. Detay profil bilgisi için tıklayınız.

MANŞET

POPÜLER İÇERİKLER